Kur’an’a Dayalı Bir Medeniyet Kavramı: Emin Belde

Eklenme Tarihi: 17 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin YAŞAR’ın 1. Kur’an Medeniyeti Sempozyumu tebliğidir

1-Giriş

İnsanın inşa edip geliştirdiği, kendi kimlik ve kişiliğini verdiği, başka bir ifade ile fiziksel olarak şahsiyetini yansıttığı ortam uzun veya kısa süreli yaşadığı mekânlardır, denebilir. Medeniyet hem kavram, hem de inşa olarak beşer ürünüdür, insanîdir. Unutulmaması gereken gerçek, medeniyetin doğup geliştiği, yaygınlaşıp etkinleştiği mekânlar, şehirler olduğu bilinmektedir. Medenî olmak veya şehirli olmanın kavram ve kriterleri konumuzun şimdilik detayı gibi görünmektedir. “Toplumların yoğurup geliştirdiği ve kendi damgasını vurduğu medenî hayat seviyesi mutlak anlamda şehir merkezlerinde yaşanır” hükmü istisnasız kabul gören bir yargı değildir. En azından İslam medeniyeti için bu yargı sadece şehirleri içine almayacağını söyleyebiliriz. İslam medeniyetinin güçlü, dönüştürücü ve motive gücü yüksek olan aslî kaynağı Kur’an, İslam toplumunun tamamını kuşatması bu kanaatin temelidir. Tek başına ya da cemiyet içinde her zaman ve zeminde Kur’an’a inanan biri, onun emir ve tekliflerini göz önüne almak ve onları hayatında uygulamak zorunda olduğundan, bulunduğu her mekânı medenî bir ortam olarak düzenlemesi gerekir. Ancak uygulamalar, teorilerin tamamını çoğunlukla kapsayamamışlardır.

İslam medeniyetinin siyaset kuramcısı, Medinetü’l-Fâdıla’nın müellifi ünlü bilginimiz Ebu Nasr Fârâbî, medeniyeti insan fıtratının açılımı olarak görmekte, onu büyük, orta ve küçük ölçeklerde ele almaktadır. O, aynı hanede oturan insanların kusurlu olmasına rağmen, medeniyetin en alt birimini oluşturduğunu, tek bir millet ise, orta ölçekli birimi ve insan türünün tamamı ise, en geniş anlamda büyük medeniyeti temsil ettiğini kabul etmektedirler. En üstün iyilik ve en büyük mükemmellik öncelikle şehir ortamında oluşur. Gerçek anlamda iyilik iradenin ürünü olduğu gibi, kötülükler de iradeden bağımsız değillerdir. Toplumsal iradenin tezahürünü yansıtan şehir ortamı mutlak iyinin beklentisini her zaman karşılayamayabilir. Bundan dolayı fıtratın gereği iyilik ve güzellik olmasına rağmen insanlar kötülükte yardımlaşabildiklerinden medeniyet su-i istimal de edilebilir. Ama beklenti mutlu bir dünya kurmak için iyilikte yardımlaşmanın esas alınması gerektiği amacını yakalayabilen şehirler faziletli şehirlerdir. İnsanları mutluluğu elde etmek için yardımlaştıkları şehirlerin toplumları da erdemli, mükemmel toplumlardır. Dünya çapında bir fazilet ve mutluluğun inşası için yeryüzündeki bütün şehirlerin mükemmelliğe erişmek amacıyla birbirileriyle iyilikte yardımlaşmaları gerekir. Bu yardımlaşmanın gerçekleşmesi için şehrin organları sağlam ve birbiriyle organize olarak hareket etmesi gerekir. Bunu anlatabilmek için Fârâbî sağlam bir bedenin organlarını örnek olarak vermektedir. Organlar arasında kalbi merkez alarak hiyerarşi düzenlemesine gitmektedir. Bunları düzen ve işleyiş bakımından sıraya koymaktadır. Şehir de bir beden gibi kendi organlarına sahiptir. Ancak bedenin organları tabiî olarak çalışmasına rağmen şehrin organları iradî olarak çalışır. Sonuç alınabilmesi için bedenin de şehrin de sistemleri sağlıklı çalışması gerekmektedir. (El- Medinetü’l-Fazıla, Çeviren: Ahmet Arslan, Ankara, 1990, 69-72)

Büyük filozofun dikkat çeken yorumu, insanlığı bir bütün olarak ele almasıdır. Bu bütüncül bakışın temeli Kur’an’ın insanlığı kapsayıcı ve kucaklayıcı tanımı “Beni Âdem: Âdemin çocukları” tabirine dayandığını tahmin etmek zor değildir. İnsanlık bir bütün olarak Âdem’in çocukları, dünya da onların meskenidir. Medeniyet bu meskenin inşa ve tezyinidir. Her insanın kıyafeti farklı olduğu gibi, dış dünyadaki algısı ve inşası da farklı olacaktır. Medeniyetler arasındaki fark bundan ibarettir demek mümkündür. Filozofun amacı ahlâkî ve fikrî erdemlere dayalı ideal bir devlet düzeninin projesini sunmak olduğu söylenebilir. Dolayısıyla bu eserlerinde Fârâbî'nin kullandığı "medine"yi antik Yunan'daki "polis" kelimesinin karşılığı saymak doğru olmaz. Zira medenî toplulukları aileden başlayarak mahalle, köy, şehir, devlet ve birleşik devletler şeklinde inceleyip en büyük mutluluğun ihtiyaçların en üst düzeyde birleşik devlet düzeninde karşılanacağını savunan filozofun prototip olarak "polis"i yani medineyi düşünmüş olması tarihe ve sosyal realiteye aykırı olurdu. Diğer taraftan beslendiği kaynak gereği, filozofun ufku tek bir şehre hatta tek bir millete özel olmayıp tüm insanlığı kucaklaması Kur’an’dan aldığı dersten kaynaklanmaktadır. Onun tüm amacı insanın erdemli bir şehirde güven içinde yaşamasıdır.

Medeniyetin beşiği olan şehirler, bazen bir insanın bazen da kavimlerin, milletlerin iz düşümü gibi görülmüşlerdir. Mekke İbrahim (as), Kudüs, İsa (as), Medine Muhammed (as), ile özdeşleştiği gibi, Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum ve Ahlât da Selçuklular ile bezenmiş; Bursa, Edirne ve İstanbul Osman oğullarıyla yoğrulup dirilmiş, kişilik ve kimlik kazanmış, onların kültür ve medeniyet şehirleri olmuşlar, onlara nefes ve hayat vermişlerdir. Bu anlamda merhum ünlü mimarımız Turgut Cansever’in konuyla ilgili görüşlerine katılmamak mümkün değildir: “Kentin ve iskân ettiğimiz mekânın biçimi bizim kozmosla kurduğumuz ilişkiyi de belirler. En basit haliyle kim olduğumuza, bu varlık içinde nasıl bir yer edindiğimize dair soruya bulunan cevap etkilenir. Bu son husus, hayata anlam verme çabamızla da ilişkilidir.”

Emin Belde kavramı, zihinsel olarak ortaya atılan beşerî bir tesmiye olmayıp ilahî kelamın kutsal örgüsü içinde yeminle teyit edilerek Kur’an medeniyetinin prototipi olarak sunulmuş bir mekân ismidir. Olgular beş boyut olarak ele alınacak olursa ki, bunlar eylem, özne, nesne, mekân ve zaman kavramlarından fiziksel olguyu sabitleştiren ve somutlaştıran unsur mekândır. İman kadar mübarek ve saygıya değer coğrafya parçaları inançların eyleme dönüştüğü, medeniyete büründüğü yerlerdir. Seccadeden başlayarak mahalledeki camiden Kâbe’ye uzanan inanç ve ibadet yerleri bereketini, saygısını üzerinde yapılan eyleme borçludur. Kutsal değerini bulunduğu topraktan değil, mekân olarak kapsayıp kuşattığı, sahiplendiği ihlâslı ibadetten alır. İnanç ve ibadetin öngördüğü ve yöneldiği ihtiyaçtan alır.

İnsan varlık alanında hayatiyetini sürdürmek için her zaman cehd ve gayret içinde olmuştur. Akılla donatılmış bir canlı olmasına rağmen tek başına ihtiyaçlarını tedarik edemeyen insan, hemcinslerine ihtiyaç duymuş, kendisi yapamadıklarını onların yardımıyla yapmaya çalışmıştır. Buna benzer pek çok gerekçe insanı maddî anlamda ortaklaşa bir hayat sürmeye zorlarken, manevî ihtiyaçları da yoğun bir baskıyla onu duygu ve değer paylaşımına sevk etmiştir. Bu iki faktör insanı medeniyet kurmaya zorlamıştır. Ancak medeniyet çadır kurmak kadar kolay bir süreç değildir. Onun boyutları, sürekliliği, rengi, kimliği, ruhu ve motivasyon kaynakları vardır. Sayılan özelliklerin var kılınmasında en büyük faktör insan unsuru olmakla birlikte, her zaman medeniyeti beslemede bu unsur yeterli olmayabilir. Böyle durumlarda medeniyeti besleyip yönlendiren temel kaynak tarih boyunca sürekli din olmuştur. Her ne kadar son birkaç yüz yıl içinde toplumlarımız Batı kültürünün referans kaynaklarına yönelmiş olsa da, içinde yaşadığımız kültürümüzde medeniyetin belirgin, etkin kaynağı kitabımız Kur’an’dır. Bundan dolayı Kur’an kaynaklı kavramları gözden geçirmemiz önem arz eder olmuştur. Öncelikle Kur’an’daki emin kavramını ve mekân isimlerini nazar-ı itibara almak gerekmektedir.

2-Kavram Tahlilleri:

a) El-Emn, El-Emin

Emn: kelimenin aslı, nefsin tatmin olması ve korkunun giderilmesidir. Emn, emanet ve emân isimleri aynı kökten mastardırlar. Emân ismi bazen insanın içinde bulunduğu emniyet haline, bazen de kişinin emin kılındığı şeyin, (Enfal, 8/27) ya da kendisine emanet edilen şeyin adıdır. (Ahzab, 33/72) Emn ve Âmin, korkusuzluğu, iç sükûneti ifade etmekte olup, âmin ve emîn kalıplarının anlamı, kalbinde korku ve endişe olmayan, vefasızlık, hıyanet gibi makbul olmayan sıfatlardan güvende olan adama denir. (Asım Efendi, Kamus Tercemesi, İstanbul 1305, 4/548)

Adı geçen fiil, if’âl babında kullanıldığında geçişli/müteaddi ve geçişsiz/lazım olmak üzere iki kullanıma sahiptir. Geçişli anlamında kullandığımızda “ona güven verdi” ifadesiyle güveni yaygınlaştırma maksadı güdüldüğü gibi ki, bu anlamda, Allah da “mü’min”dir. (Haşr, 59/23) Allah’ın mü’min olması kullarına yaptığı vaatlerinde hilaf etmemesi yani vaatlerinde doğru olması veya kıyamet gününde azabından kullarına emân, güven vermesidir. (İbnü’l-Esir, En-Nihaye fi Garibi’l-Hadis ve’l-Eser, Tahkik: Tâhir Ahmed ez-Zâvî-Mahmud Muhammed et-Tanâhî, 1/69) Mü’min ismi Allah ile kulları arasında ortak bir isimdir. İnsan emin, yani güvenilir olmakla ilahî bir ahlakla bezenmiş olmaktadır.

Konumuzun daha iyi anlaşılması bakımından Kur’an’da geçen mekân isimlerini ve kavramlarını özet olarak açıklamak istiyoruz:

b) Beled:

Sakinlerinin toplanma, ikamet yeri olmasından dolayı üzerinde izler bulunan sınırları belli bir yere beled denir, çoğulu bilâd ve büldân gelir. (Râgıb, Müfredât,) İbnu Manzur’un bildirdiğine göre, imar edilmiş veya imar edilmemiş olsun, iskân olsun veya olmasın yeryüzünden her alana beled denildiği gibi, bina olmasa da hayvanların barındığı yere de beled denilir. Irak, Şam gibi coğrafî bir bölgeye beled denildiği, Basra ve Dımaşk gibi belli bir şehre de belde denilir. (İbnu Manzur, Lisanü’l-Arab, 3/94) Fîrâzâbâdî’nin lügat anlamı olarak yaptığı açıklama dikkat çekmektedir: Sakinlerinin orada toplanması, ikamet etmesiyle etkilenen sınırlı mekâna belde ismi verilir. (Basâiru Zeviyi’t-Temyiz fî Letâifi’l-Kitâbi’l-Azîz, Beyrut, 2/272) Sözlükteki bu tanımlardan anlıyoruz ki, Beled, şehir adı olduğu gibi coğrafî bir bölge ismi de olabilmektedir. Fîrâzâbâdî’nin tanımından insanın imar faaliyetinden coğrafyanın etkilenip şekillenmesiyle belde oluşur ki, bu da medeniyete işaret etmektedir. Belde, Türkçemizde de kullanıldığı gibi belli meskûn bölgelere ad olarak verilmektedir. Kur’an ayetlerinde belde ismi beş anlamda kullanılmıştır: Şehir anlamında, Mekke (Tin, 95/3; Beled, 90/1-2; İbrahim, 14/35), herhangi bir şehir (Sebe’, 34/15), bütün şehirlerden kinaye olarak, (Al-İ İmran, 3/196), kurak bir araziye işaret etmek için, (Zuhruf, 43/11) bereketli bir araziye işaret olarak (Araf, 7/58) anlamlarını bulmak mümkündür. “Bulutları ölü bir beldeye/coğrafyaya sevk ederiz…” (Araf, 7/57) Aynı surenin diğer bir ayetinde aynı anlamda beled kelimesi geçmektedir. (Araf, 7/58) Bu ayetlerin bir kısmında beled kelimesi nekre/belirsiz geçerken diğer bir kısmında da marife/belirli olarak geçmektedir. Dolaysıyla nekre isimler genellik arz derken marife yani belirli isimler tür ifade etmektedir. Şehir manası anlamına gelen “el-Beled” Kur’an’da üç surede dört kez zikredilmektedir, bunların tamamı Mekke’ye işaret etmektedir. (İbrahim, 14/35; Beled, 90/1-2; Tîn, 95/3) Mekke’ye işaret ettiği halde nekre, belirsiz olarak geçen bir ayet ise Bakara suresindedir. İbrahim (as) ağzından: “Rabbim bunu emin bir belde yap!” (2/126) duası ilgi çekmektedir. Bundan anlıyoruz ki, beldelerin emin olması gerekmektedir. Beş ayette ise beled kelimesinin çoğul hali “bilâd” (Al-i İmran, 3/196; Gafir, 40/4; Kaf, 50/36; Fecr, 89/8, 11) olarak zikredilmektedir. Bu ayetlerde geçen bilâd isimleri müşterek olarak hem şehir hem de coğrafi mekân anlamındadır. Dişil isim olarak “el-Beldetü” ismi de yine beş ayette geçmekte, (Furkan, 25/49; Neml, 27/91; Sebe’, 34/15; Zuhruf, 34/11; Kaf, 50/11) ancak bu isimlerden sadece birisi Neml, 27/91 ayeti Mekke’ye yani bir kent adına işaret etmekte, diğerleri coğrafi bölümlere işaret etmektedir.

c) Medine:

Şehir anlamında kullandığımız “Medine” isminin mdn kök harflerinden, ikamet edilen yer anlamında, “fa’île” vezninden isim olduğu kabul edilmektedir. Diğer bir görüşe göre de “Medine” isminin kökü “dyn” olarak kabul edilmekte, o takdirde anlamı mülk edinmektir, vezni de “mef’ıletün” kalıbındadır. Medîne isminin kavram anlamı, korunaklı ve sağlam yere kurulan kale, yerleşim mekânı manasını işaret etmektedir. Böyle bir mekâna nispet ise “medînî” şeklinde olmaktadır. Hz. Muhammed (as) risaleti tebliği edip vahiy doğrultusunda inşa ettiği, yeni dinin özel şehri anlamına gelen eski Yesrib’in yeni Medînesine yapılan nisbet “medenî”dir. (İbnu Manzur, Lisanü’l-Arab, Beyrut 1990, 13/402) O takdirde medenî kavramının içinde Medine’ye gelen ilahî vahiyle aydınlanmış anlamı bulunmaktadır. Diğer taraftan da korunaklı yere inşa edilen iskân mekânına Medine denilmesi de bu yerin güvenilir bir yer olması gerektiği anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de tekil olarak on dört ayette zikredilen Medîne ismi, cemi, çoğul olarak el-Medâin olarak üç ayette geçmektedir. (Ârâf, 7/111; Şûrâ, 26/36, 53) Belde ismi ile karşılaştırıldığında insanların katkısıyla kurulan iskân mekânı olmakla özellik arz etmektedir. Medine isminin anlamından güvenli iskân mekânı anlamını çıkarmak gayet açık olarak mümkündür.

d) Karye:

Kur’an’ın önemli mekân isimlerinden biri de karye ismidir. Kök olarak gry harflerinden türetilmiş olan “el-garye” ismi insanların toplandığı yere isim olarak verilmiştir. İsmin kök harfleri toplama ve toplanma anlamlarını ifade eden cem’ ve ictimâ’ manalarına gelmektedir. “El-garye” ismi de insanların burada toplanması anlamında kullanılmaktadır. (İbnu Fâris, Mu’cemu Makayîsi’l-Lüga, 2/396) garyenin çoğulu gurâ gelmektedir. Mesken ve binaların bulunmasından dolayı şehirlere de garye denilmektedir. Ümmü’l-Gurâ ise insanlar oraya yöneldikleri ve hac maksadıyla oraya geldikleri için Mekke’ye denilmiştir. (Lisânü’l -Arab, 15/177-178)

Kur’an’da elli beş ayette garye kelimesi zikredilmektedir. Otuz beş yerde tekil, iki yerde tesniye, on sekiz yerde cemi olarak geçmektedir. Bu gösteriyor ki Kur’an’ın ayet örgüsü içinde iskân mekânı, medeniyet ve kültür ortamı olarak garye ismi dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Bu konu tek başına ele alınması gerekmektedir.

e) Mısır:

Kökü msr, harflerinden oluşan ismin sülâsî manası parmak uçlarıyla süt sağmaktır. (Lisanü’l-Arab, 5/175) Bizim amacımız kelimenin isim hali olan “Mısr" Türkçe söylenişe göre, “Mısır” üzerinde durmaktır. Bu isim kelime anlamı olarak, iki şeyin arasındaki engel ve sınır anlamında kullanılmaktadır. Ancak bazı rivayetlerde her şey için sınır anlamını ifade ettiği de bildirilmektedir. Ancak Mısr şehir anlamında kullanıldığında vilayet veya küçük belde anlamı taşımaktadır. Cemi /çoğul hali de “Emsâr” gelmektedir. Sülâsî kökü tef’îl veya tefa’ul babına aktardığımız zaman bir mekânı şehirleştirme anlamını ifade etmektedir. Bununla birlikte bizzat şehrin kendisine mısır denilmektedir. Leys’ten yapılan bir rivayete göre Arab’ın kelamında el-Mısr, devlet başkanıyla yazışması olmaksızın, bir vilayetin başında bulunan otoritenin merkezden bağımsız cezaları uyguladığı, ganimet ve zekât taksimi yapabildiği yarı müstakil idarî yapıya, bu günkü anlamda eyalet karşılığı olan bir şehir mekânıdır. Bu anlamda Hz. Ömer Basra ve Kufe’yi kurmuştur. (Lisanü’l -Arab, 5/176) Görüldüğü gibi medine kavramından biraz daha farklı, işleyiş yönüyle otonom bir yapıya sahip meskûn mekâna mısr tabir edilmektedir. Kur’an’da beş ayette geçen ismin ikisi Yusuf suresinde, diğerleri de Yunus ve Zuhruf surelerinde geçen mısır isimleri, (Yusuf, 12/21-99; Yunus,10/87; Zuhruf, 43/51) genel anlamda, detaya girmeden bu günkü bilinen Mısır’a işaret etmekle birlikte, Bakara’da zikredilen, (2/61) isim farklı rivayetler olsa da her hangi bir şehir olması daha makul görülmektedir. (Süyutî, Dürrü’l-Mensur fî Tefsîri’l-Me’sur Beyrut, 1983, 1/178)

f) Mesken ve Mesakin:

Dilimizde sükûn ve sükûnet, sâkin ve meskûn, mesken olarak kullanılan kelime ve kavramların aslı “sükûn” mastarından gelmektedir. Bir nesnenin hareketliliğinden sonra durağanlaşıp, sabit ve hareketsiz hale gelmesi anlamında kullanılmaktadır. Bir yere yerleşme, bir yerde oturma anlamında da kullanılmaktadır. Mesken kelimesi mekân ismi olup çoğul hali mesâkin gelmektir ki, sükûn bulunan yerler demektir. (Râgıb, Müfredât, 417) Mesken ve seken isimleri, menzil ve ev için de kullanılmakta olup, “es-Seknü” ev halkı anlamına gelmektedir. (Lisânü’l -Arab, 13/212)

Kur’an’da hem mesken ve hem de mesâkin farklı bağlamlarda on iki ayette geçmektedir. Mesken estetiği açısından Sebe’, 34/15 ayeti dikkat çekmektedir: “Sebe’ kavminin oturduğu evlerde ayet/ibretler bulunmakta; evlerin sağında ve solunda iki bahçesi vardır. Rabbinizin rızkından yiyiniz ve ona şükrediniz… Güzel bir belde ve bağışlayıcı bir Rab…” Ayetin içeriğine baktığımızda dinlendirici, sağlık şartlarına uygun bir mesken yapısının yanında etrafı nimetlerle sarılmış evin bereketli bir beldede yer almakta olduğu görülmektedir. Bu doğal güzelliğin yanında manevî tatmin olarak da Allah’ın bağışlayıcılığı hatırlatılmaktadır. Dünya mutluluğunun ve bereketinin yanında manevi dinginliğin verilmesi, en azından hatırlatılması dünya ve ahiret dengesinin kurulması yönüyle üzerinde durulması gerekmektedir. Her devirde insanlar barındıkları mekânlara özel bir ilgi atfetmişlerdir. Hanelerin sevgisi insanların yüksek ideallerine engel olduğu Kur’an tarafından bize bildirilmektedir. (Tevbe,9/24) Ancak dünyadaki mesken sevgisinin devamını sağlayan evler ahirette adn cennetlerinde bulunmaktadır. (Tevbe, 9/72; Saf, 61/12)

Mesken isminin bazen ev anlamının dışında yurt manası olarak kullanıldığı, geçmiş milletlerin bıraktıkları kalıntılardan, geçmiş milletlerin ve kavimlerin hayatlarının anlaşılması, onlardan dersler çıkarılması gerektiği vurgulanmış olduğu. (İbrahim, 14/45;Secde,32/26; Taha, 20/128) gibi, hayvan barınaklarına mesela, karınca yuvarına da mesâkin ismi verildiğini görmekteyiz. (Neml, 28/18) Mesken ve mesakin insanların ve canlıların güven içinde barındıkları yerlerin adlarıdır.

g) Dâr, Diyar:

Bu isim dvr kökünden gelmektedir, Türkçemizde de idare, müdür, devran, diyar gibi pek çok kelime aynı kökten türemiştir. Dâr kelimesi, etrafı örülmüş bir mekân anlamını ifade etmesine rağmen, orada insanların çok deveran edip dolaşmalarından dolayı dâr adını almıştır. Böylece “ed-dâr” arsa, bina ve mahalleyi içine alan bir kavram olarak kabul edilmekte olup insanın bulunduğu her yer onların yurdu, yani dârıdır. Bundan dolayı dünya, dâru’l-fenâ; ahiret, dâru’l- bekâ ve dâru’s-selâmdır. Dâr’ın cemisi yani çoğulu da diyâr ve dâr gelmektedir. Bundan dolayı pek çok kabilenin iskân edip, toplandıkları mekâna “ed-dâr” adı verilir, burada yaşayan insanlara da “Ehlü’d-dâr” denilmiştir. Hz. Peygamberin yaşadığı şehre ve beldeye de dâr adı verildiğini ifade etmek gerekir. (Lisânü’l-Arab, 4/298-299) Kök itibariyle asıl anlamı dönmek olsa bile, insanların çokça dolaşmasından dolayı bir mekâna dâr adı verilmekte, bu hareketin sürekliliğine dayanarak da ismin yeni anlamlar kazandığı görmekteyiz. Kur’an’da dünyevî mekân anlamında kullanıldığı gibi dâr kelimesi, (Hud, 11/65; Kasas, 1; Araf, 7/78, 91; Ankebut, 29/37) pek çok ayette de cennet, (Enam, 6/32, 127, 135; Yunus, 10/25) ve cehennem anlamına gelmektedir. (Araf, 7/145; Ra’d, 13/22, 25; İbrahim, 14/28) Diğer taraftan, çoğul olarak kullanılan ayetlerde ise ahiret vurgusundan ziyade dünyevi mekânlara, yurtlara anlam vurgusu yapılmaktadır. (Bakara, 2/84; Nisa, 4/66; Al-i İmran, 3/195) Benzer pek çok ayet örnek olarak verilebilir. Ancak görüldüğü gibi çoğul isimler dünyevî kavganın ve didişmenin mekânları olarak görülmektedir.

h) Burçlar:

Saraylar köşkler, surlar, burçlar medeniyetin ve gelişmişliğin sembolüdürler. Sözlük olarak burca, bakıldığında ilk göze çarpan yüksek yapı, anlamında kullanılmaktadır. Bundan dolayı şehir surlarının yüksek yerlerine burc denilmiştir. İhtişamlı, her yerden görülebilen bu yapılar gelişmişliğin, hâkimiyetin güç ve kuvvetin göstergesi olarak algılanmışlardır.

Burç kelimesi, birisi astronomik manada, diğeri de medeniyet kavramı olarak Kur’an’da iki farklı anlamda ele alınmaktadır. Yıldızların kendilerine mahsus konakları manasında geçen burçlar, ayetlerin konusu olmuş, bir sure de Buruc ismini almıştır. (Buruc, 85/1; Furkan, 25/61) Ancak konumuzu ilgilendiren yönüyle sağlam, korunaklı yapılar, saraylar olarak geçmektedir. Her türlü güvenlik tedbirinin alınmış olmasına rağmen ölüm onları saraylarında, yüksek kulelerinde bile yakalar. (Nisa, 4/78) Ayet şartlı bir cümle ile konuya girse bile ikinci anlam olarak tahkim edilmiş yapıları tasavvur ettirmekle mimarî gelişmişliğe dikkat çekmektedir. Bundan dolayı insanların sığınak, iskân yeri olarak müstahkem mekânlar inşa ettiklerini hatırlatmaktadır. Tüm bu yapılar medeniyetin ürünü olduğu konusunda şüphe bulunmamaktadır.

Mekân isimlerinin anlam içeriği gösteriyor ki, buraları insanların güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulmuşlardır. Ancak emin belde bunlar arasında farklı bir özellik sunmaktadır.

3-Kimlikli Bir Kent: Emin Belde

Her medeniyetin kendine has hayat tarzı olduğu gibi, bu tarzın ortaya koyduğu kendine uygun yerleşim birimleri ve mekânları, yapıları vardır. Barınma amacıyla yapılan ve konut olarak tanımlanan mekânların dışında, özel maksatlı ticarî, idarî ve askerî yapıların dışında kalan bölümler şehrin sâkinleri tarafından paylaşılan ortak alanlardır. Zamanla bu alanlar kamu alanı olarak adlandırılmıştır ki, burasını oluşturan unsurlar kamunun zihin dünyasında var olan inançların ve algıların yansıdığı kültür motifleriyle bezenmiş, işlevsel hale gelmiştir.

Şehirleri kuran, geliştiren, değiştiren veya dönüştüren irade, kendine has yaşam biçimini veya düşünceyi ya da beklentiyi mekâna yansıtır. Kent kimliğinin kavramsal tanımlamasında yer verildiği üzere, kentsel mekân kent kimliği ile ya da kentte yaşayanların kimlikleri ile doğrudan ve dolaylı olarak karşılıklı ilişki içindedir. Dolaylı aracılıktan, doğrudan kentte yaşayanların ya da kültürün aracılığından bahsedilebilir. Bu ilişkide karşılıklı biçimlendirme ve oluşturma söz konusudur. Türkiye gibi şehirlerin hızla geliştiği, büyüdüğü ya da değiştiği ülkelerde en önemli sorunlardan biri de şehir ve şehirli kavramlarındaki belirsizliktir. Şehir olmadan şehirli olmasının mümkün olamayacağı varsayımından hareketle, şehirli bireyi ortaya çıkaracak kentsel mekân formlarının neler olacağı konusuna eğilmek gerekmektedir.

Kentsel kimliğin bir parçası da kentsel algıdır. Kentsel algıyı bir kavram olarak kentin kendisinden farklı olarak ele alıp değerlendirmek oldukça zor bir durum olmakla birlikte algı, bir kentte yaşayanların o kent hakkındaki bilgi, duygu ve yaşanmışlıklarından oluşan kanaatlerini içermektedir.

Kentsel kimlik aslında şehrin sahip olduklarının, insanlar tarafından nasıl algılandığının da bir sonucudur. Şehir hangi mimarî ve işlevsel donanımlara sahip olursa olsun, insanların algısı, kentsel kimliğin en önemli belirleyicilerinden biridir. Konunun uzmanları kentsel kimliği oluşturan üç temel eleman olduğunu belirtmektedir. Bunlar; doğal çevreden kaynaklanan kimlik elemanları, beşeri çevreden kaynaklanan kimlik elemanları ve insan eliyle inşa edilmiş çevreden kaynaklanan kimlik elemanlarıdır. Bu tasnife göre insan ve kentsel kimlik ilişkisi güçlü bir ilişki olup, insan gerek doğrudan ve gerekse inşa ettiği çevre üzerinden kentsel kimliğin oluşmasına etki etmektedir. Bu oluşumda toplumların hayat tarzlarının, psikolojik durumlarının, kültürel algılarının mekâna yansımasının yanında bireysel tercihlerin de etkisinin olduğu söylenebilir.

Şehrin ve kentsel mekânların genel geçer tarifleri olmakla birlikte, orada yaşayanların şehrin kendisine ve mekânlarına yükledikleri anlamlar, hem bu mekânlar için hem de oluşacak kent kimliği için önemli unsurlardır. Zira bir şehrin kimliğinin o şehirde yaşayanlardan ve onların algılarından bağımsız olarak düşünülmesi söz konusu olamaz. Yaşayanlardan bağımsız olarak var edilmeye çalışılan kent kimliği ise hem eksik, hem de kendini ifade etmekten yoksun olmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla kimliğin sahiplenilip, yatay ve dikey olarak çağdaşlara ve geleceğe taşınması o kimliği ortaya çıkaran en önemli unsur olan kentsel mekânla, orada yaşayanlar arasındaki algı ilişkisine bağlıdır denilebilir.

Kentin kimliği, mekân ve kültür birbirleriyle karşılıklı ilişki içindedir. Bu üçlü ilişkide kentsel mekân insandan bağımsız olarak fizikî bir tanımlamayı ifade ederken, kimlik ve kültür mekânı kullanan insan ve mekânın birikimlerinin toplamı olarak tanımlanabilir. “Kent kültürünün giderek unutulmasıyla kimliksiz, niteliksiz ve benzer karakterde mekânlar oluşmaya başlamıştır” açıklamasında olduğu gibi, kentsel kültür ile kent kimliği arasındaki ilişki bu konuda araştırma yapan ve yazan herkesin dile getirdiği bir durumdur.

Kur’an bize kimlikli bir şehir olarak Mekke’yi göstermekte, onun kimliğinin emniyet olduğunu vurgulamaktadır. Kur’an’ın Beledi’l- Emin unvanını Mekke için kullanması inhisarcı bir beyan olmayıp numune-i misal başka bir deyimle model göstergedir. Merhum Hamdi Yazır bu gerçeğin farkına varmış olduğundan Mekke’ye Belde-i Emin unvanın verilmesini kapsayıcı bir anlayışla açıklamaktadır: Hayatın en temel şartlarından birinin emniyet olması konusunda ittifak vardır. Barınma ve yurt emniyetinin insan için terk edilmez bir değeri olduğu bu tabirle anlatılmaktadır. Bundan dolayı yurtların, beldelerin gerçek değeri onların güvenleriyle doğru orantılıdır. Evrensel temel insan haklarından olan din ve inanç güvenliğinin beldeler için önemli olduğu mevzuunda izaha gerek yoktur. Bundan dolayı belde-i Emin Mekke’yi göstermekle birlikte diğer beldelerin kıymeti ve değeri de emniyet ve asayiş noktasından görülmesi gerekmektedir. (H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 8/5934-5935)

İslam toplumunun medeniyet anlayışında camiler sosyal fonksiyonları, mimarî özellikleriyle etkin bir yere sahiptirler. Kıble olarak Kâbe’nin seçilmesi şeklî bir yönelmenin ötesinde bir anlama sahip olmalıdır. “Nereden çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram’a (Bakara, 2/149) çevirme emrinin görünür şeklinin dışında derin bir anlamı olmalıdır. Temeli güven ve tatmin olan Mekke kimliğinin yani Mekke’nin mimari konumlanmasının ötesinde, sembol değerinin, oraya yönelen murad-ı ilahînin farkına varılmalıdır.

4-Güvenlik

Güven duygusu tüm canlıların beslenme ve üreme gibi temel duyguları kadar önemli bir ihtiyaç olduğu bilinmektedir. Tüm dünyada silahlanma için yapılan harcamaların, kurulan ittifak ve paktların asıl amacının güvenlik endişesi olduğu ortadadır. Ancak güvenli şehir, güvenlikli şehir kavramı Kur’an bağlamında Mekke için geçerli bir kavram olmakla birlikte, Mekke’nin Müslümanlar için hac merkezi ve namazları için kıble olması farklı açılardan bakılmasına sebep teşkil etmektedir, etmelidir. Her Müslümanın eğer ekonomik gücü yerindeyse ömründe bir defa ziyaret etmek zorunluluğunun altında ahlakî açıdan alınması gereken önemli derslerin olması gerektiği düşünülmelidir. Mü’min ismiyle emin beldeyi birlikte mütalaa ettiğimizde lafzî anlamda insan-mekân uyumunun mükemmel denkliğini görebilmekteyiz.

Yaşanabilir bir belde örneği veren Kur’an bu beldenin temel özellikleri olarak güvenliği ve huzuru öne almaktadır. Buradan anlıyoruz ki, beldenin emniyeti, huzuru ve bunlara bağlı olarak da bolluğu ve bereketin geleceğini bildirmektedir. (Nahl, 16/112) İlgili ayette geçen şehrin Mekke veya Medine olduğu rivayet edilse de bu şehir bilinen bir belde olmaktan ziyade Allah’ın müminlere ideal olarak sunduğu önmodel bir şehir olduğu ifade edilmektedir. Ayette geçen tatminin, korkunun bulunmadığı, tüm endişe ve beklentilerin karşılandığı emniyetli bir şehir olması gerekmektedir. Böyle bir şehrin rızıkları her taraftan bol miktarda gelecektir. (Zemahşerî, Tefsir, 2/738) İbnu Atiyye de ünlü müfessir Zemahşerî’nin yorumuna katılmakta, örnek verilen bu şehrin muayyen bir şehir olmayıp kıyamete kadar sürecek olan ideal bir yerleşim mekânı olabileceğini beyan etmektedir. (Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhît, Beyrut 1992, 6/603) Medeniyet inşasında bolluk ve bereketin yanında ruhsal doyum ve güvenin en geniş anlamda mevcudiyeti gözden uzak tutulamayacağı ayetten anlaşılan konular arasındadır.

Emin Belde “Beledü’l-Emin” bir Kur’anî kavram olarak zikredilmekle kalmamış üzerine yemin edilerek dikkat çeker hale getirilmiştir. Marife bir isim olan beled, yani belde emin sıfatıyla sıfatlanarak dikkat çeken bir hal almıştır. Emanetten fail manasında gelen “emîn” kendisine bırakılan emaneti iyi hıfzedici, emniyetli demektir. Bu anlamda iki manayı birlikte içerdiği bilinmektedir ki, birisi emniyeti veren, diğeri de alandır. Emin belde tabirinin anlamı, benzetme yönü olan bir tabir olup, korkulmaz, korkutulmaz emniyet ve asayiş içinde demektir. Bir beldenin bu anlamda güvenlikli olması içindeki halkından korkulmaması manasına mecâzî bir manadır.

Günümüzün modern büyük şehirleri, geniş verimli, yaşanabilir alanların doğal yapısını bozmuş, oralarda yaşayan sayısız canlı, bitki örtüsü yok olmuş, ırmaklar kirlenmiş, hava nefeslenemez olmuş, iklim şiddetini artırdıkça artırmış, adeta insanlardan intikam alır hale gelmiştir. Milyonlarca dönüm arazi tarım alanı olmaktan çıkmış, ticaret, tüketim ve eğlence mekânları ile doldurulmuş; dar veya geniş caddeler boyu elektrik yüklü sarkmış teller, yığın yığın otomobillerle oto mezarlığına dönüşmüştür. Plan dışı oluşan sefalet mahalleleri, aynı binada yaşayan ama birbirine yabancı insanların oluşturduğu apartman sosyolojisine dönüşmüştür. Modern şehirlerin, sosyal kanunların önleyemediği büyük bir tehlike yaratmış olduğu noktasında ciddi olarak durulmaktadır. Şehirlerin salgın hastalıkları, kalp damar ve böbrek hastalıkları, kanser illetini ve bütün bunlardan daha az olmayan nevrozlar ve psikozları oluşturup beslediği inkâr edilmemektedir. Yakın zamanlarda ortaya çıkan ve “patolojik beraberlik” olarak nitelenen bir korku da buradan gelmektedir. Böyle bir beraberlik içersinde yoğunluk ve sosyal baskı, hastalıkların yayılmasına ve üremenin sınırlanmasına yol açmaktadır. Duyuların aşırı derecede uyarılmış olması yüzünden bir takım gerginlikler ortaya çıkmış, şehrin karmaşıklığına tepki olarak olumsuz hayallere, kuruntulara kapılan insanlar meydanları doldurmuştur. (Ian L. McHarg, Modern Şehir ve İnsan Sağlığı, (Derleme ve Çeviri: Ayda Yörükan) Ankara, 1969, 5)

5-Sonuç

Bizim asıl maksadımız günümüzün emin beldesinin nasıl kurulacağı meselesidir. Şehirler medeniyetlerin en geniş anlamda tezahür ettiği mekânlardır. Kentlerin ekoloji, ekonomi, etnik gruplar, kültür değişimleri ve yönetim problemleri ile bağlantısı bulunmaktadırlar. Bu alanlarda hayatı zorlaştırıcı hatta engelleyici sorunlar günlük hayatımızın darboğazlarıdır.

Modern şehirlerin ortaya çıkışı on dokuzuncu yüzyıl olarak ele alınmakta; şehirlerde insanın tabiattan koptuğu ifade edilmektedir. Birey, şehirleşmeyle birlikte küçük beldelerin tabiatla içe yaşayan, en geniş anlamda imkân ve ortamı paylaşan, birbirlerine destek olan küçük samimi toplumlarından kopmuş, büyük kalabalıkların ortasında tek başına yaşama çabasında bırakılmıştır. Bu bireyi yalnızlığa, güvensizliğe itmiş, sonunda da insanlar ağır stresle boğuşmaya başlamışlardır.

Bireyler arası mesafenin en aza indiği yoğun şehir hayatı ortamında ortaya çıkabilecek çelişki ve çatışmaları önleyecek ahlakî, hukukî, idarî sistemlerin tam bir bütünlük içinde işlemesini sağlayacak bir üst bilgiye ihtiyaç vardır. Beldenin gelişmesi, düzenli bir hayatın kurulması için şiddetli bir şekilde duyulan ihtiyacın kaynağı bir Müslüman’a göre Kur’an’dan başka bir kitap olamaz. Kur’an bize mutluluk içinde yaşayabileceğimiz emin bir belde sunmaktadır. Modern dönemde emin beldeyi kuramadığımızda çilemizin devam etmesi kaçınılmazdır.

 

 

- Reklam -

popüler cevapdünya atlası