Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye'dir. Bu kilit açılınca âlem-i İslam’ın kilidi açılacak

Eklenme Tarihi: 12 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2019

Said Nursi’nin Talebesi Said Özdemir Ağabey’in 1. Uluslar Arası Hutbe-i Şamiye İslam Dünyası ve Küresel Barış Sempozyumu konuşmasıdır

Aziz kardeşlerim.

Hutbe-i Şâmiye yalnız okunduğu asır için değil, bütün asırlara hitap eden ve insanlığın bundan çok ders alacağı muazzam bir hitabedir. Bunun şerhi tabi Risale-i Nur'dur. Şimdi bu Hutbe-i Şâmiye’den bazı alıntıları okuduktan sonra müsaade edilirse bazı mühim mevzulara temas edeceğim.

“Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibarıyla, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kalesi hükmünde Arap ve Türk hakikî iki kardeş, o kale-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.

“İşte, bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi, İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine mânen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır.

“Azâmetli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sâhipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.

“Bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit, merâkiz ve maâbid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuraniyi ihtizaza getirmekle onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-ı terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.

“Ey bu sözlerimi dinleyen bu Cami-i Emevî’deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm camiindeki ihvân-ı Müslimîn! ‘Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mazuruz’ diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tembelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.

“Ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar, en evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyetin mücahitleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tembellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti görecek.

“Bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur'aniye etrafında ittihad-ı İslam dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesile olduğu gibi, bu vatanı istila-yı ecanibten ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

“Ruh u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur'ân-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.

“Şimdilik Asya ve Afrika'da inkişafa başlayan ve dört yüz milyon Müslümanı birbirine kardeş ve maddî ve mânevî yardımcı yapan İttihad-ı İslâmın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde tesise başlamasının ve Kur'ân-ı Hakîmin kudsî kanunlarının o yeni İslâmî devletlerin kanun-u esasîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik ediyoruz.

“Evet, o ecnebîlerin canavarlar gibi yaptıkları muâmele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve ittihâd-ı İslâm cereyânını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil İslâm devletlerinin teşkilini intâc etmiştir. İnşaallahu Teâlâ, cemâhir-i müttefıka-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlâhîden kuvvetle ümit ve niyaz ediyoruz.

“Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini alet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmiyette bulmuş bu millet dayanabilir. Bu milletin hamiyetperverleri ve milliyetperverleri, her şeyden evvel bu mümteziç, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-ı Kur'aniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur, inşaallah.

“Aziz kardeşlerim,

“Biz, Risale-i Nur'la, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini def'etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emarelerle, hatta mahkemede de kısmen ispat etmişiz.

“Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.

“İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir.

“Evet Risale-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp der: ‘Risale-i Nur ve şakirtleri dini siyasete âlet eder; emniyete zarar ihtimali var.’

“Hey bedbahtlar! Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur. Fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adaleti temin ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesidir. Bunu âlî bir heyet-i ilmiye ve içtimaiye tetkik etsinler. Eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli idama razıyım.

Bu beyanattan sonra şu hususları ifade etmek istiyorum. Bediüzzaman Hazretleri ile yedi sene beraber bulunduk. Beraber seyahatlerimiz oldu. Ankara’ya iki defa davet ettik ve iki defa da geldiler. Ankara’da Beyrut Palas'ta misafir ettik. O zamanlar milletvekilleri kafile kafile geldiler. Üstad Hazretleri onlara çok muazzam konuşmalar yaptı. “Memleket, âlem-i İslam nasıl kurtulur?” diye çok muazzam dersler oldu. Ve ikinci defa da yine davet ettik yine geldiler ve bu sefer de Bahçelievler’de bir ev tuttuk. Orada 3-4 gün kaldılar. Ondan sonra İstanbul’a gittiler. Fakat ona mukaddeme olarak şunları arz edeyim. Vak’a, bizim hayatımızda büyük bir inkılâp yapan bir hadise var ve Üstada ve Risale-i Nur’a bağlayan bu hadise bizim için çok mühim. Kısaca onu arz edeyim.

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okurken üçüncü sınıftan ayrıldım. Kader-i ilahi bizi ayırdı ve geldik Diyanet’e girdik. Diyanet’te çalışırken İskender Göçer diye biriyle tanıştım. İskender Göçer, “Harika şeyler gördüğünü, bütün peygamberlerin hayatlarının gözlerinin önüne getirildiğini, hangi peygamberin nerede, nasıl mücadele ettiğinin kendisine gösterildiğini, sürekli manevi telkinat aldığını, Âl-i Beyt’in kendisiyle meşgul olduğunu, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kendisine harp talimi yaptırdığını, Hz. Âişe ve Hz. Fâtıma’nın da kendisine cübbe ve takke taktığını ve ileride mehdi olacağını, Mekke'den çıkıp bütün dünyayı ıslah edeceğini” söyledi. Baktım ki anlattıkları İslam tarihine aykırı değil. “Madem bu mehdi olacak ben de vazife görürüm” dedim.

Arkadaş olduk. İki yıl beraber gezerdik, dolaştık. O yüksek mühendisti. Konya'ya gitti. Ben de Diyanet’ten izin alarak oraya gittim. Selamet Palas diye bir otelde o anlatıyor biz dinliyorduk. Ve ben şüphelendim. “Acaba bu zat hakikaten mehdi olacak mı?” Orada Üçler, Yediler mezarlıkları var. Oraya giderek: “Ya Rabbi! Ben hakikaten hak yolda mıyım, değil miyim? Ya Rabbi! Bana bildir” diye o mezarlıklarda ağlıyorum, yalvarıyorum. Birden aklıma geldi. Bunu bilse bilse Bediüzzaman Said Nursî bilir diye Üstada gitmek için İskender Göçer’i de ikna ettim. Peder de hayattaydı, ona da bir telgraf çektim. O da gelince üçümüz Konya’dan Isparta’ya doğru yola çıktık.

Isparta'ya yatsıdan sonra vardık. Saat 22.00 gibi. Üstadın evini arayıp, bulduk. Ben, babam ve İskender Göçer’e: “Geceleyin otelde kalıp sabah gidelim” dedimse de İskender Göçer, “Hemen gidelim” dedi. Fitnat Hanım’ın sahibi olduğu Üstadın evine gittik. Kapıyı çalan ve karşısında Mustafa Sungur Ağabey’i bulan İskender Bey, “Ben mehdiyim, peygamberlerin selamı var, Sadi Nursî ile görüşmek istiyorum” dedi.

Sungur Ağabey ona: “Üstad şu anda istirahatte bu saatte rahatsız edemeyiz” dedi. Bunu kabul etmeyen Göçer ısrar edince Bayram Yüksel Ağabey geldi ve; “İskender Bey bakın lambası sönük rahatsız edemeyiz” dedi.

Bizim mehdi kızsa da otele gitmeye ikna oldu ve geceyi otelde geçirirdik.

Sabah namazından sonra Üstad, talebesi Ceylan Çalışkan’ı otele göndermiş. Çünkü kalacağımız oteli akşam Üstadın talebelerine söylemiştik. Ceylan Çalışkan, “Üstadım acele sizi istiyor. Yalnız üç kişi değil, iki kişi geleceksiniz” dedi.

Bizim mehdi dediğimiz zat, “Ben zaten gelmiyorum” dedi ve gitmek istemedi. İki kişi, baba oğul Üstadın huzuruna çıktık ve Üstad bize sarılarak, “Hoş geldiniz” dedi.

Üstad bana, “Nerelisin” diye sordu. Ben de, “Siirt’in Tillo köyündenim” dedim. Üstad: “70 sene önce ben oradaydım. Oradan bir yardımcı vermesi için Şeyh Hamzaü’l-Kebir ve oğlu İbrahim Mücahid ile İsmail Fakirullah ve Sultan Memduh’u şefaatçi yaparak Allah'a dua ediyordum ve bir yardımcı bekliyordum. Allah sizi bana yolladı. Sizi Arabistan vs. yerler namına da kabul ettim” dedi.

Üstad o gün çok şendi. Bizi muhabbetle karşıladı ve 1-2 saat bizimle ilgilendi. Bana İstanbul’da yaşadığı 31 Mart Hadisesi’ni, kendisini asmak istediklerini, onlara nasıl müdafaada bulunduğunu, Hutuvât-ı Sitte’yi bastırınca İngilizlerin nasıl kendisini öldürmeye çalıştığını, ayaklanmalara karşı hamalları ve askerleri nasıl teskin ettiğini, Ankara’ya nasıl çağrıldığını ve yeni mecliste neler yaşadığını tek tek anlattı. Nihayet yoruldu ve durdu.

Ben, “Üstadım ben bu memleketten gideceğim” dedim. “Nereye gideceksin?” diye sordu. Ben, “Hicaz'a gitmek istiyorum” dedim. Üstad, “Niye buradan gidiyorsun?” dedi. Ben de, “Efendim, memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak. Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de” dedim.

Üstad, “Bak Kardeşim, ben Mekke’de olsaydım Medine’de de olsaydım dünyanın hiçbir yerine gitmezdim Türkiye’ye gelirdim. Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye'dir. Bu kilit açılınca âlem-i İslam’ın kilidi açılacak. Buradan gitmek, harpten kaçmak gibidir. Harpten kaçmak kebairdendir. Buradan gitmek için izin yok” dedi.

Bakın geçen gün Sibirya’dan bir kardeş geldi. “Orada dershane açtık” dedi. Sibirya’dan Afrika‘ya, Japonya’dan Amerika’ya kadar belki 70-80 ülkede elhamdülillah dershaneler açıldı. Çünkü Üstad bunu 70 sene evvel söylemişti. “Bu kapılar açılacak, âlem-i İslam açılacak. Onun için buradan gitmek caiz değil” dedi.

Ben de, “Hay hay Üstadım, madem sizin izniniz yok. Ben de gitmem” dedim. Kaldım. Peder dayanamadı. “Efendim bizimle gelen bir zat var, ileride kendisi mehdi olacakmış. Bazı şeyler anlatıyor.” Üstad durdu biraz, “Yok kardeşim siz onunla meşgul olmayın, size zarar gelir” dedi. Tabi o böyle deyince, o benim kalbimden silindi. Biz çıktıktan sonra Üstad Sungur Abi’ye, “Onlarla gelen adam meczuptu” demiş. Demek ki bazı meczup kimseler bazı şeyler görür. Ve ben Allah’a şükrederek söylüyorum, meczup bir mehdi sayesinde hakiki mehdiyi tanımış oldum.

Allah razı olsun Badıllı kardeş bazı güzel noktalara değindi ama Cenâb-ı hak Risale-i Nur’un yeni yazıyla neşrini bize nasip etti.

Bana sonraki ziyaretlerimin birinde, “Bak Said kardeşim. Biz bu eserleri şimdiye kadar eski yazıyla basıyorduk, fakat gençler okuyamıyordu. Ben Manevi ihtar aldım. Bu eserleri yeni yazıyla, Latin harfleriyle bastıracağız. Bak sana nasip oldu. Büyük Sözler’i daktilo ettirdik. Şurada duruyor. Sen onu alıp götüreceksin, bastırıp getireceksin” dedi. Kendisi de mübarek kesesinden 1200 lira çıkarttı, bana verdi. “Bunu da maya yaparsınız” dedi.

Ben de Allah rahmet etsin Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Salih Özcan ve bazı Nur Talebeleriyle Sözler’i bastırarak Üstada getirdik. Fakat bastırmadan önce matbaadan bir forma çıktığı zaman kurye ile Emirdağ veya Isparta’ya gönderilirdi. Üstad basılan formayı kontrol ederdi. Mesela gelen formayı Zübeyir Gündüzalp’e verir, kendisi de eski yazılı nüshayı alır ve okutur. Bu şekilde Risaleler’in tashihi yapılırdı. Bizim bastığımız İhlâs Nur Neşriyat bizzat Üstad’ın tashihinden geçmiş şekliyledir.

Sözler, Lem’alar, Mektubat, Tarihçe-i Hayat hepsi bizzat Üstad’ın nazarından geçerek basıldı.

Büyük Sözler’i Üstad’a götürünce o çok kadar sevindi ki, ayağa kalkarak bize sarıldı. Kitabı bağrına bastı, oda içerisinde dönmeye başladı. “Kardeşim ben şimdi âhirete gitsem gözüm arkada gitmez. Çünkü şimdiki neslin okuyacağı, anlayacağı bir lisanla binlerin ellerine bu Kur’an hakikatleri geçti. Elhamdülillah ben vazifemi yaptım. Çok sevinçliyim. Kaç lira bunun fiyatı?” dedi. Ben de Üstad’a “Zaten siz para verdiniz basılması için” dedim. O da “Olsun kardeşim. Bu işin ihlâsla olması için kendi eserimi kendi paramla almam lazım” dedi. Fiyatı olan 25 lirayı verdi, bir tek Sözler aldı. “Yalnız her 25 lirayı verene bu kitabı vermeyin. 25 kişiye okutacağım diyene verin” dedi. Sonra sırasıyla Mektubat, Lem’alar ve 1958’de sıra Tarihçe-i Hayat ‘a geldi.

Tarihçe-i Hayat’ı ağabeyler yazmış, kendisi de ilaveler yapmıştı. “Bu Tarihçe-i Hayat çok güzel oldu, 20 mecmua kuvvetinde oldu” dedi. Hatta Bayram kardeşe, “10 ordu kuvvetinde oldu” demiş. Sonra bana dedi ki: “Fakat sen Tarihçe-i Hayat’ı basarsan hapse gireceksin. Eğer hapsi kabul ediyorsan götür bastır.” Ben de, “kabul ediyorum” dedim. Götürdüm bastırdım. Tabi o sene bir şey olmadı. Üstadın dediği gibi çıktı ve Üstadın vefatından 5 yıl sonra Tarihçe-i Hayat’ın içerisinde bir cümle buldular. Bu cümleden, “Birinci cumhurbaşkanına hakaret ediyor” diye 5816. maddeden mahkemeye verdiler. Ben ile Dr. Tahsin Tola naşir olarak, Mustafa Sungur da müellif olarak hâkim huzuruna çıktık. Naşirler bir buçuk sene, müellif dokuz ay hapse mahkûm edildik. Bir buçuk sene Ulucanlar Cezaevi’nde elhamdülillah yattık. Yalnız o değil, Üstad’dan sonra 9 defa daha hapse girdik.

Biz 20 Mart 1960 da hapishaneye girdik, 23 Mart’ta da Üstad darü’l bekaya gitti.

Fakat elhamdülillah her sene, 1967’ye kadar 1-2 defa giriyorduk. Elhamdülillah Risaleler yayılmaya devam etti. Ankara Garı’na, belediye otobüslerine, radyoya reklamlar vermiştik. Bugün belki verilemez.

Üstad’ı iki defa Ankara’ya davet ettik. Fakat üçüncüsünde İnönü dayanamadı. Kalktı beyanat verdi. “Menderes Said Nursî’yi seçim propagandası için gezdiriyor” diye. Böyle deyince, Menderes korktu. Bakanlar Kurulu’nu toplayarak, “Bu zat hiçbir yere gitmesin, Emirdağ’da ikamete mecbur olsun” dedi. Biz de Re’fet Ağabey ile bazı kardeşleri Üstad’ı getirmeleri için göndermiştik. Tam çıkacakları sırada radyoda Bakanlar Kurulu Kararı açıklanıyor. Zübeyir Abi, “Efendim Bakanlar Kurulu Kararıyla çıkmamız yasaklanmış” deyince Üstad, “Hayır” dedi. “Ben onların mahkûmu değilim” diyerek, “Hazırlanın gideceğiz” dedi. Bizim arkadaşlar arkada, Üstad Hazretleri önde arabayla yola çıkıyorlar. Hemen emniyet Ankara’ya telefon ediyor, “Hazırlanın Bediüzzaman Ankara’ya geliyor” diye. Ankara Emniyet Müdürü Necati Bilicioğlu emir almış ki, “Bediüzzaman bir daha Ankara’ya gelirse Ankara’ya sokmayın” diye. Üstad Hazretleri geliyor, Gölbaşı’nda karşılıyorlar. Bizi de hemen Emniyet binasında hapsettiler, karşılamayalım diye. Üstad’a, “Ankara’ya giremezsiniz” diyorlar. Üstad, “Ben hapis değilim, hakkımda mahkeme kararı yok, bu karar yanlış. Dinlemiyorum.” diyor. Onlar da: “Efendim kusura bakmayın, biz emir kuluyuz.” Üstad’da onlara, “Benim bir düsturum var. Hiç kimsenin hatasından dolayı başkasına ceza verilemez. Benim burada fedai arkadaşlarım var. Emretsem buradan geçeriz. Ama iş büyür, istenmeyen haller olur. Bu otuz senedir bana çok zulmedildi, hapislerde her türlü zulüm yapıldı ama bir kişinin burnu kanamadı. Neden? Çünkü biz emniyet ve asayişin bekçileriyiz. Evet buradan geçmeyeceğim, sırf bir hadise olmasın diye. Fakat bu sizin için hiç iyi olmayacak.” dedi.

Daha sonra Konya'ya beraber gittik. Taksi gelip, meydanda durdu. Birden bire taksinin etrafı bulut gibi kapandı. Polisler kalabalığı dağıtmak için halkı coplarla dövmeye başladı. Halkı dağıttıktan sonra bizi de taksiden çıkararak dövmeye başladılar. Zübeyir Ağabey’i zorla cipe bindirmeye çalışıyorlardı. Ben polislerden kurtulup Üstadın yanına geldim. Üstad gelen polislere saatini göstererek, “Ben namaz kılacağım” dedi. Öğle namazını Selimiye Cami’nde kıldık.

Üstad, “Mevlânâ'yı ziyaret edeceğim” dedi, fakat polisler müzenin açık olmadığını söylediler. Müze Müdürü Mehmet Önder oradaydı. “O vazife bana ait, ben hususi olarak gezdireceğim” dedi. İçeriye girdik. Üstad, “Ben yalnız gezmek istiyorum” dediyse de, halk ve sivil polisler Üstadı yalnız bırakmıyordu. Biraz yürüdükten sonra sandukaların olduğu yere geldi, kıbleye yönelerek dua etti, hem de bir taraftan ağlıyordu.

Daha ileri gitmedi, dışarı çıktı. Üstad Hazretleri polisleri yanına çağırdı. Onlara şunları söyledi: “Ben size teşekkür ediyorum. El öptürmek bana azaptır. Buna engel oldunuz. Fakat bu memleketin asayişine koruyan biziz. Eğer bu memlekete bin savcı ve bin emniyet müdürü kadar, bu memleketin emniyet ve asayişine hizmet etmemişsem Allah beni kahretsin” dedi. Bizzat kulaklarımla işittim. “Siz de emniyete hizmet ediyorsunuz. Ama suçlar olduktan sonra. Biz suçlar gelmeden her ferdin kalbine manevi bir yasakçı bırakmak suretiyle onları suçlardan önlüyoruz. Bakın size bir misal söyleyeceğim. Afyon hapishanesinde 4-5 adam öldüren bir katil vardı. Fakat biz ona Risale-i Nurlar verdik. Okumaya başladı, namaza başladı. Bir gün o katil bir tahtakurusu bulmuş bana getirdi. Dedi ki, ‘Hocam bu tahtakurusunu öldürmek acaba günah olur mu?’ Bakın bu adam 4-5 kişi öldürmüş ama kılı kıpırdamamış. Ama nur-u Kur’an, nur-u iman kalbine girince bilerek bir tahtakurusunu öldüremiyor. İşte biz buyuz, bizi anlayın” dedi.

Bir dua yaparak bitirmek istiyorum.

Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Aradîn, yâ Halıkî ve yâ Halık-ı Külli Şey,

Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlubumu bana musahhar kıl. Kur’ân’a ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur’a musahhar yap. Ve bana ve ihvanıma iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl. Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mes’ut kıl.

Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştük. Sana dehalet ediyoruz ve sana hizmetkârız ve senin rızanı istiyoruz ve seni arıyoruz.

Bütün günahlarımızdan istiğfar ve tövbe ediyoruz. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bütün emanetlerine bizi emin kıl.”

Hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede bizleri azami ihlas, azami sadakat, azami sebat, azami fedakârlık ve azami takvada muvaffak ve muzaffer eyle. Merhum ve muazzzez Üstad’ımız Bediüzzaman Hazretlerinin makamını âli eyle. Rahmet rızana mazhar eyle. Davasını daim eyle. Dualarını kabul eyle. Bizi onun talebeliğine layık eyle ve himmetine nail eyle. Son nefesimize kadar hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede ihlâs ile istihdam eyle. İhlâslı, külli Kur’an ve nur hizmetleri nasip eyle. Bütün mümin kardeşlerimizin kalplerini bir birine karşı sevgi ve muhabbetle doldur. Her türlü ihtilaf ve iftiraktan muhafaza eyle. Aramıza nifak ve şikak, ihtilaf verme ya Rabbi. Senin rıza-yı ilahini ve Resul-ü Zişan’ın şefaat-i Kübrasına nail eyle, layık eyle ya Rabbi. Ve ahiri daavahum elhamdülillahi Rabbi’l-alamin. El fatiha.

 

popüler cevapdünya atlası