Medresetü’z-Zehra Projesinde Tefsir Biliminin Temel Dinamikleri ve Yöntemi Bediüzzaman Said Nursî’de Bilimsel Tefsir Yaklaşımı

Eklenme Tarihi: 07 Mart 2017

Giriş

Bediüzzaman Said Nursî’nin Medresetüzzehra projesini gündeme getirdiği yıllar genel olarak Dünyada, özel olarak İslam ülkelerinde pozitif bilimlerin hegemonyasının en yoğun hissedildiği dönemlerdir. Hatta bu durum İslam ülkelerinin geri kalmışlığının en önemli nedeni olarak da gösterilmiştir. Böyle bir ortamda Said Nursî’nin yaygın bilim anlayışları ve tasniflerine yönelik tavrı konumuzun en önemli yönünü teşkil etmektedir. Medresetüzzehra onun bu alandaki anlayış ve yaklaşımını teoriden pratiği dönüştürme projesidir.

Medresetüzzehra projesine dair sekiz şarttan bahseden Said Nursî’nin şu sözleri onun epistemolojisi ve metodolojisi hakkında temel bilgiler vermektedir. “Fünun-u cedideyi, ulûm-u medarisile mezc ve derc..” Mezc ve derc kavramları son derece önemlidir. Zirâ o bunları kullanarak eklektik bir yapıdan rahatsızlığını ortaya koymaktadır. “Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdarsın; daimasöylüyorsun?” sorusuna şöyle cevap vermektedir. “Dört kıyas-ıfasid (1) ile hasıl olan safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halasetmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylaneye ettiği mugalatayı izale etmek...” Bunu ise “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.”(2) diyerek cevaplamaktadır.

 Medresetüzzehra projesini sadece bir bina veya yapı olarak görmek eksik bir yaklaşım olur. Bu teklifin ardında yeni bir epistemoloji ve metodoloji yatmaktadır. Müspet fen ilimleri ile dinî ilimlerin birbiri ile çelişmeyip bilakis birbirini desteklediği şeklinde temel bir önermeye sahip olan bu projenin derinlemesine tahlilinde batı medeniyetinde ilimler tasnifindeki beşeri bilimlerin dışlanıp, müspet ilimlerin kutsanmasının aksine bilimlerin Allahın esmasının tecellileri olarak görme vardır. Yani ikisi tek ve bir bütündür. Bu yaklaşım bir medresede müfredat olmanın ötesinde bir paradigmadır. Nitekim şartlar Bediüzzaman Said Nursî’ye bu eğitim öğretimi programını bir binada / yapıda icra etme fırsatı vermemiştir. Ancak o bunu yaygın eğitim ile hayat geçirmiştir. Kendi ifadesi ile Risale-i Nur’lar bu programın müfredatı olmuş, yurt sathına yayılan dershaneler uygulamasını oluşturmuştur. Bu nedenle onun Medresetüzzehra projesi ile hedeflediği eğitimin esaslarını ve uygulamalarını eserleri vasıtasıyla tespit etmek mümkündür. Biz bu tebliğde Medresetüzzehra projesinde tefsirin nasıl bir yönteme sahip olduğuna dair tespitler yapmaya ve bunu aynı dönemin revaç bulmuş tefsir yönelişi “Bilimsel Tefsir” ile mukayese etmeye çalışacağız.

Medresetüzzehra’da Tefsir İlmi

Risale-i Nur eserlerinin temel karakteri Kur’an tefsiri olmasıdır. Bu nedenle onun tefsir anlayışını bir diğer ifade ile Medresetüzzehra’da tefsir ilminin yöntemini ve temel dinamiklerini tespit, onun eğitim öğretimde ön gördüğü sistemi anlamak için anahtar konumundadır. Zirâ onun tefsir anlayışının şekillenmesindeki nedenler ve hedefler aynı zamanda Medresetüzzehra’nın da ortaya çıkış nedenleri ve amaçlarıdır.

Said Nursî’nin bu projesini ve tefsir yöntemini teklif ettiği dönemler, İslâm Dünyası’nı oluşturan Coğrafya’da Batılı devletlerin sömürgecilik faaliyetlerinin yerleştiği ve Batı’nın nüfuzunun etkili bir şekilde hissedildiği yıllardır. Siyasî alanda yaşanan bu gelişmelerin yanında iktisadî ve teknolojik alanlarda da Batılı devletlerin ilerlemesi karşısında İslâm toplumlarında geri kalmışlık psikolojisi hâkim olmuştur. Söz konusu şartlar içinde yaşanan tarihe damgasını vuran en önemli olaylardan birisi Renan’nın cüretkâr ve tezyifkâr ifadeler ile İslâm dünyasının bu halini Kutsal Kitabımız Kur’an’a bağlamasıdır. Ona göre Batı’nın birçok alanda ilerlemiş olması ve İslam topraklarındaki hâkimiyeti karşısında Müslümanların sözde geri kalmaları ve mahkûm olmalarının nedeni Kur’an’dır. İşte bu iddia İslam dünyasında tepkiye neden olmuş, Kur’an’ın ve İslam dininin bahsedilen gerilemenin nedeni olamayacağı ana fikri etrafında muhtelif şekillerde cevaplar verilmiştir.

Ancak bu iddia İslam mütefekkirleri üzerinde geri kalmışlık kompleksi oluşturmuştur. Mısır, Türkiye (Osmanlı), Hint Alt Kıtası, İran gibi o dönemin ilim merkezlerinde bu mesele tartışılmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda Batılılaşma hareketleri ortaya çıkmış, mevcut tarihsel ilmi birikimler tenkide tabi tutulmuştur. İslâmî ilimlerde yeni yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bu yönelişlerin arkasında yatan saikler Müslüman toplumların beklentileri ve ihtiyaçlarıdır. Bunları kısaca şu şekilde özetleyebiliriz.

1. Müslüman toplumların geri kalmalarının sebebi Kur’an değildir. Kur’an bilimsel gelişmeleri teşvik eder. Kur’an ile bilim arasında çelişki yoktur.

2. Eski tefsirler Kur’an’ın gramer yapısı ile ilgilemişlerdir. Bu nedenle Kur’an toplumsal hayata girememiştir. Bugün Kur’an’ın mesajlarının doğrudan topluma ulaştırılması gerekmektedir.

3. Kur’an’ın her asırda yeniden tefsiri gerekmektedir. Bu asırda da çağdaş yorum yöntemlerinden istifade edilerek yorumlanmalıdır.

Said Nursî, asrını tanıyan bir müceddid olarak yaşadığı asrın insanın beklentilerini teşhiste muasırları ile hemen hemen aynı tespitleri yapmıştır. Ancak beklentileri karşılamada epistemoloji, metodoloji ve üslup açısından onlardan ayılmıştır. Ortaya koyduğu eserlere bakıldığında bu farklılıklar açıkça görülmektedir. O bu yöntemlerin her birinin amacını gerçekleştirmiş ancak onların maruz kaldığı eleştirilerden uzaklaşan bir yöntem ortaya koymuştur.

Said Nursî’nin Tefsir Yöntemi

Said Nursî, eserlerinde Kur’an ayetlerinin tamamını tefsir etmemiş altı yüz yirmi ayeti zikrederek doğrudan tefsirini yapmış, binlerce ayete atıfta bulunmuştur. Onu farklı kılan hususlardan başında âyet seçimi gelmektedir. O, genel itibarıyla nazarları Kâinata çeviren tevhid delili âyetleri, amel sorumluluğu ve ahlaka müteallik ayetleri seçmiş bunları Kur’an’ın ana konuları olarak belirlediği “Haşir”, “Tevhid , “Nübüvvet” ve “Adâlet” merkezinde tefsir etmiştir.Bediüzzaman kendi tefsirinin temel hedefini tefsir tarihini değerlendirirkendile getirmektedir. Ona göre; “Tefsir iki kısımdır: Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur’an’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise: Kur’anın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zahir malûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.” (3)

Kur’an’ın imanî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve ispat ve izah etme amacına yönelik olarak yazacağı eserin metodolojisini ise yaşadığı çağı tanımlarken ortaya koymuştur: “Efendiler!Dalalet ve fenalıklar cehaletten gelse, def’etmesi kolaydır. Fakat fenden,ilimden gelen dalaletin izalesi çok müşkildir. Bu zamanda dalalet fenden,ilimden geldiği için, ancak onları izale etmeye ve nesl-i âtîden o belaya düşen kısmını kurtarmağa, karşılarında dayanmağa Risale-i Nur gibi hercihetle mükemmel bir eser lâzımdır.” (4)

Ona göre Risale-i Nur’lar devrin beklentileri için en uygun yöntemi izlemiştir. “İşte otuz üç aded Sözler, böyle Kur’anî bir yolu açtığını,dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Madem hakikat budur; esrar-ı Kur’anîyeyeait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, birmerhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehberolduğu itikadındayım. Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesikolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir. Eski zamandaikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak bindenbiri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hembilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda,i’caz-ı Kur’an’ın manevî lemaatından olan malûm Sözler’i, şu dalalet zındıkasınabir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.” (5)

Epistemolojisi ise bilimlere bakışıyla netleşmektedir. “Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” (6) Ona göre her bir bilim sünnetullah denilen yeryüzüne konulmuş kuralları keşiften ibarettir. Bu ise Kâinattaki nizamı, intizamı, hikmeti göstermekte ve marifetulaha ulaştırmaktadır. “Bütünilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır veiman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir” diye ehl-i tahkik ittifak etmişler.” (7)

Kur’an ve Kâinat Birlikteliğine Dayalı Tefsir

Said Nursî eserlerinde kendi tefsirini farklı şekillerde tavsif etmiş, isimlendirmiştir. Bunlardan birisi de “Şuhûdî Tefsîr” (8) tabiridir. Şuhud kavramını eserlerinde biri Vahdet-i vücud’a mukabil vahdet- i şuhud anlamında (9) diğeri şuhûdî tefsiri izah edecek şekilde müşahede âlemi yani Kâinat anlamında iki şekilde kullanmıştır. Kanaatimizce o bu tabir ile devrinin de gerekleri muvacehesinde “bilimsel tefsir” ile amaçlanan bir tefsir yöntemini kastetmiş, ancak yukarıda kısaca zikrettiğimiz bilim anlayışı çerçevesinde kendi bakışını ifade edecek şekilde özel bir isimlendirme ile “şuhud” kavramını kullanmıştır. Hâlbuki muasırları benzer amaçlar için yaptıkları tefsirleri “et-Tefsîr el-İlmî” olarak tanımlamışlardır. Bunu dilimize “fennî, ilmî veya bilimsel tefsir” olarak çevirebiliriz. Bilindiği gibi bilimsel tefsir yöntemi Kur’an ayetlerinin devrin bilimsel verileri ve kavramları ile açıklamayı hedefleyen ve özellikle XIX yüzyılda yaygınlaşan bir tefsir yönelişidir. Kur’an’ın bilimsel gelişmeleri engellemediği bilakis Kur’an’da bilimsel gelişmeyi teşvik edici ayetler olduğunu, hiçbir ayetin bilimsel verilerle çelişmediğini iddia etmiş ve ispata çalışmıştır.

Ne var ki; bilimsel yöneliş Kur’an ayetlerinin bilimsel varsayımlar ile tefsir edilmesi sonucu ortaya çıkan zaaflar nedeniyle tenkid edilmiştir. Doğruluğunda şüphe bulunmayan Allah kelamı ayetlerin değişebilen görüşlerle izah edilmesi, sonuçta ayetler hakkında şüphelere yol açmaktadır. Said Nursî bu zaaflarını farkında olarak nazarları doğrudan Kâinata çevirmiştir. Nazariyelerle değil en küçük âlemden en büyük âleme kadar, kâinattaki, nizama dikkatleri çekerek bunların tesadüfen olamayacağını sayısız örnekler ile ispat etmiştir. Eserden müessire giden bir yolu takip etmiştir.

“Nasılki bir kitab, bâhusus öyle bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitab yazılmış, her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kaside yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhaldir. Öyle de şu kâinat nakkaşsız olmak, son derece muhal ender muhaldir. Zira bu kâinat öyle bir kitabdır ki, her sahifesi çok kitabları tazammun eder. Hattâ her kelimesi içinde bir kitab vardır. Her bir harfi içinde bir kaside vardır. Yeryüzü bir sahifedir, ne kadar kitab içinde var. Bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sahifesi vardır. Bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitab, evsaf-ı celal ve cemale, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelal’in nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek âlemin şuhuduyla bu iman lâzımgelir. İllâ ki, dalaletten sarhoş olmuş ola...” (10)

Bu tefsir yöntemi Onun Kur’an, kâinat ve İnsan tasavvuru üzerine oturmaktadır. Her üçünün ortak noktası Esma-yı ilahiyedir. Kur’an kitab-ı kebir-i kâinatın tercüme-i ezeliyesi... Esma-i İlahiyenin manevîhazinelerinin keşşafı..iken, insan, esma-yı ilahiyye’nin en câmi ayinesi bu yönüyle Kâinat-ı musağğaradır. Vazifesi ise esma-yı ilahiyeyiyi müşahede ve tefekkür etmektir. Bediüzzaman’a göre insanı farklı kılan en temel özellik onun bizatihi kendisinin Esma-yı İlahiyenin en câmi tecelligahı olmasıdır. Bu yönüyle o âdeta kâinatı musağğaradır. “Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesive bir misal-i musağğarası hükmünde olup, umum esmanın nakışlarınıgösteriyor.”(11)

Onun tefsir yöntemi iki vahy ile karşı karşıya olan muhatap anlayışına dayanmaktadır. Bunu biraz daha açmak için Said Nursî’nin kâinat ve Kur’an birlikteliği ile ilgili görüşlerine atıfta bulunmak gerekmektedir. Bilindiği gibi Said Nursî Allah’ın âyetlerinin sadece lâfzî olmadığını kâinatın da bir nevi vahiy olduğu gerçeğine vurgu yapmaktadır. Nursî’ye göre kâinat kudret sıfatının yansıması olan ayetlerdir. Kur’an ise kelam sıfatının tecellisi olan ayetlerdir. Bunlardan biri diğerini çevrilse ötekinin suretini alacaktır. Said Nursî Kur’an ile kâinat arasındaki bu ilişkiye “Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor!”(12) diyerek dikkat çekmiş Kur’an’ı tarif ederken “Kur’an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi..ve âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi.. veşu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri...” (13) İfadelerini kullanmıştır.

Mezc ve derc esasına bağlı olarak Medresetüüzzehra eğitim modelinin epistemolojik temellerini Kur’an ve kâinat bütünlüğü oluşturur. Bu nedenle Said Nursî eserlerinde devrin ihtiyacı gerekse tefsirinin temel amacına uygun olarak daha çok kevnî âyetleri yorumlamıştır. Onun tefsiri kelam sıfatının yansıması olan Kur’an ayetlerinin kâinatta her insanı kuşatan kevnî ayetler ile yani meşhudumuzolan nazireleri ile tefsiridir. (14)

“Göz önündeki kâinat kitabı, kendi âyât-ı şuûniyesiyle Kur’an’ın bu gibi âyetlerini sana tefsir etmektedir. Ve hem de onun birçok meşhud nazîrelerini; gece ve gündüz ihtilafının lefaifinde ve mevsim ve asırlar tahavvülâtının çevirilen yaprakları ve değişen satırlarının zamirleri arasında sana göstererek fehmine yaklaştırmaktadır.”(15)Aslında bu yöntem Kur’an’ın yöntemidir.

Nitekim, “senurihim ayatina fi’l-afaki ve fi enfusihim hatta yetebeyyene lehüm ennhü’l-hakku” (16) ayetinde bunu görmekteyiz. Kendisi de buna dikkat çekmektedir.17 Said Nursî şuhûdî tefsir metodunu uygularken Kur’an hakikatlerini genel olarak kâinattaki gerçeklik ile açıklamış, Allah’ın esmasını, tevhidi, nübüvveti ve haşri müşahede âlemindeki misalleri ile anlaşılır kılmıştır. Bu hususta en güzel örneklerden birisi onuncu söz dür. Haşir Risalesi adı verilen uzunca bir bölümde Said Nursî, esma-i ilahiye başlıkları altında müşahede âlemindeki tecelliler ışığında gaybî olan Âhirete imanı şuhud derecesinde anlaşılır kılarak tefsir etmiştir.

Bir Örnek

Haşir Risâlesi olarak bilinen Onuncu sözde, “fenzur ila asari rahmetullahi keyfe yuhyi’l-arda ba’de mevtiha” (18) Âyeti muvacehesinde kâinatta Allah’ın esmasının tecellileri vasıtasıyla haşri müşahede âleminden misallerle anlatan Said Nursî, ardından “ma halkuküm vela ba’süküm illa kenefsin vahidetin innellahe semiun basirun”(19) ayetini ele almış ve şöyle izah etmiştir.

“Bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret-i İlahiyeye nisbeten bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsandır. Evet öyledir. “Nokta” namında bir risalede Haşir bahsinde şu âyetin ifade ettiği hakikatı tafsilen yazmışım. Burada yalnız bir kısım temsilâtıyla hülâsasına bir işaret edeceğiz. Eğer istersen o “Nokta”ya müracaat et.

Meselâ: “ve lillahi meselü’l-a’la” temsilde kusur yok- nasılki “nuraniyet” sırrıyla, Güneşin cilvesi kendi ihtiyarıyla olsa da, bir zerreye sühuletle verdiği cilveyi, aynı sühuletle hadsiz şeffafata da verir.

Hem “şeffafiyet” sırrıyla, bir zerre-i şeffafenin küçük göz bebeği Güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsavidir.

Hem “intizam” sırrıyla, bir çocuk parmağıyla gemi suretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir diritnotu da çevirir. Hem “imtisal” sırrıyla, bir kumandan bir tek neferi bir arş emriyle tahrik ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrik eder. Hem “müvazene” sırrıyla, cevv-i fezada bir terazi ki, öyle hakikî hassas ve o derece büyük farz edelim ki, iki ceviz terazinin iki gözüne konulsa hisseder ve iki güneşi de istiab edip tartar. O iki kefesinde bulunan iki cevizi birini semavata, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.

Madem şu âdi, nâkıs, fâni mümkinatta nuraniyet ve şeffafiyet ve intizam ve imtisal ve müvazene sırlarıyla, en büyük şey en küçük şeye müsavi olur. Hadsiz hesabsız şeyler birtek şeye müsavi görünür. Elbette Kadîr-i Mutlak’ın zâtî ve nihayetsiz ve gayet kemalde olan kudretinin nuranî tecelliyatı ve melekûtiyet-i eşyanın şeffafiyeti ve hikmet ve kaderin intizamatı ve eşyanın evamir-i tekviniyesine kemal-i imtisali ve mümkinatın vücud ve ademinin müsavatından ibaret olan imkânındaki müvazenesi sırrıyla; az çok, büyük küçük ona müsavi olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile haşre getirebilir. Hem bir şeyin kuvvet ve za’afça meratibi, o şeyin içine zıddının müdahalesidir. Meselâ hararetin derecatı, soğuğun müdahalesidir. Güzelliğin meratibi, çirkinliğin müdahalesidir. Ziyanın tabakatı, karanlığın müdahalesidir. Fakat bir şey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdahale edemez. Çünki cem’-i zıddeyn lâzım gelir. Bu ise, muhaldir. Demek asıl, zâtî olan bir şeyde meratib yoktur.

Madem Kadîr-i Mutlak’ın kudreti zâtîdir, mümkinat gibi ârızî değildir ve kemal-i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhaldir ki tedahül etsin. Demek bir baharı halk etmek, Zât-ı Zülcelal’ine bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbaba isnad edilse; bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem bütün insanları ihya edip haşretmek, bir nefsin ihyası gibi kolaydır. Mes’ele-i haşrin başından buraya kadar olan temsil suretlerine ve hakikatlerine dair olan beyanatımız, Kur’an-ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslime, kalbi kabule ihzardan ibarettir. Asıl söz ise Kur’an’ındır. Zira söz odur ve söz onundur.”(20)

Dördüncüsü: Meselâ:

“innema emruhu iza erade şey’en en yekule lehu kün feyekun” (21)

“ve lillahi gaybussemavati ve’l-ardi vema emrussaati illa kelemhi’l-basari ev huve akrabu inellahe ala külli şey’inkadir”(22)

“ve nahnu akrabu ileyhi min habli’l-verid”(23)

“ta’rucu’l-melaiketü verruhu ileyhi fi yevmin kane mikdaruhu hamsine elfe senetin”(24)

gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-ı ulviyesine ki, Kadîr-i Mutlak o derecesühulet ve sür’atle ve mualecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halk ederki, yalnız sırf bir emir ile icad eder gibi görünüyor, fehmediliyor.

Hemo Sâni’-i Kadîr nihayet derecede masnuata karib olduğu halde, masnuatnihayet derecede ondan baiddir. Hem nihayetsiz kibriyasıyla beraber, gayetcüz’î ve hakir umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san’attanhariç bırakmıyor. İşte bu hakikat-ı Kur’anîyenin vücuduna, mevcudattameşhud sühulet-i mutlak içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecektemsil dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ: ve lillahil-meselü’l-alaSâni’-iZülcelal’in Esma-i Hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmündeolan güneşin, emr-i Rabbanî ve teshir-i İlahî ile mazhar olduğu vazifeler,şu hakikatı fehme takrib eder. Şöyle ki:

Güneş ulviyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde; o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler, kurbiyet dava edemezler.

Hem o Güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmiş ise orada hazır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre Güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır. Hem Güneşin azamet-i nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet-i kibriyası, cüz’î ve ufak şeyleri, nuraniyet sırrıyla harice atmak değil; bilakis daire-i ihatasına alıyor. Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz-ı muhal olarak fâil-i muhtar farz etsek, o derece sühulet ve sür’at ve vüs’at içinde, zerreden katreden deniz yüzünden seyyarata kadar izn-i İlahî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyare, emrine karşı müsavidirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemal-i intizam ile verir. İşte, sema denizinin yüzünde ziyadar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu hakikatın üç esasının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, “Nurun Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddiru’n-Nur” olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzır ve eşya ondan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, mualecesiz, sühuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür’at ve sühuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz’î-küllî, küçük-büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyası ihata ettiğine şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.”(25)

Sonuç

Said Nursî’nin tefsir anlayışı ve Medresetüzzehra’nın düşünce sistemi Kur’an ve Kâinat birlikteliğine dayanmaktadır. Kendi devrinde revaç bulmuş bilimsel tefsirin ortaya çıktığı ihtiyaçların farkında olan Said Nursî Kur’an ayetlerini ilim çağına uygun olarak tefsir etmiştir. Ancak muasırlarından epistemoloji, metodoloji ve üslup yönü ile ayrılmıştır. Nazariye halindeki bilimsel veriler yerine doğrudan kâinattaki düzen ve intizamı tefkküre dayalı bir yöntemi tercih etmiştir. Diğer bir ifade ile Kur’an âyetlerini bu teorilere tabi kılmamıştır.

Bu yöntem ile o bir yandan bilimsel tefsirin amaçlarını gerçekleştirirken diğer yandan bilimsel tefsirin zaaflarından kurtulmuştur. Bu tür bir tefsir daha objektif ve daha kalıcıdır. Zirâ müşahade âlemi inanan ve inanmayan tüm insanların içinde yaşadıkları tecrübi ve gerçeklik alanıdır. Her ne kadar kâfir bunun ardında yatan yegâne gücün ve yaratıcının Allah olduğunu reddetse bile yaşadığı gerçekliği ve ardında yatan düzeni, intizamı vakıa olarak reddedememektedir.

Kur’an’dan mülhem olan ve bu tefsir yöntemi sayesinde kâinatta bu gerçeklik alanında yaşayan, gerçeklikleri tecrübe eden ancak kevnî âyetleri yaratıcısına bağlayamayan münkire bunların ardındaki Müessir-i hakikiyi bulabilme kapısı açılmakta diğer yandan Kur’an’ı okuyan ve iman eden mü’min bu hakikatleri Kâinatta müşahede ederek tahkiki imana kavuşabilmektedir.

Onun bilimsel tefsiri kâinatı mana-yı ismi ile değil mana-yı harfi ile okumayı öğretmektedir. Tefekkürü gerçekleştirmektedir. Sonuçta Kur’an ayetleri insanın sadece işitme duyusuna hitabın ötesinegeçerek muradı ilahi olan Kur’an ile kâinatın birbirini tefsir etmesişekline dönüşmektedir. (26)

Bu iki hitabı anlayan ve müşahede eden insan tasdike, iz’âna, hakikate ulaşmaktadır. Bunun sonucunda da ruhen mutlu bir hayata kavuşmaktadır. Zira zihnen algılan bir doğruyu, kendini kuşatan kainatta gören insanın huzuru ve tatmini diğerlerinden farklı olmaktadır. Ancak onun tefsir yöntemi sadece bununla sınırlı değildir.

Ayetleri yine müşahede âlemi içinde olan ve insanların tecrübe ettikleri, enfüsî deliller diyebileceğimiz bazı hakikatlerle tefsir etmiştir. İnsanlık âleminde yaşanan sosyolojik ve psikolojik gözlemleri bir vâhid-i kıyasî (27) yaparak gaybî olan Allah’ın yaratmasını, kudretini, adaletini, rahmetini dolayısıyla Âhireti anlamasını sağlamıştır. Said Nursî çağın gereklerini ve toplumun beklentilerini karşılarken hâkim paradigmaların mahkûmu olmamış bilakis insanı madde ve mana bütünlüğünde görmüş, Kur’an ile kâinat kitabının birbirini tefsir edişi gerçeğine dikkatleri çekerek zihinsel ve ruhsal tatmini sağlamıştır. Kanaatimizce çağdaş insanın bu tarz bir yaklaşımla dengeli bir şekilde inşası onu Batı karşısındaki mevcut komplekslerinden kurtarırken yeni bir taklitçiliğe ve bunun sonucu olan dünyevileşme tehlikesine düşmekten koruması cihetiyle de son derece önemlidir.  

Dipnotlar

1 İşte o kıyaslar, maneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünunda meşhur olanların, başkasında da sözünü hüccet tutmak. Hem de bazı fünun-u cedideyi bilmeyen ülemanın sözünü, ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mehareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasid kıyaslardır.

2 Münâzarât , s. 86. (Tebliğde kullanılan Risale-i Nur eseleri Envâr Neş. baskılarıdır.)

3 Şuâlar, s. 516.

4 Emirdağ I, s. 23.

5 Mektubat, s. 23.

6 Şuâlar, s. 205.

7 Miftah, s. 50.

8 Mesnevî-i Nuriye, (Badıllı Tercümesi), s. 714 Bu konuda hazırladığımız bir tebliğ

İran’daki sempozyumda sunulmuş ve Farsça olarak yayınlanmıştır.

9 Sözler, s. 479.

10 Sözler, s. 59.

11 Lem‘alar, s. 355

12 Sözler, s. 33.

13 Sözler, s. 366.

14 Sözler, s. 424.

15 Mesnevi (Badıllı ), s. 629.

16 41/Fussilet/53.

17 Sözler, s. 424.

20 Sözler, s. 90, 91.

21 36/Yâsin/82.

22 16/Nahl/77.

23 50/Kâf/16

24 70/Me’âric/4.

25 Sözler, s. 165, 166.

26 Sözler, s. 59.

27 “Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile Hâlık-ı Zülcelal’in sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iraden ile bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.” Sözler, s.128.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 323-335, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası