Manevi Kalkınma Felsefesi

Eklenme Tarihi: 05 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim ÜyesiDoç. Dr. Aydın TOPALOĞLU'nun Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

Öncelikle Sosyal Kalkınma Sempozyumunu düzenleyenlere ve bizleri buraya davet edenlere teşekkür etmek istiyorum. Siz değerli dinleyicilere, bütün misafirlere saygılarımı sunuyorum.

Manevi Kalkınmanın Felsefesi başlıklı sunumuma öncelikle felsefi kalkınmanın ne olduğunu ifade ederek başlamak istiyorum. Felsefenin ne olduğu, neyi amaçladığı ve nasıl bir birey kazandırmaya çalıştığı konumuz açısından aydınlatıcı olacaktır.

Genelde felsefe tarihine baktığımızda, M.Ö. 7 yüzyıllarda itibaren insanın bilme serüveninin varlığı anlama ve anlatma çabası olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Aslında bu çabanın öncelikli amacı da dış dünyanın gerçekliğini doğru anlama ve doğru yorumlama düşüncesiydi. Çünkü o güne kadar doğanın işleyişi hakkında anlatılan şeyler ve bir şekilde açıklama olarak sunulan mitolojiler artık dış dünyanın gerçekliğine uygun düşmüyor, insan aklını tatmin etmiyordu. Mitolojik açıklamalarla, insanın fark ettiği doğanın düzenli işleyişi ve bu işleyişin arkasındaki akıl (logos) arasında azımsanmayacak bir uyumsuzluk söz konusuydu. O halde yapılması gereken varlığın (doğanın) kendi gerçekliğini yine kendi kuralları içeresinde anlamaya çalışmak ve bu bilinçte bireyler yetiştirmekti. Sonuç itibariyle bireyin varlıktan hareket ederek kendi gerçekliğinin farkına varması, kendi konumunu doğru belirlemesi felsefi düşüncenin bir başka önceliğiydi.

Varlığı anlama arayışında insanın ilk fark ettiği husus doğada olan biten şeylerin işleyişinin hiç te rasgele olmadığı, her şeyin bir açıklamasının bulunduğu, belli bir düzen ve intizam içerisinde hareket ettiği gerçeğiydi.

Varlığı anlama ve kavrama çabası işin başında çok da zor gözükmüyordu. Sonuç itibariyle doğanın doğru algılaması söz konusuydu. Tek sorun eski alışkanlıkların nasıl terk edileceği ve insanları büyüleyen mitolojilerin sadece hayal dünyamızla sınırlı olduğunun anlaşılmasıydı. Ancak ilerleyen zaman içerisinde varlığın hiç de bize gözüktüğü kadar basit ve tekdüze olmadığı anlaşıldı. Yani doğa karmaşık bir yapı arz ediyordu. Bir yönüyle basit diğer yönüyle karmaşık olan bu yapı yine buna benzer biçimde diğer ikilemleri de içinde barındırıyordu. Evet, doğada bir düzen vardı, yani hiçbir şey rastgele çalışmıyordu, olan bitenlerin bir kuralı ve bir ilkesi vardı. Hiçbir şey şans eseri olmuyor ve yine hiçbir şey sihirle, büyüyle çalışmıyor, aksine düzen içerisinde hayatiyetini devam ettiriyordu. Bu durumu kavrama yani doğada düzensizliğin (kaos) değil de düzenin (kozmos) esas olduğunun anlaşılması felsefi gelişimin en önemli basamağıydı. Yine bununla alakalı olarak mitler yani efsanelerin anlamlı ve heyecanlı olmakla birlikte insan zihninin bir üretimi olduğunun anlaşılması, dış dünyada olup bitenlere karşılık gelemeyeceği, artık doğanın mitolojilerle açıklanamayacağı tespiti, ve bu anlamda akla öncelik tanınması felsefi gelişimin belki de en önemli ikinci basamağıydı. Bu anlamda mitos’tan logos’a, kaostan kozmos’a geçiş süreci sadece felsefi düşüncenin değil, felsefe (bilgelik arayışı) adı altındaki topyekûn bilimsel serüvenin de dönüşüm noktasıydı.

İnsanoğlunun bilme merakı, dış dünyanın sadece izlenecek veya gözlemlenecek bir yapı değil de bilinecek bir yapı olduğunun tespiti elbette ki felsefi dönüşümün ve ilerlemenin arkasındaki en büyük motivasyondu. Doğrusu bilmeyle alakalı başlangıçta çok iddialı olunsa da yani insanoğlunun her şeyi bilebileceği varsayımı ve bu anlamda Thales’le başlayan ilk düşünürlere Sofist denilmesi söz konusu olmuş olsa da, sonuçta yine insanın her şeyi tam olarak bilemeyebileceği, olsa olsa bilmeye meraklı, arzulu olabileceği vurgulanmış bu anlamda Pisagor’la birlikte düşünürler filozof, yani bilgi sevenler veya bilgelik aşığı kişiler olarak adlandırılmıştı. Öyle ya her şeyi bilebilecek bir varlık varsa o insanın kendisi olamazdı, olsa olsa Tanrı olurdu. Doğrusu bunun farkına varılması da yine hayalperestliğin değil bilgeliğin esas olduğu bir tutumun neticesiydi. Varlık, insan ve bilgi ilişkisinde bir sorgulama, eleştiri ve tutarlılık arayışı vardı. İşin içinde rasyonellik esastı. Felsefi gelişim böyle bir haleti ruhiye içinde başlamıştı. Ancak daha ilk elden araştırmalar yani doğa üzerine yapılan çalışmalar işin çok kolay olmadığını gösteriyordu. Gökten yere düşen bir taşın hiçte efsanevi olmadığını, sonuçta bir kütle olduğunu fark etmek ve bunu dile getirmek kolaydı ve ciddi bir ilerlemeydi. Ama iş bu tespitlerle veya farkındalıklarla bitmiyordu.

İnsanoğlu yaptığı ilk elden gözlemler neticesinde doğada çokluğun, çeşitliliğin ve farklılığın hüküm sürdüğünü fark etmişti ancak diğer yandan insan aklı bu çeşitliliğin arkasında bir bütünlük ve birlik keşfetmişti. Herakleitos örneğinde olduğu gibi her şeyin akış halinde olduğunu,[1] hareket halinde bulunduğunu gözlemleyen insanoğlu aynı şekilde, Parmanides örneğinde gördüğümüz gibi bu akışın ve değişkenliğin arkasında, akmayan ve değişken olmayan durağan bir yapının farkındaydı. Ama her halükarda doğanın değişkenlik yasasını belirleyen ancak kendisi değişmeyen bir aklın da (Logos) bilincindeydi. Yine başta doğanın kendisi olmak üzere her şeyde zaman ve mekâna bağlı bir yaşam söz konusuydu. Vakti zamanı gelince varlık dünyasına çıkan, gelişme gösteren ve büyüyen, sonunda tekrar yok olan işleyiş vardı. Ancak bunun yanında oluş ve yok oluşa tabi olmadığı halde, oluş ve yok oluşun ilkelerini belirleyen bir Varlık da söz konusuydu.

Doğa üzerine yapılan ilk gözlemler doğada her nesnenin sınırlı ve ölümlü olduğunu gösteriyordu. Ama bu sınırın ve ölümün kendisi, sınırsız ve ölümsüz olana işaret ediyordu. Dolayısıyla sınırsız ve ölümsüz bir varlık bulunmalıydı. Yapmış olduğu bu ilk elden incelemeler neticesinde şaşkınlığını gizleyemeyen insanoğlu bir konunun daha farındaydı. O da bilgisinde ve hislerinde yanılabilir olduğuydu. Yani deneyimleri, gözlemleri ve yaşadıklarıyla doğanın işleyişi arasında her zaman doğru ve zorunlu bir ilişki olmayabilirdi. Evet, bir çokluk vardı ancak bu çokluğun arkasında kuşkusuz bir birlik ve teklik de söz konusuydu. Bir değişim vardı ancak bu değişimin arkasında değişken olmayan bir akıl (Logos) da söz konusuydu. Duyumsadığımız ve içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliğinde kuşku yoktu ama bu gerçeklik salt bir gerçeklik değil, izafi idi. Bir başka gerçeklik alanının kopyasıydı, bir nevi aynaya yansımış görüntüsüydü. Bir düzenleyici (mimar) olmasa zaten bu halini alması da mümkün değildi.[2] Nesnelerde bir biçim vardı, zaten biçimsiz nesnenin varlığı çelişik olacaktı, yani böyle bir şey söz konusu değildi ancak nesnelerin kendi kendilerine biçim almaları da aklın kabul edebileceği bir durum değildi çünkü nesnelerin böyle bir gücü yoktu. O halde nesneleri biçimsel kılan onları potansiyel durumdan kurtarıp gerçek varlık dünyasına çıkaran ama kendisi her zaman gerçek olan bir Salt Form söz konusu olmalıydı[3]. Doğaüstüne yapılan bu araştırmalar doğanın en küçük parçasını, özünü veya ilkesini bilebilirsek bütününü de biliriz düşüncesine yol açtı. Nihayetinde insan bile doğanın belki küçük bir benzeriydi, yani insan küçük bir âlem, âlem küçük bir insandı. Ya bütünden parçaya veya parçadan bütüne doğru gidilecek bir şekilde varlığın ne olduğu anlaşılacaktı.

Felsefe tarihinde arke sorunu olarak adlandırdığımız bu süreç aslında insan zihninin ve felsefi gelişimin de bir anlamda basamaklarını oluşturmaktaydı. Her düşünür kendince bir gerçekliğin farkına varıyordu ve bir sonraki düşünür de bir üst basamaktan hareketle bütüne doğru hareket ediyor ve diğer gerçekliklerin ipuçlarını elde etmeye ve bunu da bir öncekiyle uyumlu hale getirmeye çalışıyordu. Empedokles’in yaptığı gibi yaşam için gerekli olan su, ateş, hava, toprak gibi unsurlar dile getirilmiş[4], atomlardan, ruhtan, özden, tözden söz edilmiş sonuçta varlığın bir bütün olarak kavranması denenmiştir.

Felsefenin ilk dönemine özgü olan bu doğa araştırmaları esnasında insanoğlunun geldiği ve durduğu nokta peki biz neyiz sorusu olmuştu. Yani insanın kendisi neydi? Öyle ya bir şey bilinecekse ve bilinmeye ihtiyaç duyuyorsa kuşkusuz dış dünya ve doğal olaylar önemliydi ancak önceliği insan hak etmiyor muydu? İnsan daha çok esrarı barındırmıyor muydu? Daha gizemli değil miydi? İnsan da doğanın bir parçası olarak onun bütün özelliklerine kuşkusuz sahipti. Bir yönüyle bünyesinde çokluğu, diğer yönüyle birliği barındırmaktaydı. Bir yönüyle her an değişen bir doğası, diğer yönüyle değişmeyen ve kalıcı olan bir ruhu söz konusuydu. O halde yapılması gereken iş, yani felsefi sorgulamanın odaklanması gereken husus öncelikle insanın kendisi olmalıydı. Araştırılacak ve bilinecek bir şey varsa o da öncelikli olarak insanın kendisiydi. İlk bakışta kolay gibi gözüken bu husus da aslında birtakım zorlukları taşıyordu. Çünkü insan da basit bir varlık değildi, dahası sadece maddi bir varlık değildi. Öncelikle akıl sahibi, düşünen bir varlıktı. Pek çok varlık da canlılık özelliği gözükmekteydi, hatta sadece bitkiler, hayvanlar ve insanlarda değil belki bütün varlık âleminde bir ruh söz konusuydu, onları idare eden ve yöneten âlem ruhuydu bu belki. Ama insanı farklı kılan bir durum söz konusuydu: İnsan sadece yiyip içen ortalıkta kendince dolaşan bilinçsiz bir varlık değildi. O akıl sahibiydi ve aklını kullanabiliyordu. Yani Aristoteles’in de haklı olarak vurguladığı gibi insan bilen bir varlıktı ve bilmek istiyordu[5]. Hatta bu bilme isteği insanın doğuştan getirdiği bir özelliği değil miydi? Karar verebiliyor ve bir şey isteyebiliyordu. Düşünebiliyor ve düşündüğünü de yapabiliyordu. Dahası insanoğlu sosyal bir varlıktı, hemcinsleriyle iletişim halinde bulunan ve bu iletişimin kurallarını (ahlaki normlarını) belirlemek durumundaki bir varlıktı. Her şeyin ötesinde onu daha da karmaşık esrarengiz kılan psikolojik yönü vardı. Bedeniyle yeryüzüne ait olan insanoğlu sahip olduğu ruh sayesinde doğaüstüne bağlı olan, yukarıya bakan, ruhunun derinliklerinde ise bin bir tane sarsıntı geçiren veya mutluluğun zirvesine çıkan bir bünyeye sahipti.

Antik dönemde Sokratesle başlayan insani ilgi öncelikle insanın erdemli bir varlık olmasını ele alıyor ve kendini bilmesinin zarureti üzerinde duruyordu. Kendini bilen insan bir anlamda haktan, hukuktan ve doğruluktan ayrılmayacaktı. Antik kültürün ve geleneğin kendisine dayattığı mitolojik efsanelere artık inanmayacak, şiiri ve retoriği kullanarak insan dimağının ifsadına yol açan düşüncelere pirim vermeyecek, antopomorfik tanrı anlayışının aslında birer efsaneden ibaret olduğunu dile getirecek ve içindeki ilahi sese kulak verecekti[6]. Nitekim öyle de oldu. Sokrates’in kendi yaşamında göstermeye çalıştığı bu tutum sayesinde doğa bilimlerinde ilerleyen ve kalkınan insanoğlu bir adım daha atacak kendi bireysel kalkınmasının ilkelerini belirleyecekti ve erdem üzerine kurulu ahlaki bir yaşamı gündemine alacaktı.

Ne var ki yaşam zorluklarla dolu idi ve felsefede de zorluklardan uzak değildi. Nitekim Sokrates insanın kendini bilmesi gerektiğini savunurken ve içimizde ki tanrısal sese kulak vermemizi öğütlerken yapılan şikâyet üzerine Atina demokrasisinin güdümlü yargıçları tarafından ölüme mahkûm edilmiş ve baldıran zehiriyle yaşamına son verilmesi sağlanmıştı. Tabi bütün bu olan bitenleri büyük bir üzüntüyle izleyen Sokrates’in genç öğrencisi Platon yaptığı sorgulamalar sayesinde felsefenin sadece doğa ve insan üzerine eğilmemesi gerektiğini, olan bitenlerden ders çıkartarak bilgeliğin ve erdemin politikadan ve hukuktan da bigâne kalamayacağını vurgulamıştı. Kalındığı takdirde bunun acı sonuçlarının Sokrates’in haksız yargılanması ve suçsuz yere ölüme mahkûm edilmesi örneğinde olduğu gibi görüleceği muhakkaktı. Yazmış olduğu diyaloglarda hocası Sokrates üzerinden insandan, erdemlerden, bilgiden, eğitimden, ruhtan, Tanrıdan, erdem ve adalet odaklı devlet yönetiminden uzun uzun söz eden Platon bir anlamda gerçek felsefi kalkınmanın yollarını açmıştı. Böylelikle felsefe yaşamımızın bütün alanlarına ilgi duymuş bir şekilde kalkınmamız için gerekli olan bütün konularda sorgulama ve yanıt arama faaliyetine girişmişti. Platonun bu ilgisi ve çabası günümüze kadar felsefe sorunlarının da bir anlamda sınırlarını belirlemiş, bir bilim dalı olarak kalkınma ve ilerleme açısından felsefenin ne kadar lüzumlu olduğu gerçeğini bize anlatmıştı. Öyle ya tartışmadan ve sorgulamadan erdemin ne olduğu nasıl ortaya konabilirdi, ya da erdemin temel olduğu bireysel veya toplumsal bir yaşamın temelleri nasıl atılabilirdi. Gerek Sokrates’in gerekse öğrencisi Platon’un mücadeleleri insanın kendine layık bir biçimde erdemli yaşam sürmesi ve ruhi zenginliğini koruması üzerine kurulu idi. Bu anlamda her türlü bilgimizin doğruluğundan kuşku duyan sofistlerle ciddi bir mücadeleye girişmişler onlara karşı argümanlar geliştirmişlerdir. Eğer ortada doğru diye bir şey yoksa ve herkesin doğrusu kendine olacaksa böyle bir yaşamdan söz edebilir miydik? Veya ahlaki bir düzenden nasıl söz ederdik. Dahası Evrenin kendisinde bir bilgi ve bu bilgiye dayalı işleyiş yok muydu? Biz bu bilgiye vakıf olabiliyorsak kendimizle alakalı doğruları da bilmeli değil miydik? Bilgelikle cehaleti ayıramayacak durumda mıyız? İkisi aynı şeyler miydi? Yalan söylemenin veya haksızlık yapmanın yanlış olduğunun neyini tartışacaktık? Kişiden kişiye göre değişen etik kurallar mı olacaktı? Haklı olan değil de güçlü olan mı üste çıkacaktı? Haklı olan değil de iyi konuşan veya jüriyi iyi etkileyen kişiler mi kazanacaktı? Bu söyle gidemezdi ve nitekim gitmedi de. Sadece Sokrates ve Platon değil, daha sonra gelen Aristoteles gibi felsefe tarihinin önde gelen düşünürleri bu ana çizgiyi devam ettirmiş, erdemin ve erdemli yaşamın önemine vurgu yapmış, insanın her türlü gelişiminin merkezinde erdemli kişiliği ön plana çıkarmışlardır. Erdemli kişinin ön önemli özelliği de bilgeliği, iyiliği, doğruluğu, adaleti, ölçülülüğü ve cesareti idi. İstikrar, aşırılıktan kaçınmak, doğru ve dengeli akli düşünce de böyle bir kişiliğin genel karakteristiğiydi. Esas olan husus bu erdemlerin sadece teoride kalmaması pratiğe de dökülmesiydi. Yani yaşamda uygulanmasıydı. Ortaçağ düşüncesinde de bu çizgi devam ettirilmiş, hatta insan sadece düşünen bir varlık olarak ele alınmamış daha da ileri gidilerek inanç boyutu üzerinde de durulmuştur.

Maddi yaşamın geçiciliğini vurgulayan, bunun yanında manevi yaşamın zenginliğini ve bu zenginliğin daimi surette beslenmesi gerektiğini ileri süren dini ve tasavvufi düşünce de kişinin ruhi yönüne ağırlık vermiştir. Dünyevi ilgi ve alakaların en az seviyeye indirilmesine, bedensel tutkuların, özellikle kibir ve övünmenin dizginlenmesine, kişisel hırsların ve şehvetin frenlenmesine dikkat çekilmiş, buna karşın ruhi terbiyenin azami derecede beslenmesine önemle vurgu yapılmıştır.

Yaşamı boyunca hakikati aradığını ve bunu nasıl gerçekleştirdiğini yazmış olduğu İtiraflar adlı eserinin özellikle onuncu bölümünde bize sunan Sn. Augustinus, sonuçta gerçeğin uzaklarda aranmaması gerektiğini, onun içimizde olduğunu belirtmiş ve manevi gelişim açısından güzel bir örnekleme sunmuştur[7]. Aslında içimizde olan gerçek, bir anlamda Tanrı’nın kendisiydi. Dini bir ifadeyle şahdamarımız kadar yakındı. Önemli olan bunun farkında olmak ve bu farkındalıkla yaşamaktı. Doğrusu bu farkındalık insanoğlunu ürpertiyordu. Yaratıcının bu kadar yakında olması, içimizde bulunması, kendini başıboş sanan ve dünyevi tutkularının esiri olarak başıboş bir biçimde yaşamını idame ettiren varlık için uyarıcıydı. Onu toparlıyor ve kendine getiriyordu. Nitekim Augustinus ve Gazzali gibi düşünürlerde de bu toparlanma ve itiraf söz konusuydu. Ancak Tanrının içimizde olması gerçeğinin bir adım ötesi daha dile getirilmişti. Öyle ya, yaratıcı mı daha büyüktü veya yaratılan, et ve kemikle kısıtlı bir zaman diliminde varlık şansı bulan, yaşamının bütün koşullarını bir başkasına (Tanrıya) borçlu olan, hatta çoğu zaman kibrine ve nefsine yenik düşen insanoğlu mu daha büyüktü? Aslında İnsan Tanrı’daydı. Kuşatan, kucaklayan, elinden tutan varsa, O da Tanrıydı. Kuşatılan, kucaklanan, elinde tutulan ve yardıma muhtaç olan kişi ise insanın kendisiydi.

İnsan Tanrının sunduğu imkânları kullanmaktaydı, onun sayesinde ayaktaydı ve onun sunduğu yaşam denizinde kulaç atıyordu, onun verdiği havayı teneffüs ediyordu ve onun sayesinde kendine hazır olarak sunulmuş bir ortamda, yani dünyada yeteneklerini gerçekleştirebiliyordu. Güçlü olduğunu sanması, kibirlenmesi ve boş yere gururlanması dahası her şeyi kendisinin yaptığını yapması kendi yanılgısıydı.

Sonuç itibariyle manevi kalkınmanın felsefesinden söz edeceksek şayet, kibrinden ve gururundan arınmış, tutkularını dizginlemiş, varoluşunun ve yaratıcısının sırrına vakıf olan bireyleri hedeflememiz gerekmektedir. Bu hedefe giden en kestirme yol, doğru bir varlık algısı ve bu varlık dünyasında kendini doğru yerde konumlandıran birey olacaktır. Bilmeye meraklı, araştırıcı, sorgulayıcı, düşünen, eleştiren, ama eleştirirken yıkıcı değil yapıcı olan, hislerine mağlup olmayan, kendine güvenen, tutkularını ve hırslarını dizginlemiş birey hem manevi dünyasını hem etrafını aydınlatacak, erdemli bir yaşamın peşine düşecektir.

Teşekkür ederim.

 

Kaynakça:

Aristo, Metafizik, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1996, s. 502

Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi I, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006

Augustinus, İtiraflar, çev. Dominik Pamir. Kaknüs Yayınları, İstanbul 1999

Herakleitos, Fragmanlar, 114, çeviren Cengiz Çakmak, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005

Platon, Sokrat’in Savunması, trc. Niyazi Berkes, Hürriyet Yayınları: Büyük Klasikler, 1973; Yasalar, I.-XII. Kitaplar, Çev. Candan Şentuna, Saffet Babür, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1994

 


[1] Herakleitos, Fragmanlar, 114, çeviren Cengiz Çakmak, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005, s. 265

[2] Platon, Yasalar, I.-XII. Kitaplar, Çev. Candan Şentuna, Saffet Babür, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1994, s. 366; 898 a, 899 a-d.

[3] Aristo, Metafizik, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1996, s. 502

[4] Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi I, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2006, s. 283

[5] Aristoteles, Metafizik, a.e, 980 a

[6] Bkz. Platon, Sokrat’in Savunması, trc. Niyazi Berkes, Hürriyet Yayınları: Büyük Klasikler, 1973 ?, s. 16-205

[7] Bkz. St. Augustinus, İtiraflar, çev. Dominik Pamir. Kaknüs Yayınları, İstanbul 1999.

 

popüler cevapdünya atlası