Kur’ân Medeniyetinin Doğduğu Toplumda Din

Eklenme Tarihi: 11 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN’ın 1. Kur’an Medeniyeti Sempozyumu tebliğidir


Kur’ân, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) Mekke, Medine ve Tâif gibi önemli şehirlerin bulunduğu Hicaz bölgesinde vahyedildi. Kur’ân’ın nazil olduğu toplumda putperestlik dediğimiz yaygın dinî inancın yanı sıra başka dinler ve inançlar da mevcuttu. Hicaz’da Araplar arasında Yahudi ve Hıristiyan olanlar vardı. Bununla birlikte Araplardan bu dinlere mensup olanların sayısı putperestlerden azdı. Özellikle Hicaz’ın kuzeyinde Medine, Vâdi’l-kura, Fedek, Teyma gibi yerlerde çok sayıda Yahudi yaşıyordu. Hıristiyanların sayısı daha azdı; ama Hicaz bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış durumdaydılar.

Yahudilik, Hicaz bölgesinde putperestlikten sonra en fazla mensubu olan dindir. Kitabî bir dine sahip olan Yahudilerin Hicaz kültürü üzerinde önemli etkileri olmuştur. Medine’de yoğun bir Yahudi nüfus bulunmasına rağmen Mekke’de kayda değer bir Yahudi varlığından söz edilemez.

Hicaz bölgesi dışındaki bazı Arap kabileleri Hıristiyan olduğu halde Hicaz’da toplu bir Hıristiyanlaşma olmamıştır. Kuzeyde Hireliler ve Gassanîler arasında Hıristiyanlık kök saldığı gibi Yemen’de de önemli sayıda Hıristiyan mevcuttu. Ayrıca gerek Hicaz’da, gerekse yakın bölgelerde Hıristiyanlığa mensup insanlar yaşıyordu. Mekke’de hem Kureyşlilerden, hem de burada bulunan kölelerden Hıristiyan olanlar vardı. Osman b. Huveyris ve amcaoğlu Lehhâ, Varaka b. Nevfel ve Ubeydullah b. Cahş, ismi zikredilen Hıristiyanlardandır. Bunların dışında Mekke’ye ticaret yapmak amacıyla gelen, buraya yerleşen ya da köle olarak Mekke’de bulunan Hıristiyanlar da vardı. Mekkelilerin Hıristiyanlar hakkındaki kanaatleri, genel olarak olumsuzdu. Bunda Kâbe’yi yıkmak isteyen Ebrehe’nin Mekke’ye yaptığı saldırının etkisi olmalıdır.

İslâm’ın doğuşu sırasında Medine’de bazı Hıristiyanların bulunduğu söylenmekteyse de bunlar hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Hz. Peygamber’in hicreti üzerine Medine’den ayrılıp Mekke’ye yerleşen Ebû Âmir er-Râhib’in o sırada Hıristiyan olup olmadığı hususu meçhuldür; ancak onun daha sonra Hıristiyan olduğunu biliyoruz.

Putperestler, taptıkları putlardan ayrı olarak gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan, yağmur yağdıran ve onunla toprağı canlandıran Allah’ı da biliyorlardı. Araplar, Yüce yaratıcı olarak Allah’a inanmakla birlikte başka varlıkların Allah’la onlar arasında aracı olduklarına inanırlardı. Putlar, aracı kabul ettikleri bu varlıkları temsil eden simgelerdir.


Kur’ân’ın, Hicazlı muhataplarının eski inançları için uygun gördüğü isim şirktir. Şirkin temelinde şefaat anlayışı bulunmaktadır. Putperestler, Allah ile doğrudan ilişki kuramadıklarına inandıklarından isteklerini ve ibadetlerini Allah’a ulaştıracak kutsal varlıklara inanıyorlardı. Bu varlıkları temsil etmek üzere de çeşitli maddî nesnelere sahiplerdi. Müşrikler, putlara sadece kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ettiklerini söylüyorlardı.

Kur’ân’ın ısrarla üzerinde durduğu ve yerleştirmeyi amaçladığı iki inanç prensibinden biri tevhit, diğeri ise ahiret inancıdır. Bunların, Cahiliye Araplarının genel olarak uzak kaldıkları temel inanç ilkeleri olduğu anlaşılmaktadır. Putperestlerin vahiy ve peygamberlik gibi konularda ehl-i kitaptan duydukları dışında sağlam bir bilgileri yoktu. Kur’ân, Arapların ahiret hayatına inanmadıklarını ve ahiret inancını eskilerin masalları saydıklarını vurgular. Ancak Kur’ân’ın bu tespiti, putperest Hicazlılar arasında az sayıda da olsa ahiret inancını kabul edenler olmadığı anlamına gelmez. Nitekim ahiret inancına sahip Arapların, ölünün mezarının başına bir deve bağlayarak aç ve susuz bıraktıkları, ölünün yeniden dirilip bu deveye binerek mahşer yerine gideceğine inandıkları nakledilir. Bazıları ise ölünün tekrar dünyaya döneceğine inandıkları için dönüşü sırasında faydalanması amacıyla mezarına yiyecek, giyecek gibi ihtiyaç maddeleri bırakıyorlardı.

Komşuları olan Yahudilerle ve Hıristiyanlarla karşılaştırıldığında Araplar, dinî kültür açısından daha zayıflardı. Zira iki din de kitapları ve kurumlarıyla Araplardan çok ileri durumdaydı. Bundan dolayı Yahudiler, Araplara tepeden bakıyorlar ve kendilerini onlardan üstün görüyorlardı.

Hicaz’daki putperestlik, Ortadoğu’da yaygın olan putperestlikten çok farklı değildi. Kitabı olmadığı ve dinî kurumları yeterince gelişmediği için putperestlikte kişilerin algılarının, hayal dünyalarının ve geleneklerin etkisi, azami derecede hissediliyordu.

Putperestlerin Hz. Muhammed’e karşı koyarken en önemli savunuları, atalarının dinine olan bağlılıklarıydı. Din, onların kabile kimliklerinin ve -varlık kaynağı olarak gördükleri- geçmişlerinin bir parçasıdır. Bu sebeple yaşlı insanların daha tutucu davrandıkları, Hz. Peygamber’e inanan insanların çoğunluğunun ise gençlerden oluştuğu görülmektedir.

Putperestlerin dini hakkında genellemeler yapmak kolay değildir. Zira Arapların dinlerine ait kurumsallaşmış bir inanç sistemi ve -hemen hemen hac ibadeti dışında- sistemli dinî ritüelleri bulunmamaktadır. Yer yer farklılaşan, başka kültürlerin etkisi altına giren bir din anlayışından söz etmek mümkündür.

Arapların dinî inançları, Ortadoğu’da yaygın olan ve Tanrı ile yaratılmışlar arasında aracı varlıkların mevcudiyetini kabul eden inançlara dayanmaktadır. Araplar, önemli bazı tanrılarının Allah’ın kızları olduğuna inanırlardı. Bu anlayış, Arapların yaşadığı coğrafyanın dinî kültürüyle ilgilidir. Suriye’de, Hicaz bölgesinde kutsal sayılan Lât, Menât, Uzzâ ve Hübel putları ile aynı adları taşıyan putlar mevcuttu.

Arapların din anlayışlarının bölgedeki yerleşik toplumların dinlerine göre geri olması ile Arap toplum hayatı arasında ilişki olduğunu düşünüyoruz. Hicaz Arapları, daha çok göçebe ya da yarı göçebe topluluklar halinde yaşadıkları için inançları, kendi gözlemlerinin ve pratik tecrübelerinin etkisiyle de şekillenmiş; dinî ibadetleri basit kalmıştır. Öte yandan soyut inanç, bilgi ve imanda derinlik gerektirir.

Arapların din anlayışlarının yer yer farklılık göstermesinin sebepleri arasında yerelleşmeden söz edilebilir. Hayatlarını genellikle kendilerine ait bir bölgede ve kendi kabileleri içinde sürdüren Araplar, diğer toplulukların dinlerine göre bazı yerel özellikler taşıyan bir din anlayışına sahip olmuşlardır.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvveti ile Hz. İbrahim’in (a.s.) yaşadığı dönem arasında yaklaşık 2500 yıl geçmiş olmasına rağmen Arapların inançları ve ibadetleri içinde İbrahim dinine ait unsurların ve motiflerin -örneğin Kâbe’nin ve haccın- bulunması, şaşılacak bir şey değildir.

Elimizdeki kaynaklara göre Kur’ân medeniyetinin doğduğu bölgede yaşayan Araplar, eskiden Hz. İbrahim’in dinine bağlıydı. Rivayetlere göre putperestliği Mekke’ye getiren kişi Amr b. Luhay’dır. Huzâa kabilesine mensup olan Amr, Cürhüm kabilesinin Mekke’den sürülmesinden sonra Kâbe’nin yönetimini ele geçirip muhafızlığını üstlenmişti. Amr’ın yaşadığı dönem hakkında bilgi yoktur. O, Belkâ yöresinde Meâb’da, Amâlika kabilesinin putlara taptığını görmüş, bunun mahiyetini onlara sormuş; ona putların insan şeklinde yapılmış ilahlar olduklarını söyleyince, Mekke’ye götürmek üzere kendisine bir put vermelerini istemiş; onlar da Amr’a Hübel putunu vermişlerdi. Amr’ın Hübel’e saygı duyulmasını sağlamakla yetinmeyip diğer putlara tapınmayı teşvik ettiği ve putlara kurban kesme âdetinin de ilk defa onun tarafından ihdas ettiği nakledilir.

Arapları putlara tapmaya sürükleyen başka bir etkenden de söz edilir. Mekke’den ayrılan kimseler, Kâbe’ye saygılarından dolayı buradan bir taş alarak beraberlerinde götürüyorlar; konakladıkları yerde taşı yere koyarak tavaf ediyorlardı. Bu davranışları zamanla onları, hoşlarına giden şeylere tapmaya götürdü.

Hz. İbrahim, eşi Sara’nın kıskançlığı nedeniyle İsmail ile annesi Hacer’i Mekke’ye götürmüştü. Hz. İbrahim, daha sonra oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşa etmiştir. Hz. İsmail de babası İbrahim gibi Allah’ın peygamberiydi. Hz. İsmail, Mekke’de Araplar arasında tevhit inancını tebliğ etti; ancak bütün Arapların bu sırada ona tabi olduklarını ya da onun bütün Arapları kapsayan bir tebliğ faaliyetinde bulunduğu bilinmemektedir.

Hakikatte Hz. İbrahim’in tevhit inancı, bütün Araplar arasında yayılmadığı gibi putperestlik, bir inanç olarak İbrahim’in tevhit inancına dayalı dinle birlikte yaşamaya devam etti. Zamanla iki din arasında etkileşim oldu. Özellikle Arapların hayatında pratik etkileri olan hac ibadeti, Araplar arasında yayıldı. Zira hac, Araplar arasında ticarî ilişkileri geliştiren ve kurumsallaştıran bir işlev kazanmıştı.

Dinlerine bağlılık açısından, çölde yaşayan Araplarla şehirlerde yaşayan Araplar arasında farklılıklar olduğu gibi, şehirler ve bölgeler arasında da farklılıklar bulunduğu muhakkaktır. Göçebe ve yarı göçebe Araplar arasında dindarlığın ve dinî kurallara bağlılığın zayıf olması, yaşadıkları hayatın bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bedevî Arab’ın Tanrı’yla ilişkisi develerini, sürüsünü ve ailesini koruması çerçevesinde devam etmekteydi. O, pratik ihtiyaçlarını Tanrı’ya iletebileceği, basit ve hurafelerle beslenen bir inanca sahipti.

Dinî anlayışın ve yaşayışın şekillenmesinde hayatın diğer alanlarında olduğu gibi geleneğin büyük bir gücü mevcuttu. Genellikle din konusunda bildikleri ve yaşadıkları, atalardan öğrenilenlerden ibaretti. Arapların atalarının dinlerine gönderme yapmaları, Kur’ân’da eleştirilmiştir.

Dinlerine sahip çıkma hususunda Mekkeliler, diğer Hicaz Araplarından daha tutucuydular. Diğer Araplar arasında Kureyş’e saygınlık kazandıran Allah’ın evinin komşuları ve sahipleri olmaları ve hac döneminde kurulan panayırlarda yaptıkları ticaret, dine bağlılık hususunda onları diğer Araplardan daha katı bir anlayışa sürüklemişti.

Araplarda genellikle ahiret inancı olmadığı için putlara sunulan kurbanlar ve yapılan ibadetler, sağlık, servet ve erkek evlat sahibi olmak, savaşlarda zafer elde etmek gibi dünyevî hedefler içindi.

Araplarda yılda bir kez düzenlenen hac ibadeti dışında düzenli bir ibadetin mevcudiyetinden haberdar değiliz. Araplar, özellikle de Mekkeliler, hac ibadeti dışında da Kâbe’yi sık sık ziyaret ederlerdi. Bundan başka yolculuğa çıkmadan önce ya da önemli bir işin arifesinde Kâbe’nin ve kutsanan putların ziyaret edildiği bilinmektedir.

İslâm’ın doğuşu sırasında Kâbe’yi tavaf, umre, Arafat ve Müzdelife’de vakfe, kurban kesme gibi adetler devam ettirilmekte, hac ibadeti putperest gelenekleriyle iç içe devam etmekteydi. Hac ibadetinin, uygun bir zamana denk getirilmesi için nesî uygulaması yapılırdı. Umre de hurmanın olgunlaştığı döneme denk getirilen Receb ayında yapılırdı. Önemli bir ticarî etkinlik olan Ukâz panayırı ile başlayan hac mevsimi, Zilhicce’nin başında başlar; akabinde kurulan Mecenne ve Zü’l-Mecâz panayırlarına gidilir; terviye günü Zü’l-Mecâz’dan ayrılarak arefe günü Arafat’a çıkılırdı. Arefe günü, Kureyş ve müttefikleri dışındaki kabileler (ehlu’l-hil) Arafat’ta, Kureyş ve müttefikleri (ehlu’l-hums) ise Harem bölgesi içindeki Nemîre’de hazır bulunurlar ve güneş ufka yaklaşıncaya kadar buralarda kalıp sonra Müzdelife’ye akın ederlerdi. O gece Müzdelife’de geçirilir; ertesi gün fecirden önce vakfeye başlanıp güneş yükselinceye kadar devam edilir; arkasından da Mina’ya doğru harekete geçilirdi. Arafat ve Mina günlerinde alışveriş yapılmazdı. Mina’da yerine getirilmesi gereken üç gün şeytan taşlama ve kurban kesme görevleri tamamlandıktan sonra çeşitli toplantılar düzenlenir; şiirler okunur ve kabileler atalarıyla övünürlerdi. Ziyaretçiler ellerini birbirine kenetleyerek ve humsa mensup olanlar elbiseleriyle, hilleye mensup olanlar ise -tavafı günah işledikleri elbiseleriyle yapmak istemediklerinden- humstan birinin elbisesini ödünç olarak ya da para ile alamazlarsa çıplak olarak tavaf ederlerdi. Hille mensubu, yanında daha önce giyilmemiş bir elbise varsa onunla tavaf yapar; sonra çıkarıp oraya bırakırdı. Bu elbiseye dokunulmaz; çürümeye terk edilirdi. Tavaftan sonra Safa ile Merve arasında sa’y yapılır; ardından Îsâf putunun yanında kurban kesilir; kanından Kâbe’nin duvarlarına sürülürdü. Kurban kesenler, bu etlerden yemezlerdi.

Bunun dışında Araplar arasında en önemli dinî ritüelin kurban olduğu söylenebilir. Kurbanlar, putlar adına kesilir ve onlara adanırdı. İslâm, putlar adına kesilen hayvanları murdar kabul ederek etlerinin yenmesini yasaklamıştır.

Arapların kurban kestikleri putların başında Îsâf ve Nâile putları geliyordu. Kureyşlilerin her yıl yanında kurban kesip bayram yaptıkları, Yanbu yakınlarındaki Büvâne adlı bir puttan da söz edilmektedir. Kâbe’nin etrafında, her biri bir Arap kabilesini temsil eden 360 kadar dikili taş vardı. Araplar, bunların yanında kurban kesip kanlarını onlara sürerlerdi. Kabirlerin başında da koyun, sığır veya deve kurban edilir; ayrıca cinler için de kurban kesilirdi. Yeni doğan çocuk için kurban kesilmesi (akika) ve ilk doğan hayvanın kurban edilmesi gibi uygulamaları da vardı.

Cahiliye döneminde Ka‘b b. Lüey’in Kureyş’i haftada bir toplayarak içinde hutbe de bulunan haftalık bir ibadet icra ettiği, o devirde bu ibadete Yevmü’l-arûbe (Araplık günü) ya da “maruzât günü” dendiği ve Ka‘b’ın bu güne Cuma adını verdiği nakledilir.

Kureyşliler, Receb ayında oruç tutarlardı. Ayrıca işledikleri bir günah sebebiyle kefaret için ya da kıtlık tehlikesine karşı şükran borcunu ödemek amacıyla oruç tuttukları da nakledilir. Cahiliye Araplarının tuttukları bir oruç da sükût orucudur. Bir gün boyunca hiç konuşmazlar ve bunu ibadet sayarlardı. Yine Cahiliye döneminde Aşura orucu tutulduğu da rivayet edilir.

Arapların geneli tarafından saygı duyulan Kâbe gibi mabetlerin yanı sıra kabilelere ait putlar da bulunmaktadır. Kabileleri simgeleyen putları temsil eden örnekler, Allah’ın evi kabul ettikleri Kâbe’nin içine de konurdu. Böylece putun sahibi olan kabile, Allah’a daha yakın olurdu. Öte yandan yerleşik hayat yaşamayan Arapların beraberlerinde götürebilecekleri ya da gezdikleri yerlerde sahip olabilecekleri putlar edindikleri görülmektedir.

Putlar, çoğunlukla kayalardan ya da taş parçalarından meydana geliyordu. Bunların önünde kurban kesmek ve işlerinin gerçekleşmesi için Allah’la aralarında aracı olmalarını talep etmek, Arapların önemli bir dinî ritüelleriydi.

Arapların putlar için kullandıkları genel isimler vardı. Bunlardan en-nasb (çoğulu: ensâb), Arapların çadırlarının önüne ibadet amacıyla diktikleri taşlar için kullanılan bir isimdir. El-Vesen (çoğulu: evsân), dağlardaki şekilli ve renkli taşlar için kullanılan bir isimdir. Es-Sanem (çoğulu: esnâm) ise gümüş, bakır, altın gibi madenlerden ya da ağaçlardan, insan şeklinde oyulmuş, ibadet amacıyla dikilen putlar için kullanılan bir isimdir.

Araplar, bir işe başladıklarında yapacaklarının isabetli olup olmadığını öğrenmek amacıyla Hübel putunun önünde fal okları çekerlerdi. Putun önünde çekilen bu oklara, ezlâm denirdi. Ok çeken kişi, sonuçtan memnun kalmazsa onu uygulamayabiliyordu. Cahiliye Arapları yolculuğa çıkma, savaşa gitme, evlenme, şüpheli çocukların nesebini tayin etme, ticaret yapma, su kuyusu açma, hatta kumar oynama gibi kendilerince önemli olan işlere başlamadan önce tahtadan yapılmış ve kanat takılmamış ince oklar üzerine “yap, yapma” şeklinde alternatifler yazıp bir torbaya koyarlar, daha sonra içlerinden birini çekerek çıkan yazıya göre girişilen işin kendileri için uğurlu olup olmadığına inanır ve ona göre hareket ederlerdi. Fal oku çekmek, Kur’ân’da şeytanın işlerinden biri olarak zikredilip yasaklanmıştır.

Arapların gerek Kur’ân’da, gerekse diğer kaynaklarda adı zikredilen bazı putlarını biliyoruz. Bunların en meşhurları, Lât, Menât, Uzzâ ve Hübel putlarıdır.

Menât, Sâmîlerin en eski ilahlarından biridir. Onun adına Babilonya verimlilik ilahesi İştar’ın isimlerinden biri olarak Menutum şekliyle Sargon öncesi dönemde ve m.ö. V. ve IV. asırlara ait Lihyânî metinleriyle Semûdî ve Nabatî belgelerinde de rastlanmaktadır. Kureyş’in saygı duyduğu en eski put olan Menât, Mekke ile Medine arasında, Kudeyd’e yakın Müşellel denilen yerdedir. Araplar, Abdümenât ve Zeydümenât şeklinde isim kullanırlardı. Menât; Evs, Hazrec, Gassân, Huzeyl, Huzâa ve Mekke halkına aitti. Evs ve Hazrec kabileleri, Menât’a en fazla saygı gösteren kabilelerdi. Evsliler, Hazrecliler ve onların dinine uyan diğer kabileler, hac ve vakfe yaptıktan sonra saçlarını tıraş etmezler; Menât’ın yanına gelerek saçlarını burada tıraş ederlerdi. Hacılar, tıraştan sonra onun yanında ikamet ederler ve haclarını bu şekilde tamamlarlardı. Hz. Peygamber, Mekke’yi fethetmek üzere Medine’den ayrılışından dört veya beş gün sonra Hz. Ali’yi [veya daha sonra Ebû Süfyân’ı] göndererek Menât putunu yıktırmıştır.

Tâif’te bulunan Lât putu, dört köşeli bir kaya parçasıydı. Dişi bir put olarak kabul edilen Lât’a Kureyş’in ve bütün Arapların saygı duyduğu söylenir. Araplar, ona nispetle Zeydüllât ve Teymüllât isimlerini kullanırlardı. Bir Yahudinin, bu taşın yanında sevik yaparak insanlara ikram ettiği, onun ölümünden sonra o taşa tapmaya başlandığı ifade edilir. Amr b. Luhay’ın ona ibadet etmeyi teşvik ettiği nakledilir. Araplar, Lât’ın bulunduğu vadiyi harem kabul ettiler. Bekçileri Sakîf kabilesinden Attâb [veya Mu‘attib] b. Mâlik oğullarıdır. Muğîre b. Şu‘be ve Hâlid b. Velîd, Lât putunun yıkılmasıyla görevlendirilmiştir.

Araplar arasında yaygın bir şekilde saygı duyulan Lât, bulunduğu yere göre farklı şekiller almıştır. Tâif’te kare biçiminde bir taş, Tedmür’de gerçek bir kraliçe heykeli şeklinde tasvir edilmiştir. Tâif’te bulunan Lât putunun Hicaz’ın değişik yerlerinde sunakları mevcut olup bunlardan biri Nahle’de bulunuyordu.

Üstünlük olarak Lât ve Menât’tan sonra gelen Uzzâ, Nahle denilen yerde üç küme dikenli ağaçtan oluşmaktadır. Uzzâ putu Huzâalılara ait olup Kureyş, Kinâne ve Mudar kabilelerinin hepsi Huzâalılarla birlikte ona saygı gösterirlerdi. Araplar, çocuklarına Abdüluzzâ adını verirlerdi. Uzzâ’nın bekçileri, Süleym’den Şeybân oğullarıdır. Hac ve Kâbe’yi ziyaret ettikten sonra Uzzâ’ya gelinirdi. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethinden sonra Hâlid b. Velîd’i göndererek ağaçları kestirdi.

Hübel, Kâbe’de bulunan en büyük ve en önemli put olup kırmızı akik taşından, insan suretinde yapılmıştır. Sağ kolu kırık olduğu için Kureyş kabilesi, ona altından bir kol yaptırmıştı. Mekke’ye ilk defa Amr b. Luhay tarafından getirildiği ya da Huzeyme b. Müdrike tarafından yapılarak buraya yerleştirildiği rivayet edilir. Kimi çağdaş araştırmacılara göre, bu put Sâmî kavimlerin ortak tanrısı Bal olup Hübel adının el-Bal kelimesinin dönüşmüş halidir ve Huzâa tarafından, Yemen’den getirilmiştir. Bazı Batı kaynaklarına göre Hübel, ay tanrısının sembolüdür. Hübel’in önünde yedi adet fal oku bulunuyordu. Bir meselede anlaşmazlık olduğunda ya da yola çıkılacağı zaman Hübel’in önüne gelerek fal oku çekilirdi.

Îsâf ve Nâile putları ile ilgili olarak şöyle bir hikâye anlatılır: Cürhüm kabilesinden Îsâf b. Amr ile Nâile bt. Süheyl [veya Zeyd] Yemen’de birbirlerine âşık oldular. Kabileleri hac için Mekke’ye gelince kimsenin olmadığı bir sırada orada zina edip taş kesildiler. Îsâf, Safâ tepesine; Nâile ise Merve tepesine dikildi. Bunlar uzun süre burada kaldılar. Amr b. Luhay Mekke’ye hâkim olunca insanları bunlara tapmaya teşvik etti. Kusay, bu iki putu Kâbe’nin önüne, Zemzem kuyusunun yanına koydu. Kureyş, hac menasiki olarak onlara ibadet edip yanlarında tıraş olur ve kurban keserlerdi.

Arapların hem Hicaz’da, hem de Hicaz dışında mevcut olan mabetleri arasında en şöhretlisi Allah’ın evi kabul ettikleri Kâbe idi. Mekkeli Araplar, Kâbe’nin bakımına ve korunmasına büyük önem verirlerdi. Kâbe, hem Kureyşliler, hem de diğer Araplar arasında saygı görür; sadece hac döneminde değil, diğer zamanlarda da tavaf edilirdi.


Kâbe’den başka yarımadanın çeşitli yerlerinde yüz kadar ev daha vardı. İnsanlar, bu put evlerinde (tağut) ibadet ederlerdi. Kâbe’nin yanında olduğu gibi bu evlerin yanında da kurban kesilir. Tağutlar tavaf edilir; önlerinde fal okları çekilir; hediyeler sunulurdu.

Kur’ân’da Kâbe’nin Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından temellerinin yükseltildiği belirtilmekteyse de kaynaklarda ilk defa Hz. Âdem tarafından inşa edildiği anlatılmaktadır. Bu rivayetler, Kur’ân’da Kâbe’nin, “insanlar için kurulan ilk ev” olarak zikredilmesinden hareketle ortaya çıkmış olabilir. Kur’ân’a dayanarak Kâbe’nin Hz. İbrahim tarafından inşa edildiğini, bununla birlikte ondan önce inşa edilmiş olup, zamanla harap olduğunu; Hz. İbrahim’in Kâbe’yi yeniden inşa ettiğini söylemek mümkündür.

Hz. İbrahim Kâbe’yi inşa ettiğinde üstü açıktı. Tavafın başlangıç yerini göstermek için Hacerü’l-esved’i duvara yerleştirdi. Hacerü’l-esved’in Cennetten gelen bir taş olduğuna inanılır. Zamanla yıpranan ve sel sularına maruz kalan Kâbe’nin ihtiyaç olduğunda tamir edildiği bilinmektedir. Kâbe’nin Amâlika, Cürhüm ve Huzâa tarafından tamir edildiği, Hz. Peygamber’in atası Kusay zamanında da tamirine ihtiyaç duyulduğu için yenilendiği anlatılır. Hz. Peygamber’in nübüvvetinden beş yıl önce de yangın nedeniyle tahrip olduğu için Kâbe’nin yeniden inşa edildiği bilinmektedir.

Mekke’de mevcudiyeti kabul edilen inançlardan biri hanifliktir. Yaygın kabule göre Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberlik görevini açıkladığı sırada Mekkeli Arapların tamamına yakını müşrik olmakla birlikte orada yaşayan ve kendilerine “hanif” denen, Hz. İbrahim’in dininin kalıntılarını içinde barındıran bir inanca sahip olan, Allah’ı birleyen, putlar adına kesilenleri yemeyen, Allah’a ibadet etmenin şuurunda olmakla birlikte nasıl ibadet edileceğini bilemeyen insanlar vardı. Bunlardan bazılarına nispet edilen söz ve şiirler, İslâm akidesine paralel görüşler ihtiva etmektedir.

Hanif kelimesi, bazı küçük telaffuz farklılıklarıyla Sâmî dillerde değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Hanif kelimesi Kur’ân’da, on yerde tekil (hanîf) ve iki yerde çoğul (hunefâ) olmak üzere on iki yerde geçmektedir. Kelimenin daha çok Medenî surelerde geçmesi ilginçtir. Hanif kelimesini ihtiva eden surelerin dört tanesi muahhar Mekkî, beş tanesi de Medenî’dir. Kur’ân’da sekiz defa müşrikliğe mukabil İbrahim dini için, bir defa mutlak olarak, üç yerde de tevhit ve ihlâs ile dinde salah ve doğruluk manasında kullanılmıştır.

Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. el-Huveyris ve Zeyd b. Amr, Mekkeli hanifler olarak zikredilirler. Bu kişiler, Hz. İbrahim’in dinini bulmak amacıyla çeşitli yerlere seyahat etmişler; bunlardan Varaka, Ubeydullah ve Osman Hıristiyanlığı benimsemişlerdir.

Varaka b. Nevfel, Hz. Peygamber’in hanımı Hz. Hatice’nin akrabasıdır. Hz. Peygamber’in ilk vahiy tecrübesinden haberdar oldu ve Hz. Peygamber’le görüştü; ancak açık tebliğ dönemine yetişemeden vefat etti. Ubeydullah b. Cahş, önce Hıristiyan, daha sonra Müslüman oldu. Eşi Ümmü Habibe ile birlikte Habeşistan’a hicret etti; ancak orada irtidat ederek tekrar Hıristiyanlığa girdi ve Hıristiyan olarak öldü. Osman b. el-Huveyris, Hıristiyanlığı benimseyip Bizans hükümdarının yanına gitti. Zeyd b. Amr ise herhangi bir dine girmedi. Ancak puta tapmaktan, ölü hayvan eti, kan ve putlar adına kesilen hayvanların etinden yemekten kaçındı; kız çocuklarının gömülerek öldürülmesinden sakındırdı ve kavmini putlara taptıkları için eleştirdi. Zeyd, hak dini aramak için yaptığı bir yolculuktan dönerken uğradığı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Putlara karşı çıkan bu dört kişiden üçü Hıristiyanlığı seçmiş. Bunlardan sadece biri Hz. Peygamber’in yeni dini tebliğinden sonra Müslüman olmuş; Habeşistan’a hicretinden sonra eski dini olan Hıristiyanlığa dönmüştür.

Haniflerden biri olarak zikredilen Ümeyye b. Ebi’s-Salt, Sakif kabilesinden olup kabilenin şairiydi. Tevhit inancını araştırmış; ancak Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa da girmemiştir. Yahudiliği ve Süryaniliği iyi incelediği, o zaman Kitab-ı Mukaddes’in İbranice ve Süryanice dillerinde bulunan parçalarını okuduğu ifade edilir. Şiirlerinde birçok İbranice ve Süryanice kelimenin bulunması da anlatılanları destekler. Ümeyye’nin bizzat kendisinin peygamberlik beklentisi içinde olduğu, Hz. Muhammed’in peygamberliğine kızdığı, Mekkelileri ona karşı kışkırttığı ve Müslüman olmadığı nakledilir.

Hanif olarak zikredilen insanların hemen hepsi, Hz. Peygamber’in yaşadığı yıllarda yaşayan, bir kısmı nübüvvetten önce vefat eden, bir kısmı ise İslâm dâvetine yetişen kimselerdir. Bu durum, sözlü kültüre sahip olan Arapların, İslâm öncesi tarihleri hakkında uzak geçmişi muhafaza ve nakleden bir anlayış ve birikime sahip olmamalarından kaynaklanmış olmalıdır.

Muhtemeldir ki, yukarıda zikredilenlerin dışında isimleri bize ulaşmamış olup, putlara tapmayan Hz. Peygamber’den önce ya da aynı dönemde yaşamış başka kimseler de vardı.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız malumata göre, hanif olarak zikredilenler tek bir kabileye mensup olmayıp çeşitli kabilelere bağlıydı. Bunların nesilden nesile aktarılan ortak bir inanç kaynağı olmadığı için inanç ve uygulamaları arasında önemli farklar olması gerekir. Puta tapmayan insanların inanç ve tavırlarının oluşumunda farklı etkenler ve koşullar söz konusudur.

Dinin genel tanımı açısından meseleye yaklaştığımızda hanifliği bir din olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak kurumsallaşmış bir dinden söz edeceksek -hanif olarak zikredilen insanların inanç ve tutumlarından hareketle- hanifliği din olarak tanımlamak zordur. Elimizdeki rivayetlerden, hanif olarak zikredilen insanların, klasik tanıma uygun, bir dinde bulunması beklenen ibadât ve muamelâta dair kurallara sahip olmadıkları, kendine has özelliklere sahip bir dinin bağlıları olduklarına dair ortak bir duygu taşımadıkları, bir cemaatlerinin olmadığı, dinlerine ait bir kutsal metne sahip olmadıkları anlaşılmaktadır.

Hz. Muhammed’in ortaya çıktığı dönemde var olduğu söylenen haniflik bir din olsaydı, tarihsel menşeinin olması gerekirdi. Bazı araştırmacılar, kaynaklara dayanarak hanifliği Hz. İbrahim’e kadar götürmekteyse de bunun gerçekliği tartışmalıdır. Zira Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed’in yaşadığı dönem arasında yaklaşık 2500 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Bu arada Yahudilerin ve Hıristiyanların daha kısa sürede dinlerini sistemli hale getirdiklerini ve dinin kurumsallaşmasını tamamladığını göz önüne alırsak Hz. İbrahim döneminden kalan dinin de sistematik bir yapıya kavuşması gerekirdi. Hâlbuki Mekke toplumunun dinî yapısına baktığımızda ne müşrik olarak tanımladığımız insanların, ne de diğerlerinin sistemli bir inanca sahip oldukları söylenebilir. Gerçi Kuzeyli Araplarda, hem dinî, hem de kavmî açıdan kendilerini Hz. İbrahim’le ilişkilendirme çabası vardı; ancak bu kültürel bağlılık, bir din olarak tezahür etmiş değildi.

İbrahim Peygamber’in (a.s.) getirdiği dinden çok daha genç dinler olmalarına rağmen Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın orijinlerini muhafaza edemedikleri dikkate alınırsa Hz. İbrahim’in dininin çok daha fazla tahribata maruz kalmış olabileceğini kabul etmek gerekir.

Haniflerin sahip oldukları inancın Hz. İbrahim’in dininin devamı olduğunu söylemek güçtür. Zira elimizdeki verilerden hareketle onları tarihî olarak Hz. İbrahim ile ilişkilendirmek mümkün değildir.

Zaman zaman putları reddeden ya da tek ilah inancına sahip insanların ortaya çıkışı, müşriklerin inançlarına olan bağlılıklarının aynı düzeyde olmadığını göstermektedir.

Hicazlı müşriklerin kurumsallaşmasını tamamlayan bir dine sahip olmadıkları ve hac ibadeti dışında kayda değer düzenli bir ibadetlerinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yazılı kaynağı olmayan ve meşruiyetini daha çok atalarının uygulamalarından alan bir dinden tatmin olmayan, arayış içinde olan, farklı inanç ve eğilimlere yönelen bazı insanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında öğrendiklerinin, bazı müşriklerin dinlerine karşı lakayt bir tutum takınmalarına sebebiyet verdiğini düşünmek gerekir. Bunların arasında bazılarının Allah’a olan inançlarını daha çok vurgulamış olmalarını da doğal karşılamak gerekir.

Hz. Peygamber döneminde yaşayan müşrikler arasında inanca bağlılık ve inanç değerleri açısından farklılıklar olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim müşriklerin çoğunda ahiret inancı olmadığı halde bazı müşriklerin ahirete inandıkları, kimilerinin ise inançlarına bağlılıklarının oldukça zayıf olduğunu görüyoruz. Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’in getirdiği yeni dine karşı takındıkları tutumu, onun getirdiği dinin kurulu düzeni sarsıcı etkilerine gösterilen bir tepki olarak değerlendirmek mümkündür. Zira atalarından tevarüs ettikleri her inancı korumak üzere benzer bir tepkiyi gösterdiklerini söylemek mümkün değildir.

Kaynaklarımızda müşriklerin bazılarının kendi inançlarına karşı laubali tutumlarından, bazılarının zaman zaman putlara saygısızlık yaptıklarından söz edilir. Bunlar da gösteriyor ki, Araplar arasında putperestlik aynı seviyede değer gören bir inanç değildi. Bazıları daha dindar iken, bir kısmı dinlerine karşı lakayt idiler. Bu durum bedevî ve hadarî Araplar arasında da farklılık göstermektedir. Şehirlerde yaşayanlar, dinleri hususunda daha tutucu idiler. Özellikle Mekkeliler, Kâbe’nin Mekke’de bulunması sebebiyle inançları ile gündelik hayatları arasında daha yoğun bir ilişki kuruyorlardı. Onların dinî ve ticarî hayatları arasında da önemli bir ilişki vardı. Bu sebeple Mekkelilerde dinî değerlere sahip çıkma tutumu daha yoğundu.

Hicaz bölgesinde yaşayan Arapların, Sâmî kavimler arasında diğer milletlerin etkisine en az giren kavim oldukları söylenebilir. Bununla birlikte Mekkeliler, gerek hacca gelen kabileler, gerekse ticaretle uğraşmaları sebebiyle kültürel açıdan çeşitli kabilevî ve kavmî etkilere maruz kalıyorlardı. Putperestliğin Amr b. Luhay tarafından Suriye’den Mekke’ye getirildiğine dair rivayetler meseleyi bütün yönleriyle tasvir etmese de haricî etkinin güzel örneklerindendir.

Hicaz’da yaşayan Yahudiler, -iyi ilişkiler kurulan- Yemen, Suriye ve Irak bölgelerindeki Hıristiyanlar, hatta Mecusiler, Mekkelilerin ilişki içinde oldukları farklı dinî gruplardır. Öte yandan yaygın olan şirkin diğer dinlerle sıkı bir ilişkisi vardı. Her ne kadar Hicazların uygulamalarıyla şirk, yerel bir renk kazanmışsa da benzerlikler de devam etmiştir.

Hz. İbrahim’in, Arapların hepsini kapsayacak bir tebliğ faaliyeti yürütmediği, -başta Kur’ân olmak üzere- mevcut kaynaklara göre Mekke ve civarında yaşayan Araplarla kısmî ve az süreli bir ilişkisi olduğu düşünülürse Araplar arasında İbrahim’in dinine bağlılığın yaygınlaşmadığı söylenebilir.

Hz. İbrahim’in Mekke’de yaşayan oğlu Hz. İsmail ile birlikte temellerini yükselttikleri Beyt, yakın çevreden başlayarak Araplar arasında saygı gördü. Hz. İsmail’in dininin Hicaz’da yaşayan Araplar arasında daha çok yayılmakla birlikte farklı putperest inançlarıyla birlikte yaşadığı, putperest Arapların Hz. İsmail’in tebliğ ettiği dini zamanla tahrif ettikleri, ancak bu dine ait bazı ritüellerin de kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in Mekke ve civarında bulunan tabileriyle birlikte yaşayan ve hâkim kültüre sahip olan müşrikler, Beytullah’a tazimde bulunurken kendi putlarını da buraya yerleştirmişlerdir. Bu sırada otantik özelliklerini tamamen yitiren İbrahim ve İsmail dininin bir süre sonra tabilerinin kalmadığı söylenebilir. Zira bu dinin tabileri, kendi inançlarını gelecek nesillere aktarma imkânını zaman içinde kaybetmişlerdi. Burada bir din değiştirmeden değil, sahip olunan dinin yaygın din anlayışının etkisiyle farklı bir şekil almasından söz ediyoruz.

Hz. İbrahim döneminden kalan hac ibadetinin varlığını devam ettirmesi, hem bu ibadetin canlı bir şekilde yaşaması, hem de zamanla müşrikler için de değer haline gelmesiyle ilgili olmalıdır. Kendi inançlarına ait sembolleri oraya yerleştirdikten sonra Kâbe ziyareti, putperest Araplar açısından sorun olmaktan çıkmıştır. Kuşkusuz bu dönüşüm, bir anda değil, uzun yılları hatta asırları alan bir süreç içinde gerçekleşmiştir.

Hz. İbrahim’in dinini muhafaza eden kabilelerin ya da grupların zamanla kayboluşu, Hz. Muhammed’in peygamberliği sırasında var olduğu rivayet edilen az sayıdaki hanifin geçmişle nasıl ilişkilendirileceği sorusunu önemli kılmaktadır. Aradan geçen binlerce yıldan sonra Hz. İbrahim’in getirdiği dinin akidesinin muhafaza edildiği söylenirse, bunun mümkün olmadığı ortadadır. Zira hanif oldukları söylenen insanlar aynı aileden gelmedikleri gibi aynı dinî kaynaktan beslenmemişler ve müşrik aileler içinde büyüyüp yetişmişlerdir.

Arapların dini, kabile kimliğinin parçası olarak görmeleri, esasen bu kişilerin kabile kimliğinin hilafına bir tutum içinde olduklarını göstermektedir. Hanif olarak zikredilen kişilerin inanç tercihlerinin bireysel olması, bunu ailelerinden tevarüs ettiklerini söylememize imkân vermemektedir. O halde haniflik inancı onlara nasıl ulaşmış olabilir?

Hanif olarak zikredilen insanların sayısının az olması, özellikle Mekke’de yaşayan birkaç muvahhidin diğer dinlerle ilişki kurma çabaları, onların inançlarının kaynağını incelemeyi gerektirmektedir.

Hanif olarak zikredilen kişiler, artık İbrahim’in dininden bazı değerleri kültürel olarak muhafaza eden, bu arada kitabî dinlerin de etkisi altında bulunan müşrik bir toplumda yaşıyorlardı. Araplarda kendilerini Hz. İbrahim’le ilişkilendirme ve ataları kabul etme anlayışı yaygındı. Bu duygu haniflerde de kuvvetliydi. Bununla birlikte Hz. İbrahim’e duyulan hürmet ve ilgi, hanif olduğu söylenen insanların inancının yegâne kaynağı olarak zikredilemez. Zira tarihî anlamda bu bağı kurmaları mümkün görünmemektedir. O halde başka bir kaynak aramak gerekir. Bu kaynak da bölgede etkileri bilinen Yahudilik ve Hıristiyanlıktır.


Hanif oldukları söylenen insanların, İbrahim’in varisi olarak arz-ı endam eden Yahudilerle ve Hıristiyanlarla ilişki içinde ve onların etkisiyle tevhidî inanca yöneldikleri söylenebilir. Yahudi etkisi, Medine ve kuzeyinde bulunan Yahudiler ile Arap yarımadasına yayılmış olan Yahudi tüccarlar üzerinden gerçekleşiyordu. Hıristiyan etkisi ise Arabistan’ın güneyinde yaşayan Hıristiyanların yanı sıra Suriye ve Irak bölgesindeki Hıristiyanlar ve Arabistan’ın her tarafına yayılmış olan Hıristiyan misyonerler üzerinden gerçekleşmekteydi. Öte yandan birçok Arap kabilesinde Hıristiyanlığı kabul eden birçok insan vardı.

Hıristiyan ve Yahudi inancının Mekke’de tanınmasını sağlayan önemli etkenlerden biri ticaretti. Mekkeliler, hem ticaret amacıyla gittikleri Yemen, Suriye ve Irak’ta; hem de Hicaz’da kurulan panayırlara gelen tacirlerden, ayrıca din adamlarının tebliğ faaliyetlerinden Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında kısmen bilgi sahibi olmuşlardır. Kitabî dinlerin etkisiyle bazı insanların dinlerine olan bağlılıktan kurtularak yeni bir arayışa girmeleri her zaman karşılaşılabilecek bir durumdur.

Haniflerin sahip oldukları inanç ile Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği din arasında benzerlikler olması, sonraki inançların tamamen Hz. İbrahim’in dininin kalıntıları olduğu anlamına gelmez. Kuşkusuz müşriklerin de inançlarında Hz. İbrahim ve İsmail’in dinlerinden bazı motifler yaşıyordu. Haniflerin müşriklerden farklı inançları savunmaları, onların inançlarının Hz. İbrahim’in dini olduğunu söylemek için yeterli değildir. Müşrikler arasındaki güçlü İbrahim motifi, Yahudi ve Hıristiyan inançlarının Hz. İbrahim’in getirdiği dinle aynı kaynaktan gelmiş olması, bazı benzerliklerin olmasını kaçınılmaz kılmıştır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’ân’ın nazil olduğu toplumda Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerden başka Mecusilik gibi bazı inançlar mevcut ise de yaygın din anlayışı şirkti. Bunun yanı sıra sayıları çok olmasa da muvahhitler bulunuyordu. Müşriklerin inançları ve ibadetleri arasında yeknesaklık olduğunu söylemek zordur. Kur’ân, inanç açısından mevcut olan bu kargaşaya son vererek insanlığı tevhit inancı etrafında toplamıştır.

Bibliyografya
Cevâd Ali, el-Mufassal fî târîh’il-Arab kable’l-İslâm, 2. basım, [Bağdat] 1403/1993.
Çağatay, Neşet, İslâm Dönemine Dek Arap Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989.
Çelikkol, Yaşar, İslam Öncesi Mekke, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2003.
Fazlur Rahman, “İslâm’ın Doğuşundan Hicrete Kadar Mekke’nin Dinî Durumu”, İslâmî Yenilenme: Makaleler IV (derleme ve çev. Adil Çiftçi), Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2003.
Günaltay, Şemseddin, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri (sad. M. Mahfuz Söylemez, Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1997.
İbn Habîb, Ebû Ca’fer Muhammed (245/859), Kitâbu’l-Muhabber (nşr. Ilse Lichtenstadter), el-Mektebü’t-ticârî li’t-tıbâ’a ve’n-neşr ve’t-tevzî, Beyrut ts (H. 1361 Haydarâbâd basımından ofset).
İbn Habîb, Ebû Ca’fer Muhammed (245/859), Kitâbu’l-Münammak fî ahbâri Kureyş, (talik: Hurşid Ahmed Faruk), Âlemü’l-kütüb, Beyrut 1405/1985.
İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik (218/833), Sîretü’n-nebî, Thk.: Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, Kahire ts.
İbn al-Kalbî, Putlar Kitabı (çev. Beyza Düşüngen), Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1969.
İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim ed-Dîneverî (276/889), el-Ma’ârif, 2. basım, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 1424/2003.
Kuzgun, Şaban, “Hanif”, DİA, XVI, İstanbul 1997.
Öğüt, Salim, “Hacerülesved”, DİA, XIV, İstanbul 1996.
Özkuyumcu, Nadir, “Asr-ı Saadette Hıristiyanlarla İlişkiler”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, Beyan Yayınları, İstanbul 1994.
Söylemez, Mehmet Mahfuz, “Fil Hadisesinin Arap Yarımadasındaki Etkileri Üzerine Bir İnceleme: Ahmesilik ve Haniflik”, İslâmî İlimler Dergisi, yıl: 1, sy. 2, 2006.

 

popüler cevapdünya atlası