MEDRESETÜ’Z-ZEHRA İDEALİ VE EZHER ÜNİVERSİTESİ

Eklenme Tarihi: 21 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

ÖZET

Osmanlı’nın son dönemlerinde, çeşitli kurumlarda olduğu gibi medreselerde de bir zafiyet meydana geldi. O dönemde, Eğitim kurumlarının Avrupa standartlarına uygun bir düzeye getirilmesi hususunda değişik fikir ve düşünceler ileri sürülüyordu. Özellikle medreseler, bu konuda tartışma konusu olmaktaydı. İşte o sıralarda Bediüzzaman, Mısırda bulunan İslâm tarihinin en eski medresesi Ezher Üniversitesini örnek göstererek Van, Bitlis, Diyarbakır veya bu yöredeki başka bir vilayette Medresetüzzehra’nın kurulmasını teklif etti. Ezher Üniversitesi, Afrika Kıtasında bulunuyor. Bediüzzaman, Bunun bir kız kardeşi olarak Asya Kıtasının şanına layık olacak daha mükemmel bir eğitim kurumunu düşünüyordu. O, bu medresenin kurulması için uzun yıllar çalıştı. Onun hayalindeki medrese, Ezherden daha ileri düzeyde olacak, tüm İslâm âlemine, hatta dünya Müslümanlarına hitap edebilecek çok yönlü bir medrese modeli idi. O sıralarda, Ezher üniversitesinde de ıslahat hareketleri yaşanıyordu. Bediüzzaman, bu ıslahat hareketlerini de yakından takip ediyordu. Zaten onun kurmak istediği çok dilli Medresetüzzehra, Ezher üniversitesi için düşünülen ıslah şartlarını kapsar nitelikteydi. Bediüzzaman’ın, o zaman için düşündüğü Medresetüzzehra hayali ve böyle bir üniversitenin bölge açısından gerekliliği, bu gün için aynı şekilde önemini muhafaza etmektedir.

Anahtar kelimeler: Bediüzzaman, Medresetüzzehra, Ezher Üniversitesi, eğitim, ıslahat.

GİRİŞ

Ömrünün 25-30 senesini sürgünde, mahkûmiyette, zulüm ve baskı altında geçiren Bediüzzaman, geleceğe yönelik çeşitli mesajları vermiştir. O, batı illerinde sürgün altında yaşarken, aklı, hep doğup büyüdüğü Kürt illerinde idi. Yine, batı toplumunun içerisinde yaşamasına rağmen, kendi öz kültüründen, giysisinden, örf ve adetlerinden zerre kadar taviz vermemiştir. Bu arada, memleketinde meydana gelen başta siyasi olmak üzere tüm problemlerin, cehalet ve eğitimsizlikten kaynaklandığını biliyordu. Bu nedenle, halkının istikbali için büyük projeleri kurulmasını hayal ediyordu. Onun, hayal ettiği bu projelerin başında, Medresetüzzehra geliyordu. Bu konuda o, daha çok Ezher Üniversitesinin ve bu üniversitenin çağdaş müceddidlerinden Muhammed Abduh (ö. 1323/1905)’tan etkileniyordu. Bu nedenle bu çalışmamızda, Bediüzzaman’ın kurulmasını tasarladığı Medresetüzzehra ve Ezher Üniversitesinin mukayesesi üzerinde duracağız.  

I – MEDRESETÜ’Z-ZEHRA

Avrupa'nın XVI. yüzyıldan itibaren fikir, fen ve teknoloji alanında hızlı gelişme göstermesi neticesinde, doğunun medreselerindeki zafiyet iyice su yüzüne çıktı. Bu dönemde insanlar, çeşitli bölgelerde klasik medreselere karşı farklı tavırları ortaya koymaya başladı. XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, medreselerin aynen korunması ile yenilikler yapılması konularında tartışmalar başladı ve yenilikçiler tarafından medreselerde bazı ıslahat hareketlerine gidildi. Osmanlı Devleti’nde XVII. yüzyılın sonlarında Avrupa usulü askeri okulların açılmasıyla başlayan süreç Rüştiye (orta), idadi/sultani (lise) ve Yüksek Okul ile Darülfünun’un (Üniversitenin) kurulmasıyla Avrupa standartlarına uygun hale getirilen örgün eğitim sitemi tamamlandı. Buna karşılık medreselerde ciddi bir yenilik teşebbüsü ortaya çıkmadı. Bu arada Bediüzzaman, Medresetüzzehra adıyla bir projeyi ortaya koydu. Bediüzzaman, “Âlem-i İslam medresesi” ve “Mübarek medrese” diye vasıflandırdığı Mısır'daki Câmiü'l-Ezher'e gidip ders almaya niyet etti. Fakat gitme imkânını bulamadı. O, Ezher'in Afrika’da “bir umumi medrese” olduğunu kabul etmesine rağmen, Asya’nın Afrika’dan daha büyük olduğuna dikkat çekerek, Ezher’den daha büyük bir Darülfünun’un yani İslam Üniversitesi’nin Asya’da açılması gerektiği kanaatine vardı. Bediüzzaman, bir İslam Darülfünunu fikrini tasavvur ettiğinde, bunun Ezher’den daha büyük bir Darülfünun olmasını istedi.[1] Medresetüzzehra ismi ile sistematik hale getirdiği projesinde ise, kurulacak müessesenin “Câmiü'l-Ezher'in” kız kardeşi olması gerektiğini belirtti.[2] Bediüzzaman’ın Ezher modelinde tarz ve yol olarak benimsediği hususlar, Ezher'in bütün İslam dünyasına açık olması, maddiyat engeline takılmadan bütün talep edenlerin buraya devam edebilmesi ve eğitim öğretimin bütün kademelerinin birbirinin devamı olarak aynı müessesede görülebilmesi tarzıdır. Bediüzzaman'ın Doğu Anadolu'da bir “Darülfünun-u İslamiye” kurma tasavvuru, kendisinin Van’da Tahir Paşa konağında kaldığı sırada ortaya çıktı. Zaten bunu Emirdağ’da iken yazdığı bir mektupta, “65 yıl evvel” diyerek tasrih etmektedir.[3] Ancak, Medresetüzzehra adıyla tam olarak sistematik tarza getirdiği projesinin tarihi, İslam Darülfünun’u fikrinin ortaya konmasından 10 yıl sonra olmuştur. Zira Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra için çalışması, elli beş senelik bir sürede olmuştur. O, mektuplarında bu elli beş senelik zaman diliminden bahsetmektedir. Bediüzzaman, Medresetüzzehra projesini 1911 tarihinde Münazarat isimli eserinde kayda aldı. İslam Darülfünunun, Afrika’nın Ezher’ine karşılık Asya’da açılmasını teklif eden Bediüzzaman,[4] 1911 tarihinde Medresetüzzehra'nın Van, Bitlis veya Diyarbakır'da açılmasını istemekteydi.[5] Cumhuriyet döneminde talebeleri tarafından yazılan ve Bediüzzaman tarafından gözden geçirilen Tarihçe-i Hayat’ta Medresetüzzehra'nın yeri hususunda farklı ifadeler kullanmaktadır. Bir yerde Bitlis ve Van[6] diğer bir yerde ya Van yahut Diyarbakır[7] başka bir yerde de sadece “şarki Anadolu'da”[8] ifadelerine yer verilmektedir. DP döneminde, Doğu üniversiteleri kuruluşunu desteklerken Medresetüzzehra'nın yerini “Vilâyât-ı Şarkiye'nin merkezinde”[9] düşündüğünü görüyoruz. Bediüzzaman, Medresetüzzehra'nın kurulacağı yer olarak Bitlis, Van, Diyarbakır veya Doğu Anadolu'daki herhangi bir merkezin olmasında sakınca görmemektedir. Projesinin ortaya atıldığı dönemde, Medresetüzzenra'nın hitap edeceği alan, tüm İslâm âlemi idi. Bu noktadan bakıldığında Doğu Anadolu, bu coğrafyanın merkezi konumundadır.

Projeye "medrese" adını koyan Bediüzzaman, bunun gerekçelerini medrese ismine ünsiyet edildiği, alışık bulunulduğu, cazibeder olduğu, şevketengiz itibarının olduğu şeklinde açıklar. Ayrıca, Bediüzzaman medrese isminin “büyük bir hakikati tazammun ettiği” ve “mübarek medrese” isminin büyük rağbet uyandırdığını belirtmektedir.[10] Bediüzzaman, medrese adını kullanarak toplumların rağbetini celbetmeye, medresenin şöhretinden mirasından “hakikatinden” faydalanmak istemektedir. Osmanlı dışındaki toplumlara da hitap ettiğinden ortak bir isimle buluşmak istemekte olduğu söylenebilir. Ayrıca mektep adına karşı olası tepkinin ortadan kaldırılması için de halka sıcak gelen medrese adının kullanıldığını düşünmek yerinde olmalıdır. Zira esas hedef geniş Müslüman kitlesidir.

Projesinin adı hususunda dönemlere göre farklı isimler kullandığını da görüyoruz. Van'daki ikameti sırasında, Batı'daki Üniversite karşılığı olarak Tanzimat döneminde kullanılmaya başlanan “Darülfünun” kavramına paralel “Darülfünun-u İslamiyye” adını kullanırken, daha sonra projesine Medresetüzzehra ismini verdiğini ve hatta Medresetüzzehra'yı Darülfünun olarak vasıflandırdığını görüyoruz.[11]

Medresetüzzehra’da “taksimü'l-a'mal kaidesi”ne göre şubeler olacaktır. Çünkü mütehassısların çıkabilmesi için şube usulü zaruridir.[12] Üniversite tedrisatının esası olan ihtisaslaşma, yani bir alanda vukufiyet kesp etme tarzındaki anlayışın Medresetüzzehra projesinde mevcudiyetini görmekteyiz. Burada ifade edilen “şube” günümüz anlayışına göre bölüm veya kısım değil birer fakülte olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Çünkü 1913-14'lere kadar İstanbul Darülfünunundaki fakülteler de “şube” olarak anılmaktadır. 

Medresetüzzehra'nın mekâtib-i âliye-i resmiyeye müsavî tutulması ve imtihanlarının da onların imtihanları gibi neticelendirilmesini ve akîm bırakılmaması istenmektedir.[13] Üniversite seviyesinde kurulması düşünülmesine rağmen resmi yüksekokullara denk kabul edilmek istenmesi 1900'de daimi olarak kurulan ve ancak II. Meşrutiyet döneminde iyi bir gelişme kaydedebilen İstanbul Darülfünunu yerine daha şöhretli Mülkiye, Tıbbiye gibi yüksekokullarla müsavi tutulmasının istenmesi, Osmanlı'da itibar ve şöhret bakımından daha isabetli bir düşüncedir. Müsavi tutulmayı sadece seviye olarak değil, sınavlarını resmi yüksekokullar sınav usullerine göre, devletin denetiminde yapılması ve mezuniyetin hakiki ölçülerle gerçekleştirilmesi istenmektedir.

Bediüzzaman'ın “âli” değil de “pek âli” bir medrese kurmak şeklindeki açıklaması dikkate şayandır. Bu ifadenin rastgele seçilmediğini de anlamaktayız. Çünkü Bediüzzaman, şubelerin birbirine methal ve mahreç olabileceğini belirtmektedir.[14] Bir şubenin diğer bir şubeye mahreç olması, disiplinler arasında işbirliğini artıracağı ve daha verimli sonuçlar alınmasına yardımcı olacağı zahirdir. Bir fakültenin diğer bir fakülteye mahreç olması halinde ise, bu, devam edilecek ikinci fakülte lisansüstü bir kademe olacaktır. Normal bir ifade de, ancak, bir üst kademe için bir alt kademe mahreç olabilir. Bu açıdan Medresetüzzehra’da bir de ihtisas kısmının düşünüldüğü söylenebilir.

Bediüzzaman’ın ilkini kurmayı hedeflediği Medresetüzzehra için Doğu Anadolu'yu teklif etmesi ve bu istikamette çalışması, genellikle Medresetüzzehra’nın da sadece Doğu Anadolu'da kurulacak tek bir müesseseden ibaretmiş intibaına yol açmıştır. Ancak, Bediüzzaman'ın ilk ve zaruri olanın Doğu Anadolu'da açılmasını teklif ettiği Medresetüzzehra'nın “Câmiü’l-Ezher’in kızkardeşi” olarak vasıflandırması önemlidir. Zira Bediüzzaman, kardeş kelimesini değil çoğalmanın, doğurganlığın bir işareti olarak “kız kardeş” ifadesini kullanmaktadır.

Medresetüzzehra ve Câmiü’l-Ezher kelimelerindeki “Ezher” ve “Zehra” sıfatlarının ikisinin da Arapça, “çiçek” anlamına gelmektedir. Müzekker bir kelime ile sıfatlandırılan Ezher, tek bir üniversite olarak kaldı. Ondan başka üniversiteler çoğalmadı. Bediüzzaman’ın kendi kurmayı planladığı Medresetüzzehra şeklinde isimlendirmesi, kurulacak bu üniversiteden zamanla başka üniversitelerin çoğalıp yayılmasını hedeflemektedir. Zaten, ilkini Doğu Anadolu’da kurmaya çalıştığı bir dönemde başka yerde de medresesini açma düşüncesinde, olduğunu tespit edebiliyoruz. Daha Van’daki medresesinin temelleri bile atılmadan önce, 1910 tarihinde Tiflis’te, Rus polisi ile yaptığı konuşmada “Medresemin planını yapıyorum” “Bitlis ve Tiflis kardeştir” ifadesini kullanması, onun Medresetüzzehra’sını sadece Doğu Anadolu’ya has tek bir müessese olarak düşünmediğini ortaya koymaktadır.

Bediüzzaman, bu üniversitede okutulacak dillerden bahsederken, “Arabî vacip, Kürdî caiz, Türkî lazım” ifadesini kullandı.[15] 

Ana lisanı ile öğrenilenlerin taş üzerine kazılan nakış gibi olduğunu belirten[16] Bediüzzaman, bu teklifi ile aynı zamanda insanların birbirini anlamaları için, Osmanlı son döneminde uygulanmaya çalışılan her öğrencinin, Avrupaî bir dil yanında, kendi bölgesinde kullanılan, ikinci bir yerli dili öğrenmesi metodunu da hatırlatmaktadır. Kürtçeyi mahalli dil, Arapçayı ilim ve iletişim dili, Türkçeyi de resmi ve dil olarak görüyordu. Eğer, Bediüzzaman’ın, her bölge insanını kendi ana dilini kullanarak irfan sahibi yapılması düşüncesinden hareket edilirse, başka dillerin konuşulduğu bölgelerde kurulacak Medresetüzzehra’ların mahalli dillerinin de o bölgeye mutabık olması gerektiğini kabul etmek gerekir. Bunun yanında, yaygın eğitim-iletişim vasıtalarının etkisinin artması dolayısıyla resmi veya iletişim ve ilim/eğitim dilinin mahalli lisanın tesirinin ve kapasitesinin çok üzerine çıktığı ve mahalli insanların bile diğer dilleri kendi dillerine tercih ettikleri bir ortamda da bu hususun yeniden değerlendirilmesinde zaruret vardır. Zaten “caiz” in karşılığı, “mümkün, olabilir”, “yapılması mubah ve sahih olan fiil” ve “akit” olduğunun dikkate alınması da gerekir. Zaten Bediüzzaman'ın üslubu olarak da bütün İslam dünyasından gelen öğrencilerin okutulduğu Ezher’i kabul etmesi göz önüne alındığında, Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra’sının öğrencileri, Doğu Anadolu Yanında bütün İslam dünyasından gelenlerden oluşacaktı. 

Bediüzzaman, Medresetüzzehra’nın maddi geliri için vakıflar, zekâtı ve Müslümanların vereceği sadaka gibi yardımları düşünüyordu.[17] Bediüzzaman, Medresetüzzehrayı hem mektep, hem medrese, hem de tekke olacak şekilde düşünüyordu. O, burada dini ve dünyevi ilimlerin beraber okutulmasının gereğini de vurguluyordu.[18] (1996a, 125-134)  (1997, 439)

Medresetüzzehra’nın hedefi, İslamiyet’e ve insaniyete hizmet, başta Kürdistan olmak üzere tüm İslâm âlemine maarifi (ilim ve kültürü) yaymaktı.[19]

1907 Kasımında İstanbul'a gelen Bediüzzaman, II. Abdülhamit nezdinde teşebbüste bulunmuşsa da, karşılık olarak kendisini hapishane ve tımarhanede bulmuştu. II. Meşrutiyet döneminde, Sultan Reşat’ın da takdir etmesi ve 20.000 altın vermesi üzerine Van-Edremit’te medresenin temeli atılmıştı. Ancak Medresetüzzehra’nın binası bitmeden ve açılışı gerçekleşmeden I. Dünya savaşı başlamış ve bölgenin savaş alanı haline gelmesiyle de gerçekleşmesi mümkün olmamıştı. Milli Mücadele sırasında İstanbul’da faaliyet gösteren ve TBMM’nin takdirini kazanan Bediüzzaman, davet üzerine 1922 yılında Ankara’ya gitmişti. Medresetüzzehra’nın açılışı için yine faaliyetlerine devam eden Bediüzzaman, 200 milletvekilinden içlerinde Mustafa Kemal Paşa’nın da bulunduğu, 163’ünün reyi ile Doğu’da bir üniversite kurulmasını kabul ettirmişti.[20] Ancak bir ikinci yapım kararında inşaatına bile başlanamamış, kâğıt üzerinde bir karar olarak kalmıştı.[21]

II – EZHER ÜNİVERSİTESİ

El-Ezher, Mısır’ın Kahire şehrinde İslâm dünyasının halen yaşamakta olan en eski dinî eğitim kurumu durumundaki camidir. Bu cami, Fatımîlerin Mısır’a hâkim olmalarından bir yıl sonra, Halife Muizlidînillâh'ın emriyle, ve­ziri ve kumandanı Cevher es-Sıkıllî (es-Saklâbî) tarafından şehrin cuma camii olarak yaptırılmıştır. Caminin inşaatı, Cemâziyelevvel 359/Mart 970 tarihinde başlamış, Rama­zan 361/Haziran-Temmuz 972 tarihinde bitmiş ve Ramazanın ilk cuma namazıyla ibadete açılmıştır. Bu camiye, ilk devir kaynaklarında Musalla'l-Kahire ve Câmiu'l-Kâhire diye isim verilmiş, daha sonraki yıllarda ise, çok parlak ve çok güzel anlamındaki “Ezher” ismi verilmiştir. Bu kelimenin müennesi olan Hz. Fatma'nın “Zehra” laka­bından esinlenerek konulmuş olabilece­ği de ileri sürülmektedir. Kuruluşundan bir süre sonra, caminin bitişiğinde 35 kişilik bir yoksullar yurdu kurulmuş ve cami, ilk defa 365 (975) yılında ger­çekleştirilen eğitim faaliyetleri ile aynı zamanda bir medrese olarak kullanılmaya başlamıştır. Ezher camii, kuruluşundan itibaren çeşitli tarihlerde tamir edilmiş ve ona ilaveler yapılmıştır. Zamanla onun etrafında çeşitli medreseler kurulmuştur.

Ezher Camii, Fatımiler zamanın­da altın çağını yaşamış, onların Şiî-Bâtınî inançlarının yayılmasında kullanılmıştır. Bu gaye için kullanılan bir eğitim kurumu olarak çeşitli vakıf ve imkânlarla da desteklenmiştir. Ezher Camii'nde yapılan iba­detlerde Fatımî halifeleri, belirli Özellik­leri ve protokolleri olan bir topluluk içe­risinde en önde bulunmaktaydılar. Fatı­mî saltanatı boyunca bu cami, âdeta bir bayram havasında yapılan pek çok dinî kutlamanın merkezi oldu. Çeşitli halk kesimleri bu tür merasimlere katılma­ya büyük bir istek duyduğu gibi bizzat Fatımî halifeleri de bu törenlerde bulun­maya ve toplanan kalabalıkları görme­ye hayli önem veriyorlardı. Bu dönemde yapılan dinî merasimlerin en ünlüleri mevlid-i nebevî gibi kandil gecelerinde devlet erkânı, ha­tipler ve şairler toplanıyor, akşamları ca­mi İçinde ve çevresinde mum ve kandil­ler yakılıyor, yemek ve tatlı sunuluyor, altın buhurdanlıklar içinde tütsüler do­laştırılıyordu. Fâtımîler dönemi boyunca bu tür dinî merasimlerle sevinç gösteri­leri devam etti. Bu arada matem günü kabul edilen aşure günü geldiğinde Şiîler iş yerlerini kapatır, Ezher'de matem meclisi toplanır, şiirler okunurdu. Ancak bu cami, Fatımilerin yıkılma­sından sonra (1171) Sünnî Eyyübiler za­manında (1171-1252) ihmal edilmiş ve hatta Selâhaddîn-i Eyyûbî bura­da cuma namazının kılınmasını bile engellemiştir. Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından Mısır'da hâkimiyet kurup Fatımî hanedanının ortadan kaldırılma­sı ve hutbenin Abbasî halifesi adına okutulmasıyla Ezher için yeni bir devir baş­ladı. Bu, aynı zamanda Mısır'da pek de­rinlere kök salmamış bulunan Şiîliğin gerilemesi demekti. 0 dönemde Selâhaddîn-i Eyyûbî, Şîa mezhebini ve mera­simlerinin İzlerini ülkeden silip atmak için seferber olmuştu. Fakat bir süre sonra Ezher, tekrar ibadete açılmış ve itibar görmeye devam etmiştir.

Çok eski dönemlere kadar uza­nan revak sistemi, çeşitli yerlerden Ezher’e gelen öğ­rencilerin yerleştirilmesi için hazırlanmış bir tür yurt binasıdır. Bu sistem, ülke dı­şından gelenlerin güvenlik içinde çalış­ma ihtiyacının ve Mısır’ın yerlileri ile birlik­te yaşama isteğinin tabii bir sonucu ola­rak ortaya çıkmıştır. Revak sisteminin ya­yılmasında hayır sahiplerinin yaptıkları yardımların ve vakfettikleri gelir kay­naklarının önemli bir yeri vardır. Başlangıcından bu güne kadar Ezher'e, çok sayıda em­lâk vakfedilmiştir.

Ezher üniversitesindeki ilmi çalışmalar, kuvvetini dini metinlerden aldığı için, asırlar boyu canlılığını devam ettirmiştir. Son asırlarda, Ezher hocalarıyla öğrencilerinin hayat standartlarını yük­seltmek ve müfredatı yenilemek mak­sadıyla birtakım kanunlar çıkarıldı. 1907 yılında Ezher Üniversitesinde Hukuk Fakültesi açıldı. Daha önce de 1826 yılında Paris’e gönderilen bir heyet, matematik, fizik, astronomi, tarih, coğrafya ve benzeri dersleri Ezher’in programlarına almışlardı. Yirminci yüzyıla girerken, görülen lüzum üzerine Ezherde ıslah hareketleri başladı. Bu ıslah hareketlerinde Muhammed Abduh’un büyük payı vardır. 1928 yılında Ezher’in şeyhi olarak seçilen ve aynı zamanda Muhammed Ab­duh’un öğrencisi olan Muhammed Mustafa el-Merâgî, muhaliflere aldırmadan kapsamlı bir ıslahat hare­keti başlatarak Ezher'in kapılarını ilmî ve dinî içtihada açmak istediğini ilân et­ti. İlk iş olarak içtihadı dışlayıp taklitle yetinen âlimleri kınadı ve bütün dersle­rin bu ruhla verilebilmesi için yeni dü­zenlemeler yaptı. Ezher, iki kısma ayrıl­dı. Birinci kısım, uzman ilim adamı, ikin­ci kısım, gerekli dinî bilgileri edinmiş okuryazar vatandaş yetiştirmek içindi. Bu kısımlardan her birinin programı ve eği­tim süresi yeniden ayarlandı. 1962-1963 öğretim yı­lında da bunların kızlara ait bölümleri açıldı. Başından beri Ezherde fıkıh, usul, tevhid, hadis, tefsir, nahiv, sarf, meânî, beyân, bedî, mantık gibi dini ve Arap dili ile ilgili dersler okutuluyordu. 1964'te Ezher Üniversitesi'ne ziraat, tıp, eczacılık, ticaret ve eğitim fakülte­leriyle yabancı diller okulu ve gazeteci­lik enstitüsü gibi yeni birimler de eklendi. Eskiden beri, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen talebeler, Ezherde okumuşlardır. Ezher, ulusal değil, uluslararası bir üniversitedir.

Bir üniversite olarak bilinen Ezher’de, aslında dört merhalelik öğretim vardır. Bu merhaleleri şöyle sıralayabiliriz:

1 – Dört sene olan ilköğretim. Bu devrede fıkıh, dini ahlak, tecvid, Kur’ân’ı ezberleme, tevhit, siyer, mütalaa ve mahfuzat, inşa, sarf ve nahiv, imla, yazı, tarih, coğrafya, hesap, hendese, mebâdiü’l-ulûm, hıfz-ı sıhha ve resim dersleri okutulmaktadır.

2 – Beş sene olan ortaöğretim. Bu devrede fıkıh, tefsir, hadis, tevhit, Kur’ân’ı ezberleme, sarf ve nahiv, belagat (beyân, bedi ve ma3ani), aruz ve kafiye, kıraat ve ezber, inşa, edebiyat, riyaziye (hesap, hendese ve cebir), tabiye, kimya, tarih-i tabiî, mantık, tarih, coğrafya, ahlak ve terbiye-i vataniye dersleri okutulmaktadır.

3 – Dört sene olan yükseköğretim. Bu devrede, muhtelif fakültelerde, kendi branşları ile ilgili dersler okutulmaktadır.

4 – Ezher’deki en üst düzeydeki öğretim ise, çeşitli dallardaki ihtisas öğretimidir.

Ayrıca Ezher’in, çeşitli enstitüleri vardır.[22]  

Bin seneyi aşkın bir mazisi olan Ezher Üniversitesinin, bu zaman zarfında geliştirdiği çok zengin bir kütüphanesi de vardır. Ezher’in Rektörüne, “Ezher Şeyhi” denmektedir. Ezher’in tüm kurumlarının idaresi, Rektör tarafından idare edilmektedir.

1983 yılında, Ezher Üniversitesinin bininci kuruluş yılı, geniş çaplı etkinliklerle kutlandı. Bu etkinliklerin açılışı, 18. 03. 1983 Cuma günü, Cuma namazından sonra Mısır Cumhur Başkanı ve Ezher Şeyhi tarafından davet edilen İslâm Âleminin siyasi ve dini liderlerinin katılımı ile yapıldı. Bu etkinlikler, Cumhur Başkanının onayı ile Ezher Şeyhinin başkanlığında kurulan “Kutlama Yüksek Kurulu” tarafından yürütüldü. Bu kutlamalarda, “Kutlama Yüksek Kurulu” tarafından hazırlanan 14 maddelik çalışmalar yapıldı, çeşitli alanlarda başarı sergileyen kişilere ödüller verildi.[23]   

Ezher Üniversitesinde tecdide giden Muhammed Abduh’un, kendi ifadesiyle asıl amacı, insan düşüncesini taklitten kurtarmak, insanları tefrikadan korumak ve Arapçayı ıslah etmektir.[24] O, dinin ahlaki rolüne işaret ederken, onun sosyal yönünü de özenle vurgulamıştır. Ona göre insan, akıl, duygu, hafıza, muhayyile ve tefekkür sahibidir. İnsan, fikir, düşünce ve davranışlarında hür olduğunu hisseder. O, din anlayışında Kur’ân’a bağlıdır. Dini, akıl tarafından kavranılabilen akli kavramlar bütünü olarak görür. Ona göre din ile akıl, ilk defa ve bizzat Allah’ın kelamı olan Kur’ân’da ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetinde kardeş olmuşlardır. Muhammed Abduh’un din anlayışında, hurafelere yer yoktur.[25]

III – DEĞERLENDİRME

İman konusu üzerinde duran Bediüzzaman’ın, Allah inancını ön planda tuttuğunu görmekteyiz. Onun şu ifadeleri, bu hususu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey, Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.”[26] Ayrıca Bediüzzaman, her zaman için ölçüsünün Kur’ân ve sünnet olduğunu, sözlerinin ona göre değerlendirilmesinin gerektiğini söylemiş ve bu mihenge uymayan ifadelerinin nazarı itibara alınmamasını talep etmiştir. Buna göre onun tüm eserlerinde olduğu gibi, Münazarat’ta da ölçüsü, Kur’ân ve sünnettir.[27]  Hz. Muhammed (s.a.v.), “Size iki şey bıraktım. Siz, bu iki şeye uygun hareket ederseniz, hiçbir zaman sapıtmayacaksınız. Bunlar, Allah’ın kitabı olan Kur’ân ve benim sünnetimdir”[28] diyerek, bu hususa açıklık getirmiştir. Bunların birincisi olan Kur’ân, Allah’ın kelamıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünneti ise, Kur’ân’ın tefsir ve açıklaması durumundadır.[29] Bediüzzaman, daima buna göre hareket etmiştir.

Hem Bediüzzaman hem de Muhammed Abduh, din anlayışında Kur’ân’a bağlıdırlar. Onlar dini, akıl tarafından kavranılabilen akli kavramlar bütünü olarak görürler. Onlara göre din ile akıl, ilk defa ve bizzat Allah’ın kelamı olan Kur’ân’da ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sünnetinde kardeş olmuşlardır. İkisinin de din anlayışında, hurafelere yer yoktur

Fatiha suresi, Kur’ân’ın özeti durumundadır. Fatiha suresinin besmeleden sonra gelen “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur”[30] mealindeki ayeti de, bu surenin özeti durumundadır. Çünkü bu ayette, tevhit inancının başı ve iman esaslarının özü olan Allah inancı işlenmektedir. Bu ayette Allah, tüm âlemlerin Rabbi olarak tanımlanmaktadır. Buna göre Allah, Türklerin ve Türkçenin, Arapların ve Arapçanın Rabbi olduğu kadar, Kürtlerin ve Kürtçenin de Rabbidir. Dolayısıyla Kürtlerin yaşadığı bölgede açılması düşünülen böyle bir müessesede, Kürtçenin anadil olarak okutulması gerekir.

Bediüzzaman, Ermenilerle beraber kavgasız bir şekilde geçinmeyi tavsiye ederken, “Onların, sizin adaletinize kanaat getirmeleri gerekir” anlamında bir ifade kullanmıştır.[31] Buna göre, Müslümanların önce kendi aralarında adalet konusunda birbirlerine güven duygusunu vermeleri gerekir. Ayrıca, Bediüzzaman’ın Münazarat adlı eserinde sık sık hitap ettiği Kürtlerin, kendi aralarında birliği sağlayarak birbirlerine güven duygusunu sağlamaya çalışmaları gerekmektedir.  

Kürdistan’ı İslâm âleminin kalbi olarak gören Bediüzzaman’ın, buradan İslâm âlemine hayat kaynağı olan kanı verecek bir ilim membaını hedeflediğini görmekteyiz. Bu memba, din ve dünya kültürünü bir arada verecek olan bir ilim merkezi olmalıdır. Yüz sene önce kurulması hedeflenen bu müessese, zamanında kurulmuş olsaydı, şimdi kuruluşunun yüzüncü yılı kutlanacaktı.

Mısır, bu gün İslâm âleminin birinci derecede kültür merkezi olması, Ezher Üniversitesine borçludur. Bediüzzaman, kendi memleketinde böyle bir medresenin kurulmasını istemekle, bu bölgenin de ileri derecede bir ilim ve kültür merkezi haline gelmesini hedeflemiştir.

SONUÇ

Hayatı çilelerle geçen Bediüzzaman, hep memleketinde Medresetüzzehra adı ile bir ilim yuvasının kurulmasını ve bu müessesede, din ve dünya kültürünün beraber okutulmasının sağlanmasını hedeflemiştir. O, bunu hedeflerken, Ezher Üniversiteni örnek olarak almış ve bu üniversitede ıslahat hareketlerinde bulunan Muhammed Abduh’tan etkilenmiştir. Bu tür bir hareket içerisinde bulunan Bediüzzaman, ölçü olarak daima Kur’ân ve sünneti almıştır. Günümüzde de insanların, dünya ve ahretin huzur ve saadetini yakalamalarının yolu, bu olsa gerek. 

BİBLİYOGRAFYA

ABDUH, Muhammed (Ö. 1323/1905), Risaletü’t-Tevhid, trc. Sabri Hizmetli, Ankara 1986.

ALPARSLAN, Ümit, “Bir Model Olarak Medresetüzzehra Projesi” Köprü Dergisi, İstanbul 1999, Sayı: 68. http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=456

EBÛ DAVUD, Süleymân b. Eş’âs (ö. 275/888), Sünen, İstanbul 1981.

FERHUD, Muhammed Sadi, “el-Ezher’in 1000’inci yıl Kutlama Törenleri”, trc. Nurettin Turgay, Hakses Mecmuası, Ekim 1983, yıl: 19, sayı: 226.

GÖLCÜK, Şerafeddin, Kelam Tarihi, Kitap Dünyası, Konya 2000.

MALİK BİN ENES, Ebû Abdillah (ö. 179/795), el-Muvatta, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî,

Beyrut tsz. 

MENÂVÎ, Abdurrauf, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Camii’s-Sağîr, Mısır 1938.

İBN HANBEL, Ahmed b. Muhammed (ö. 241/855), Müsned, Beyrut tsz.

İBN MÂCE, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezit (ö. 273/886), Sünen, Kahire tsz.

NURSÎ, Bediüzzaman Said, Emirdağı Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997.

             – Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996.

 – “Münazarat”, İçtimaî Dersler, Zehra yayıncılık, İstanbul 2004, s. 97.

             – Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996.

 – İçtimâî Reçeteler, İstanbul 1990, s. 95.

VOLLERS, K., “Ezher”, İslâm Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul 1977.

ZEHEBÎ, Muhammed Hüseyin, et-tefsîr ve’l-Mufessirûn, Dâru’l-Erkâm, Beyrut tsz.


[1] Bediuzzaman Said Nursî, Emirdağı Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 439.

[2] Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s. 125.

[3] Nursî, Emirdağı Lahikası, s. 439.

[4] Nursî, Emirdağı Lahikası, s. 349.

[5] Nursi, Münazarat, s. 125.

[6] Nursî, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s. 41.
[7] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 44.

[8] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 89.

[9] Nursî, Emirdağı Lahikası, s. 439.

[10] Nursi, Münazarat, s. 125.

[11] Nursi, Münazarat, s. 125.

[12] Nursi, Münazarat, s. 127.

[13] Nursi, Münazarat, s. 127.

[14] Nursi, Münazarat, s. 127.

[15] Nursi, Münazarat, s. 125.

[16] Nursî, İçtimâî Reçeteler, İstanbul 1990, s. 95.

[17] Nursi, Münazarat, s. 125.

[18] Nursi, Münazarat, s. 125 vd.; K. Vollers, “Ezher”, Milli Eğitim Bakanlığı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1977, IV, 439.

[19] Nursi, Münazarat, s. 125 vd.

[20] Nursî, Emirdağı Lahikası, s. 439.

[21] Ümit Alparslan, “Bir Model Olarak Medresetüzzehra Projesi” Köprü Dergisi, İstanbul 1999, Sayı: 68, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=456

[22] K. Vollers, “Ezher”, İslâm Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul 1964, IV, 433 vd.

[23] Muhammed Sadi Ferhud, “el-Ezher’in 1000’inci yıl Kutlama Törenleri”, trc. Nurettin Turgay, Hakses Mecmuası, Ekim 1983, yıl: 19, sayı: 226, s. 9, 10.

[24] Muhammed Abduh, Risaletü’t-Tevhid, trc. Sabri Hizmetli, Ankara 1986, s. 49.

[25] Şerafeddin Gölcük, Kelam Tarihi, Kitap Dünyası, Konya 2000, s. 358 vd.

[26]

[27] Bediüzzaman Said Nursî, “Münazarat”, İçtimaî Dersler, Zehra yayıncılık, İstanbul 2004, s. 97.

[28] Ebû Dâvûd, Mnâsik, 56; İbn Mâce, Menâsik, 84; Muvatta, Kader, 3; İbn Hanbel, III, 26; Abdurrauf el-Menâvî, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Camii’s-Sağîr, Mısır 1938, III, 240, hadis no: 3282.

[29] Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, et-tefsîr ve’l-Mufessirûn, Dâru’l-Erkâm, Beyrut tsz. I, 32.

[30] el-Fatiha 1/2.

[31] Bediüzzaman, “Münazarat”, s. 109.

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 363-376, Ankara. 
popüler cevapdünya atlası