Manevi Hastalıklara Mesnevi-i Nuriye'den Şifalar

Eklenme Tarihi: 09 Nisan 2017 | Güncelleme Tarihi: 24 Nisan 2017

Giriş

Malumunuz bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Bu da ancak Kur'ân'ın güneşinden, Rahmân'ın hazinesinden tedarik edilebilir. Nurunu Kur'ân'ın güneşinden, erzakını Rahmân'ın hazinesinden tedarik eden Mesnevi-i Nuriye, Kur'ân'ın ilâçlarıyla bizleri tedavi eder, fakrımızı rahmet-i Rahmân'ın ziyafetine şevk ve iştiyaka inkılâp etmesine vesile olur. Mesnevi-i Nuriye’nin Kur'ân eczanesinden aldığı her bir eczası ile duygu ve düşüncelerimizin tadil edilmesine ve doğru yönlendirilmesine sunduğu katkıyı –gücüm ölçüsünde- sunmaya çalışacağım.

Bir ön bilgi olması hasebiyle Kıymetli Abim Metin Karabaşoğlu’nun dilime kelam olan ifadelerini paylaşmak istiyorum:

“İnsanların kalplerinin sesini, fıtratlarının tınısını, vicdanlarının sızısını, hele ki vahyin ve nebevî sünnetin rehberliğinde dinledikçe bulabilecekleri nice yolu ve nice izi, psikolojinin eline bıraktıklarını görüyoruz. Hayat deyince biyolojizm; sıhhatten söz edince medikalizm; insan deyince psikolojizm; toplum deyince sosyolojizm heyülası çıkıveriyor karşımıza. “İzm” diyorum; çünkü bu disiplinler bugünlerde bir bilim dalı işlevinden ziyade, bir ideoloji işlevi yükleniyor neredeyse. “Çocuk” diyorsunuz, “psikoloğa soralım” diyorlar. “Aile” diyorsunuz, “psikoloğa danışalım” diyorlar. “Huzur” diyorsunuz, “psikolojik verilere göre” diyerek sazı alıyor ve bir türlü bırakmıyorlar. İnsan, aile, çocuk, toplum ancak psikolojinin, psikiyatrinin, pedagojinin, sosyolojinin ellerinde anlaşılabilir ve kemâlâta doğru yol bulabilir durumda ise eğer; neden en sorunlu insanlara ABD başta olmak üzere psikiyatrinin en ileri durumda olduğu ülkelerde rastlanıyor? Meselâ psikoloji, sosyoloji, pedagoji, psikiyatri söz konusu olduğunda kendisine asla bir “uzmanlık” atfedemeyeceğimiz kimi insanlar, insanı okuma, aileyi çözme ve toplumu kavrama noktasında nasıl oluyor da bu bilimlerin uzmanlarının asla yarışamayacağı bir büyük başarıya imza atıyorlar? Bunu, bilhassa, mürşidim, rehberim, kılavuzum olagelmiş o büyük ismin, Bediüzzaman’ın hayatını ve eserini okurken soragelmişimdir kendime. Hayat tarihçesine bakılsa, bugünün “uzmanlık” anlayışına göre, Bediüzzaman’ın ne insan, ne aile, ne çocuk, ne de toplum hakkında söz söyleme ehliyetinin olmaması gerekir; zira ne psikoloji eğitimi almıştır, ne sosyoloji, ne pedagoji, ne de psikiyatri. Ama başka birçok örneğin yanında özellikle Bediüzzaman, bu dalların uzmanlarına eğer kadirşinas ise parmak ısırtan, eğer kadirnâşinas ise meydan okuyan muazzam bir okuma sunar insana dair.”

Bugün siz kıymetli misafirlerimizi; “insanların kalplerinin sesini, fıtratlarının tınısını, vicdanlarının sızısını, hele ki vahyin ve nebevî sünnetin rehberliğinde dinledikçe bulabilecekleri” üç dizilik mütevazı bir yazı sofrasına buyur edeceğiz inşallah.

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”

Teşhis koyma adına “Yaşadığımız şu asırda, acaba duygularımızı ve duyarlılıklarımızı kaybediyor muyuz?” sorusu ile yazı soframıza girizgâh yapmak istiyorum. Evet dediğinizi duyar gibiyim. İçinde yaşadığımız asırda ulaşılan onca bilgiye, teknolojik gelişmeye ve getirdiği konfora rağmen ruhsal sorunların, ferdi ve toplumsal dengesizliklerin arttığını ve ölçü bilmez bir hal aldığını gözlemliyoruz. Egoizmin, gösterişin, bütün cazibesiyle insanları kendine çektiği bu asrın getirdiği, daha fazla tüketim ve eğlenceye dayalı hayat tarzı; insanları ve toplumu manevi değerlerden uzaklaştırmaktadır. Bu süreci Bediüzzaman, asrın hastalığı olarak tabir ve tarif eder. Asrın hastalığını masaya yatıralım.

1) İnsanın manevi, sosyal, zihinsel ve vicdani ihtiyaçları (dua, namaz, tefekkür gibi manevi gıdalar) olduğu göz ardı edilmekte, insan, toplum ve tabiat; cismi ile tanımlanmakta, insanın hayat, toplum ve tabiat ile bağı da bu şekilde kurulmakta ve anlamlandırılmaktadır.

2) Huzurun maddi refahla çözülebileceği ve ölçülebileceği olgusu hâkim. Huzurlu olmak için maddi ihtiyaçlar hayatın merkezine alınmakta ve amaç haline getirilmekte, insan; dünya malı, makam, mevki, şöhret ve itibar kazanayım derken, çoğu kere farkında olmadan sahip olduğu kutsal değerleri feda edebilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır.

3) Dünyada ebedi yaşayacakmış gibi şartlanmış insan profili ile karşılaşmaktayız. Böyle bir profilin senaryolaştırdığı hayatta, insan doymak bilmeyen arzu ve isteklerin peşinden koşmakta, insanın dünyevi olan hazlarda aşırılığa kaçma ve beklentileri artmaktadır. Örneğin sahiplenme hatta daha da fazlasına sahip olma arzusu, başarma hırsı ve bencilliği, başkalarını alt etme dürtüsünü, menfaat kaygısını perçinlemektedir.

4) Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile erişilmek istenen hayat standardı sürekli yükselmekte ve sun'î ihtiyaçlar her geçen gün sürekli artmakta, insanlar eskiden üç dört şeye muhtaç iken bu günkü insanı belki bin şeye muhtaç bırakmakta ve fakir eylemektedir.

Bu detaylardan şu sonuca çıkarız. İnsanın, kendine verilmiş olan duyu ve duyguların niçin ve hangi amaca yönelik olduğunu bilmemesi söz konusudur. Manevi hastalıklar da buradan filizlenmekte, insanın gaflet perdesini pek kalınlaştırmakta ve keza, beşeriyet ruhunda dünyaya nâzır pek çok menfezler açmaktadır. Fısk (günah) çamuruyla mülevves olan (pislenen) medeniyet, ucub (kendini beğenme), riyâ (ikiyüzlülüğü) ve gösterişi ile günahı yaygınlaştırmakta, insanları da günah çamuru ile telvis etmektedir (pislemektedir).

İnsan; kötü arzu ve heveslerin kaynağı olan hevâ doğrultusunda yönlendirildiği, fıtrattan uzaklaştırıldığı ve hem kendine, hem çevresine, hem de en önemlisi Allah'a karşı yabancılaştığı için huzurlu değildir ve o nedenle de manevi hastalıklara kapı aralamıştır.

İnsanın dünyanın her tarafına yayılmış, ebede kadar uzanmış sınırsız arzuları ve ihtiyaçları vardır ama bu ihtiyaçlarını karşılayacak kapasitesi de gücü de yoktur. Ancak bu ihtiyaçları karşılayacak sonsuz ilim, güç ve kuvvet sahibi bir varlık vardır. Meselenin özü onun rızasını kazanmaktır.

Fıtrat bize, insana tevdi edilen bu kadar değerli duygu ve cihazların, sadece bu dünyadan zevk ve lezzet almak için verilmediği, sadece dünyevi zenginliğin insanı huzurlu edemeyeceği, maddi ve manevi huzurun öznesinin insana anlam veren varlık olduğu hakikatini ifade eder.

Buraya kadar ifade ettiklerimiz ile şunu net olarak söyleyebiliriz; iman ile manevi hastalıklarımıza şifa arasında doğru orantı vardır. İmanımız ne kadar güçlü olursa manevi hastalıklarımıza o ölçüde şifa buluruz. O nedenle manevi hastalıklarımızın kaynağını imanımızın zayıflığında aramalıyız.

“Kur'ân kalblere kuvvet ve gıdadır, ruhlara şifâdır. Gıdanın tekrarı, kuvveti arttırır. Tekrar etmekle daha melûf ve menus olduğundan lezzeti artar.”

Üç dizi planladığımız yazı dizimizin ilkinde teşhis koymaya çalışmış; iman ile manevi hastalıklarımıza şifa arasında doğru orantı olduğu sonucuna ulaşmış;manevi hastalıkların kaynağını, imanın zayıflığında aramamız gerektiğinin altını çizmiştik.

İlk Sözler

Peygamberimiz Efendimizin (asm)" İnsan vücudunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücut düzelir. O bozuk olduğunda bütün vücut ifsat olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir." (Buhari İman 39) sözünü hatırlatarak bugünkü yazımıza giriş yapalım-inşallah.-

Malumunuz hastalıklar bedeni ve manevi olmak üzere iki yönü ile karşımıza çıkar. Bedeni hastalıklar maddi ya da zihinsel kusurlarımızdan, yaşama biçimimizden kaynaklanır. Manevi hastalıklar ise duygu ve düşüncelerimizi kullanma şeklimizden kaynaklanır. Bedenimizi de duygu ve düşüncelerimizi de yanlış yönelttiğimizde hasta oluruz. Duygu ve düşüncelerimizi kullanma şeklimiz hatalı ise bu durum kalp ve ruhumuzda yaralar açar. Hatta bedenin çalışma düzenini de bozabilir.

Tam burada günümüzde çok kullandığımız kelime “stres” e atıfta bulunmak istiyorum. Stres, insanların kendini ya da birbirini anlama, denetleme yeteneklerini ve kendilerine ya da başkalarına olan güvenlerini kaybettikleri bir aşamadır. İnsanın verimliliği düşüren, hayattan aldığı zevki azaltan, kendisi ve çevresi ile ilişkilerinde sorunlar ortaya çıkaran bir huzursuzluk, tükenmişlik halidir. Ancak bu huzursuzluk hali; ne aile doktorları tarafından ne de ilaçla çözümlenip ortadan kaldırılabiliyor.

Burada bir soru aklımıza düşüyor. Sağlıklı olmak için duygu ve düşüncelerimizi nasıl yönlendirmemiz gerekiyor? Bugünkü ve bundan sonraki yazımızda bu soruya cevap aramak adına -gücüm ölçüsünde- hep birlikte Mesnevi-i Nuriye’nin o derin sularında keşfe çıkacağız -inşallah-

Üstat, çare ve tedavi için; en başta iman ilâcını zarurî görmektedir. İman ilacı, feraizi; mümkün olduğunca yerine getirmekle tesirini gösterir. Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın da gayesidir. Her şeyden önce O’nun yolunda olmak, ancak O’nun tam bilinmesiyle devamlılık kazanır. Üstadın özellikle vurguladığı hakiki iman, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda olduğumuzun tam bilinci ile yaşanmasıdır.

Hakiki imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından, tövbe ve istiğfarla, dua ve niyazla istimal ederek manevi hastalıklarımıza şifada önemli bir adım atmış oluruz. Manevi dünyamızdaki latîfeler; Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetindendir ki, pek çok yaralar alsalar, pörsüyüp solsalar da ölmezler. İnsan, bir aralık tökezlese, günahlara girse ve bazı latîfelerini soldursa bile belli bir terbiye ve rehabilite ile kendi özüne yönelirse, kalbî hayatın asıl kaynağı olan latîfeler yeniden canlanır. Dolayısıyla belli günahlar neticesinde yaralanan, sararan, kurumaya yüz tutan bu latîfeler, gönülden gelen bir pişmanlık ve ciddi bir tövbeyle tekrar yeşerir, boy atar ve meyve verir. O nedenle dualar, tevhit ve ibadetin esrarına numunedir. Bizim işimiz O’nun sofra-i ihsanından yiyip içmek ve şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis, nimetin lezzetini arttırır.

Dört Manevi Hastalık

Üstad; Mesnevi-i Nuriye’de hakiki imanın vuku bulmadığı bir insanı ve toplumu tahlil eder ve dört manevi hastalığa ulaşır. Manevi hastalıkların doğru anlaşılması ve yönlendirilmesi hastalığın tedavisi için önemli olduğundan bugünkü yazımızda bu dört manevi hastalığı genel hatları ile tanımlamaya, tanımaya çalışalım.

Malumunuz Üstat, Mesnevi-i Nuriye adlı eserinin Katre namındaki kısmında dört çeşit hastalıktan bahsetmektedir.

Birinci hastalık: "Yeis"tir.

İkinci hastalık: "Ucb"dur.

Üçüncü hastalık: "Gurur"dur.

Dördüncü hastalık: "Sû-i zan"dır.

1.Yeis (Ümitsizlik)

Gaye-i hayal insan için bir zenginlik kaynağıdır. İnsanın hayalleri, idealleri olmazsa ataletin pençesinde sürekli erir. Yeis, sâlih amellerde ve ibadetlerde muvaffak olamadığını düşünen bir insanın manevi dünyasında yaşadığı bir fırtınadır. Bu fırtına neticesinde insan artık ben başaramayacağım der. Çaresizliğini kabullenir, tembellik eder, nefsine mağlup olur, kulluk vazifelerini yerine getiremez hale gelir ancak azaptan ve cehennemden korktuğu için inandığı hakikatlerin olmamasını ister ve inanç esaslarına aykırı en zayıf vehimleri bile büyük bir delil gibi görmeye başlar. İnanç esaslarıyla ilgili olumsuz bir iddia duyduğunda onlara inanmak ister. Bu hastalık neticede insanı küfre ve inkâra kadar götürebilir.

2.Ucb (Amellere güvenmek)

"Allah'ın sizin üzerine bol rahmeti ve lütfu olmasaydı, sizden hiç biriniz ebediyyen günah ve fenalıktan temize çıkamazdı." ayet-i kerimesini burada zikretmek istiyorum.

Ucb, yeisin zıddıdır. Yeis, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, ucb ise O’nun azabından kendini emin görmesi, sâlih amelleri düşünüp bunların kendini kurtaracağına güvenerek rahat etmeye çalışmasıdır. Her ikisi de dalâlettir. Amellerine güvenen insan yaptığı hayır ve hasenatı kendinden bilir, oysaki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.”İnsanın işlediği amellere güvenmesi, “Ben bu amelleri işledikten sonra artık cehenneme gitmem.” “Bu beni kurtarır.” diyerek cennetini garanti görmesi dalâlettir. O halde, bir insan bütün ibadetlerini hassasiyetle yerine getirse ve bütün haramlardan da sakınsa, yine cennetini garanti görmemeli, Allah’ın rahmetiyle cennete gidebileceği hakikatini idrak etmeli, korku ve ümit arasında yaşamalıdır.

3.Gurur

Gurur, bir kimsenin kendi kemalini yeterli ve noksansız görmesidir. Esasında kişinin kendini tanımaması söz konusudur. Temelinde enaniyet, kendine haddinden fazla güven ve kendini büyük görme vardır. Bu algı, kişide hem maddi hem de manevi terakkiyi durdurur; kişi maddi ve manevi terakkide sabit kalır, ileriye doğru bir adım atamaz. Ucb, gurur hastalığını, gurur da ucb hastalığını besleyen iki marazdır.

Gurur sahibi insan, kendini sürekli başkalarından üstün ve ayrıcalıklı gördüğü içinkendisi ve çevresi ile sürekli iletişim sıkıntısı yaşar. Nefsini seven kendisini beğenen insan, başkalarını samimi olarak sevmez, sürekli kendini beğendirmeye çalışır. Bu durum da ihlası kırar. Hatta evhama maruz kalabilir, kişiyi küfre ve inkâra kadar götürebilir.

Üstadın ben demeyiniz biz deyiniz tavsiyesini burada belirtmek istiyorum. Çünkü iman ve Kur‘an hizmeti benliği asla kabul etmiyor. Kişiyi yükselten tevazu ve mahviyet, alçaltan kibir ve gururdur. Hakikatte; övgü, methiye ve himmet yaratıcıya aittir.

4. Sû-i zan

Hüs-ü zan, kişi veya olaylar hakkındaki tahmini, ihtimali, tereddüdü iyiye hamletmedir. Bunun aksi ise sû-i zandır. Sû-i zan; iyiye de kötüye de yorumlanabilecek bir işi, kötü yönünden bakarak kötüye yormak, insanın kötü bir fiil ya da iş yaptığını zannetmek, ihtimal vermek ya da düşünmek manalarına gelir. Yani sû-i zan, kişinin kendisinde olan bir kabahati başkasına teşmil etmesinden öte değildir.

Sû-i zan; Müslümanlar arası tesanüt, uhuvvet, muhabbet, teavün düsturlarını zedeler, toplumda kin ve nefreti artırır, maddî manevî hayatımıza zarar verir. O nedenle Üstadın bir şahsı ya da heyeti tenkit ederken veya İslam hakkında ortaya attıkları şüpheleri cevaplarken isimleri ifşa etmemesini burada zikretmek istiyorum. Bizler; hüsn-ü zanna memur olmalıyız, hulûs-i kalp sahibi olmalıyız. O nedenle başkaları hakkında söylenenlere ihtiyatlı davranmamız çok büyük önem arz ediyor.

Hülâsa

Dört manevi hastalığı, genel hatları ile tanımlaya çalışırken manevi hastalıkların temel sebebinin dünya sevgisive iman zayıflığı olduğu, lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatının insanı sarhoş edip kişinin imanını zayıflattığı sonucuna ulaşıyoruz.Mesnevi-i Nuriye’de bu ifade şöyle temsil bulur.

“Sarhoş bir herif, esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifâyab olur. Ve o arslan ata inkılâp eder. Burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeye âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor:

"Yâhu, nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak."

Adamcağız:

"Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın mâruz kaldığı fenâ ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def ol, git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü "Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.”

Son Sözler

İ'lem eyyühe'l-aziz!

-Allah sana yeter; O ne güzel vekildir. O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.

- Kemâlâta ulaşmak için kusurların ile ilgilenmeyi, kendini ıslah etmeyi düstur edin.

- Ne ilmin ne güzelliğin ne de malın sana ait değil, o nedenle gururlanmaya ya da üzülmeye hakkın yok.

- Amellerine güvenme, Allah’ın senin üzerindeki bol rahmeti ve lütfuna güven.

- Ümit var ol. Ancak mağlubiyetin ardından üzülme, gevşeme; muvaffakiyetin ardından da zafer sarhoşu olma, şımarma.

-Güzel gör ve güzel düşün.

Manevi Hastalıklara Mesnevi-i Nuriye'den Şifalar (3)

Serdar BİLGİN

Bir önceki yazımızda manevi hastalıkların doğru anlaşılmasının ve yönlendirilmesinin hastalığın tedavisinde önemli olacağı düşüncesi ile Mesnevi-i Nuriye’de ifade bulan dört manevi hastalığı genel hatları ile tanımlamaya, tanımaya çalışmış; sağlıklı olmak için duygu ve düşüncelerimizi nasıl yönlendirmemiz gerektiği hususunda Mesnevi-i Nuriye’nin o derin sularında cevap aramaya başlamıştık. Bugünkü yazımızda bu arayışa –gücüm ölçüsünde- devam edeceğim-inşallah-.

İlk Sözler

Hatırlayalım, manevi hastalıkların temel sebebinin dünya sevgisi ve iman zayıflığı olduğunu ifade etmiştik. Bu hal, Üstadın ifadesi ile devekuşu misali başını nisyan kumuna sokmuş bir insanın halidir. Bu hal, insanın akli ve duygusal dengesini kaybettiği, kendini unuttuğu bir haldir. Bu halde; ulum evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücut ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder. İnsanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'dâ ve düşman olurlar. Beka belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab olur. Âmâl, alâma inkılâp eder.” Vebu hal; davranışlara yansır. Sorumluluk duygusu zayıflar, gurur, ucb, yeis, su-i zan, hırs, kıskançlık, kin, haset, gıybet, dedikodu, duyarsızlık, cimrilik, karamsarlık, riya vs. gibi olumsuz bir kişilik gelişimi başlatır. Bu süreci madde bağımlılığı, hırsızlık, cinayet, zina, kumar gibi kötülükler takip eder. İnsanın, ailenin ve toplumun maddî-manevî hayatına zarar verir.

 

Ay doğmuyorsa yüzüne,
Güneş vurmuyorsa pencerene,
Kabahati ne güneşte, ne ayda ara.
Gözlerindeki perdeyi arala.

Mevlana

 

Vesvese-Evham-Gaflet

 

Devekuşu misali başını nisyan kumuna sokmuş, gözlerindeki perdeyi aralayamamış insan; çevresindeki güzellikleri görmez, olumsuz duygu ve düşüncelere kapı aralar, şikâyetleri de kabahatleri de bitmez. Kendini bir günah sarmalının içinde bulur ve insan; günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesvese, evham ve gaflet ile imanını zedeler.

Tam bu noktada Üstat Mesnevi-i Nuriye’de, vesvese ve evhama karşı namazın mânevî bir kalkan olduğunu, Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) sünnetlerinin de birer yıldız, birer lâmba vazifesi gördüğünü ve her bir sünnetin zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parladığını ifade eder. Efendimizin sünnetlerini semâdan tedellî ve tenezzül eden iplere benzetir onlara temessük edenlerin yükseleceğini, saadetlere nâil olacağını dile getirir ve devam eder.

“İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def'iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûp olur. Ancak onları mağlûp edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.”

Üstat, aksi halde insanın evhama, vesveselere maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkabileceğinin de altını çizer. Vesveselerin ve evhamın gaflete kapı aralayacağını, gafletin kuvvet buluptabiata kalb edeceğini ifade eder ve insanın yaptığı her ameli dünyevî bir mükâfata dönüştürebileceği uyarısı yapar. Bu durumda kalp soğur ve katılaşır, ihlâs kaybolur,insanın Cenâb-ı Hakk’tan uzaklaşmasına kapı aralar. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

“Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.”

Böyle bir durum nefis muhasebesini elzem kılıyor. Üstat, böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necatının tazarru, istiğfar ve tefekkür olduğunu ve tefekkür ile gafleti izale edebileceğimizi dile getirir.

“Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilât ile tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.

Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaptırır, dünya hayatının kısa ve dar olduğunu hatırlatır, bu kısacık ömürde, «yolu doğru-istikameti doğru» bir şekilde yürümenin önemini vurgular. Nefsimizin süflî arzu ve isteklerine gem vurmamızı tavsiye eder ve bizlerden kalp, ruh, akıl, hayal, göz, dil ve kulak gibi kuvvelerimizin yüzlerini, geçici dünya hayatından ebedî hayata çevirmemizi ister ve vahdete takarrüb ettirmeye vesile olur.

 

Burası dünya
Ne çok kıymetlendirdik,
Oysa bir tarla idi
Ekip biçip gidecektik.

Cahit Zarifoğlu

Enâniyet

Manevi hastalıkların temelinde yer alan bir diğer husus ise, enenin yanlış bina edilmesidir. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. İnsanın manevi hastalıklarının ene büyüdükçe büyüdüğünü ifade etmeliyiz. Ene büyüdükçe insanı manevî âlemler adına keşfe hazırlayan latîfelerin öldüğünü ve o insanın ne kadar uğraşsa da keşfe açılamadığını söyleyebiliriz. Bu hal; “Kuran’ı Hakim”in ifadesi ile kalbin mühürlendiği bir haldir.

“İnkârcılara gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır.”(Bakara-7)

Cenâb-ı Hakkın sıklıkla küfür ile kibri yan yana zikretmesine, Şeytanın cennetten kovulmasına burada telmih yapmak istiyorum.

Üstat, enâniyetin kalbini, "Allah Allah" zikrinin şuâ ve hararetiyle yakıp delebileceğimizi, büyüyüp gafletle firavunlaşmasının önüne geçebileceğimizi ifade eder ve bizlere gururumuzun hortumunu bükmemizi, sıkmamızı, başını kırmamızı ve iman ile doldurmamızı tavsiye eder. İşte o zaman elemlerin lezzetlere inkılâp edeceğini, hayatın ağır yükü ve dalgaları arasında sakin ve huzurlu bir şekilde ilerleyebileceğimizin altını çizer.Allah’a olan tam güvenimiz sayesinde ölüm dâhil tüm musibetleri daha dirayetli karşılayabileceğimizi, dünyamız maddî yokluklar içinde de kalsa kalbimizin manevî huzurlara gark olabileceğini dile getirir.

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, Kâmil-i Mutlak olduğundan, lizatihî mahbubdur. Allah, Mûcid, Vâcibü'l-Vücud olduğundan kurbiyetinde vücut nurları, bu'diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah, melce' ve mence'dir. Kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce' ve mence' odur. Allah Bâkîdir; âlemin bekası ancak Onun bekasıyladır. Allah Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah, Ganiyy-i Muğnîdir; herşeyin anahtarı Ondadır. Bir insan Allah'a hâlis bir abd olursa, Allah'ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.”

Son Sözler

Kalp ve ruhumuzda açılan yaraların tedavisi akıl ve kalp ittifakında ve kalbin ilahî ahlak çerçevesinde yönetiminde gizlidir. Kamil insan olmanın ve bütün yaratılmışların üstünde cami bir cevhere sahip olmanın yolu akıl ve iç duyumlarımızın çok iyi kontrol edilmesinden, hayatın maddî ve manevî açıdan dengeli yönetilmesinden, yönlerin ve yüzlerin doğru bir istikamete çevirmesinden geçer.

Musibetleri ciddiye alırsak daha da büyürler oysa küçümsenirse kaybolup giderler. Dertlerimize odaklanırsak onlardan asla kurtulamayız. Musibetlere karşı koyabilmek için Cenâb-ı Hakka muhtaç olduğumuzu dile getirmemiz gerekiyor.

“Allah’ım! Açıklarımı ört, korkularımı gider ve bana güven ver.”

Cenâb-ı Hakka güvenirsek yalnızlığımıza ve dertlerimize çare bulur, Cenâb-ı Hakk üzerimizdeki yükü alır, Cenâb-ı Hakkın sabır ile bahşettiği güç ve sebat, insanın her belaya karşı koymasını sağlar. Belaya karşı dua ve şükür ile karşılık vermemize vesile olur. Bizler; başka şeylere yönelip yorulmayız, onlara minnet etmeyiz, boyun eğmeyiz. Çünkü Cenâb-ı Hakk ile irtibat lezzetleri artırdığı gibi, elemleri dahi azaltacak bir etki meydana getirir. O halde bizler; hadsiz elemlerden kurtulmak için şuurlu bir imana sahip olmalıyız.

popüler cevapdünya atlası