Kur’ân: Bir Medeniyet İnşası

Eklenme Tarihi: 13 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

OMU İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaşar KURT’un 1. Kur’an Medeniyeti Sempozyumu tebliğidir


Giriş

Yeryüzünde vahye dayalı veya vahiy dışı bütün düşünce ve sistemler; insanın dünyada daha mutlu, huzurlu ve geniş imkânlar içinde yaşamasına dair esaslar sunduklarını ifade ederler. İnsanı yaratan, gökler ve yerdeki bütün varlıkları onun emrine veren Allah, bununla da yetinmeyip ilk insana/Âdem’e varlıkların bütün isimlerini de öğretmiştir. Dolayısıyla insan, kendisinin dışındaki âleme mahkûm olmayacak, kendisine verilen üstün özellikler sayesinde dış dünyayla seviyeli bir bağlantı kuracaktır. İnsanın bunu gerçekleştirebilmesi için kendini, özelliklerini, kabiliyetlerini, yeteneklerini veya eksikliklerini, aksaklıklarını, kusurlarını bilmesi ve iyi yönlerini daha iyiye götürmesi; kötü özelliklerini daha aza indirmesi konusunda gayret göstermesi gerekir. Bunun yanında insandan; kendisinin dışındaki âlemi de aynı şekilde, kendisi ve insanlığın geleceği için daha iyi ve yaşanır hale getirmesi doğrultusunda çaba sarf etmesi beklenir.

Hem kendisi hem de çevresini imar edebilmesi için insan, yaratıldığı andan itibaren kendi haline bırakılmamış, Yaratıcısı ile insan arasındaki bağ, değişik yollarla sürekli olarak devam etmiştir. Bu süreçte peygamberlerin önemli görevler üstlendiğini özellikle belirtmek gerekir. İlk insan Hz. Âdem’le (a.s.) başlayan insanlığın maddî ve manevî inkişafı, Hz. Muhammed’le (s.a.v.) kemal derecesine ulaşmıştır.

Tarih öncesi devirler ve tarihin başlangıcı konularına yer verilen çalışmalarda, taş devri, maden devri konularına yer verilmekte ve tarihin başlangıcı yazının bulunmasıyla başlatılmaktadır. Taş devrini de yontma taş ve cilalı taş devri gibi bölümlere ayıran bu anlayış; sınırlı da olsa tarih öncesine ait bazı arkeolojik malzemeleri, nazariyelerini doğrulayacaklarına dair deliller olarak sunmaktadırlar. İnsanlığın vahşilikten veya barbarlıktan medeniyete geçmek için uzun zaman geçtiğinden bahsederler. Maddî gelişme bakımından görüşlerini destekleyecekleri tarihi bazı vesika veya arkeolojik bir kısım kalıntılar bulabilirler. Ancak düzgün bir hat üzerinde seyir takip etmediği için bunun sosyal değişmelerde karşılığını bulmak zordur. Dolayısıyla çağlar arasındaki gel gitleri takip etmek de öyle kolay değildir.

İnsanlığın maddî ve manevî gelişmişliğine Kur’ân’ın bize öğrettiği açıdan baktığımızda ilk insan ve ailesinin, ziraatla meşgul olduğunu, hayvancılık yaptığını görmekteyiz. Elbette ziraat ve hayvancılıkla meşgul olan insanlığın bu ilk nesli, işlerini görecek bazı alet ve edevatı kullanmış ve bu alanlarda belli bir bilgi ve zamanla tecrübeye de sahip olmuşlardır. Belki eşyanın isimlerinin ilk insana öğretilmesiyle, eşyayı nasıl kullanacağının öğretildiği kast edilmiş olabilir.

Dinî düşünce ve fikirlerden uzak, arkeolojik bulgular ve onlara dayandırılan bir takım varsayımlarla ele alınan medeniyet tarihi kitaplarında din, onun insan ve toplum üzerindeki etkileri ya hiç ele alınmaz ya da eksik olarak ele alınır. Meydana getirilen medeniyette sanki insan tek başına, hiçbir rehber ve önderden istifade etmeden kendi kendine bütün bunları gerçekleştirmiş gibi değerlendirilir. Oysa Kur’ân, insanlığın maddî ve manevî inkişafında peygamberlerin üstlendiği görevlerden özellikle bahseder.

İnsanlığın yeryüzündeki serüveni ve medeniyete artı veya eksi olarak sunduğu katkılar yüz yıllardır devam etmektedir. Konunun günümüz dünyası açısından değerlendirilmesi itibariyle geçen iki yüz yıllık süreci, etkilerinin günümüzde hala devam etmesi nedeniyle iyi tahlil edilmesi gerekir. Bu yönüyle bakıldığında 19. Yüzyıl, bilimde baş döndürücü bir şekilde peş peşine önemli buluşların yaşandığı yıl olmuştur. Pozitivizmin din olarak kabul edildiği, aklın ilahlaştırıldığı bu asrın son yarısında ortaya çıkan tekâmül nazariyesi, diğer fikir ve düşüncelere karşı bir fikir istilasında bulunmuştur. Bu teoriye göre, kâinatta her şey, basitten mükemmele doğru gelişir. Yine bu görüş sahipleri; sadece medeniyet ve teknik konularda değil, psikoloji, sosyoloji, ekonomi ve tarih gibi sosyal konularda da en iptidai şekilden başlayarak bugünkü karmaşık yapıya kavuşulduğunu iddia ederler. Onlara göre bugünkü dinler de, iptidai dinlerin tekâmülü ile Allah fikrine ulaşmıştır. Bu süreç; Naturizm (Tabiatcılık) ve Animizm’den (Ruhçuluk) çok tanrılı dinlere, çok tanrılı dinlerden de tek tanrılı dinlere gelindiği şeklinde ifade edilmektedir. Bu nazariyeye göre medeniyet, ilk vahşet devrinden bugüne kadar devamlı bir ilerleme ve gelişme göstermiştir.

Konu, başlığından da anlaşılacağı üzere, Kur’ân’ın insanlığa öğrettiği bilgiler doğrultusunda ifade edilecektir. Kur’ân’a göre insan, kendilerine gönderilen peygamberlere tabi oldukları sürece medenî, peygamberlerinin yolundan ayrıldıkları ölçüde vahşi veya barbar oldukları söylenebilir. Çölde bedevi bir hayat süren Araplar, Hz. Peygamber’in çağrısına uyarak insanlığa örnek olacak bir model ve saadet asrını yaşamışlardır.

Din olarak, tekâmülcü nazariyeyi benimseyen kimseler tarafından ifade edildiği gibi, totemizmden animizme, politeizmden teizme geçiş olduğu da varsayımdan öte hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü günümüzde Uzak Doğu, Afrika ve Amerika kıtalarında totemizm, animizm ve politeizm inancında olan milyarlarca insan vardır. Bunun yanında kültür ve medeniyetin zirvesinde olduğunu iddia eden ve bunu dünyaya kabul ettirmeye çalışan Avrupa ve Amerika yaygın şekilde teslis inancına sahiptir.

 

Kültür ve Medeniyet

Deneyimleri üzerinde düşünen ve hükümler veren insan, fiillerini bir imkânlar alanında kararlaştırır, yapar ve eserler meydana getirir. Bu doğrultuda fertlerin meydana getirdiği eserler toplumun kültürüdür. İnsanlar eylemlerini ve bunun sonucunda meydana getirdikleri eserlerini rastgele değil bir takım kurallara göre seçerek belirlerler. Kuralların kaynağı, her zaman için bir inanç ve ona bağlı gelişen bir ahlak nizamıdır. Gücünü bir inançtan alan akıl, kalıp halindeki fiilleri tekrar etmekten kurtulur, eylemleri bir ölçüye ve şartların gereğine göre seçer, tadil eder ve değiştirebilirse medeniyetten söz edilebilir. Dolayısıyla kavramsal düzeyde aklî bir inanç ve ahlâk nizamına göre bilinçli olarak fiiller yapan ve eserler meydana getiren toplumlarda medeniyetten söz edilebilir.

Her millete bir peygamber gönderildiği göz önüne alındığında, aklın önünde değişik sebeplerden dolayı konulan engellerin bu elçiler vasıtasıyla kaldırıldığı ve bu vesileyle yeni medeniyetler veya medeniyetlere yeni katılımlar sağlandığı söylenebilir. Çünkü peygamberler, gönderildikleri toplumları sadece manevî yönden değil maddî yönden de değiştiren ve dönüşümü sağlayan şahsiyetlerdir.

Peygamberler, gönderildikleri kavimlerin maddî ve manevî gelişmişliklerinin öncüleri olduklarını söylemiştik. Yeri gelmişken insanlığın gerçekleştirdiği bu inkişafın özelliklerinden de bahsetmek gerekir. Allah ilk insana eşyanın isimlerini öğretmiştir. Bu özelliği sebebiyle insanlar semboller/kavramlarla düşünür. O nedenle Kur’ân, gelişiyle Arapların kullandığı dile müdahale ederek kelimeleri yeniden anlamlandırmış ve dolayısıyla zihnî bir inşa faaliyetine başlamıştır. Salât, zekât ve hac gibi kavramların içerikleri Kur’ân’a göre yeniden şekillenmiş; bunun yanında mü’min, münafık, kâfir, müşrik, tevhid, sabır, tevekkül, îsâr gibi değişik konulara kaynaklık edecek birçok yeni kelime inşa edilerek İslam toplumunu gerçekleştirecek zihinler oluşturulmuştur. Bunun sonucu olarak kısa zamanda Mekke’de kurulan İslam medeniyeti, Kur’ân’ın vahyi etrafında oluşturulan bu zihinler aracılığıyla gittikleri her yerde yeni medeniyetler inşa etmişlerdir. Bu medeniyetlerden bir kısmını sayacak olursak; Batıda Endülüs, Orta Asya ve Hint Yarımadasında Karahanlılar, Gaznelililer, Selçuklular ve onların devamı olarak Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar günümüzde de hala bir kısım etki ve kalıntılarından söz ettirmektedir.

 

Peygamberlerin Medeniyete Katkıları

Peygamberler, yeryüzünün maddî ve manevî mimarları olarak kabul edilirler. Konu Kur’ân merkezli olarak incelendiğinde; onun yarıya yakının kıssalar olduğu ve her bir kıssada peygamberlerin farklı özelliklerine yer verildiği düşünüldüğünde, kısa da olsa bu hususa yer vermeden geçemeyeceğiz. Kur’ân-ı Kerîm kendisinden önce gelen bütün ilahî kitapların özetidir. Bunun yanında bizzat kendisinin beyan ettiği ve kıyamete kadar insanlığa ışık tutacak esasları da içerir. Hz. Peygamber’den önce gelen resûl/nebiler ve onların Kur’ân’da anlatılan kıssalarından da anlıyoruz ki, insanlığın tarihine, kültür ve medeniyetine peygamberlerin büyük katkıları olmuştur. Konu esasında başlı başına ele alınıp incelenmesi gerekir. Buna genişçe yer vermeye ne konunun başlığı, ne de içeriği müsait değildir. Ancak burada, insanlığın genel olarak istifade ettiği peygamberlerden ve onların toplumun gelişmesine sundukları katkılardan ana hatlarıyla bahsedilecektir.

İnsanlık Hz. Âdem ve özellikle oğulları vasıtasıyla hayvancılık ve ziraati; Hz. Nuh’la gemi yapımını, ağaçtan insanların faydalanacağı şekilde istifade etmeyi, bunun için gerekli olan araç gereci ve çiviyi kullanmayı öğrendi. Hz. Hûd ve Hz. Salih peygamber ve kavimleriyle taşı oymayı, kayalardan eşsiz saraylar yapmayı; Hz. Nûh, Hz. Musa, Hz. Süleyman dönemlerinde koca kazanlar, havuzlar, billurdan saraylar, resim ve heykeller yapmayı öğrendi. Hz. Şuayib’le ölçü ve tartı aletlerini, Hz. Yusuf’la meyve soymada bıçak kullanmayı ve zahirenin fazlasını depolarda muhafaza etmeyi öğrendi. Hz. Davud’la demiri kullanmayı ve Hz. Zülkarneyn’le demirle birlikte bakırı da kullanmayı öğrendi.

Bu saydıklarımız bir anda aklımıza gelip söyleyebileceğimiz türden medeniyete sağlanan katkılardır. Peygamberlerin elbette ki, insanlığın manevi dünyasına sağladıklarını saymak bunlardan daha önemlidir. Kültür ve medeniyetin tariflerinde de ifade edildiği gibi, maddi gelişmişliği sağlayacak olan da insanların manevî yönden inkişafıdır. Belki de vahiyden beslenen medeniyetleri vahiyden desteklenen akıllarla açıklamak daha doğru olacaktır. Burada tam yeri gelmişken, Kur’ân medeniyetinin tarifine yardımcı olacak değerlendirmelere yer vermek gerekir. Akıl ya vahiy ile ya da nefis, arzu, istek, heves ve şehvet gibi vahiy dışı unsurlarla beslenir. İşte Kur’ân medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran en önemli özellik, meydana getirilen eserlerin ebediyet, ahiret ve sonrası düşünülerek yapılıyor olmasıdır.

Dünyanın değişik yerlerinde Kur’ân medeniyeti etrafında kurulan devletler, özellikle on dokuzuncu yüz yıldan sonra Batı medeniyeti karşısında zayıflamaya ve gittikçe bu kültürün etki alanında kendi özelliklerini kaybetmeye başlamışlardır. Bu durumun oluşmasında maddî yönden geri kalmışlığın etkisi oldukça büyüktür. Geçmişte gittikleri yerlerdeki maddî ve manevi gelişmişliği kendilerine uygun hale getirerek alan İslam devletleri, zamanla bunu gerçekleştirememiş, aradaki uçurum açıldıkça da kendilerini değil de kültür ve medeniyetlerini suçlar hale gelmişlerdi. Bu konuda İslam medeniyetinin en önemli rakibi Batı medeniyetidir.

 

Batı Medeniyeti ile İslam Medeniyetinin Mukayesesi

Batı medeniyetinin, eski medeniyetlerin mirasını devraldığı ve rakip tanımadan sürekli ilerlediği ve etkileme gücünün yaygınlık kazandığı göz önüne alınarak evrensel nitelik kazandığı kabul edilmektedir. Bu iddia, her halde bütün insanlığın Batı medeniyetinin hayat tarzına girmekte olduğu gözlemine dayandırılmaktadır.

Bir medeniyetin temelleri, inanç ve onun tanzim ettiği ahlak nizamına dayandırıldığını ifade etmiştik. Batı medeniyeti, kendini bilim ve teknoloji medeniyeti olarak tanıtmaktadır. Bilim ve teknoloji, kültürün birer unsuru olmakla birlikte medeniyetin esası olamaz. Çünkü bilim, tabiattaki olayların oluşum sürecine ait genel ve soyut esasları, somut gözlemlere dayalı muhakemenin sağladığı delillere göre kurar. Tabiattaki gözlemler sonsuz olduğu için bilim, tahmini bilgiden öteye geçemez. Bilimin bu özelliği nedeniyledir ki, her bilimsel bilgi sürekli sorgulanır ve yeni muhakemelere göre yapılan deneylerle gerçekliği test edilir; tahmini bilgilerin eksiklerini tamamlamak ve yanlışlıklarını düzeltmek suretiyle ilerler.

Bilimsel bilginin ancak bir ihtimaliyet derecesiyle doğru olduğu ve daima varsayım konumunda kalacağı kabul edildiğinde, Batı medeniyetinin esası bilim olamaz. O halde Batı medeniyetinin esasını oluşturan nedir? Batı medeniyeti, Roma medeniyetinin zulmüne ve ahlâkî düşüklüklerine karşı gelen Hıristiyanlık inancından kaynaklanmaktadır. Zamanla bu inanç içinde öne çıkan kilise baskısına bir tepki olarak ortaya çıkan reformlar, ardından gelişen Rönesans düşüncesi, hümanizmayı doğurdu. Hümanist anlayış, vahye dayalı dini reddederek, insan aklının tek bilgi kaynağı ve iradesinin de tek yetki kaynağı olduğunu kabul etti.

Yunan ve Roma medeniyeti, Ortaçağ Avrupa’sını şekillendiren Hıristiyanlıkla yoğrulmuş olsa da Batı medeniyeti; insan aklını ve iradesini, hayatı, düzenleyen tek kaynak olarak gören hümanizm ve onun uzantısı olan bireycilik inancı, başarma ihtirası ve güce tapma ile bütünleşti. Bununla birlikte Hıristiyanlık, geniş halk yığınlarının ruhunda duygusal bakımdan önemli bir yer işgal etmeye devam etti.

İslamiyet’in oluşturduğu medeniyetin kaynağı, Kur’ân ve onun şekillendirdiği ahlak anlayışıdır. Kur’ân, inananlardan kendileri yerine başkaları için yaşamayı, başkalarını kendine tercih etmeyi/îsârı öğütler. Böyle olunca sadece insanlar değil, Allah’ın yarattığı vahşi hayvanlar dâhil bütün hayvanlar, bitkiler ve içinde yaşanılan tabiat tamamıyla bir emanet olarak kabul edilir ve yaşatılması, zarar görmemesi ve hayatın devamının sağlanması doğrultusunda korunur ve bunun için gerekli önlemlerin alınması sağlanır. Elbette ki, yaratılmışların en şereflisi olan insanın yaşatılması ve ona gösterilecek ihtiram izahtan varestedir. Bu doğrultuda yaşlılar, yetimler, kimsesizler ve çocukların korunması için geliştirilen mekânlar; gücü yetmeyenlerin evlendirilmesi, imkânı olmayanların yedirilip içirilmesi ve yatacak yer sağlanması gibi birçok kurum ve kuruluş bu inanç etrafında geliştirilmiştir.

Batı medeniyetine sahip olan anlayış, bireycilik bir başka tabirle bencilliktir. Bireycilikte genel anlayış; başkalarının hukukunu çiğnememek şartıyla bireyin istediği gibi davranmasını ve başkalarının da onun davranışını hoşgörü ile karşılamasını esas alır. Bu inancın kültürü belirlediği ortamlarda, bir kimsenin, talep edilmedikçe başka birine nasihat etmeye kalkışması, muhatabın özel hayatına müdahale anlamı taşır. Nasihat eden, iyi niyetli bir kimse olarak değil, muhatabının şahsiyet sınırlarına tecavüz eden bir kimse olarak kabul edilir.

Bireyselliğin, bencilliğin ve nefsin kutsandığı Batı medeniyeti, arzu ve isteklerinin sonu gelmediği için ihtiyaçlarını sürekli arttırmaktadır. İhtiyaç diye belirlediği şeyler ihtiras haline dönüşmekte, onları gidermek için daha güçlü olmayı, kendine göre belirlediği menfaatlerini gidermek için her şeyi yapmayı mubah görmektedir. Bu doğrultuda yetişen nesiller; bencillik, bireyselcilik, nefsin aşırı isteklerini tatmin, bitmez tükenmez arzu ve isteklerin giderilmesini temin için, başkalarının hakkına tecavüzü hak olarak görme bedbahtlığına düşmektedir.

Batı medeniyetinin etkisinde yetişen nesillerde bu özellikleri bütün yönleriyle görmekteyiz. Toplumumuzda da bu davranışların yaygınlaştığına şahit olmaktayız. Başkalarının hakkını hiçe sayan, kendini kutsayan bireylerin yaygınlık kazandığı bir topluma doğru gitmekteyiz. Kur’ân, insandan kendisi için değil, başkaları için yaşamayı önerirken, bu anlayışa sahip toplumdaki bireylerin genel söylemi; “kendine iyi bak” şeklinde ifade edilebilir. Yani “dünya senin etrafında dönüyor, her şey senin için, istediğin gibi ve hoyratça tasarrufta bulunabilirsin, senin dışındaki her şey senin isteklerin için yaratılmış” gibi daha sayabileceğimiz nice bencillik ifade eden tabirler.

Kur’ân, nefsin isteklerini fütursuzca tatmin etme yerine, hakça paylaşmayı; tükenmez arzu ve isteklerin insana yaptırdığı haksızlıkları önlemek için yardımlaşmayı hedefler. Bunun sonucunda nefsanî heveslerin meşru olmayan tecavüzlerine set çekmeyi, kişiyi ulvî emellere teşvik etmeyi ve insanı kemâle erdirmeyi gaye edinir.

 

Sonuç

İnsanlığa, dünya ve ahiret, ruh ve madde, iman ve akıl, ubudiyet ve hürriyet, fert ve toplum dengesini sağlayacağını hedeflediği ve bunu gerçekleştirebildiği ölçüde medeniyetten söz edilebilir. Hiç şüphe yok ki, böyle bir medeniyeti kurabilmek için vahyin desteğine ihtiyaç vardır. İnsan ne kadar akıllı olursa olsun hayat, insanın kendi aklıyla çözümleyemeyeceği belirsizliklerle doludur. Allah, bu belirsizlikler ortasında yolunu şaşırmaması için insana Kur’ân’la istikamet vermiştir. İnsanlık bugün, geçmişten daha çok Kur’ân medeniyetine muhtaçtır. Ancak İslâm ülkelerinin bugünkü haline bakarak, İslâm medeniyetine gölge düşürme gayreti yanlıştır. Müslümanlara düşen görev, Kur’ân medeniyetinin inanç ve ahlâk nizamını yeniden ihya ederek kendi ruhlarında ve kendi hayatlarında yapacakları yenilenmedir.

 

popüler cevapdünya atlası