Mağduriyetler ve Hak İhlalleri Karşısında Hakkı Savunmada Müsbet Hareket

Eklenme Tarihi: 21 Nisan 2014 | Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2017

YazarSafa Mürsel'in Said Nursi ve Müsbet Hareket Panelinde sunmuş olduğu tebliğdir

Konuya bir anekdotla giriş yapacağım: Bediüzzaman’ın ilk dönem hayatında yetkililerden birisi, Onun aleyhinde konuşur. Bunu duyan talebelerinden birisi, o zatın kapısına dayanır, Bediüzzaman hakkında söylediklerini şiddetle protesto eder ve der ki,

“Eğer Bediüzzaman parmaklarıma kilit vurmasaydı, ben sana yapacağımı bilirdim.”

Tahrikler karşısında öfkesine kapılarak, fevri hareketle şiddete başvurma tehlikesini bertaraf eden bu ifadeler, Bediüzzaman’dan alınan “müsbet hareket” dersinin pratiğe dönüşmesidir.

Tahkir ve tahrikler karşısında silaha ve şiddete başvurabilecek bir kimsenin öfkesini yutarak tahammülü göze alması, pozitif anlamda radikal bir değişim olarak görülmelidir. Bu tutum, “müsbet hareket” kavramının ne anlama geldiğini çok açık gösteriyor. İslam dünyasındaki çağdaş hareketler, genelde önce terörize edilmiş ve hemen arkasından bu bahane ile etkisiz hale getirilmişlerdir. Bu tuzağa düşmemek konusunda en etkili uyarı Said Nursi’den gelmiştir. Bütün zorluk ve sıkıntılara rağmen, hukuk içinde meşru müdafaada kalarak mücadelenin yolu açık tutulmuştur. Türkiye’nin İslam ülkelerine kıyaslandığında sivil demokraside aldığı olumlu mesafenin sebebi, “müsbet hareket “ ilkesinin benimsenmesidir.

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur eğitimi ile başlattığı hizmette, “asayişin muhafazası” öngörüsüyle yürüttüğü “müsbet hareket” metodu, Türkiye’yi İslami değerlere saygılı ve özgürlükçü bir toplum haline getirmiştir. Baskıcı siyasi statükoyu koruma amaçlı hareketlerin, kendilerine en büyük rakip olarak “Nurculuk”u görmelerinin sebebi budur. Nurculuğun hukuk içinde kalarak verdiği haklı mücadele, baskıcı yönetim arayışlarına geçit vermemiştir. Bu sebepledir ki, millete rağmen hükmetmek isteyen güçler, “gericilik” şeklinde uydurdukları soyut bir kavramla hukuku çiğnemede beis görmemişlerdir.

Bediüzzaman’ın, her türlü baskı ve işkenceye rağmen hukuk içinde kalarak, “sabır ve tahammüle karar vermişim” diyen kararlılığı, zaman içinde hem Nur hizmetinin güvenliğini sağlamış hem de toplumun özgürleşmesinin yolunu açmıştır.

Risale Nur hizmetleri sayesinde toplumda uyandırılan bu güvenlik ve özgürlük tercihi, değişimin rotasını belirlemiştir. Asayişin kişisel ve toplumsal planda korunması ilkesi, alınan sonuçta önemli paya sahiptir. Bu gerçeğe vurgu yapan Bediüzzaman’a göre hiçbir talebesi “adi bir zabıta vak’asına dahi” karışmamıştır. Gerçekten hukuk içinde kalarak verilen haklı mücadelenin, toplum vicdanında güçlü bir karşılığı daima olmuştur.

Risale-i Nur öğretisinde, “müsbet hareket”in anlamı, elbette sadece asayiş boyutuyla sınırlı değildir. Aşağıda temas edeceğim üzere, “müsbet hareket” sosyal, kültürel ve siyasi olmak üzere geniş bir anlam çerçevesine sahiptir.

Müsbet hareket kavramından yola çıkarak ve hukuk içinde kalarak ulaştığımız “Türkiye modeli”, bugün İslami değerlerle demokratik yöntemlerin birlikte hayata geçirilebileceğine verilen örneğin adıdır.

Risale-i Nura Göre Hapishanenin Misyonu

Panelin konusuyla ve içinde bulunduğumuz mekânın özelliği ile yakından ilgili birkaç söz söylemenin gereğine inanıyorum. Zira çatısı altında toplandığımız bu mekândaki değişim, aynı zamanda Türkiye gerçeğini okumamıza imkân veriyor.

İçinde bulunduğumuz mekân, geçmişte bir hapishane idi. Bugün, mükemmel bir eğitim ve kültür sitesine, hatta bir Külliye’ye dönüştüğünü görüyoruz. Mahkûmlarını ve duvarlarını işkencenin kirlettiği hatıralarla malul bu hapishanenin, “müsbet hareket” yönünden farklı bir önemi ve anlamı var. Bu anlam, Bediüzzaman’ın “hapishane”kavramına biçtiği misyonla ilgilidir.

Bediüzzaman, risalelerinin birçok yerinde hapishaneleri bir “ıslah ve terbiye yeri” olarak gördü. Fransızların 1789 İhtilalinde ve Rusya’nın Ekim 1917 Komünist İhtilalinde, hapishanelerdeki serserilerin büyük rol oynadığını, fakat Türkiye’deki “hapishanelerin Risale-i Nur’un dersleriyle bir ıslah ve terbiye hane yerine geçtiğini” ifade eder.

“Bu medrese-i Yusufiyenin nâzırına yazdım: Ben Rusya’da esirken, en evvel bolşevizmin fırtınası hapishanelerden başladığı gibi, Fransız İhtilâl-i Kebîri dahi en evvel hapishanelerden ve tarihlerde serseri namıyla yâd edilen mahpuslardan çıkmasına binaen, biz Nur şakirtleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada mümkün oldukça mahpusların ıslahına çalıştık. Eskişehir ve Denizli’de tam faidesi görüldü.”

“İnşaallah, bir zaman hapishaneleri tam bir ıslahhane yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o Nurları mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzi edecekler.”(İman Küfür Muvazeneleri, 218)

“Bu terbiye için açılan dershanede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor.” (Asay-ı Musa 21)

Ekim 1917 Komünist İhtilalinde ve 1789 Fransız İhtilalinde öfkeye esir olan hapishaneleri, Bediüzzaman terbiyeci ve eğitimci yaklaşımı ile kine ve öfkeye kurban etmedi. Hapishaneleri azılı suçluların barınağı almaktan çıkardı ve bir okula çevirmeyi başardı.

Fransız İhtilali, Bastil Hapishanesindeki mahkûmların isyanı ile başlamıştır. Bugün o hapishanenin ne durumda olduğunu kısaca araştırdım. Meğer mahpuslar, isyan ederek hapishaneden kaçarken binayı yakmakla yetinmemişler, tamamen yıkmışlar. Enkazdan çıkan taşlarla sonradan başka bir meydanda, zulme karşı nefretin sembolü olarak bir kule inşa edilmiş. Fransa’ya giden turistler, halen Fransız ihtilalinin hatırası olarak, taşları hapishaneden gelen bu kuleyi ziyaret ediyorlar.

Kavram ve Davranış Olarak Müsbet Hareket

Müsbet hareket, günümüz sosyolojisinde pasif direniş veya sivil itaatsizlik gibi kavramlarla da ifade ediliyor. Fikir ve inançlarda kararlı duruşu ifade etmek için, negatif ve kışkırtıcı kavramlara kıyaslandığında, pozitif bir anlam telkin eden “müsbet hareket”, maksada en uygun kuşatıcı bir kavram olarak görülüyor.

-Mahiyeti itibariyle müsbet hareket, bir direnme yöntemi ve üslubudur. Aynı zamanda muhalefet yöntemini de içerir.

-Kişisel, sosyal ve siyasi sorunlara şiddet içermeyen yöntemlerle çözüm arayışını ifade eder.

-Müsbet hareket anlamında sivil itaatsizlik, ani bir tepki olarak ortaya çıkmaz. Sağlam bir özgüvene, güçlü bir fikri birikime dayanır.

-Her alanda adaleti gözetensabır ve tahammülgibi beşeri tutumları öngörür.

Risale-i Nur hizmeti, müsbet hareketin çağımızdaki özgün örneklerinden birisi ve belki başta gelenidir. Hayatının 28 senesi gözaltı ve hapislerde geçen Bediüzzaman, müsbet hareket ilkesini, büyük bir sadakatla takip etti. Hem kendisi hem talebeleri, sıkıntılı ve şiddetli imtihanlara maruz kaldı.

Bediüzzaman, baskı ve zulümlere karşı beşeri tahammülün bittiği yerde, kendisine “artık yeter” dedirterek, ezmek isteyenlere bu fırsatı vermeyi hiç düşünmedi. Bu tuzağın hep farkında oldu. Hâlbuki çağımızda birçok sosyal ve siyasi hareket, uygulanan baskıcı yöntemlerle terörize edilerek ezildi ve sindirildi. Risale-i Nur hizmeti, bu yöntemin tuzağına düşmeyen nadir örneklerden birisi oldu. Müsbet hareket ilkesi, Risale-i Nur hizmetinin istikametini koruyan bir kalkan teşkil etti.

Bediüzzaman, 1943’de girdiği Denizli hapsinde ağır sıkıntılara maruz kalır. Bunun sebebini şöyle izah eder:

“Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir’de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı“artık yeter”dememden bir bahane bulup, zâlimâne tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, harika bir ihsan-ı ilâhî eseri olarak şâkirâne sabrediyorum ve etmeye de karar verdim.” (13. Şua, 410)

Her şeye rağmen maruz kaldığı işkencenin kaldırılmasını ister. Kaldırılmadığı takdirde, tepkisinin, beddua yapmak“ihtimali” olduğunu söyler. Ama her şeye rağmen “bedduayı” yapmaz. İddianamesinde kasten 80 yanlış yapan savcıya bile, küçük kızının masumiyeti hürmetine bedduadan vazgeçer. Şöyle eder:

“Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassutlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık vaziyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. “Mazlumun âhı tâ arşa kadar gider”(Sahih-i Buharide geçen bir Hadis-i Şerif)diye bir kuvvetli hakikattir.” (Tarihçe-i Hayat, 519)

Sivil itaatsizlik anlamındaki müsbet hareketin ne anlama geldiğini ve nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin önemli bir açıklamayı, Kastamonu Lahikasında geçen bir dip notta, yani “Haşiye”de görüyoruz:

Talebelerinden Hasan Atıf’ı suçlamak amacıyla “rejim aleyhine” çalıştığı ifade edilince, müsbet hareket (sivil itaatsizlik) açısından Bediüzzaman, şu ilginç cevabı veriyor:

“Haşiye 1 - Âtıf’a muâraza eden ve hücum eden tarikatçı müftü ve taassuplu vâiz ve hoca ve ehl-i tarikat, ehemmiyetli ehl-i ilim ve tarikat, bu muarazada, en son perdesini rejim hesabına ve tarafgirliğe ve himayesine dayanıp, Âtıf’ın müdafaa ettiği sünnet-i seniye mesleğine taarruz suretine girdiğini; ve Risale-i Nur’a muâraza eden, bilerek veya bilmeyerek zındıkaya yardım ettiğine bir delil, bu defa adliyece benden sordular ki: “Kürt Âtıf rejim aleyhine çalışıyor. Demek onun muârızları rejime dayandılar.” Ben de dedim: Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var. Ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır. Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hükmünde, kanun-u adalet-i şer’iyesini reddetmeyen ve ilişmeyen Yahudilere, Nasârâya ilişmi- yordular. Demek, kabul etmemek, tasdik etmemek, idarece bir cünha, bir suç teşkil etmiyor ki, o çeşit muhalifler ve münkirler, en kuvvetli padişahların idaresi ve siyaseti altında bulunmuşlar. İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrie eder. Kastamonu Lahikası,326-327.

Bu ifadeler, özgürlükçe, sivil siyasi yönetimlerde çağdaş demokrasinin de en ileri öngörüsünü ihtiva ediyor. Yani, katılmadığınız, benimsemediğiniz bir görüşü, şiddet içermeyen yol ve yöntemlerle karşı çıkmak, benimsemediğini söylemek, yani muhalefet hakkını kullanmak insanın, hukuken korunması gereken en doğal hakkıdır.

Bediüzzaman, bir görüşe muhalefet etmenin, bir suç anlamında “cünha” teşkil etmeyeceğini ve bir sorumluluk sebebi olamayacağını söylüyor. Aksine bir görüşü kabul etmeyip, farklı bir görüşü savunmanın, vicdan ve fikir hürriyeti gereğince korunması gerektirdiğini öngörüyor. Buna saygılı olunması gereğini dile getiriyor. Çoğulcu bir yapının kodlarını veriyor. Onun bu ifadeyi söylediği dönemin Türkiye’deki tek partili yönetim dönemi olduğu dikkate alınırsa, bu değerlendirmenin anlamı ve önemi daha iyi takdir edilmek gerekir. Bu anlayışın tarihteki uygulama örneklerinden birisinin İslam’ın ilk dönemlerinde siyasi bir uygulama olarak görüldüğünü dikkate vermesi de ayrı anlam taşımaktadır. İslam’a her türlü hakareti yapanların, Cumhuriyet adına zulmü ve baskıyı kurumlaştırıp meşrulaştırdığını muhataplarına, şiddet öngörmeden söyleyebilmesi, “müsbet hareket”in dikkat çekici örneklerinden birisidir.

Risale-i Nurda Asayiş önceliği

Bediüzzaman, yargı eliyle maruz bırakıldığı mağduriyetler karşılığında hep hukuku ve adil yargılama ihtiyacını öne çıkardı.

Yargıyı zulme ve haksızlığa alet edenlere karşı müsbet hareketin gereğini yaptı. Her şeye rağmen asayişin yanında oldu.

“Risale-i Nur’un şakirtleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamış ve hükümet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış.

“Hâlbuki böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlarla kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zıt olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lâstikli bir kanunun yüz altmış üç (163)’üncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân-ı hükümeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar”.

Madem hakikat budur; biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek. Yüzer milyon kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun! Her ceza ve idamınıza hazırız. Hapsin harici, bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenadır. Bize karşı gelen böyle bir istibdad-ı mutlak altında hiçbir hürriyet—ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i diniye—olmamasından, ehl-i namus ve diyanet ve taraftar-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka bir çare kalmaz.” (Tarihçe-i Hayat, 506)

Baskıcı yönetim anlayışında hapishane, dışarıya nisbeten güvenli yerdir, diyerek, korunmak için hapsin bir sığınak olduğunu söyler.

Bu ifadeler, bir yönetimin baskıyı hangi boyutlarda kullandığının göstergesi olup, hapishanenin, dışarıya nisbeten “yüz derece” tercihe şayan, güvenli yer kabul edilmesi, herhalde sözün bittiği yer olmalıdır.

 

MÜSBET HAREKETİN KAYNAĞI

Zulmü dağıtmamak için, kusur ve sorumluluğun, onu işleyene münhasır kalması asıl olmalıdır. Birisinin hatası sebebiyle aile fertleri, akrabası, aşireti, partisi, derneği sorumlu tutulmamak gerekir.

“Birisinin hatasıyla başkası mesul olmaz” (En’am,164;isra 15; fatır 18; zümer 7) mealindeki mükerrer ayetleri bu görüşe delil gösterir.

Beşeri ilişkiler ve sosyal olaylar karşısında “tarafgirlik hissi” kontrol altıda tutulabilmelidir. Müsbet hareketin önemli bir tezahürü, tarafgirlik duygusundan uzak kalmayı başarabilmektir.

Hakperest olunmazsa ve buna dikkat edilmezse, büyük zulümler yaşanacaktır. Bu yüzden Ona göre, şu hususa bilhassa dikkat edilmelidir:

Tarafgirlik hissiyle, bir câninin hatâsıyla, değil yalnız akrabasına, belki taraftarlarına dahi adâvet eder. Elinden gelse zulmeder. Elinde hüküm varsa, bir adamın hatasıyla bir köye bomba atar. Hâlbuki bir mâsumun hakkı, yüz câni için feda edilmez; onların yüzünden ona zulmedilmez. Şimdiki vaziyet, yüz mâsumu birkaç câni için zararlara sokar.

Mesela, hatâlı bir adama müteallik, biçare ihtiyar valide ve pederi ve mâsum çolukçocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esasına zıttır.” (Tarihçe-i Hayat, 594)

Bu ifadelere göre, müsbet hareketin sosyal barış ve dayanışmayı koruyan en büyük ilkesi, zulmü dağıtmamak, sorumluluğu şahısla sınırlı tutmaktır. Suçla ilgisi olamayan insanları, (akrabası, hatta anne, baba ve kardeşi dahi olsa) sorumlu tutan genelleyici ve tahrikçi tutumlar, Bediüzzaman’a göre, sosyal barışın en büyük düşmanı olup, “menfi hareketi” teşkil eder.

Zulmü dağıtan, suçlu suçsuz ayırmayan bir anlayışın Risale-i Nurda yeri yoktur ve olamaz. Risale-i Nurun, acz, fark, şefkat ve tefekkür’e dayalı dört esasından birisi olan “şefkat” duygusu buna müsaade etmez. Eğer haksızca uğranılan zulüm ve sıkıntılar karşısında aynı yöntemle karşılık verme yoluna gidilseydi, çok ciddi sosyal ve siyasi sorunların yaşanabileceğini söyler:

Onun şakirtleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb-ı Hakkın inayetiyle mağlûp edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur’ân men etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirtler, Şeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi, cüz’î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar.” (Şualar, 466)

Bediüzzaman, Toplumun can ve mal güvenliğini tehdit eden tehlikelerden uzak durulmasını ısrarla telkin etti. Hukuk düzenini ihlal eden, toplumda kaosa yol açan hareketlerden herkesin uzak durmasını istedi. Böyle bir durumda, olaylara karışmayan, taraf olmayan ve rolü bulunmayan gayrı Müslimlerin çoluk çocuklarının dahi korunması gerektiğini söyler. Hayatında bu tutumun örneklerini fazlasıyla vermiştir.

Bediüzzaman, suçla ilgisi olmayan insanların korunmasını gerekli görmenin ötesinde, düşman hayvanlarına dahi zarar verilememesi gerektiğini söyler. Doğu Anadolu’da Ermenilerle çatışırken, kadın, yaşlı çocuk ayırmadan katliam yapan Ermeniler’in bu tutumuna karşı, bazı askerler, Ermenilerin hayvanlarını dahi zarar verince böyle bir şeye gerek olmadığını, sadece silahlı düşmanın hedef alınması gerektiğini söylemiştir.

 

CİHAD-I MANEVİ

Bediüzzaman, fikirleriyle hükmedeceğine sonsuz güveni olan birisidir. Elinde “Kur’an gibi bir mucize-i maneviye” bulunmasıyla gönlüne sıklet gelmeyeceğini, yani kendisini savunmada hiç acziyet duymayacağını söyledi. Kur’an sayesinde ilmen fikren kendisini savunmanın hep özgüveni içinde oldu. İslam’ı savunmak için, Kur’an’ın tezgâhından gelen aklı ve kalbi ikna eden “elmas kılıç” değerindeki Kur’an hakikatlerinin yeterli olduğuna inandı ve maddi kılıcın kınına girmesi gerektiğini söyledi.

Din ve vicdan hürriyetinin etkili bir şekilde uygulanması halinde “silahla cihad” yolunun kapanacağını ve kapanması gerektiğini savundu.

Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetiyle maddi cihaddan manevi cihada geçildiğini söyler. Akıl ve kalplerde meydana gelen manevi tahribatın, ancak manevi cihadla ve fikri istikamet elde etmekle önlenebileceği inancındadır. Ona göre, tahribatçı, yıkıcı ve bozguncu sonuçlar doğuran, güvenliği ihlal eden fikirlere karşı, maddi ve cebri yöntemlerle etkili mücadele yapılamaz. Bu yöntem, insan fıtratına aykırı olduğundan kalıcı değildir ve geleceği yoktur. İnsanın fıtratında var olan “insaniyet” boyutunu öne çıkarmalı ve insani değerler temelinde kişilik kazanmalıdır. Bu sağlanamadığı zaman, insanlığın önüne çıkacak manzara ve sonuç şu olacaktır:

“Kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak.” (Şualar, 722)

“Bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıt altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez.” (Emirdağ Lahikası, 282)

Müsbet hareket kavramının risale-i nurdaki pratiği cihad-ı manevidir. Yani fikir ve vicdan hürriyetinin kullanılması yoluyla hizmettir.

“Dinde ikraha ve icbara ve silahla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan,” hükümetlerde temel bir ilke olarak benimsendiğinde, silahlı ve güce dayalı mücadele yerine, fikre ve iknaya dayalı “cihad-ı manevi” dönemi yaşanacaktır.

Bediüzzaman’a göre, Risale-i Nurlar, “cihad-ı manevi” dönemi yaşanmasında önemli bir belirleyici olacaktır. Risalelerle yapılan iman hizmetinin akıl ve kalplerde sağladığı tesir, “maddi kılıçlara ihtiyaç bırakmıyor.” demektedir.

 

HARİÇTEKİ VE DAHİLDEKİ CİHADIN FARKI

Bediüzzaman, dâhildeki ve hariçteki cihat, mücadelenin farkına özellikle dikkat çeker. “hariçteki cihat başka, dâhildeki cihat başkadır. (Emirdağ Lahikası, 2, 242) dâhilde (aynı toplumun fertleri arasındaki ilişkilerde) fikirleri kabul ettirmenin yolu, ona göre maddi cihat, yani çatışma yöntemi olamaz. Toplumda görüşlerimizi kabul ettirmenin yolu ve yöntemi “müsbet harekettir”. Yani toplumun can ve mal güvenliğinin korunması için asayişin sağlanması öncelikli ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç sebebiyle, “biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz” (yani tahripçi, tahrikçi ve yıkıcı olmayacağız) demektedir. Asayişi ihlal eden yani, toplumun can ve mal güvenliğini tehdit eden hareketlerden kaçınmayı öngörmektedir.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, kişisel, sosyal ve siyasi sorunlarımızı, şiddet ve öfke yüklü “menfi hareket”ten uzak durarak; barışcı yöntemlerle çözme beceri ve başarısını göstermek, yani Bediüzzaman’ın “müsbet hareket” olarak kavramlaştırdığı şekilde çözme temennisi, toplumsal ortak paydamız olmak gerekiyor. Günümüzde bütün toplumlar buna muhtaç olduğu gibi, Türkiye’nin ihtiyacı da inkâr edilemez. Barış süreci izlemeyi Devlet politikası haline getiren bir toplumun, birbirine saygı ve tahammül edebilmesi ve farklılıkları kabullenmesi için ihtiyaç duyacağımız ilk değer, şüphesiz “müsbet hareket” olmak gerekiyor.

Foto galeri için buraya tıklayınız

 

popüler cevapdünya atlası