MEDENİYET-İ FUZLA

Eklenme Tarihi: 09 Aralık 2016 | Güncelleme Tarihi: 27 Aralık 2016

 

Serdar BİLGİN

 

Bildiğiniz üzere Risale Akademi “Medresetü’z-Zehra Okumaları” adlı bir müzakere zemini oluşturdu. Ben de bu bağlamda “Medresetü'z-Zehra idealinde medeniyet tasavvuru nedir?” sorusuna–gücüm ölçüsünde-muhatap olmaya, hem müzakereye katkı sunmaya hem de Medresetü’z-Zehra’nın ortaya koyduğu medeniyeti -girizgah niteliğinde- tarif etmeye çalışacağım. –inşallah-

Toplumların bütün gayret ve faaliyeti, maksat ve gayesi, ferdin ve dolayısıyla bütün bir cemiyetin refah ve huzurunu temindir. Bunun sağlanması da, hem ferdin arzu ve isteklerinin iyi bilinmesine ve hem de fertleri birbirlerine bağlayan rabıtaların tespitine ve tesisine tabidir. İnsanı, hem maddi ve hem de mânevi yönüyle ele alamayan medeniyet nakıstır, eksiktir, onun biyolojik yapısına uygun değildir; insanın aile ve toplum saadetini, muhabbetini; şefkat ve merhametini temininden uzaktır.

İnsan evrendeki hemen her türe muhtaçtır ve onlarla ilgilidir. Arzuları ebede kadar uzanmıştır. Bir çiçeği istediği gibi koca bir baharı da ister. İnsanoğlu bu dünyada tüm arzularını tatmin etmeye uygun programlanmamıştır.İnsanın sonsuz ihtiyaçlarını giderecek, ancak sonsuz kudret sahibi ve büyük bir alim olmalıdır. Bu nedenle ibadete layık yalnız O’dur. Eğer insanoğlu yalnız O’na kul olursa tüm yaratılmışlar üzerinde bir mevki kazanır ve mutlu olur. “Medeniyet-i Fuzla”, böyle bir tanıklık özgürce ve şuurlu bir şekilde(tahkiki iman) gerçekleşirse amacına ulaşır.

“Medeniyet-i Fuzla”; Farabi’nin ifadesi ile erdemli ve mükemmel şehir, bütün azâları canlı varlığın hayatını sürdürmek ve onu bu durumda devam ettirmek için birbiriyle düzen içinde yardımlaşan tam ve sağlıklı bir bedene benzer. Fârâbî’ye göre, dünyada yaşarken mutlu olmak, ahirette ise en yüce iyi olan saadetu’l-kusva’ya ulaşmak, hikmet ilimlerinin elde edilmesiyle mümkün olur. Bu mutluluk, bazı insanların kalıcı sandığı ama aslında geçici olan ve bedensel hazların ötesine geçebilmek ile mümkün olur. Kişinin dört temel erdemi içselleştirerek, nefsini kâmil hale getirerek, her ne zaman olursa olsun, başka bir şey için değil de sadece kendisi için (bizatihi) istenilen, tercih edilen mutluluktur. Bunun dışındaki her şey ancak mutluluğa ulaşmadaki yardımı için istenir.

Fertleri mutlu olan bir toplum da mutludur. Toplumun ıslahı, fertlerin ıslahına bağlıdır. Bunun içindir ki İslâm, fert ve cemaatin ıslahına büyük önem atfeder. Toplumlarda evrensel ahlâkî normlar çerçevesinde, karşılıklı saygı ve sevginin, başkalarına karşı iyi niyet besleme duygusunun canlı tutulmasını sağlamaya çalışır. Kur’ân-ı Hakîm ve sünnetin tavsiyelerinin birçoğu, genel iyilikler çerçevesinde içtimâî, iktisâdî, ahlâkî, siyasî ve insanî boyutlarıyla fert ve toplumun ıslahına, toplumsal barış ve güvenin sağlanmasına yöneliktir.Eğer Kur’ân-ı Hakîm’in rehberliğinde cemaat şuuru gelişir de evrensel ahlâkî normlar güçlenmeye başlarsa, bu takdirde toplumda, karşılıklı saygı, sevgi, şefkat, merhamet, yardımlaşma, kardeşlik, huzur ve barış hâkim olur.

Bir medeniyeti meydana getiren unsurlar bir araya gelip örülüp birbiriyle uyumlu hale gelmedikçe bir medeniyet değil ancak karmakarışık bir birikinti meydana getirirler. O nedenle tevhit ve vahdet olmadan (birlik) medeniyetin inşâsı mümkün değildir. “Medeniyet-i Fuzla”nın özü ve hakikati, tevhit ekseninde gerçekleşir. Tevhit; Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmek O'nun her şeyi yaratan tek Yaratıcı, her olayın ilk sebebi, her şeyin en sonu, yani ezelî ve ebedî olduğunu tüm varlığıyla benimsemek demektir. Kainattaki her şey insan için; insan da Rabbi için yaratılmıştır. İnsan sadece Rabbine kulluk görevi ile yükümlüdür.

“Medeniyet-i Fuzla”nın kimliğini ve bütün unsurlarını teşekkül ettiren tevhittir. Medeniyetin özünü oluşturan tevhit, farklı unsurları birbirine bağlarken, onlara kendi kalıbıyla tesir eder. Bu medeniyet, yerli ve yabancı olmak üzere tebaasını (yönettiği halkı) ayrıma tabi tutmaz. Çeşitlilikleri ve farklılıkları büyük bir kazanım ve zenginlik olarak kabul eder; bir bütün haline dönüştürür; din, dil, ırk, etnik köken ve renk bölmelerini kaldırır. Toplum farklı bireyleri, kültürleri, dinleri, vs. içinde doğal olarak barındıran bir bütün olur. Bir musiki eserini/besteyi mümkün kılan, farklı notaların varlığıdır. Tek başına bir müzik notasının bir besteye imkân vermemesi gibi, farklılıkların değerli görülmediği bir yerde de toplum fikrinden bahsetmek mümkün değildir. Toplum fikrinin en önemli tanımlayıcıları, farklılıkların ‘doğal’ karşılanması ve ‘bütün’lük fikrinin gelişmiş olmasıdır.

Allah(cc) buyuruyor ki: “Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.” Bu ebedi ilahi iradeden hareketle Kur’ân-ı Hakîm, din bağını kabul ettiği gibi, diğer yandan da meslek bağını, vatan bağını yerleştirir. Bu bağlarda fertlerin birbirlerine saldırma dürtülerini, diğerinin kendi emrine girmesini icbar etme isteklerini kabul etmez. Bunun aksine bu bağları kuvvet, dayanışma, yardımlaşma ve bütün insanlığın maslahatını temin için destek olma çabası olarak görür. İslam Medeniyetinin hâkim olduğu zamanlarda Endülüs’te, Irak’ta, Şam’da ve diğer yerlerde yardımlaşmanın ve dayanışmanın varlığına en büyük şahit, tarihtir. İslam Medeniyetinin gölgesinde bütün milletler milli ve dini değerlerini yaşayabilmiş, hangi ırktan olursa olsun sevgi, diğergamlık ve kaynaşma yaygınlaşmıştır.

Kur’ân-ı Hakîm, din, milliyet ve görüş farklılığı gibi hususları engellemez, aksine varolan realiteyi olduğu gibi kabul eder. “Allah’ın gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O’nun mucizevi işaretlerindendir. Şüphesiz bu farklılık ancak âlimler/bilgi sahipleri için bir değer taşımaktadır. “ ayeti farklılıkları ilahî iradenin bir tecellisi olarak tanımlamakta ve bir değer yükleyerek bize sunmaktadır. Aynı şekilde ayet farklılığın çatışmanın değil işbirliğinin ve dayanışarak daha iyi bir yaşam inşa etmenin zorunlu şartı olduğunu ancak bilgin bir zihnin fark edilebileceğini beyan eder, evrensel kardeşlik ruhu ile her türlü ayrımcı duygu ve düşünceyi yok eder. İnsanların inanç ve kültürlerini birbirine çatıştırmaz, en yüce Varlık olan Hâlık'ın vahdaniyetinde toplumunu birbirine bağlar ve kenetler. Tevhit; Allah için, Allah adına sevginin neşvünema bulduğu insan hak ve hukukunu önceleyen birlik toplumunu modelleştirir, âlemşümul bir düzeni tasvir ve tasavvur eder. Yani Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberlere gönderilen ve kıyamete kadar geçerli olacak olan biricik hakikat üzerine kurulu olan İslamiyet, rasyonelliği, tefekkürü, tedebbürü yani ince ve derinlemesine düşünmeyi,kısacası akıl ile meşvereti, burhanı önceler. İyilik ve erdemin yayılmasını gerçekleştirdiği gibi kötülük ve rezaletin şüyu bulmasına da mani olur, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gösterdiği şekliyle züht ve takvayı tavsiye eder.

“Medeniyet-i Fuzla”da farklılık ve üstünlük hayır, rahmet, fazilet ve takvayla gerçekleşir. Nitekim züht ve takva sahibi insan da ihtiras ve duygularının esiri olmaktan uzak insandır. O ruhunu bedenini ve aklını sorgulayan ve rehabilite eden orta yolu seçen disiplinli kişidir. Sağlam kalıcı ve kendisini yenileyen bir medeniyet ahlâk ve erdemle gerçekleşir. Erdemli söz ve eylemlerin değerli görüldüğü toplumsal yapıda insanlar, ‘kişilik’ kazanmanın, var olmanın ve varlığa devam etmenin gerekli ve yeter şartı olarak değerleri görürler. Temel yaşam değerlerine sahip çıkan bir toplum, yönünü bu değerlerle bulur. Herkesin bir başkası için var olduğu, ortak endişelerin paylaşıldığı böyle bir toplumun kemal olacağını ifade edebiliriz.

Kur’ân-ı Hakîm, toplulukların kendi öznelliklerini/çıkarlarını (hevâ) ön plana çıkardığı, herkesin sadece kendisine ait olanı değerli gördüğü, karşılıklı güven ve işbirliğinin yitime uğradığı, sulh ve salahı sağlamanın temel eylem motivasyonu olmaktan çıktığı, toplum bireyleri arasında hakikatin yegâne yönlendirici olma özelliğini kaybettiği yaşamı tam bir kayıp (hüsrân) saymaktadır. O nedenle her peygamber, hakikatin yeryüzünde yansıması olan medeniyetin yeniden gerçek yapısına kavuşmasına, insanlığın kültür ve irfan mirasını mevcut durumun yapısı dikkate alınarak özümsenmesine çalışmıştır. Yüce Allah her topluma gönderdiği ve sayıları yüz hatta iki yüz binlerle ifade edilen peygamberler vasıtası ile insanlara medeniyetin umdelerini teker teker öğretmiş en son Hz. Muhammet(asv)efendimiz ile de bu inşayı siyasi, hukuki ahlaki ve sosyal planda tamamlamıştır.

Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.

 

popüler cevapdünya atlası