Medreseler Hakkında İki Layiha ve Değerlendirme

Eklenme Tarihi: 26 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Yrd. Doç. Abdulnasır YİNER'in Medreseler ve Din Eğitimi Sempozyumu tebliğidir

Geçmişinde çok önemli başarılar bulunan, İslam Dünyasından çıkıp çağını aşan bilim adamlarının yetiştiği medreseler Osmanlının dön döneminde çok önemli bir çöküşün içine girmişlerdir. Medreselerin çöküş sebepleri muhtelif kaynaklarda ayrıntılı bir şekilde irdelenmiş ve özellikle; çağın gerisinde kalmaları, fen bilimlerinin terki, müfredatlarının çağın gereklerine uymaması, okutulan derslerin kifayetsizliği, medrese müntesiplerinde taklitçiliğin baş göstermesi ve yeni bir şeyi ortaya koyamamalı gibi muhtelif sebepler ileri sürülmüştür. Bir taraftan çöküş sebepleri irdelenirken diğer taraftan da yeniden eski hallerine dönmeleri için gerekli çalışma ve düzenlemeler konusunda muhtelif fikirler ileri sürülmüştür. Bu fikirleri ileri sürenler medrese kökenli olanlar olduğu gibi, medrese dışından kimseler de görüşlerini dile getirmişlerdir. Biz bu çalışmamızda medrese kökenli iki yazarın fikirleri ortaya koymaya çalışacağız. Aydın Mebusu Mehmet Ubeydullah ve Diyarbakırlı Mehmet Faik.

Birinci Layiha

Aydın Mebusu Ubeydullah[1] kaleme aldığı risalesini[2] Şeyhülislamlık makamına hitaben yazmış ve medreselerin ıslahı ile ilgili görüşlerini dile getirmiştir. Osmanlı topraklarında medreselerin çok yaygın bir şekilde bulunduğunu, bazı küçük köylerde bile var olduklarını ancak, bunlardan mezun olanların lise ve dengi okulların bilgi seviyesinde olduğunu belirtmiştir. Eğitim dilinin Arapça olduğunu, Avrupa'da yayınlanan eserlerin tercüme edilmemesinden dolayı yeni fenlerden bu kurumların haberdar olmadığını ve gerisinde kaldığını yazmıştır. Fen bilimlerinden mahrum kalan medreselerin zamanla sadece dini eğitimin verildiği kurumlar haline dönüştüğünü de sözlerine eklemiştir.

Medreselerin çöküş sebeplerini irdeleyen Ubeydullah; halı hazırda okutulan kitapların yetersiz olduğunu, talebelerin fen bilimlerinden habersiz olduğunu, fen ve tıp bilimlerinin okutulduğu medreselerin olmayışının çöküş nedenlerinden olduğunu ifade etmiştir. Bu durumun medrese taraftarlarını üzdüğünü, diğer taraftan taassubun da medreselerin önünü tıkadığını kaydetmiştir. Medreselerin yeniden cazibe merkezi haline getirilmesi gerektiğini, mevcut durumun giderek medreselerin gözden düşmesine yol açtığını, dini eğitimin fen bilimlerinin öğrenilmesine engel teşkil ettiğine dair zararlı düşünceye karşı mücadele edilmesi gerektiğini, müfredatlarının gözden geçirilerek yeniden tanzim edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Son olarak medreselerin bugünkü durumdan kurtarılmalarının Osmanlı hilafetinin boynunun borcu olduğunu da belirtmiştir. Yazarın kaleme almış bulunduğu küçük risale beş makaleden oluşmaktadır.

Mehmet Ubeydullah, birinci makalesinde; Osmanlı devlet erkanının %60-70 gibi büyük bir kısmının medrese kökenli olduğunu, geriye kalan kısmın da şöyle veya böyle medreselerden bir şekilde istifade etmiş kişilerden olduğuna dikkat çekerek medreselerin önemini vurgulamaya çalışmıştır. Tarih boyunca devam edegelen bu durumun değişmeye başladığını özellikle İstanbul medreselerine rağbetin giderek azaldığını kaydetmiştir.

Osmanlı Devleti'nin yaşaması için din ve fen bilimlerine mutlak ihtiyaç olduğunu, dört tarafı düşmanla çevrili bir coğrafyada ayakta kalabilmek için eğitimin ciddiyetle gözden geçirilmesi gerektiğini yazmıştır. Bu arada bazılarının zannettiği gibi medrese eğitiminin sadece itikat ve ibadet derslerinin verildiği kurumlar olmadığını, aksi takdirde geçmişte yetişmiş bulunan o büyük şahsiyetlerin yetişmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir.

İkinci makalesini "Medreselerimizde Nasıl Adam Yetişir" konusuna ayıran Ubeydullah, geçmişten günümüze medreselerin iyi bir tahlilinin yapılması gerektiğini yazmıştır. Geçmişte medreselerde din ve fen bilimlerinin birlikte okutulduğunu, "akıl ve naklin birbirine zıt olduğu" tezinin diğer dinlere karşı ortaya atıldığını İslam'da böyle bir şeyin olmadığını ifade etmiş, dolayısıyla medreselerin biran evvel yeni fenlerle donatılması gerektiğine vurgu yapmıştır. İkinci makalesinde son olarak bilimin tabana yayılabilmesi için Türkçenin bilim dili haline getirilmesi gerektiğini de kaydetmiştir.

Arapça lisanının uluslararası bir dil ve Osmanlı Devleti de halifeliği bünyesinde bulundurmasından bu dilin yayılmasının üzerine vacip olduğunu belirttikten sonra Ubeydullah, dil konusunda ne tür hatalar yapıldığını Üçüncü makalesinde dile getirmiştir. Özellikle Arap İmparatorluğu'nun (Abbasilerin) çöküşü ile birlikte eğitim alanında da gerileme başladığını, bu arada Türkçe'nin bilim dili haline getirilemeyişinin de çöküşü devam ettirdiğini, Arapçanın tüm İslam alemine yaygınlaştırılamamasının bilimin gelişmesine olumsuz etki ettiğini vurgulamıştır. Çöküşün diğer sebepleri olarak da; İstanbul'un İslam beldelerinden uzak olması, Abbasilerin Nizamiye ve Mustansiriye, Fatımilerin Ezher üniversitelerine karşılık Osmanlıların benzerini vücuda getirememesini göstermiştir. O'na göre Türkçenin bilim dili olmaması Arapçaya da zarar vermiştir. Çünkü Türkçenin ihya olamaması Arapçanın himayesiz kalmasına sebep olmuştur. Şayet böyle bir aksilik olmasaydı; Türkler arasında ilim gelişirken hem Arapça hem de Türkçe bundan istifade edecek ve kesinti gerçekleşmeyecekti. Bunun devamı olarak Türkler içinde Arapça, Araplar içinde Türkçeyi bilenler daha çok olacak, Rum, Arnavut, Ermeni gibi unsurların dilleri de bilim dili olması hasebiyle Türkçeye yönelecek ve dönüşecekti.

Eğitimin ve bilimin yaygınlaşması için mahalli dilin önemine vurgu yapan Ubeydullah; Arapların yaşadığı bölgelerde eğitimin Arapça olması gereğine vurgu yapmıştır. Çünkü bir lisanda bilimin muhafaza ve gelişimi için o lisanı bilenlerin himaye edilmesi gerekir. Dolayısıyla Arapça lisanının himayesi için İstanbul medreselerinin ihya edilmesi yeterli olmaz. Bilakis; Bağdat, Şam, Hicaz gibi merkezlerde bilimi tesis edip geliştirmek gerekir. Biran evvel bir bilim kurulunun, danışma meclisinin kurulması gerektiğini belirten yazar, bu kurulun da yardımıyla bilimin tüm İslam alemine yaygınlaştırılması gerektiğini, bunun başarılması halinde her tarafta bilim adamlarının yetişmeye başlayacağını vurgulamıştır.

Arapçanın tüm İslam dünyasının müşterek lisanı olması hasebiyle Osmanlı Hilafetinin siyasi lisanı olması gerektiğini hatırlatan Ubeydullah dördüncü makalesinde Müslüman unsurlar arasında Arapçanın yaygınlaştırılmasının önemi üzerinde durmuştur. Bu görevin Hilafete ait olduğunu, ayet ve hadislerin iyi anlaşılabilmesi için Arapçanın iyi bir şekilde öğretilmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Mevcut eğitim tarzının bunun için yeterli olmadığını belirtmiştir. Eğitim sisteminin ıslah edilmesi gerektiğini, yılda on ay olmak üzere dört yıllık bir eğitimin yeterli olacağını, bu amaçla yeterli kitabın temin edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Dört yıllık dil eğitiminden sonra Arapça için bir diploma verilmesini, isteyenin bu eğitimle iktifa edebileceği gibi, devam etmek isteyenlerin üç yıllık bir eğitimden geçtikten sonra edip, fakih, muhaddis, müfessir, tarihçi vs. unvanlar alabileceğini ve eğitimlerini tamamlayanlara diploma verilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Adı geçen bilim dallarının da daha sonra ihtisas yapılmak kaydıyla alt dallara ayrılması ve alanlarda uzmanlaşılması gerektiğini yazmıştır. Ör. Tarihçilerden Arap tarihi, tüm İslam devletleri tarihini geniş bir biçimde, sair milletlerin tarihi ise özet olarak gördükten sonra mezun olabileceklerini ve bunların da kendi aralarında sınıflara ayrılabileceğini belirtmiştir.

Mehmet Ubeydullah beşinci makalesinde ise medreselerde derslerin tertibi ve branşlara göre okutulacak dersler konusuna değinerek örnekler vermiştir. Onun tasnifine göre medreselerin yedi şubeye (bölüme) ayrılması ve bu şubelerde nasıl bir müfredatın uygulanması gerektiğini şöyle yazmıştır:

1- Arapça Şubesi: Bu şubede Arapça sarf, nahiv, lugat, iştikak, mania, beyan ve bedi' ilmi üzerinde durulmalı, bu ilimler okutulurken ayet ve hadislerden örnekler verilmek suretiyle icra edilmelidir. Bu şubede eğitim süresi dört yıl olup mezun olanlara Arap dili lisan ihtisas diploması verilmelidir.

2- Fukaha Şubesi: Bu şube ibadet ve muamelat olmak üzere iki kısımdan oluşmalıdır. Üç yıllık eğitimin verileceği ibadet kısmında; dört mezhebin fıkhı, ibadetlerle ilgili tüm konular, mezhepler hakkında ve mezhepler arasındaki ihtilaf konularını öğreneceklerdir. Fıkıh usulu, hadis usulu, kelam, hadis ve tefsir ilimleri, Kur'an ezberle, siyer ve vaiz kitaplarından bahisler verilmelidir. Buradan mezun olanlara imam-hatip ile vaizlik diploması verilecektir.

Muamelat kısmı da üç yıllık bir süreyi kapsayacak olup; Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli fıkıhlarının muamelat kısımları tafsili bir şekilde öğretilecektir. Ayrıca; Hanefi fıkhının ibadetler kısmı, ilmi usul, ilmi kelam, usulu hadis, hukuk, Osmanlı Devletinin kanunları geniş bir şekilde, Batı kanunları özet olarak öğretilecektir.

3- Muhaddisin Şubesi: Arapça lisan şubesinden mezun olanlardan isteyenler doğrudan doğruya bu şubeye geçerek hadis ilminde ihtisas yapabilir. Burada da eğitim süresi üç yıl olup; Kütub-u Sitte, Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nisai, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i İbn Mace, hadis rivayeti, usul-u hadis, fıkıh ve Kur'an Kerim ezber dersleri okuyacaklardır.

4- Müfessirin Şubesi: Bu şubede de eğitim süresi 3 yıl olup farklı şubelerden buraya gelinebilecektir. Kur'an ezber, tecvit, kıraat ve tertil, nüzul sebepleri, nasih ve mensuh, mücmel ve mufassal, sarih ve müevvel, muhkem ve müteşabih, fıkıh usulu, hadis, fıkıh ve kelam derslerini göreceklerdir.

5- Üdeba Şubesi: Bu şubenin eğitim süresi iki yıl olacaktır. Buradan mezun olanlar "Edip" diploması alacaklardır. Aruz, kafiye, inşa, hitabet, emsali Arap, eşar-ı kadime ve hadineden bir kısım müntehibin ezberlenmesi, Türk edebiyatı, Fransız edebiyat tarihi gibi derslere ilave olarak, Fransızca, İngilizce ve Almanca dillerinden birisi gibi alanlarda eğitim göreceklerdir.

6- Müverrihin Şubesi: Bu şubede eğitim süresi iki yıl olacaktır. Buradan mezun olanlar "Tarihçi" diplomasını alacaklardır. Coğrafyayı bütün alanlarıyla, tarih felsefesi, batı lisanlarından biri, Arap ve İslam tarihini geniş bir şekilde, diğer milletlerin tarihlerini özet bir şekilde ders olarak göreceklerdir.

7- Mütekellimin Şubesi: Medrese öğrencilerinin en önemli olanları bu şubeden mezun olanlar olacaktır. Arap dili bölümünden mezun olanlar buraya alınacak ve buradan İslam hükeması yetişecektir. Hem ibadet hem muamelat fıkhı, hadis ve tefsir, mantık, İslam akidesi, kadim felsefe, hak ve batıl dinler, mezhepler, kadim milletlerin siyasi tarihi, israiliyat, Yunan, Hind, Babil, Mısır kavimleri, tabii, siyasi ve sosyal bilimler, batı dillerinden bir tanesi verilecek dersleri teşkil edecektir.

Medrese eğitimini böylece ayrıntılı bir şekilde tasnif eden Mehmet Ubeydullah; Türkçe ve Arapçanın eğitim dili olacağını ifade ederken ilim imkanının herkese açık hale getirilmesi, Müslim-Gayri Müslim umuma açık ve hizmet sunmasının gereği üzerinde durmuştur. Mevcut bütün bilim dallarında eğitimin verilmesinin hayati önem taşıdığını vurgulamış ve muhtelif alanlarda branşlaşma-ihtisas yapmanın önemi üzerinde fikir yürütmüştür. Ayrıca medreselerde eğer günde dört ders verilecekse; bir dersin Arapçaya, bir dersin nakli ilimlere, diğer iki dersin de fen ve hadis bilimlerine ayrılması gerektiğini ifade etmiştir.

İkinci Layiha

Medreselerin mevcut durumundan üzüntü duyan, biran evvel ayağa kalmalarını ve eski günlerine dönmelerini isteyen, bunu samimiyetle ifade edip yazıya dökenlerden başak biri de Mehmet Faik’tir.[3]

Yazar, girişte medreselerin genel bir tahlilini yapar; Bir şeyin ıslahını arzu etmek, mükemmel ve muntazam olmasından söz etmek, onun bulunduğu halinden şikayet etmek, hoşnutsuzluğu dile getirmek demektir,[4] der. Bu da o durumu tetkik etmekle olur. Geçmişi ile günümüzdeki durumunu kıyaslamak gerekir. Medreselerimizin geçmişine baktığımızda yetiştirdikleri alim, hükema ve müellifleriyle zamanın üniversiteleri, Sorbon'u olduğu gün gibi aşikardır. Mısır, Hint, Buhara, Semerkant, Belh, Endülüs, Cezayir, Tunus, Kırım, İstanbul, Şam, Konya, vs. medreselerden edip ve alimlerin yetiştiğini göz önüne getirmek gerekir. Günümüzdeki durumlarına baktığımızda ise insanın derin bir hayret, büyük bir dehşet içine düşmemesi mümkün değildir. Hele Mısır'da kumandan Cevher'in 359 (970) tarihinde temelini attığı koca Ezher bugünkü perişan halinde bile Avrupa mutaassıplarını hala düşündürüyor. Ezher'in bulunduğu durumundan kurtulması halinde alemi Islama başka bir hayat ve canlılık getireceklerini biliyorlar. Ama bugünkü hali içler acısı.

Yazısına ayet ve hadislerle devam eden yazar bir taraftan geçmişe takılıp kalınmaması, diğer taraftan da ümitsizliğe düşmeden günümüzdeki problemlere çareler üretmek için çalışmak gerektiğini belirtir. Şimdi temelden başlamak ve düzeltmek gerekir. Mesela çocuk mekteplerimiz yok gibidir. Askeri ortaokullar fena değildir. Mülkiye kısmı iyi değildir. Mektepler yetersiz ve muallimler ahlaksızdır. Bunlar vatan evlatlarını nasıl terbiye edebilirler. Muallimler kifayetsizdir.

Yüksek okulların durumu da iyi değildir. Yalnız Fransızcaları dikkate alınırsa ne mal oldukları anlaşılır. Demek ki bizde ne medrese ne de mektep hakkıyla yoktur. Ancak nispeten medreselerimizin durumu daha kötüdür. Yeni usullere uygun eğitim verilebilmesi için kırk ev başına bir ilkokul, çocuk okulu, yeteri derecede ortaokul ve lise, üniversite açmak gerekir. Bunun için vakıfların yardımcı olması gerekir. Her ne kadar okul açmak devletin görevi ise de vatandaşların destek olması ve çeşitli kurumlar vucuda getirerek eğitimi desteklemesi gerekir. Yeterli derecede okul açılıp eğitim verildiği takdirde vatana millete layıkıyla evlat yetişir. Bunun için kadınlarımızı terbiye etmek, onlara mahsus medeniyeti islamiye ve insaniyeye uygun surette okulları tesis etmek her şeyden evvel herkes üzerine vaciptir. Çünkü dinimiz sadece erkeklere değil kadınlara da eğitimin vacip olduğunu öğretiyor. İlim bütün müslümanlara farzdır" benzeri hadis ve emirler dinimizde pek çoktur. Ancak gerekmedikçe zavallı kızlarımıza yabancı dil öğretmek ve bu cihetle aleme gülünç olmak da hiç akıl karı değildir.

Medreselerimizde tahsil dili Türkçe, daha doğrusu lisanı beldeye uygun olmalı.[5] Eğitim sistemi değişmeli, yeni bir program yapılmalıdır. Eğitim süresi sınırlandırılmalı; sekiz veya en fazla on yıl olmalı. Rüştiye diploması olmayanlar medreseye kabul edilmemeli, 15 yaşından yukarı olanları 13 yaşından küçük bulunanları kabul etmemeli. 25 Yaşından yukarı medresede talebe bulundurulmamalı. Eğitim süresi olan 10 yıl 3 kısma ayrılarak: birinci kısım idadi, ikici kısım ali, üçüncü kısım daha yüksek üniversite kısmı olmalı. Bu kısımlarda eğitim seviyelerine göre hizmetli kullanılmalı, hangi mektepten olursa olsun medresenin herhangi bir kısmına kabul edilerek mektep-medrese kaynaşması sağlanmalıdır. Ancak bazı özel şartlar da aranmalı.

Mesela; medreseler dini eğitim aldıklarından ve bazı konulara vakıf bulunduklarından Hıristiyanlar girmemeli kabul edilmemeli.[6] Gerçi bunları söylemeye de gerek yoktur. Yıllık eğitim süresi 9-10 ay olmalı. Her gün 3-4 ders okutulmalı, her talebe 3 saat derse emek vermelidir. 1 saat üstadından, bir saat muinden, müzakeresinden, bir saat de kendi kendine okuyup ezber yapmalı. Eski usuldeki kitaplar yeni sisteme uyarlanmalı ve değiştirilmeli. Yeni kitaplar yazılıp okutulmalı. Yabancı dil öğrenmesi gerekenlere ayrıca yabancı dil okulları, her bir lisanı öğretmek için de o dile mahsus okul açılmalı.

Dünyada mevcut olan diller üniversite kısmında okutulmalı. Dini felsefelere büyük bir ehemmiyet verilerek okutulmalı ve bu alanda özgür bırakılmalı. Birinci sınıftan itibaren dil ağırlıklı bir eğitimin verilmesini savunan Mehmet Faik, ilave olarak bir-iki fen bilimlerinden ders okutulmasını da istemiştir. İkinci sınıftan itibaren fen ve sosyal bilimlerin örneğin genel coğrafya gibi derslerin de verilmesi, üçüncü ve dördüncü sınıflarda okutulan derslerin uygulamalı çalışmalarının yapılmasını da önermiştir. Okutulması gereken dersler üzerinde ayrıntılı bir şekilde duran yazar, okutulacak fen bilimleri dersinden olan "Kimya"[7] üzerinde özellikle durmuştur. Kimya ilminin; sanat, ticaret, tahlil gibi birçok alanda faydası olduğunu belirtmiştir.

On yıl olarak tavsiye ettiği eğitim-öğretim süresi boyunca okutulacak olan derslerin isimlerini tek tek yazan Mehmet Faik, özellikle son sınıf olan Onuncu yılda eğitimin üzerinde hassasiyetle durulması ve talebelerin iyi bir şekilde yetişebilmeleri için her şeyin yapılması gereğine vurgu yapmıştır. Ayrıca medreselerin öğrenci, hoca ve çalışanlarına yönelik günlük, haftalık, aylık, yıllık risale, gazete, kitap gibi yayın faaliyetlerinin de olmasını istemiştir. Bu sayede yayıncılık işinin de daha ehil insanların eline geçeceğini belirtmiştir.

Yapılacak tüm bu çalışma ve faaliyetlerin giderleri için de tavsiyelerde bulunan yazar; ehil olmayanların elinde bulunan vakıflardan istifade edilmesi, zekat, fitre, kurban gibi hayır işlerinden istifade, şirket ve cemiyetlerin de maddi desteğinden faydalanılması gerektiğine vurgu yapmıştır.[8]

Medreselerin nasıl idare edilmesi gerektiğine değinen Mehmet Faik çıkarılacak bir kanunla ülke genelinde yapılacak seçimler sonucu 300 kişilik bir komisyonun oluşturulmasını ve bunların yılda bir toplanmalarını, bunların da kendi içlerinden 70 kişiyi, bunların 40, 40 kişinin de 7, 7 kişinin içinden 3, 3 kişinin de içinden seçilecek bir başkan ile yönetilmesini tavsiye etmiştir. İlk etapta işlerin kolay olmayacağını, bazı sıkıntıların ortaya çıkmasının doğal olduğunu, zamanla bu sıkıntıların giderilebileceğini yazmıştır.[9]

Medreselerin biran evvel ıslah edilmesi için başta Şeyhülislam ve Sultan Mehmet Reşat olmak üzere, Meclise, ayanlara, vekillere, vakıflara, zenginlere ve mümtaz kişilere seslenen Mehmet Faik bu teşebbüsün söz konusu kişilerin üzerinde vacip ve hatta farz-ı ayn olduğunu ileri sürmüştür. Bu arada insanlar arasındaki çekişme ve mücadeleden vazgeçilmesini, kainatın özünde muhabbet olduğunu, elele verip çalışılması gerektiğini belirtmiştir. Sade bir zenginliğin hiçbir işe yaramadığını, paranın ihtiyaçları gidermenin aracı olduğunu, faydalı şeylere sarf edilmedikçe lezzet vermeyeceğini, sandıklarda, bankalarda muhafaza etmenin bencillik olduğunu bilmemiz gerektiğini yazmıştır. [10]

Yazılarına son verirken tüm amacının medreselerin ıslahının gerekliliğini ortaya koymak olduğunu, bu maksatla fikirlerini orya koyduğunu, tenkide pek alışık olmadığımızı, "Ameller niyetlere göredir" meali ve benzeri hadislere yer vererek kendi niyetini ortaya koymaya çalışmıştır. Aksi takdirde enaniyetini ortaya koyup amacının boy göstermek olmadığını da sözlerine eklemiştir.[11]

Hakiki terakki için medreselerin ıslah edilmesinin temel şart olduğunu belirten Mehmet Faik, kaza ve nahiyelerde bile küçük şubeleri bulunan medreselerin yeni modern tarzda bir kere yoluna girerse çok büyük başarıları beraberinde getireceğini savunmuştur. Böyle bir durumda medrese alimlerinin de canlanacağını ve faziletli insanların yeniden yetişmeye başlayabileceğini yazmıştır. " Sinalar, Raziler, Gazaliler, ibn Rüştler, Farabiler, mücahitler, saaviler gibi hükema ve muhakkikini İslamiye çıkmaya başlayacak. Medeniyet-i insaniye olduğu gibi göze çarpacak Avrupa muterizleri de bu hali görecek hem şaşıracak, hem de der demez taassuptan sıyrılarak tahsin ile aferin-han olacaktır."

Yeni sistemle birlikte medrese hocalarının Avrupa'ya gidip geleceklerini, orada öğrendiklerini, gördüklerini; ders, seminer, konferanslar şeklinde verebileceklerdir. İslam'a karşı ortaya atılan reddiyelerin de çürüyeceğini ve zamanla ortadan kalkacağını sözlerine eklemiştir. Yazar risalesini şöyle sonlandırmıştır:

"Müsavat, fikri demokratı, ümmet, vatan, adli amm, hükümet ve kanuna riayet, amelde iştirak ve teavün, ikdam ve şer'in ruhu olan bihakkın amel, edebiyat, içtimaiyatı edebiye, aile ve zaruriyatı, adl, iha', tazammun gibi esas felsefeye yeniden ruh bulacak, Avrupa'nın döktüğü kalıptan daha mazbut kalıplara ifrağ olunacaktır. Ya edebiyat ki: her bir fezail-i ahlakiyenin başıdır. Yeniden ihya olunmalıdır."[12]

EKLER


[1] Mehmet Ubeydullah, Osmanlının son döneminde yetişmiş ve Cumhuriyet döneminde de muhtelif faaileytelerde bulunan şahsiyetlerdendir. Hakkında ayrıntılı bir makale kaleme alan Dr. Abdülhamit Kırmızı (http://www.bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&menuID=3_3&yayintipid=3&page=3&yayinid=5&makaleid=67) önemli bilgilere yer vermiştir. Mehmet Ubeydullah ile ilgili olarak; Abdülhamid aleytarı olmasına rağmen Jön Türkler'i tenkit edebilen, medrese kökenli iken mutaassıplığa karşı çıkan, düştüğü maskaralıkları açıkça yazabilen, nüktedan, maceraperest... ifadelerine yer vermiştir.

[2] Aydın Mebusu Mehmed Ubeydullah; Islah-ı Medaris-i Kadime, Matbaa-i Hayriye ve Şürekası, İstanbul, Şevval 1328 (1912). Eser küçük bir risale olup 32 sayfadan müteşekkildir.

[3] Mehmet Faik, Aslen Diyarbakırlı olup Mısır Mahkeme-i Şeriyyesi Muvazzaflarındandır. Risalesinin adı "Islah-ı Medaris"tir. 1909 tarihinde basılmış olup basım yeri kayıtlı değildir. Baş kısmında ise, "Külliyat-ı Faik “Medar” 7. Cüz’ü" şeklinde kayıt yer almaktadır. Toplam 16 sayfadan müteşekkildir.

[4] a.g.e., s. 4

[5] a.g.e., s.7

[6] Mehmet Faik, a.g.e., s. 8

[7] a.g.e., s. 9

[8] a.g.e., s. 10

[9] a.g.e., s. 11-12

[10] Mehmet Faik, a.g.e., s. 14

[11] a.g.e., s. 15

[12] a.g.e., s. 16

 

popüler cevapdünya atlası