Medîne Dönemi Sosyal Kalkınma Modeli

Eklenme Tarihi: 29 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Prof. Dr. Ali BAKKAL'ın Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

GİRİŞ

1. Sosyal Kalkınma Kavramı

Modern anlamda kalkınma, geri kalmış ülkelerin sosyo-kültürel ve ekonomik bakımdan düzenlemeler yaparak gelişmiş ülkelere yetişme çabası anlamında kullanılır. Bu çabalara, millî gelirin ve üretimin arttırılması, sosyal ve ekonomik yapının değiştirilmesi, halkın değer yargılarının dünya standartlarında gelişmesi gibi değişimleri de ekleyebiliriz. Çünkü bunlar olmadan sosyo-kültürel ve ekonomik bakımdan kalkınmanın gerçekleşmesi mümkün olmaz.

Sosyal kalkınma (social development) kavramı ise, daha çok kalkınmanın sosyal boyutunu öne çıkaran kalkınma yaklaşımını ifade eder. 1995 Kopenhag’da yapılan Birleşmiş Milletler Sosyal Zirvesi’nde karara bağlanarak geliştirilen kalkınma yaklaşımına göre sosyal kalkınma a. Üretim sürecince bütün üretim faktörlerinin etkin olarak kullanılması suretiyle fakirliğin azaltılması, b. Sosyo-ekonomik politika ve kalkınmanın yönetimi, c. Sosyal bütünleşmenin sağlanması, d. Hükümetler arası destek hizmetleri ve uygulaması konularında yoğunlaşmadan ibarettir.

Buna göre her sosyal kalkınma modelinin siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihî boyutları bulunmaktadır. Sosyal kalkınma çok yönlü bir değişimi gerekli kılmaktadır. Ayrıca değişimin kalıcı olması için, kalıcı bir zihniyet değişikliğine de ihtiyaç vardır. Aksi takdirde yapılacak değişiklikler hiçbir zaman kalıcı olmaz. Hz. Peygamber Medîne’den koca bir İslâm devleti çıkarırken bütün bunlara riayet etmiştir.

2. Gerileme ve İlerlemenin Ana Sebepleri

Gerileme ve ilerlemenin ana sebeplerini Bediüzzaman Said Nursî bir cümle ile şöyle ifade etmiştir: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır; bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silahiyle cihad edeceğiz.” Buna göre cehalet, fakirlik ve ihtilaf gerileme sebepleri; sanâyi, bilgi ve ittifak da ilerleme sebepleridir. Cehaleti giderecek olan bilgidir, fakirliği giderecek olan zenaat ve sanayidir, ihtilafı giderecek olan da ittifaktır. Gerek gerileme ve gerekse ilerleme sebebi olarak bunlar üzerinde kimsenin bir itirazı olamaz. Önemli olan bu kavramların içinin doldurulması ve daha önemlisi hayata geçirilmesidir.

Hicret öncesi Yesrib (Medine) halkı, özellikle şehrin Hz. Peygamber’in vefatı zamanına nisbetle hem cahil, fakir, hem de ihtilaf halindeydi. Hz. Peygamber on yıl içinde, halkı böyle olan bir şehri, Arabistan’ın başşehri olacak seviyeye çıkarmış ve burada kurduğu devlet, sonraki 30 yıl içinde Irak, Suriye, Mısır ve İran’ı da içine alacak şekilde genişlemişti. Hiç şüphesiz bu süre içinde Hz. Peygamber, büyük ölçüde gerileme sebeplerini ortadan kaldırmış ve ilerleme sebeplerini öne çıkarmıştır.

O zaman ittifak için Medîne’de siyasî birliğin sağlanması, bilgi için okuma yazma oranının yükseltilmesi ve insanların doğru bilgi ile mücehhez kılınması, san’at için de o günün şartlarına göre insanların geçimlerini temin edecek her türlü işin genişletilmesi gerekirdi.

3. Paralel Faaliyetler

İttifak, marifet ve san’at için yapılan faaliyetler, biri bitince diğerinin başladığı zincirleme faaliyetler cinsinden değildir. Bütün bu faaliyetlerin paralel yürümesi gerekmektedir. Ancak çalışmamızda bunların paralel olarak zikredilmesi konunun karmaşık hale gelmesine sebebiyet vereceği için, biz bu faaliyet alanlarını müstakil başlıklar altında incelemeyi tercih ettik.

 

I. MEDİNE’DE SİYASÎ BİRLİĞİN SAĞLANMASI

1. Medîne Sözleşmesi’ne Doğru

Hz. Peygamber Medîne’ye hicret ettikten sonra ilk önce yapmayı düşündüğü faaliyetlerin başında siyasi birliğin temini gelmektedir. Eskiden olduğu gibi küçük sebeplerden dolayı devam edecek olan kavgalar, İslâm’ın tebliği ve burada yerleşmesinin önünde büyük bir engel olabilirdi. Bu sebeple hiç beklemeden siyasi ve sosyal birliğin temini için bazı faaliyetlere girişti.

Medine’de üç farklı grup (blok) vardı: Evs ve Hazrec kabilelerinden oluşan Arap bloku, Kaynukâ Oğulları, Nadîr Oğulları ve Kureyza Oğullarından oluşan Yahudi bloku, bir de Mekke’den Medîne’ye hicret eden Müslümanlarla, Evs ve Hazrec kabilelerinden Müslüman olan kişilerden oluşan Müslüman blok. Etnik kökenleri ve inançları itibariyle aralarında büyük farklılıklar bulunan bu topluluklar arasında birliği sağlamak gerçekten çok zordu. Hz. Peygamber önce Müslümanlar arasındaki birliği sağlamaya, özellikle muhacirlerin karşı karşıya oldukları ekonomik sıkıntıları gidermeye çalıştı. Hicretin beşinci ayında Ensâr ve Muhâcirler arasında Muâhât (kardeşlik) antlaşması yaptı. Bu antlaşma bir seferde değil, iki veya üç aşamada gerçekleştirilmişti. Muhammed Hamidullah’ın tespitine göre nihâî olarak antlaşmaya muhacirlerden 93, Ensâr’dan 93 kişi olmak üzere toplamda 196 kişi katılmıştı. İlk yapılan sözleşmeye göre Muhâcir’ler Ensâr’ın mallarına mirasçı dahi olacaklardı. Fakat Bedir savaşından sonra mirasla ilgili âyetlerin nazil olmasıyla miras hükümleri neshedilmiş; antlaşma, sosyal ve ahlakî alanda varlığını devam ettirmiştir.

Muâhât antlaşmasıyla Hz. Peygamber muhacirlerin ekonomik problemlerini çözmekle kalmamış, Ensâr ve muhâcirler arasında sevgi ve muhabbet duygularını da yerleştirmişti. Artık taraflar kendilerini birbirlerine, kabîle mensubiyetinden daha yakın hissediyorlardı. Müslüman blok arasında birliği temin eden Hz. Peygamber, Medîne’deki diğer blokların da katılacağı siyasi bir birlik oluşturmak istiyordu. Bunun için önce bir nüfus sayımı yaptırdı. Çıkan sonuca göre Medîne’de 1500 müslüman, 4500 müşrik, 4000 Yahudi yaşıyordu.

Medine’de halk dağınık halde, 59 hisarda yaşıyordu. Bunların 20’si Yahudilere aitti. Yahudilerin yerleşim yerleri şehir dışındaydı. Evs ve Hazreç kabileleri arasında 120 yıldır süregelen Buâs savaşı beş-altı yıl önce sona ermişti. Ancak yine de barış tam olarak sağlanmış sayılmazdı. Hz. Peygamber’in hicreti esnasında Hazrecliler, kabile başkanları olan Abdullah b. Übey b. Selûl’e Medîne Kralı unvanıyla taç giydirmeye hazırlanıyorlardı. Hz. Peygamber’in Medîne’ye gelmesiyle onun bu hayali suya düşmüştü. Zaten ne Yahudiler, ne de Evs kabilesi bu işe sıcak bakmıyordu.

Medîne’de Evs ve Hazrec kabileleri birbiriyle kavgalı oldukları gibi, Yahudi kabileleri de birbirleriyle çok iyi dost değillerdi. Yahudiler Araplar’ı küçük görmekle birlikte, kendi aralarında da birbirlerini küçük görürlerdi. Bu durumun diyet gibi bazı hukukî sorumluluklara yansıması da olmuştu. Meselâ Benî Nadîr’in ölüleri değerli sayılır, öldürme olaylarında onların ölüleri için tam diyet ödenir; Benî Kureyzâ’nın ölüleri o kadar değerli sayılmaz, onlar için yarım diyet ödenirdi. Benî Kaynukâ ise her ikisini de küçük görürdü. Bu kabile kuyumculukla uğraşırdı. Mensuplarının hepsi zengindi. İstedikleri her şeyi elde edebiliyorlardı. Yahudi kabileleri, Evs ve Hazrec kadar birbirlerine düşman olmasalar da, zor zamanlarda birbirlerine destek olmazlardı. Nitekim Hz. Peygamber, Benî Kaynukâ üzerine gidince, Benî Nadîr ve Benî Kureyzâ onlara yardım etmemişlerdi. Uhud savaşından sonra Benî Nadîr üzerine gidince de, Benî Kureyzâ onların imdadına koşmamıştı. Ayrıca Yahudi kabilelerinin müttefikleri, diğer Yahudi kabileleri değil, Aslen Arap olan Evs ve Hazrec kabilelerinden biriydi. Benî Kaynukâ’nın müttefiki Hacrec kabilesi; Benî Nadîr ve BenîKurayzâ’nın müttefiki ise Evs kabilesi idi. Benî İsrâîl kökenli üç Yahudi kabilesinden başka Araplardan Benî Avf kabilesinin önemli bir kısmı da Yahudî idi. Diğer Arap kabilelerinden de Yahudî olanlar vardı.

Hz. Peygamber, evrensel bir peygamberdi; tebliğini o günün şartlarında mümkün olan en uzak yerlere ulaştırmalıydı. Bunun için öncelikle bulunduğu bölgede emniyeti tesis etmesi gerekiyordu. Arapların ve Yahudiler’in bu dağınık hali onun için bir fırsattı. Müslüman topluluk olarak kendileri azınlıkta olmakla birlikte bu dağınık halden istifade ederek Medine’de yeni bir birlik kurulabilirdi. Bu birlik öyle bir birlik olmalıydı ki, Yahudi ve müşrikleri ürkütmemeli, onlara fazladan yükümlülükler getirmemeli, Müslümanların önderliğini sağlamalı ve Medineli gruplar Mekkeli Kureyşliler ile ittifakını engellemeliydi. Hz. Peygamber önce bir sözleşme hazırladı ve bunları Müslümanlar arasında konuşup karara bağladı. Bu sözleşme günümüzde Medine Vesikası veya Medine Sözleşmesi diye bilinen antlaşma metnidir. Bu sözleşme en az iki aşamada hazırlanmıştı.

2. Medine Sözleşmesi’nin Ana İlkeleri

Sözleşme 47 maddeden ibarettir. Ayrıca 6 maddenin b bendi vardır. Bunlar ayrı madde sayılırsa, sözleşmeyi 53 maddeye kadar çıkarmak mümkündür. İlk 23 maddesi daha çok Müslümanlarla ilgilidir. Ancak bu maddeler de diğerlerinin anlaşmaya dâhil olacağı şekilde hazırlanmıştır.

Sözleşme ile bir şehir devleti teşekkül etmiş olmaktadır. Muhammed Hamidullah bu Sözleşme’nin anayasa niteliğini taşıdığını ifade etmektedir. Gerçekten bu Sözleşme’de bir anayasada bulunması gereken temel özelliklerin çoğunu görmek mümkündür. Bu sözleşme ile kurulan devletin adını Medine Site Devleti diye anacağız.

Sözleşme’de öne çıkan temel ilkeleri şu şekilde sıralamamız mümkündür:

a. Medine Site Devleti halkının üst kimliği Medine vatandaşlığıdır.

Sözleşme’nin 1. maddesinde tarafların Kureyş ve Yesribli Müslümanlar ile sonradan onlara iltihak edenler ve onlarla beraber cihad edenler (Medine’yi savunanlar) olduğu zikredilmiştir. Sözleşmenin 2. maddesinde ise “bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder” denilmiştir. Buna göre Medîne Site Devleti’nde halkın üst kimliği “Medine vatandaşlığı” , bu vatandaşlığının adı da “ümmet”tir.

b. Yesrib, bütün vatandaşların ortakvatanıdır.

Medine’nin eski ismi Yesrib olduğu için, Sözleşme’de Medine Yesrib olarak anılmaktadır. Sözleşme’nin 39. maddesinde Yesrib vadisi haram bölge olduğu ifade edilmiştir. Sözleşme’de haram “korunmuş sınır” anlamına gelir. Sözleşme’nin kabulünden sonra Hz. Peygamber, şehir devletinin (ülke) hudutlarını göstermek üzere yüksek yerlere bir takım işaretler dikmek için bazı kişileri görevlendirmiştir. Onlar da bu işaretleri Zâtü’l-Ceyş, Müşeyrib, Mahid tepeleri ile Hufeyya, el-‘Uşeyre ve Teym yüksekliklerine dikmişlerdir.

c. Medine, ortaklaşa savunulacaktır (Tek askerî birlik).

Sebebi ne olursa olsun Yesrib’e bir saldırı olması halinde, şehir hep birlikte savunulacaktır. Bu hususta Müslümanlar ve Yahudiler karşılıklı yardımlaşma içinde olacaklardır (Md. 44). Bu madde ile Hz. Peygamber, en azından şehrin savunmasında Müslüman olmayan vatandaşları da yanına almış ve onlara önemli bir yükümlülük getirmiştir. Ancak Medine’nin savunması ortak bir problem olduğu için, Yahudiler ve müşrikler bu maddeyi kabul etmek zorunda kalmışlardır. Savaş yapılırken ortak bir ordu hazırlanmayacak, her zümre (kabile) kendi bölgesini savunmakla mükellef olacaktır (Md. 45/b).

Savaş esnasında her zümre (kabile), kendi bölgesini savunmakla mükelleftir (Md. 45/b). Yine savunma masrafları için de ortak bir bütçe hazırlanmayacak, her grup savunmasını yaparken kendi masrafını kendisi karşılayacaktır (Md. 24).

d. Kureyş ortak düşmandır.

Sözleşme’de Kureyş ortak düşman ilan edilmiştir. Buna göre hiçbir Medineli vatandaş Kureyş’i ve onlara yardım edenleri himaye edemez ve müslümanların onlara saldırmasına engel olamaz (Md. 20/b, 43). Bu madde ile Hz. Peygamber üç yönlü fayda temin etmiştir. Birinci olarak Mekkeliler’le iyi münasebetleri olan Yahudiler’in Kureyş’le ittifak ederek büyük bir gücün ortaya çıkmasını engellemiştir. İkinci olarak Mekkelilerle ittifak kuramayacakları için Yahudileri yalnızlaştırmıştır. Üçüncü olarak Kureyş’e karşı Medineli Yahudileri ve müşrikleri kendi safında tutmasını başarmış, Kureyş’i güçsüzleştirmiştir.

e. Din savaşlarında ortak sorumluluk yoktur.

Sözleşme Medîne’ye bir saldırı olması halinde şehri savunma konusunda herkesi sorumlu tutmakla birlikte, Medine dışında din adına yapılacak savaşlarda ortak sorumluluk getirilmemektedir (Md. 45). Özellikle bu madde Yahudi ve müşrikleri son derece rahatlatan bir maddedir. Çünkü kendilerinin başkalarıyla din savaşı yapma niyetleri olmadığı gibi böyle bir tehlike de görmemektedirler. Din savaşı ancak Müslümanlarla Kureyş arasında olabilirdi. Bu durumda kendilerinin Müslümanlara yardım etmek mecburiyetinde olmayışları Yahudileri ve müşrikleri oldukça rahatlatmış olmalıdır. Ancak Yahudiler müslümanlarla birlikte savaşa çıkmak isterlerse Hz. Peygamber’in izniyle bu savaşa çıkabileceklerdir (Md. 36).

f. Sınırlı ittifak serbestisi getirilmiştir.

Sözleşme’ye göre her grup başkasıyla ittifak yapabilir. Bir grubun yaptığı ittifak diğerleri tarafından tanınacaktır (Md. 45). İttifak serbestisi bir yönüyle ülke hututlarını genişleten bir imkândır. İttifak sözleşmesini kim yaparsa yapsın, ittifak yapılan grup ittifak yapanla aynı haklara sahip olacaktır (Md. 40). Ancak bu ittifakın bazı şartları vardır. aa. Kureyş ortak düşman olduğu için kimse onlarla ittifak yapamaz. bb. Yapılan ittifak Sözleşme’nin taraflarından herhangi birine zarar verici nitelikte olamaz (Md. 16, 17). cc. İttifakla himaye altına alınan bir grubun himaye verme hakkı yoktur (Md.41). Bu madde himaye hakkı verenle, himaye edilen arasındaki hakların eşitliği konusunda istisnaî bir özellik taşımaktadır.

g. Gruplar içi toplumsal yardımlaşmayı gerektiren konularda fertler yardım etmekten istinkâf edemezler.

Kabile yapısında âdeta her bir fert fenâ fi’l-kabîle (kabilede yok oluş) prensibi kabul edildiği için, başkaları tarafından herhangi bir ferde yapılmış saldırı kabileye yapılmış sayılırdı. Dolayısıyla ferde yapılan en ufak bir saldırı, kabileler arası çatışmalara ve ölümlere sebebiyet verirdi. Çatışmalara gitmemek için tek yol kan bedelinin ödenmesiydi. İşte sözleşmede bu husus geniş biçimde ele alınmış ve kan bedelinin ödenme sorumluğu katilin zümresi zümresine (bir alt kabileye, batn) yüklenmiştir. Esirlerin kurtuluş fidyelerinin ödenmesi sorumluluğu da aynı şekilde esirin zümresi üzerine yüklenmiştir (Md. 3-12)

h. Din özgürlüğü esastır.

Sözleşme’nin 25. maddesinde “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir” denilerek herkesin kendi dininde serbest olduğu kayda geçirilmiştir. Günümüzde din ve vicdan hürriyeti denildiği zaman bu özgürlük genellikle inanç ve ibadet özgürlüklerini kapsamakta, dinî hukuku hariçte bırakmaktadır. Sözleşme ile verilen din özgürlüğü aynı zamanda hukukî özerkliği de içermektedir. Ancak bu hukukî özgürlük Medine Sözleşmesi ile sınırlıdır. Fakat bu sözleşmede de hukukî açıdan Yahudi ve müşrikleri kısıtlayıcı herhangi bir madde bulunmamaktadır.

ı. Uygulamada eşitlik ve adalet ilkelerine göre hareket edilecektir.

Sözleşme maddeleri tek tek incelendiğinde dini ve etnik kökeni ne olursa olsun Medine Site Devleti vatandaşlarının günümüz ifadesiyle “temel hak ve özgürlüklerde eşit oldukları” görülecektir. Sözleşmesi’nin en az on maddesinde (Md. 3-12) “her zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir” denilmek suretiyle doğrudan doğruya “adalet” kavramına vurgu yapılmıştır.

i. Zulüm yasaklanmıştır; mazluma yardım edilir.

“Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsına (kendisi ile akdî kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse) mümâna’at edemez (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır.) ” (Md. 12/b), “Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzaheretimize hak kazanacaklardır” (Md. 16), “Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez: Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir” (Md. 37/b)” ve “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir mü’minin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helal (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösteren kıyamet günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ve ne de bir taviz alınacaktır” (Md. 22) maddelerinde açıkça ifade edildiği üzere kim olursa olsun herhangi bir kişiye zulmedilmesi yasaklanmıştır ve bir şekilde bir kişi zulme uğramışsa ona da yardım edilecektir.

j. Suç şahsîdir.

Kur’ân’ın suç konusunda en temel ilkelerinden birisi suçun şahsiliği prensibidir. Yüce Allah’ın beyanına göre “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”[1] Medine Sözleşmesi’nde bu prensip açıkça zikredilmiştir: “Kim ki haksız bir fiil irtikâp eder veya bir cürüm işlerse o sadece kendisine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır” (Md. 25/b). Burada “aile efradına” kaydıyla bir kişinin suçu sebebiyle ailesinin de cezalandırılacağı anlaşılmamalıdır. Konu diyetle ilgilidir. Ailenin diyetten sorumlu olması sosyal yardımlaşma çerçevesinde değerlendirilebilecek bir husustur.

k. İhtilaflı konularda Hz. Muhammed’in hakemliğine başvurulacaktır.

Başta öldürme vakaları olmak üzere Medîne Site Devleti’nin bütün vatandaşları, ihtilaf ettikleri konuları Hz. Peygamber’e götüreceklerdir. Hakem sıfatıyla onun verdiği hüküm, nihaî çözüm sayılacaktır (Md. 23, 42). Sözleşme’ye göre Hz. Peygamber’in “hakem”lik görevinin yanında, bir de Yahudiler kendileriyle birlikte savaşa çıkmak isterlerse, onlara bu konuda izin verip vermeme yetkisi mevcuttur (Md. 36).

l. Hz. Peygamber Medine Site Devleti’nin başkanıdır.

Hz. Peygaber’in Sözleşme’deki açık konumu “hakem” gibi görünse de, o, aynı zamanda devletin başkanıydı. Sistemde Hz. Peygamber’in iki türlü başkanlığı vardır. Birincisi peygamber olması hasebiyle Müslüman blokun reisidir. Bu anlamda site devletinin taraflarını oluşturan bloklardan birinin başkanıdır. İkinci olarak site devletinin başkanıdır. Her ne kadar Sözleşmede o’nun görevinin Hakemlik olduğu ifade ediliyorsa da, bu görev dahi onun devlet başkanı olmasını gerektirmektedir. Sözleşme’ye göre başkan olarak Hz. Peygamber’in şu yetkileri vardır:

aa. İhtilafa düşülen bütün konularda hakemlik görevi (Md. 23, 42).

bb. Müslümanlar Medîne dışında başkalarıyla (daha çok Kureyşle) din savaşı yaptıklarında Yahudi ve müşriklerin kendileriyle beraber savaşa çıkma izni (Md. 36). Hz. Peygamber izin vermezse Müslümanlarla birlikte savaşa çıkamayacaklardır.

cc. Sözleşme’de yer alan kuralların işleyişini murakabe, uygulanmaması halinde müdahale etme ve ceza verme hakkı (Md. 46).

dd. Medine’nin müdafaası konusunda savaşa karar verme hakkı (Md. 39).

Bu sistemde diğer blok ve zümre temsilcilerinin de yönetim açısından bazı dinî, hukukî ve kültürel hakları bulunuyordu. Bu yönüyle Medine Site Devleti’nin hükümet sistemini zayıf başkanlık sistemi olarak nitelemek mümkündür.

Medine Site Devleti, toprak bütünlüğü ve siyasî açıdan üniter; dinî, hukukî ve kültürel açıdan federatif bir yapıya sahipti. Sözleşme’nin taraflarını oluşturan bloklar, dinî, hukukî ve kültürel açıdan özerk olduklarından bu yönüyle idarî yapı, federatif bir sisteme benzemektedir. Bu yapının günümüz federal devletlerinden farkı, her özerk yapı için coğrafî bir alanın bölünüp ayrılmamış olmasıdır. Medine’de Müslüman, Yahudi ve müşrik vatandaşlar aynı bölgede yan yana inşa edilmiş evlerde ikamet edebilirlerdi; fakat dinî, hukukî ve kültürel açıdan her fert kendi blokuna bağlıydı.

3. Medine Sözleşmesi Sonrası

Hz. Peygamber, Medine Sözleşmesi ile tarafları aynı siyası çatı altında toplamış ve onları kontrol etme imkânına sahip olmuştur. Artık bu Sözleşme’den sonra Kureyş’e karşı daha dik durabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Hicretin 2. yılında Bedir, 3. yılında Uhud, 5. yılında Hendek savaşları yapıldı ve hiçbir savaşta Kureyşliler Hz. Peygamber’i yenme ve Medine’ye girme başarısı gösteremediler. Ayrıca her bir Yahudi kabilesi, Hz. Peygamber’in Kureyşlilerle yaptığı bir savaşta sonra antlaşmayı bozmuşlar, Hz. Peygamber de onları ya yurtlarından sürmüş, ya da erkeklerini öldürüp kadınlarını esir etmişti. Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Araplar da kısa zamanda Müslüman olmuşlardı.

Hicretin 6. yılında yapılan Hudeybiye antlaşması ile Kureyşliler Medine Side Devleti başkanı olarak Hz. Peygamber’i resmen tanımak mecburiyetinde kaldılar. Hicretin 8. yılında Kureyşliler Benî Bekir ve Huzâa kabilesi arasındaki kavgada Benî Bekir’le ittifak kurması sebebiyle Hudeybiye Antlaşması’nı bozdular. Onların sulh arzuları olmakla birlikte Hz. Peygamber sulh teklifine sıcak bakmadı ve aynı yıl Mekke’yi fethetti. Ancak Mekke fethine çıkmadan önce kuzey taraftan bir tehlike gelmemesi için önemli bir tedbir aldı. Mekke’nin fethinden 4 ay kadar önce 3.000 kişilik bir ordu hazırlayarak “Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin ettim. Zeyd b. Hârise şehit olursa yerine Cafer b. Ebû Tâlib geçsin. Cafer b. Ebu Tâlib şehit olursa, Abdullah b. Revâha geçsin. Abdullah b. Revâha da şehit olursa, Müslümanlar aralarından münasip birini seçip onu kendilerine kumandan yapsın” dedi ve bu orduyu Bizans üzerine gönderdi. Ordu Mûte’ye geldiğinde Bizans ordusu ile karşılaştı. Çetin bir savaştan sonra seriyye komutanlarının üçü de şehid oldu ve Hâlid b. Velîd komutanlığı ele alarak İslâm ordusunu daha fazla zayiat vermeden geri çekti. Fakat Bizans ordusunun da gözü korkmuştu, İslâm ordusunu takip etmedi. Mûte savaşıyla kuzeye korku salan Hz. Peygamber, artık Mekke üzerine emniyetle yürüyebilirdi. Mekke ve Taif’in fethiyle Medine’nin güneyini kontrolü altına alan Hz. Peygamber bundan sonra kuzeye ve daha güneye yöneldi. Bu yönelişler beş şekilde olmuştur:

a. Umre ve hac seferleri: Umre ve hac seferleri her ne kadar askerî bir harekât değilse de, insanların Müslüman olmasında ve ülkelerin fethinde askerî seferler kadar etkili olmuştur. Mekke’nin fethinde sonra Hz. Peygamber Mekke’nin fethinden iki ay sonra aynı yıl için Mekke’ye gelip umre yaptı. Bir yıl sonra Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir’i hac emîri tayin ederek Müslümanlar ilk haclarını yaptılar (9/631). Hicretin 10. yılında ise kendisi Mekke’ye gidip hac vazifesini ifa etti. Vedâ haccı diye bilinen bu hac onun Mekke’ye en son gelişi olacaktır.

b. Gazveler: Hz. Peygamber’in İslâm ordusunun başında bizzat katıldığı askerî harekâtlara gazve denir. Mekke ve Tâif’in fetihlerinden sonra Hz. Peygamber, daha çok Medine’de kalıp etrafa seriyyeler göndermeyi tercih etmiştir. Bunun tek istisnası hicretin 9. yılında (m.630) gerçekleşen Tebük seferidir. Tebük seferi esnasında bir çatışma meydana gelmemiş olmakla birlikte, bu sefer önceki bütün gazalardan daha ağır geçmiş ve Medine’nin kuzeyindeki kabilelere korku salmıştır. Roma imparatorluğu da tedbirli davranması gerektiğini anlamıştır.

b. Seriyyeler: Hz. Peygamber’in kendi döneminde bizzat katılmayıp komutanlığına ashâbtan birini tayin ettiği askerî harekâtlara seriyye denir. Mekke ve Tâif’in fethinden sonra Hz. Peygamber etrafa şu seriyyeleri göndermiştir: Mekke fethinden iki-üç ay sonra hicretin 8. senesinde Muhâcir b. Ebû Ümeyye seriyyesini San’a’ya, Ziyâd b. Lebîd seriyyesini Hadramut’a; hicretin 9. senesinde Uyeyne b. Hısn’ı Benî Temîm üzerine, Alkame b. Mücezziz’i Kızıldeniz üzerine (İslâm’da ilk deniz seferdir), Ukkâşe b. Mihsan’ı Benî Belî ve Benî Uzre’ye karşı Cinâb üzerine, Hâlid b. Velîd’i Dûmetülcendel lideri Ükeydir b. Abdülmelik üzerine, hicretin onuncu yılında Hâlid b. Velîd’i Necran üzerine, Hz. Ali’yi Yemen üzerine.

c. Elçi gönderme: Hudeybiye antlaşmasından sonra Hz. Peygamber zorunlu olmadıkça çevreye ordu göndermek yerine elçi göndermeyi tercih etmiştir. Bu elçiler sadece yakın çevre değil, çevredeki devlet başkanlarına da göndermiştir. Bu davetlere birçok kabile başkanı müsbet cevap verdiği gibi bazı devlet başkanları da müsbet cevap vermiştir. Meselâ Habeşistan kralı Necâşî Müslüman olmuş, Mısır Mukavkısı da Hz. Peygamber başta Mâriye olmak üzere bazı hediyeler göndermişti. Bizans kralı Herakliyus’un tepkisi de menfi sayılmazdı.

d. Muallim gönderme: Hz. Peygamber bazı kabilelerin talepleri üzerine onlara İslâm’ı anlatmak üzere muallim göndermiştir. Bazen bir kabileye çok sayıda muallim gönderdiği olmuştur.

e. Gelen heyetleri kabul: Hudeybiye antlaşması ile birlikte Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan Arap kabileleri Müslüman olmak için Hz. Peygamber’e çeşitli heyetler göndermeye başlamışlardır. Mekke’nin fethinden sonra bu heyetler sıklaşmıştır.

Netice itibariyle Hz. Peygamber vefat etmeden önce bütün Arabistan’a hâkim olmuş bulunuyordu. Artık Medine merkezli İslâm Devleti hiç kimseden korkmuyor, bilâkis çevresindeki devletler ondan çekiniyorlardı.

 

II. EĞİTİM UYGULAMALARI

Belâzurî’nin bir kaydına göre Mekke’de okuma-yazma bilenlerin sayası sadece 17 kişiydi. Medîne’de Araplar arasında okuma-yazma bilenlerin sayısı çok azdı. Yüksek bir medeniyet yazısız ve bilgisiz olmaz. Eğer İslâm yüksek ahla umdelerini topluma taşımak istiyorsa, o toplumda mutlaka okuma-yazma oranının yükseltilmesi gerekirdi. Hz. Peygamber de bu ihtiyacı gördü ve okuma-yazma oranının artması için tarihte eşine rastlanmayan bazı imkânları zorladı. Netice itibariyle İslâm dünyasının her tarafında kısa zamanda okuma-yazma bilen insanlar dolaşmaya başladı.

Hz. Peygamber’in Medîne’ye hicretinden vefatına kadar bir taraftan askerî seferler devam ederken, diğer taraftan eğitim müesseseleri bütün hızıyla çalışmalarına devam ediyordu. Bu müesseseleri sâbit ve geçici olmak üzere iki kısma ayırmamız mümkündür.

1. Sabit Müesseseler

a. Evler

İslâmî eğitim ve öğretimin yapıldığı ilk sabit mekânlar evler olmuştur. Bilindiği üzere Hz. Ömer, kızkardeşi Fâtıma’nın evinde okunan Kur’an âyetlerinden etkilenerek Müslüman olmuştu. Habbâb b. Eret, bu evde Fâtıma ve kocası Saîd b. Zeyd’e Tâhâ suresinin ilk âyetlerini okuyordu. Bu olaydan anlaşılacağı üzere İslâm’ın ilk eğitim merkezleri evlerdi.

Diğer taraftan Mekkeli ilk Müslümanlar Erkâm’ın evinde toplanırlar, Hz. Peygamber de oraya gelir, kendilerine İslâm’ı anlatırdı. Kızkardeşi Fâtıma’nın evinden sonra Hz. Ömer de bu eve gelip Müslüman olmuştu.

İlmin yaygınlaştığı dönemlerde de bazı âlimler derslerini kendi şahsî evlerinde verirlerdi. Meselâ İmam Mâlik’in iki ders halkası vardı. Bunlardan biri Mescid-i Nebevî’de, diğeri ise kendi evindeydi. Mezhep imamları camide yetişmişler ve buralarda ders okutmuşlardır.

b. Mescidler

Hz. Peygamber daha hicretini tamamlamadın ilk mescidi Medine’ye yaklaşık 15 km. uzaklığındaki Kuba’da inşa etti. Medîne’ye geldiğinde de ilk yaptığı faaliyetlerden birisi Mescid-i Nebevî’yi inşa etmek olmuştur. Hz. Peygamber vefat etmeden önce Mescid-i Nebî’nin dışında daha 9 mescid inşa edilmişti.

Temel fonksiyonu ibadet merkezi olan mescitlerin önde gelen fonksiyonlarından biri de eğitim-öğretim merkezi olmasıdır. Hz. Peygamber’in, bir gün mescide girdiğinde cemaatin bir kısmını dua ve zikirle, diğer bir kısmını ilimle meşgul halde görüp, “Ben muallim olarak gönderildim” diyerek ilimle meşgul olanların yanına oturması[2], asr-ı saadette mescidin eğitim ve öğretim alanındaki fonksiyonunu göstermeye yeterlidir. Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki derslerine “meclisü’1-ilm” denilmiştir ki bu ilk asırda hadis derslerini ifade ediyordu. Bu meclislerde Hz. Peygamber’in etrafında iç içe daire şeklinde oturan dinleyici grubuna “halka” denilmiştir. Halkalara ders vermede bazı sahâbîler de kendisine yardımcı olmuştur. Ubâde b. Sâmit bunlardan biriydi ve mescidde Kur’an ve okuma yazma öğretiyordu.

Cuma günleri mescitlerde okunan hutbeler de birer eğitim aracıydı. Hz. Peygamber, bazen Cuma günlerinin dışında da halkı mescitte toplar, minbere çıkar onlara anlatmak istediği şeyleri anlatırdı.

c. Küttâblar, mektepler ve dârulkurrâlar.

Küttâb yazı yazmanın öğretildiği yer anlamına gelir. Hz. Peygamber döneminde çocuklara yazı yazmayı öğretmek için bu tür mektepler vardı. İlk zamanlarda mektep ve dârulkurrâ kavramları yaklaşık olarak aynı anlamda kullanılırdı. Bir nevi Kur’an ve İslâm Dini Esasları’nın öğretildiği mekteplere dârulkurrâ denirdi. Dârulkurrâ, “okuyanların evi” anlamına gelmektedir. Bazı araştırmacılar küttâb ile mekteplerin farklı müesseseler olduğunu, birinde okuma-yazmanın, diğerinde Kur’an’ın öğretildiğini ifade etmişlerdir. Esasen mutlak anlamda böyle bir ayırım yapmak mümkün değildir. Böyle bir ayırım yapılsa bile, küttâblarda Kur’an’ın okutulduğu, mekteplerde de okuma-yazma öğretildiği sabittir; sadece yoğunluk itibariyle bir farklılık olabilir.

Hz. Ömer’in kaleme alıp çocukların eğitim ve öğretimi için diğer memleketlere gönderdiği bir mektubunda şöyle yazmıştır: “Çocuklarınıza yüzmeyi ve ata binmeyi öğretiniz. Onlara, yaygın halde olan darb-ı meselleri ve güzel şiirleri de rivayet ediniz.” İbnü’t-Tev’em de şöyle derdi: “Babaların, çocuklarına belletmesi gereken şeyler: Yazı, hesap ve yüzmeden ibarettir.” Tabiî olarak babalar bunları çocuklarına öğretemiyorlarsa, çocuklarını sıbyan mekteplerine gönderip orada öğrenmelerini sağlayacaklardır.

Daha sonra sıbyan mektebi adıyla anılacak olan bu okullar zamanla o kadar büyümüşlerdir ki, meselâ Ebü’l-Kâsım el-Belhî’nin mektebinde 3.000 öğrenci eğitim görüyordu. Bu kadar kalabalık öğrenciyi kontrol edebilmek için Belhî talebelerin arasında merkeple dolaşırdı. Hicrî ikinci ve onu takib eden asırlarda, gerek mekteblerin, gerekse muallimlerin sayısı oldukça artmıştı. Bu artış, o kadar sür’atli ve kabarık oluyordu ki, her köyde, bir veya daha fazla mekteb bulunmağa başlamıştı. İbn Havkal sadece Sicilya’daki Palermo şehrinde 300 civarında muallim saydığını söyler.

d.Panayırlar ve kitapçı dükkanları

Cahiliye devrinde Araplar; Ukâz, Mecenne ve Zü’l-Mecâz gibi panayırlarına ticaret yapmak niyetiyle geldikleri gibi, edebiyat sahasında enteresan coşkunlukların ortaya konduğu toplantılara katılmak maksadıyla da gelirlerdi. Bu toplantılarda şiirler okurlar, münâzaralar akdederler ve heyecanlı nutuklar atarlardı. Hz. Peygamber Mekke döneminde bu panayırlara gider İslâm’ı tebliğ ederdi. Çevredeki Arap kabilelerinin birçoğu Hz. Peygamber’i bu panayırlarda görmüş ve Ondan Kur’an dinlemişlerdi. Bu panayırlar eğitim için bir araç olmasa da dinin tebliği için önemli bir araç olmuştu.

Arabistan’da İslâm’ın yerleşmesinden sonra bu edebiyat sohbetleri kitapçı dükkânlarına taşınmıştır. Arap panayırlarındaki kültür toplantıları senede bir defa gerçekleştirilirken, kitapçı dükkânlarındaki kültür toplantıları günlüktü. Abbasî Devleti’nin kuruluşu ile birlikte Kitap satış evleri de varlıklarını ve etkinliklerini ortaya koymaya başlamıştır. Ara devrede bu ihtiyacı bir derece küttâblar ve mektebler görüyordu.

II. Geçici Müesseseler:

a.Vahiy kâtipliği

Mekke döneminden itibaren inen vahiy, Hz. Peygamber tarafından okuma yazma bilen müslüman kişilere yazdırılıyordu. Belâzurî’nin kanaatine göre, İslâm’ın başlangıcında, okuma yazma bilen müslümanların sayısı az olduğu için, Resûlüllah, onların hepsini veya büyük bir kısmını, kendi huzurunda vahiy kâtibi olarak çalıştırmıştır. Bu uygulama muhtemelen bazı Müslümanlar için aynı zamanda okuma ve yazmayı öğrenme sebebi olmuştur. Ama en azından vahiy kâtipliği müessesesi, bu işi yapanların bu konudaki maharetlerini geliştirmiş ve onlara yetkinlik kazandırmıştır. Dolayısıyla vahiy kâtipliği eğitim-öğretimin gelişmesi için önemli bir müesseselerden biri olarak kabul edilmelidir.

b.Bedir esirlerinin öğretmenliği

Bedir savaşında Mekkelilerden birçoğu esir düşmüştü. Resûlüllah, onlardan fidye vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilenlere, fidye yerine geçmek üzere Müslüman çocuklarından on kişiye okuma yazma öğretmelerini şart koştu. Böyle bir uygulama tarihte bir ilktir. Bu uygulamadan Hz. Peygamber’in, insanların okuma-yazmayı öğrenmelerini ne kadar arzu ettiğini tahmin etmek mümkündür.

c. Suffe mektebi

Mescid-i Nebevî ilk olarak yapılırken mescidin bir tarafına da, etrâfı açık, üstü hurma dallarıyla örtülü bir gölgelik, (çardak, suffe) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir Müslümanlar burada kaldıkları için onlara “Ashâb-ı Suffe” denilmiştir.

Suffe ashâbı son derece fakirdi. İş buldukları zaman çalışırlar, diğer zamanlarda Mescidde ilim ve ibâdetle meşgul olurlardı. Bazıları daha fazla ilim öğrenmek için ticaret, zenaat ve tarım gibi işlerden tamamen çekilmiş bulunuyordu. Burası İslâm târihinde ilk yatılı öğretmen okulu durumundaydı. Bu okulun dershanesi mescid, yatakhanesi suffe, öğrencileri suffe ashâbı, öğretmenleri de bizzat Resûlullah idi. Medine’nin dışında yeni Müslüman olan topluluklara İslâm’ı öğretmek üzere bir öğretmen göndermek gerektiğinde, bunlar arasından gönderiliyordu. Sayıları 70 ile 400 arasında değişen Suffe ashâbının ihtiyaçları, ashâbın zenginleri tarafından karşılanıyordu. Resûlullah her akşam bunlardan bir kısmını kendi sofrasına alır, bir kısmını da ashâb arasına dağıtırdı. Getirilen sadakaları tamamen bunlara gönderir, kendisine gelen hediyelerden de suffe ashâbı için hisse ayırırdı.

d. Hz. Peygamber’in kadınlarla sohbeti

Mescidde eğitim ve öğretim sadece erkeklere münhasır değildi. Bir kadınlar Hz. Peygamber’den kendileri için de bir tahsis etmesini istemişler, Hz. Peygamber de onlara Perşembe gününü tahsis etmiştir. Kadınların dinî konulardaki geniş kültürleri, kendilerine Hz. Ömer gibi sertliğiyle tanınan bir halifeye çekinmeden itiraz edebilme cesareti vermiştir. Nitekim Hz. Ömer, mehirlere sınırlama getiren kararından bir hanımın itirazı üzerine vazgeçmiştir.

e. Kadınlar için özel öğretmen

Kadınlar istedikleri zaman istedikleri şeyi rahatlıkla Hz. Peygamber’e sorabiliyorlardı. Perşembe günleri de onun derslerine katılabiliyorlardı. Bunun yanında onların bir başka imkânları daha vardı. O da Peygamber hanımlarıyla rahatça ilişki kurabilmekti. Özellikle Hz. Aişe, kadınların özel öğretmeni sayılırdı. Hz. Peygamber’in vefatından sonra kadınlar İslâmiyetle ilgili pek çok şeyi ondan öğrenmişlerdi. Hz. Peygamber’in diğer hanımları da az-çok bu görevi ifa etmiştir.

f. Yabancı dil öğretimi

Devlet işlerinin sağlıklı ve güvenilir bir şekilde yürümesi için bazen güvenilir insanların yabancı dil bilmeleri gerekmektedir.

Kur’an’ı ezberlemesi, güzelce okuması ve yazması, kabiliyetli ve becerikli bir genç olarak kendinden memnun olan Resûlullah bir gün Zeyd b. Sâbit’e şöyle dedi: “Ey Zeyd! Benim için Yahudilerin yazısını öğren, çünkü ben söylediğim şeylerde onlardan emin olamıyorum.” Bunun üzerine Zeyd İbranice’yi kısa zamanda öğrendi. Böylece Peygamberimizin tercümanı oldu. Hatta Zeyd’in dil öğrenme konusundaki üstün yeteneği sayesinde İbranice’den başka Rumca, Habeşçe, Süryanîce ve Mısırlıların dillerini de öğrendiği rivayet edilmiştir.

 

III. EKONOMİK UYGULAMALAR

Sosyal kalkınmanın gerçekleşmesinin önemli şartlarından birisi de ekonomik kalkınmadır. Bu durumu çok iyi bilen Hz. Peygamber, Medîne’ye gelir gelmez önce fakir Müslümanların ekonomik durumlarını düzeltmek, daha sonra diğer Müslümanların ekonomik durumlarını yükseltmek için bazı tedbirler aldı. Zaman içinde vahiy ile de bazı düzletmeler yapıldı. Bütün bu tedbir ve düzeltmeleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Medîne Pazarı’nın Kurulması

Hz. Peygamber’in hicretinden önce Medinelilerin pazar yeri Kaynuka Oğulları bölgesinde bulunuyordu. Buraya Nebit Pazarı denirdi. Bir Hz. Peygamber, Medîne Pazarı’nın olduğu yere (yani sonradan Medîne Pazarı olan yere) gelerek şöyle dedi: “İşte bu sizin pazarınızdır, burada sabit köşeler, yerler edinmeyin (yani sabah erken gelen dilediği yere yerleşsin) ve buradan hiç bir vergi (haraç) de alınmayacaktır?.” Bu pazarın bazı kuralları vardı. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a. Pazarcıların belli bir yerinin olmaması

Medîne Pazarı’nda kimsenin belli bir yeri yoktu. Mescitte de durum böyleydi. İlk gelen pazarın en iyi yerine konardı. Ondan sonra gelenler ise, ilk gelenin sağına ve soluna yerleşirlerdi. Pazar yerinde de bir nevi saf usûlü geçerli idi. Namazdaki uygulamanın cüzî bir yansıması Pazar yerinde de görünüyordu. Bu uygulama erken gelenin en iyi yeri kapmasına sebep oluyordu. Bu uygulamayla “yer üstünlüğü” sebebiyle bazı kişilerin daha fazla kâr etmelerinin önüne geçilmişti.

b.Vergi olmaması

Hz. Peygamber pazar yerlerini bir nevi sokak, cadde ve parklar gibi âmmeye açık kamu malı olarak görmüş, burada herhangi bir kimsenin belli bir yer edinmesini ve bina yapmasını yasakladığı gibi, vergi alınmasını da yasaklamıştır. Böyle bir uygulama hem herkesin pazara sahip çıkması, hem de az da olsa malların daha ucuza satılması neticesini doğurmuştur.

c. Narh olmaması

Malın çok olduğu zamanlarda narh koyma ihtiyacı olmaz. Fakat mal azalında fiyatlar yükseleceği için narh koyma ihtiyacı hâsıl olabilir. Bir ara Hz. Peygamber döneminde fiyatlar yükselmişti. Bazıları dediler ki: “Ya Resûlallah! Fiyatlar yükseldi, narh koysan.” Bunun üzerine Hz. Peygamber “Narh koyan, bolluk ve darlık veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Mal ve canına yönelik bir zulmüm sebebiyle herhangi bir kimse hakkını benden davacı olduğu halde Rabbime kavuşmak istemem.”

Malların az olduğu dönemlerde halkın da talep ettiği gibi narh koymak iyi bir uygulama olarak görünebilir. Fakat uzun dönemde bunların zararları görülür. İbn Teymiyye, tüccarlara mâkul bir kâr oranı verdikten sonra narh koymanın caiz olduğu kanaatindedir. Osmanlı dönende hemen her mala narh konulmuş olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu ugulama Osmanlı’da ticaretin körelmesine sebebiyet vermiştir.

d. İhtikâr yasağı

Hz. Peygamber, narh koymamış, fakat tüccarlar için ihtikâr yasağı getirmiştir. İhtikâr karaborsacılıktır. Hz. Peygamber karaborsacıyı kötülemiş ve lanetlemiştir:

“Karaborsacı ne fena bir kuldur, fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyunca da sevinir.”

“Câlib (uzak yerden mal getiren tâcir) rızıklandırılmış, karaborsacı ise lanetlenmiştir.”

Birçok hadiste karaborsacı için “günahkâr”, “sapkın”, “Allah’ın zimmetinden uzak” gibi sıfatlar kullanılmıştır. Bu son sıfat aynı zamanda Kuran’da müşrikler için de kullanılan bir ifadedir.

İslâm’da narh yasağını daima ihtikâr yasağı ile birlikte ele almak gerekir. Eğer ihtikâr yasak olmasa, narh gerçekten zararlı olabilir. Fakat ihtikârın da yasak olması narh koyma neticesinde ortaya çıkacak olan birçok zararı önler. Mallara narh konulması tüccarı stokçuluğa sürükler. Bu da el altından malların daha yüksek bir fiyata satılmasına ve ticarî ahlakın da çökmesine sebebiyet verir. Böylece narh, piyasada biri resmî fiyat, diğeri ihtikâr fiyatı olmak üzere iki fiyatın ortaya çıkması neticesini doğurmuş olur. Bu da ekonomide nifak demektir. İhtikâr yasağı pazarda nifakı önleyen en önemli tedbirdir. Tüccara “malını istediğin fiyattan sat; fakat stokçuluk yaparak fiyatları sunî olarak yükseltme” denmiş oluyor. Tüccar malını pazara çıkarmak mecburiyetinde olunca, kolay kolay fiyatlar aşırı derecede yükselmez. Fiyatların biraz yükselmesi halinde de bu durum üreticiyi ve başka yerlerden mal getiren tüccarı kamçılar.

e. Üreticiyi pazar dışında karşılama yasağı

Hz. Peygamber telakki’r-rukbân’ı, yani dışarıdan mal getiren köylüyü ve üreticiyi pazar dışında karşılayıp onların mallarını ucuz fiyata almalarını yasaklamıştır. Abdullah b. Ömer bu yasak hakkında şöyle diyor: “Biz şehre mal getiren ticaret kafilesini yolda karşılar, erzakı ucuza satın alırdık. Hz. Peygamber erzak pazarına ininceye kadar aldığımızı satmayı yasakladı.”

Hz. Peygamber’in bu yasakla ilgili ifadesi şöyledir: “Şehre mal getiren ticaret kafilesini yolda karşılamayın. Kim karşılar da ondan bir şey satın alırsa, malın ilk sahibi pazara indiğinde muhayyer olur.” Bu hadisten anlaşıldığı üzere Telakki’r-rukbân yasağı müeyyidesiz bir yasak da değildir. Satıcı pazara geldiğinde malının ucuz fiyata alınmış olduğunu görünce, satışından dönebilir; bu onun hakkıdır.

Daha önce şehirli zenginler piyasa fiyatlarından habersiz olan ticaret kervanlarını yolda karşılayarak getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatlarla satarlardı. Hz. Peygamber bu yasakla şu ekonomik faydaları hedeflemiştir:

a. Üreticilerin mallarını ucuz fiyattan satmaları engellenmiştir.

b. Üreticilerin mallarını daha yüksek fiyattan satmaları sağlanmış ve bu yolla üreticiler teşvik edilmiştir.

c. Zenginlerin satın aldıkları malları stok etmeleri engellemiştir.

d. Zenginlerin daha zengin olması ve özellikle tekelleşme engellenmiştir.

e. Üreticiler ticaret hayatına kazandırılmış ve teşebbüs gücü arttırılmıştır

f. Tüketicilere daha ucuza mal alma imkanı tanınmıştır. Çünkü üreticiler hiçbir zaman mallarını simsarların sattığı yüksek fiyattan satmayacaklardır.

f. Şehirlinin köylü için simsarlık yapmasının yasaklanması

Eski Arap âdetlerinden biri de şehirlilerin köylünün malını belli bir komisyon karşılığında satmalarıydı. Bazı köylüler mallarını pazara getirmiş olsalar bile, simsarlar pazarda onların önlerine çıkarlar; onlara mallarını üretici olarak kendilerinin satmaları halinde aldanabileceklerini, simsarların satması halinde ise aldanmayacakları gibi mallarını yüksek fiyata satmış olabileceklerini söylerlerdi. Köylüler de genellikle mallarını simsarlar yoluyla satarlardı. Malın kaça satıldığı ise hiç belli değildi. Her şey simsarın vicdanına bağlıydı. Hz. Peygamber simsarların köylüleri aldattığını bildiği için şehirlinin köylü adına mal satmasını yasaklamıştı: “Şehirli köylü adına satış yapmasın. İnsanları kendi hallerine bırakın, Allah onları birbirlerinden rızıklandırır.”

Simsarlık asalak ve hilebaz bir sınıfın doğmasına sebep olduğu için Hz. Peygamber (s) buna müsaade etmemiştir. Ancak İslâm hukukunda tamamen kaldırılmış sayılmaz bazı şartlarla geçerlidir.

g. Kabzdan önce satışın yasaklanması

Hz. Peygamber, bir malın satılabilmesi için tüccarlar için onun satın alınmasını kâfi görmemiş, ayrıca kabzedilmiş olmasını da şart koşmuştur. Çünkü kabzedilmeden önce bir mal satılacak olursa, teslimi konusunda bazı problemler çıkabilir. Ayrıca bu suistimallere de sebebiyet verebilir ve reel olmayan bir ekonominin doğmasına sebebiyet verebilir. Zira bir mal hep aynı kişinin elinde dururken birçok kişi onu alabir ve satabilir. Hatta öyle bir durum meydana gelir ki kimin neyi sattığı bile belli olmaz.

ı. Her türlü hilenin yasaklanması

Hz. Peygamber pazarda her türlü hileyi yasaklayarak “Aldatan bizden değildir” buyurmuşlardır. Hilenin yasaklanması pazarın sağlam esaslar üzerine oturmasını sağlamıştır.

i. Faiz yasağı

Cahiliye dönemi Arapları arasında faiz iyi bir şey

popüler cevapdünya atlası