Küreselleşme sürecinde ahlâkî yozlaşmaya çözüm arayışları: Said Nursi Bediuzzaman’ı yeniden okuma

Eklenme Tarihi: 08 Eylül 2017

Günümüzde teknoloji alandakı harikulade gelişmeler yaşam standartlarımızın yükselmesi ve medenileşme devletler veya ülkelerarası işbirliğini- küreselleşmeyi gündeme getirmiştir. Tabii ki, küreselleşmenin hayat standartımızın tekmîli açısından artıları inkar edilemez. Özellikle 1990 lardan sonra hız kazanan küreselleşme dünya toplumlarını kuşatmaya başlamışdır.Teknolojideki gelişmeler sonucunda televizyon, internet ve b. vasıtalar insanlararası bilgi akışını hızlandırdı ve yine bu gelişmeler dünyayı evimize sığdırdı. Dünya sürekli değişmektedir ve küreselleşme de bunun doğal sonucudur. Bu süreç devam edecekdir ve Bediuzzamanın da belirtiği üzere bu karşıkonulamaz bir süreçtir.[1] Zîrâ değişim kâinatın fıtrantında olduğu gibi insanlığın, toplumların da fıtrî yapısından kaynaklanmaktadır. Bediuzzaman “Beşerde meyl-i teceddüd var, şecere-i âlemde meylü`l-istikmâl vardır, yanî kâinatın bir ağaç gibi bütün zerrâtı ve eczâsı kemâle meyleder, o umumi meylü`l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü terakkî vardır.”[2] demekle insanlarda ve kâinatda bir yetkinleşme ve terakkî süreci olduğunu dile getirmektedir. Binaenaleyh değişim fıtrî bir süreçse, onun sonucu olan küreselleşme de doğal bir süreçtir.

Fakat asıl problem değişip değişmeme, ya da küreselleşip, küreselleşmeme değil, bu sürecin ne şekilde devam etmesidir. Şöyle ki, bugün değişimle eşzamanlı olan küreselleşmeye ilişkin olumlu ve olumsuz pek çok fikir mevcuttur. Kimilerine göre tekâmülün doğal sonucu ve medeniyyetin yeni bir aşaması, kimilerine göre de güçlülerin zayıfları ezmesi için kullanılan modern zulüm aracıdır. Aslında her iki yaklaşımın haklı tarafları vardır. Fakat bu anlamda burada asıl problemi Said Nursî Bediuzzaman`ın sözleriyle ifade edersek, hayır-şer müvazenesidir. Bir derdin dermanı, başka bir derd için zehir olabilir. Ya da bir ilaç dozajı gözetilmeden kullanılırsa hastalık doğurabilir.[3] Yânî mühim olan küreselleşme denilen bu süreci dozajına uyğun kabullenmektir. Özellikle de bugün küreselleşmenin batımerkezli olduğunu ve diger ülke insanlarının batılımerkezli hayat tarzını yaşamaya zorlanması gibi hususlarını dikkate alacak olursak, bu sürecin hangi dozajda ve ne şekilde kabul edilmesi gerektiği konusu üzerinde ciddi şekilde durmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, her ne kadar küreselleşme dediğimiz bu sürec kültürel birikim, zenginlik, sermaye ve b. konularda dünyada eşitsizliyi azaltarak adâlet ilkesine uygun bir düzeni sağlayacağını vaat etse de, sonuçta bugün dünyada insan hayatını belli yönleriyle kolaylaştırması gibi bir takım artılarının yanı sıra yoksulluğun, adâletsizliyin, sermayede tekelciliyin, insanların nefs ve egolarını körükleyen bir yaşam tarzının, nefsânî hazlara yatırımın, amansızcasına tüketim kültürünün, bencilliyin küreselleştiğinin şâhidi oluyoruz. Bu süreçte kimin hangi model araba kullandığı, hangi semte ve nasıl bir evde oturduğu və b. konular gündem oluşturmaktadır. Bu anlamda insanlığın temel amacı kâmillik değil, farklılık, yada “farklı olmak” oluyor. Farklı olmak “ben” duygusunu okşayan bir muharrikdir. Böylece kişi gerçek özgürlüyünü bireycilikle geliştireceyini düşünmektedir. Bu bağlamda alış-veriş merkezlerinde, dizilerde, medyada karşılaştığımız reklamların küreselleşen dünya toplumlarını ve bireylerini etik değerlere uymayan tüketim kültürüne ve yaşam tarzına, bireyciliye, hedonizme davet eden ve zorlayan bombalar olduğunu özellikle belirtmemiz gerekir.

Problemin en önemli yanı, modern kültür ve medeniyyetin kendi sistemini insanın kendisini ifrat derecede tüketmesi üzerine kurmuş olmasıdır. Evet, bugün dünyevi şeyler uğruna - onları vasıta olmaktan çıkarıp, yaşamın gayesine çevirecek derecede – kendisini ifrat derecede tüketen insanlık tablosuyla karşı karşıyayız. Böyle bir tüketim felsefesi insanın psikolojik ve fizyolojik güçlerini gerçek misyonları dışında harcamaktan başka bir şey olmayıp, kişiyi esfele sefilin mertebesine kadar götürür. Bugün insanlığın maruz kaldı pek çok bela ve musibetlerin temelinde bu husus yatmaktadır. Hatta küreselleşme ile gelen seküler anlayış, dini ve farklı kültürel değerleri bertaraf etmeyip, bunları da kendi yapısı içinde kullanmayı ihtiva eder. Dolayısiyle temelini fiziki ve ekonomik etkenler oluşturan küreselleşme aynı zamanda değerler alanında da küreselleşmeyi gerektirmektedir. Bu nedenle sözkonusu değişim ya da küreselleşme sürecinde alınan dozajın kimlik değerlerini bozmamasına özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir. Nitekim teknoloji terakki ile insan medeniyyetin nimetlerinden faydalanmanın yanısıra, kimliğini tehlike altına alan bir sıra ahlâkî yozlaşmalarla da karşı karşıya kalmaktadır.

Küreselleşme sonucunda modern değerlerin egemen olduğu bir devirde inancımızla yaşadığımız çelişebiliyor ki, ahlâkî yozlaşma da bu noktada başlar. Mevcud dönemi insanlığın takva ile fucur arasında olduğu şeklinde de tanımlayabiliriz. Gelişen teknoloji ve bilgi iletişim araçları sayesinde insanların aslında onların metafiziksel hayat gayelerine taban-tabana zıt olan inanç ve uygulamalarla tanışması, diger taraftan gelmiş geçmiş peygamberlerimizin ve onların sahabelerinin neslinin hayatta olmaması bugün ahlâkî yozlaşma dediğimiz süreci daha da hızlandırıyor. Bunun belirtilerini sokakta, okulda, iş hayatında, sporda, medyada ve eğlence hayatında müşahede edebiliyoruz. İnsanların hayatı algılamalarında tercih belirlemelerinde bir azgınlık hali görülmektedir. Seküler bir temel üzerine bina edilen küreselleşmede istekler ihtiyaçlar gibi sunularak insanlar adeta bir din gibi tüketime zorla davet edilmekteler. İnsanlar ifrat derecede lüks hayata zorlanırken, çevre fesadı, enerji kaynaklarının çok aşırı derecede tüketilmesi, insan hakları ve açlık gibi ciddi problemler konusunda neredeyse bilgilendirilmiyorlar. Bu nedenledir ki, dünyanın bir yerinde insanlar aşırı derecede lüks hayat yaşarken, diğer ucunda açlıkla mücadele ediyorlar. Yine dünyanın bir ucunda insanlar sağlam hayat sürerken, diğer ucunda en basit hastalıktan dolayı hayatlarını kaybediyorlar. Bir tarafta insan hakları büyük titizlikle korunurken, diger tarafta demokrasi perdesi altında haksızlığa, sömürgeye, tecavüze uğrayan insanların hakları gözardı edilmektedir. İnsan kaçakçılığı, aile kurumunun ciddi zarar görmesi, uyuşturucu bağımlılığının artması gibi olayları da buna ilave edecek olursak bugün insanlık tarihinin ciddi ahlâkî sorunlarla karşı karşıya kaldığı görülmektedir.

Ahlâkî zaaflarla olduğu kadar Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle de donatılan insanoğlunun inandığı doğrularla yaşadığı dünya çelişiyor. Bu durumu bir analoji ile ifade edersek hem melek olmanın, hem de şeytan olmanın özelliklerini taşır küreselleşme dediyimiz bu süreç. Böyle bir süreçte insanoğlu pek çok yaşam ihtiyaçlarını kendisi gibi olanların sınırlı aklı ve kültürü ile mi, yoksa insanları başıboş bırakmayan Rabb’in insanlık alemine ihsan ettiği yasalarla mı belirlemelidir? Kısacası ne yapmalıdır? gibi soruların sorulmasının büyük önemi haizdir. 

İşte Said Nursî Bediuzzaman`ı bu dönemde yeniden okumanın mevcud süreçte ahlaki sorunların çözümü noktasında insanlığa, özellikle de müslüman olarak bizlere önemli mesajlar sunacağını düşünüyorum.

Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, küreselleşmenin daha yeni dönemde oraya çıkan bir kavram olması dolayisiyle Nursî’nin görüşlerinde böyle bir kavramın geçmemesine rağmen onun Risale-i Nur`unda geçen “mânâ-i harfî” ve “mânâ-i ismî” diye iki temel kavram küreselleşmeyi olumlu ve olumsuz boyutları ile tartışarak değerlendirmemize zemin oluşturmaktadır. Şöyle ki, “mânâ-i harfî” varlığa, hadiselere, kanunlara harfî mânâlarıyla, Yaratıc’ıya delâlet etmeleri yönüyle bakmaktır. İnsan bu nazarla kâinatdaki tüm şeylerdeki hakikî güzelliği görür. Bu noktada insanın kendi zâtı ve benliği kendisinden ve varlık aleminden daha büyük varlığı aksettiren bir ayna mesabesindedir. Said Nursî Bediuzzaman`ın da belirttiği gibi “benlik, zâtında bir mânâ ifâde etmiyor, tıpkı bir ayna gibi kendi üzerinde başkasının mânâsını gösteriyor”.[4]  Sonuç olarak varlık âlemine ve tüm olaylara bu nazarla bakan birisi onları gerçek yönüyle idrâk edecek ve hayatını teosentrik ilkeye, sünnetüllaha uygun sürdürecek, adımlarını buna göre atacaktır. Çünkü o, her şeye Yaratıcı’ya götürecek bir delil olarak nazar eder.

Fakat varlık ve hadiselere mânâ-i isim açısından bakan birisi dünya hayatını her şeyin özü zanneder ve böylece dünyaya bir gün ölmü tadmayacakmış gibi bağlanır. Bu anlamda benlik ve iyiliğin esası, akıl her şeyi anlayan ve çözen bir ilah olarak algılanır. Dünya nimetleri ve medeniyyetin böyle bir insana hayır getirmesi onu asla kendi benliğine odaklanmaktan alıkoyamaz. Bu durumda doğruluk, adâlet ve hidâyetten soyunmuş, lezzet ve sınırsız arzu giysileriyle süslenmiş, hayatını nefsine adamış, varlığındakı temel gâyenin farkında olmayan bir kimseyle yüzyüze kalacağız.

Binaenaleyh az evvel özet olarak değindiğimiz bir takım ahlâkî sorunların aslında küreselleşmenin mânâ-i ismî açısından algılanışının bir sonucu olduğunu söğleyebiliriz. Küreselleşme adı altında eknomik gücü elinde bulunduran belli toplumların ideolojisini, yaşam tarzını epmoze ettirmek isteyen modern kültür eşya ve hadiselere mânâ-i ismî penceresinden bakmayı öngörmektedir. Neticede etki altında kalan toplum ve bireyler kendi özünden ve kimliğinden soyunarak mahiyetini tam olarak anlamadığı modern yada postmodern bir yaşam tarzı ve kültürü oluşturma çabası içine girmektedir.

Said Nursî`ye göre bu medeniyetin esasları olumsuzdur. Zira hak yerine kuvvet bu medeniyetin dayanak noktasını, fazîlet yerine menfaat onun hedefini, yardımlaşma yerine kavga ve savaş onun hayat prensibini oluşturmaktadır. Tecavüz, çatışma, ihânet, menfaat kavgası ve savaşlar, düşmanlık, cinayetler, fakirlik ve yoksulluk, ırkçılık, nefsani arzulara aşırı hizmet, eğlence ve yasaklara düşkünlüğün ortaya çıkması da bu nedenledir. Modern medeniyetin özelliklerini ve varlığa bakış açısını ortaya koyan Nursî, hem kültüre, varlığa ve medeniyete bakışta hem de küreselleşmeyi anlamada doğru ve aslî çerçeveyi belirlemiş olmaktadır.

Yine şöyle der Said Nursî: Günümüz medeniyeti, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşerî hem fakirleştirmiş hem de ihtiyaçlarını artırmıştır. İktisat ve kanaât esaslarını bozmuş, israf, hırs ve açgözlülüğü ziyadeleştirmiş, zulüm ve haramlara yol açmıştır.[5]

Bu cümlelerle Nursî, bize küreselleşmenin meydana getirdiği olumsuzlukları, ihmal ettiği hususları, gerçekliğini, arkasındaki kültürü ayrıntılı bir şekilde tanımlamaktadır. Bütün bu fikir ve düşüncelerden bütün kötülüklerin medeniyete, varlıklara, hayata ismi bir bakışla bakan aklın ürünü olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Zira bu tür bir nazar Yaratıcı’nın varlık alemi için koyduğu yasalara uygun sonuç doğurmaz. Bediuzzaman valık ve hadiselere mânâ-i harfî nazrıyla bakmanın günümüzün ahlâk problemlerini çözmede büyük katkısı olacağına inanıyor.  

Bediuzzaman ahlâkı modern insanın hastalık ve problemlerinin çözülmesinde esas ilaç olduğunu özellikle belirtmektedir. Bediuzzaman bu sıkıntıdan kurtulmanın yolunun Allah’ın beşer hayatına sözlü müdahelesi olan Kur`ân`ın emirlerine uymakla mümkün olacağını belirtmişdir.[6] Nitekim bu ilahî eserin hiç bir insanın aleyhine bir hüküm içermediğini, her toplumu kendi değerleri içinde korumayı emrettiğini[7] düşünürsek Said Nursî’nin neden Kur`ân`ı çözüm kaynağı olarak gördüyü anlaşılmış olacaktır. Küreselleşme sürecinde karşılaştığımız problemler sahip olduğumuz ahlâkî prensiblerden yola çıkarak kültürel ve ahlâkî devamlılık içerisinde değişerek değerlendirilmelidir. Zîrâ küresel olmak sahip olduğumuz değerlerin değişmesi değildir. Bu olay değerler muhafaza edilerek yaşanabilir. Bunun adına aynen yılanın derisini değiştirirken yeni derisini yine kendinden edindiği gibi “kimliğimizden soyunmadan küreselleşmek” de diye biliriz. Tabii ki, eşyayı bütün zamanlara göre değerlendiren insan ve onun oluşturduğu toplumlar doğal olarak küreselleşmek durumundadır. Fakat, küreselleşme her kesin kendi özünden sıyrılıp tek bir tipin kopyaları haline gelmesi değildir. Nitekim bu durum Nursî’nin ifadesi ile: “Temâsül (benzeme), tezâdın (zıt olmanın) sebebidir. Tenâsüb (uygunluk) tesânüdün (dayanışmanın) esasıdır.”[8] Sonuç olarak, sözkonusu değişim uyum ve dayanışmayı değil, zıtlaşmayı doğurur.

Küreselleşme sürecinde teknolojik gelişmeler dünya toplumlarını birbirine epey yaklaştırmıştır. Bu gelişmeler sayesinde evimize sığan dünyada meydana gelen olay ve değişimlerin artık dünyanın bir ucundan öteki ucuna ulaşması bir ışık hızı kadar hızlıdır. Ulusal ve milli eğilimler gittikce sınırları aşarak sınır tanımaz eğilimler ve kollektiv tepkilere dönüşmüştür. Artık devletlerarası sınırların coğrafî sınırlar olmaktan öte bir anlamı kalmamıştır. Toplumlar bir birilerini çok hızlı bir şekilde etkilemektedir. Fakat birlikte yaşamak zorunda olduğumuz plüralist dünyanın bu etkileşimlerinin yanı sıra problemlerinin de arttığı bilinen bir hususdur. Şöyle ki, farklı dine, kültüre ve ahlâka mensub insanlarla birlikte yaşama zorunda kalan günümüz insanı değerler bazında bazı problemlerle karşı karşıyadır ve belki de bu anlamda bir talihsizlik ve hoşnutsuzluk yaşamaktadır. Bu durumda hangi kültüre ve dine ait olmasına rağmen bütün insanları hoşnut edecek ortak değerlerin tespiti kaçınılmazdır. Durgun bir yapısı olmayan sosyal hayatta yeni fikirler ve değerlerin oluşması tabiidir. Bu değişim sürecinde bizim kültür ve ahlâkımızın da payına düşeni alması doğaldır. Plüralist bir karakter arzeden küresel hayatımızda sahip olduğumuz ahlâkî ve kültürel değerlerimiz de küresel oluşum içerisinde mutlaka bir takım etkilere maruz kalmaktadır ki, bunlardan kaçınmamız mümkün değildir. Bu durumda etkilenme sonucunda ortaya çıkacak yeni ahlâkî oluşum içinde kendi değerlerimizi farkedebilmemiz için sürekli ahlâkî değerlerimize mümkün olduğunca olumlu müdahaleler yapmalıyız. Zira böyle bir müdahale olmadığı taktirde küreselleşme sürecindeki bu etkileşim ve değişimler kültürümüzün ana unsuru olan ahlâkımız millilik özelliyini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Böyle bir tehlikeden dolayı Bediuzzaman Said Nursî evrensel prensiplerin oluşturulabileceğini kabul etmekle birlikte örf ve âdetler konusunda başka milletlere has ilkeleri takip etmenin doğru olmadığını dile getirmektedir.[9] Yalnız bu konudakı istek, yani, oluşan yeni değerler içinde bizim değerlerimizin yer alma talebi, diğer milletlerin değerlerini asimile etmek anlamında değildir. Nitekim buradakı asıl hedef küreselleşme sürecinde bizlerin kendi değerlerimizden yoksun olmamamız, kimliğimizin kaybedilmemesidir. Aynı hak diğer milletler için de sözkonusudur. O halde bu süreçte benimsenilen her değerin bir milletin değil, bütün insanlığın faydasını sağlaması hususu gözetilmelidir.

Küreselleşmenin temelini oluşturan fiziki ve ekonomik etkenler içinde kafası karışan, teknoloji alandakı gelişmelerle gözü fazla boyanmış, ortak paydaları olmayan ve her kesin kendi ihtiyaçlarını karşılamayı düşündüyü toplumlar nihayetinde yokluğa mahkumdur. Günümüzde bütün değerler tekrar gözden keçirilerek evrensel değerler bulunmadıkça küreselleşen dünyamızın toplumlarının bunalımları devam edecekdir. Bu arama süreci sübjektif sınırlar aşılmalı, insanlığın şerefine uygun, yüce ve evrensel nitelikli hedefler belirlenmelidir. Yeni bulunacak ortak değerler bütün insanlığı kucaklayacak bir mahiyet arzetmelidir. Bu durum ahlâkımızın ve kültürümüzün temel kaynağı olan Kur`ân ve Hz Peygamber’imizin ahlâkî prensiplerine de uyacaktır. Nitekim bir hadiste buyurulduğu üzere “İnsanların en hayırlısı, insanlara en hayırlı olandır.” İşte bu ve bu kabilden prensipler gereği temel hedefimiz bugün hayırlı bir çağ kurmak olmalıdır. Bunun yegâne yolu ise Said Nursî’nin de belirtiği gibi Kur`ân ve Hz. Peygamber’imizin uygulamalarıdır. Çünkü vatana, millete olan sevgi ve ahlâkta ortaya çıkacak hastalıkların temel nedeni inançsızlıktır. Said Nursî’ye göre Kur`ân ve Hz. Paygamber’in uygulamaları mutluluğa ulaştıracak evrensel ahlâkî ilkeleri içinde bulunduran temel kaynaklardır. Bu iki kaynağın ustad tarafından günümüzün ahlâkî yozlaşmasına karşı çözüm önerisi olarak sunulması onların evrensel ahlâkî ilke ve prensipleri içermiş olması nedeniyledir.

Bediuzzaman insanlığın ahlâkî bunalımdan kurtularak gerçek mutluluğa kavuşmasının Kur`ân`ı ve Hz. Peygamber’imizin ortaya koyduklarını pratik hayata yansıtmakla mümkün olabileceği görüşündedir.[10] Zîrâ en küresel sistemi ihtiva eden İslâm`da bütün insanlığın faydası ve menfaati sözkonusudur. İslâm’ı evrensel nitelikli bir din olmasını sağlayan temel unsur da onun tüm insanlığın faydasını içerecek prensipleri içermiş olmasıdır. Bu konuda temel hareket noktası Bediuzzaman`ın da belirtiği gibi ahlâktır. Nitekim ahlâk hem dinden, hem de kültürden beslenen değerler mecmuasıdır. Belki ahlâkın bütün insanlığın ortak paydası olması da tartışılabilir. Ancak bu konuda ortaya çıkacak zorlukların aşılabileceyi kanısındayım. Tabii ki, toplumlar çevre, din, kültür, ahlâk ve s. gibi pek çok faktörlerle bir birinden farklıdır. Bu hususa Kur`ân da dikkat çeker.[11] Fakat yine bu toplumların karşılaştıkları problemlere gelince onların ortak olduğunu müşahede etmekteyiz. Bu anlamda çözüm olarak sunulan ahlakın yaptırım ve kontroletme gücüne sahip olabilmesi için eğitimin de bu anlamda büyük rolü vardır. Evrensel ahlâkın gelişmesi evrensel eğitimden geçer. Bu eğitimin içinde evrensel ahlâkî değerler yer almalı ve onlara sık sık vurgu yapılmalıdır. Küreselleşen dünyamızda milletler arasında ortak bir kültürün oluşması aynı zamanda bu ortak kültürden doğacak olan ahlâkın da küresel olacağının haberçisidir. Eğer bu kaçınılmaz bir realiteyse, o halde bizler de diğer milletler gibi bu süreçte kendimize özgü yerimizi belirlemeli ve almalıyız. Her bir millet bu süreçte kendi dini, ahlâkı, inançları, kültürüyle, milli-manevî değerleri ile varlığını sürdürmelidir. Bunun için müslüman bir ümmet olarak yeteri kadar dayanak noktamız, evrensel boyutlu dinimiz ve ona dayanan büyük edeb-ahlâk geleneğimiz ve ilkelerimiz var. Küreselleşme sürecinde kendimizi ifade etmenin ve bu sürece ayak uydurmanın tek yolu temelini dinimizin oluşturduğu ahlâkî ilkelerden yola çıkmaktır. Bediuzzaman Said Nursi`nin de desteklediyi fikirler üzere yapılacak tek şey, ahlâkî değerlerimizi koruyup evrensel nitelikte olan bu ilkeleri gerektiği gibi sunmaktır. Bu anlamda dinî metinlerde geçen “Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma”, İnsanların size karşı nasıl bir tavır takınacakları büyük ölçüde sizin onlara karşı nasıl davranacağınıza bağlıdır, “Benim için istediğinin iki misli senin olsun” şeklindeki ifadeler bizim mühim dayanak ve hareket noktalarımız olmalıdır.

Said Nursi mânâ-i harfî düşüncesine dayalı İslâm ahlâkının mahiyetin şöyle dile getirir:

Kur`ân medeniyyeti hakka dayanır. Hakkın özelliği adâlettir. Medeniyetin hedefi fazîlettir, menfaat değildir. Fazîlet sevgi ve kaynaşmaya neden olur. Medeniyetin dayanak noktası ırkçılık değil, dînî, vatani ve sınıfi bağlardır. Bu ise kendiliğinde samimiyeti, kardeşliği, barışı ve tecavüze karşı savunmayı temin eder. İslâm ahlâkının temel düsturlarından bir diğeri de yardımlaşmadır. Böyle bir ahlâkta hevâya değil Hüdâ’ya yer vardır ki, böyle bir anlayış  insanın yetkinleşmesini sağlar. Said Nursi Hz. Peygamberimiz’de müşahhaslaşmış yüksek ahlâkla ahlâklanmanın insanın nefsindeki ve kâinattaki hadiseleri ve iman hakikatlerini anlamaya vesile olacağını ve bu yolla insanlığın problemlerinin çözüleceğini belirtmektedir.

Sonuç olarak söylemeliyiz ki, popüler kültür ve ya modern tüketim kültürü insanı haz ve hedonizm merkezli yaşama itmeye devam ediyor. Aslında bu form batı aydınlanmasının ben merkezli yaklaşımından, yani, bireycilikten kaynaklanıyor. Kendi zevklerini merkeze alan bir akım yaygınlaştıkça toplumun fıtri ve tabii özellikleri de bozulmaya başlar. Yani popüler kültür kişiliğin kirlenmesine yol açar ve toplumlar da böylece bozulur. Bu neden çözüm arayışımızda bireyin şahsiyyeti ve kimlik oluşumu bizim için önemlidir. Bu anlamda Bediuzzaman Said Nursi`nin de konuya ilişkin görüşlerinden çıkardığımız sonuca göre, insan aklının vahyin rehberliğine muhtaç olduğunu düşünüyoruz. Zira bu ihtiyacını doyurmayan akıl, beş duyunun sınırları içinde kalmaya ve gerçek misyonunu kaybetmeye mahkumdur. Bu anlamda Kur`ân-i Kerim`in Müddessir suresinin 4 ve 5. âyetleri zikre değerdir. Şöyle ki, bu âyetlerde Rabbimiz “Elbiseni temizle, kirden arın!” diyor. Burada insan oğluna verilen mesaj onun gerçek kimliğine, vahye ve fıtrata dönmesi gerektiği yönündedir. Bu yolda en güzel araç ise Yaratıcı`nın sürekli bizden istediğini düşünmek ve irade sahibi olmaktır. Vahiy ise bu yolda akla ve irâdeye ışık tutar. Akıl, irâde ve vahyin eşliğinde takip edilecek bu yol kötülük ve kirlenmelere karşı korunmanın, mücadele etmenin en güzel yoludur.

            

Dipnotlar:
[1] Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü`l- İ`caz, trc. Abdülmecid Nursi, İstanbul : Tenvir Neşriyat, [t.y.] s. 110

[2] A.g.m., s. 117

[3] A.g.m., Mektubat, 3. bs., İstanbul: Rnk Neşriyat, 2008, s. 475

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, çev. İhsan Kâsım es-Salihi, İstanbul: Sözler Yayınevi, 1992/1412, s. 143, 637.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Lahikalar, çev.: İhsan Kasım es-Salihi, İstanbul: Sözler Neşriyat, 1995/1415, s. 380.

[6] A.g.m., Emirdağ Lahikası, Envar Neşriyat, İstanbul 1995, s. 1, 21. A.g.m., Tarihçe-I Hayat, Envar Neşriyat, İstanbul, 1995, s. 95.

[7] Bkz. Al-i İmran, 3/75-76; Nisa, 4/135; Hucurat, 49/13

[8] Sünühat, s. 56

[9]Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Envar Neşriyat, İstanbul, 1995, s. 120

[10]A.g.m., Şualar, Envar Neşriyatı, İstanbul, 1995, s. 374; a.g.m., Sözler, s. 408-409; a.g.m., Mektubat, s. 337

[11] Hucurat, 49/13

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası