Kur’an Sevdasına Adanmış Gönüller

Eklenme Tarihi: 28 Ekim 2013

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin YAŞAR’ın Aydın Ağabeyleri Panelinde sunmuş olduğu tebliğdir

İnşa her zaman zordur. Eğer yeni fikirlerin çileleri omuzlanmışsa, bu zorluğa fikrin ağır çilesi de eklenince artık taşımak kahramanlık ister. Ancak kahramanlar fikir inşaatçılığına, iman gibi varlık âlemini aşarak Rabb’e ulaşan yüce dağlardan yüce hizmetin derunî lezzetini almışlarsa yükün ağırlığına bakmadan onu coşkuyla yüklenebilirler. Asr-ı Saadette de böyle olmuştu. Çelimsiz ve zayıf bedenli, çoğunluğu fukara ashab, mangal gibi yürekleriyle Kur’an davasını omuzlamışlar ve nesillere taşımışlar, Dünyanın başına taç etmişlerdi. Dünya bu yüce taç ile zerrelerine varıncaya kadar yıkanmış, değişmiş yeniden inşa olunmuştu. İman davası, iman hizmeti böyle bir karaktere sahipti.

Devr-i Osmani’deki muhteşem yüz yılların arkasından gelen helaket ve felaketler, Kur’an hizmetinin umudu olan milleti, Anadolu bozkırına sıkıştırmış, onu tüm kutsal değerleriyle imtihan etmişti. Etrafındaki surları yıkılan Kur’an artık kendi kendini savunuyordu. Şaha kalkmış kır ata binen yalın kılıç sultanlar ortalıkta yoktu. İş başa düşmüştü. Nefsi müdafaa devri başlamıştı. Bozkırda gerilen tunç çehreler Kur’an’a dönmüş koşuyordu. İşte onlardan biri pek çokları gibi o da Kur’an’a dönmüş, iman hizmeti diyerek koşuyor, koşuyordu: Ahmed Feyzi Kul!

Kur’an’a ve onun dellalı olan muhlis ve sadık din âlimine hizmet bir mü’minin görevi olduğu bilinciyle mahkemedeki savunmasında haykırmış ve sormuştu:

“Bir din âlimi ile görüşmek, onun din hakikatlerine ait kitaplarını okumak ve yazmak ve din arkadaşlarının imdadına koşmak üzere dinine ve Kur’ân’ına ve Peygamberine (a.s.m.) hizmet etmek bir mü’minin vazifesi ve hakkı değil midir? Bizi bu hizmet-i diniyeden men eden bir kanun maddesi var mıdır? Bazı cihetlerin zamanımızdaki küfrî ve gayr-i ahlâkî cereyanları tenkit etmesi bir suç mu teşkil ediyor?”

Bir insanın inancını yaşamak ve o inancı doğrultusunda ebedî hayatını kurtarmak gayreti içinde olmak en tabi hakkı olduğu halde buna engel olanlara soruyordu:

“Bizler Allah’a ve Resulüne ve Kur’ân’a inanmışız. Şimdi bu imanın ve Peygamberin sıdkına olan bu itikadın neticesi olarak kendimizi helâk-ı ebedîden kurtarmak için çalışmayalım mı?”

Kendi inanç ve kültürüne sahip çıkma adına, bilim ve modernizm, çağdaşlık gibi altı boş yabancı kavramlarla geleneksel dini vurguları, ahiret endişesini, Kur’an duyarlılığını ortadan kaldırarak, köksüz, kof, inançsız bir nesil projesine karşı, ahireti kazanmak için dünyasını da feda edip çırpınarak kahramanca diyordu ki:

“Sakın bu tehlikelere düşen nesil biz olmayalım?" diye bunları mevcut dinî hakikatlere tatbik cihetlerini göstermeyelim mi? Biz de, önümüzdeki müsbet delilleri ve vücud-u İlâhîye bizi sevk eden hakaik-i müberhene ve ilmiyeyi görmeyerek, sırf Avrupa dinsizliğini en büyük lâzime-i medeniyet ve şiar-ı irfan add ile dinimizi terk etsek, acaba helâk-i ebedîden bizi kim kurtaracak? Bunu düşünmeyelim mi? Bu zihniyette olan, Kur’ân’dan ve onun hakaikinden üstün bir şey tanımayan bir insan, sırf fâni cezalar korkusuyla kendini ebedî helâke atar mı? Yahut fâni bazı kıymetlere değer verir mi? Allah ve Resulüne ve dinine hizmet vazifesinden vazgeçer mi? İşte bizi Bediüzzaman’a bağlayan hakiki âmiller bunlardır. Başka bir menba-i dinî var mı ki, biz ruhumuzun bu ezelî ihtiyaçlarını onunla teskin edelim?”

Bediüzzaman İlgisi:

Merhum Ahmed Feyzi Kul, iman hizmeti konusunda rehber ve önder kabul ettiği üstad Bediüzzaman ve onun yazdığı eserler hakkında sitayişkâr ifadeler kullanıp mahkeme savcısına çıkışarak şunları söylemektedir:

“Sayın Savcı ve onun gibi düşünenler, Risale-i Nur namı altındaki külliyat-ı ilmiyeyi ve hazine-i hürriyeti ve hakikat-ı âliyeyi beğenmeyebilirler, tenkit de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar. Biz Risale-i Nur’u seviyoruz. Ve onu hakiki ve riyâsız bir din kitabı ve Kur’ân tefsiri biliyoruz.”

“Biz Bediüzzaman’ı zamanımızın en yüksek din âlimi biliyoruz. Din hakikatlerini asla dalkavukluk yapmadan beyan ve ifade eden bir hakikat adamı biliyoruz. Mücahid adını vermekliğimiz, memleketimizi tehdit eden ahlâksızlık ve imansızlık cereyanlarına karşı Kur’ân’ın sarsılmaz hakikatlerine dayanarak giriştiği müdafaa ve hizmet-i diniyesinden dolayıdır.”

“Kıymet ölçüleri ve hükümleri vicdanî bir takdir meselesidir. Buna kimse müdahale edemez. Evet, biz Risale-i Nur Müellifinin daima ayn-ı hakikat dersi verdiğine kailiz. Kendisinin kabul etmemesi bizim bu kanaatimizi sarsmıyor. Ancak bizim kabul ettiğimiz, keramet-i kevniyesinden dolayı değil, Nurların dersinde harikulâde ve ekmel tezahürlerine şahit olduğumuz ve bütün cihan-ı irfana meydan okuyan keramet-i ilmiyesinden dolayıdır. Tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde bu kadar feyz-i ilim neşreden ve ilmin harikalarıyla en müntehâ mesâil-i ilmiye ve âliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisanla bu kadar cazibedar bir tarz-ı beyan ve sürükleyici bir hareket izhar eden ve gayet feyyâz bir aşk ve heyecan terennüm eden bir derya-yı iman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz? “

“Fâni zevâhirin âlâyişine ednâ bir meyil ve iltifat göstermeyen ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen; levs-i fâninin ayağına dolaşan bütün yaltaklanmalarına asla kıymet vermeyen; kimseden bir şey beklemeyen ve dilenmeyen ve kendisine arzedilenleri kabul etmeyen; iffet ve ismetin en âlî örneklerini yaşatarak sabûrâne, mütehammilâne, her nevi mahrumiyetlere göğüs germek sûretiyle kendini hakikate ve envâr-ı Kur’âniyeye ve maarif-i Muhammediyenin (a.s.m.) izharına vakfeden ve memleket ve milletin ıztırabatı karşısında pürrahm ü şefkat ağlayan; kendine yapılan bunca ihanetlere rağmen etrafındakilerin saadetleri için hizmetinden asla vazgeçmeyen; ihtiyarlığına ve bîkesliğine bakmayarak insanları gayyâ-yı cehil ve girdâb-ı inkârdan kurtarmaya, hasbî ve İlâhî bir cehd ile çalışan ve savaşan fazilet ve nur âbidesini Üstad addetmekliğimizi çok mu görüyorsunuz? Kendisinin bu arz edilen keramet-i ilmiyesiyle beraber, sırf ahlâk ölçülerinin kaybolduğu böyle bir devirde gösterdiği bu misilsiz feragat ve istiğna ve şaheser-i ismet ve istikamet dolayısıyla yine bir enmûzec-i kemâl ve mihrab-ı fazilet olarak tanınmaya ve iktida edilmeye şâyândır.

İşte biz Bediüzzaman’a ve eserlerine bu gözle bakıyoruz. Acaba mumaileyhe sırf imanımızdan neş’et eden bu bağlılığımız ve Kur’ân’ın ve beyanat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) küfür ve ahlâk hakkındaki şiddetli tevbih ve tezyiflerine bu imanımız dolayısıyla iştirakimiz, bizi levs-i fâni addedilen siyasetçi mi yaptı?”

Siyaset:

Otuzlu yıllar Türk toplumunun derin travmalar yaşadığı bir dönemdir. Top yekun kültürel değişim bütün baskısıyla devam ediyordu. Direnme gücü kalmamıştı. Merkezî hükümet, kendine karşı muhalif bir hareketin başlatılmasından daima endişe ettiği için, farklı düşünenleri, özellikle de İslam dinine ilgi duyanlara karşı, kendilerini tenkit edenlere, muhalefet hissi verenlere takınılan yakıştırılan bilinen yafta merhum Kul’a da yapıştırılmıştı. O, kesin bir tavırla, dünyevî bir hedeflerinin, siyasî bir maksatlarının olmadığını açıkça ifade etmiş; siyaset gibi menfaat üzerine dönen bir sistemin uhrevî bir amaç için alet olamayacağını iyi bildiğinden içtenlikle demiştir ki:

“Biz asla siyasetçi değiliz. Biz siyaseti, bizim gibi siyaset ehli olmayana bin bir çeşit veballer, tehlikeler ve mes’uliyetler taşıyan bir meslek biliriz. Fâni zevâhire de zaten kıymet vermeyiz. Dünyaya ancak rıza-yı İlâhîye bizi götüren hayırlı veçhesiyle bakıyoruz. Bu itibarla siyaset peşinde koşmayı ve devlet mefhumuyla mübareze ithamını şiddetle reddediyoruz. Eğer böyle bir kasıt olsaydı, yirmi beş seneden beri ednâ bir tezahür olurdu.” Bu cümleler günlük siyaseti bir yönüyle yöntem olarak tanımlarken diğer taraftan amaç olarak belirlemektedir. Hem yöntem hem de amaç olarak temel Kur’an hizmetine uygun bulmadığı politikaya yapmadığını musırrane vurgulamaktadır.

“Evet, bizim menfî bir cephemiz, ahlâksızlığa ve imansızlığa müteveccih bir takbih tarafımız var. Bu sırf imandan ve Kur’ân’ın bu mevzular üzerindeki şiddet-i beyan ve azamet-i tevbihine bizzarure iştirakimizden ileri geliyor. Eğer bu esbab-ı mucibe, samimiyetin ve ihlâsın, hakikat ve safvetin bu tarz-ı beyanı size kanaat vermediyse, bize ne şekil isterseniz ceza veriniz. Lâkin unutmayınız ki, bugün altı yüz milyon insanın mensubiyetini taşıdığı Hazret-i İsa (a.s.) zamanının idarecileri tarafından sırf insanlığın saadeti için kalbi çarptığı ve emanet-i tebliği hâmil bulunduğu sebeplerle âdi bir hırsız gibi idama mahkûm edilmişti.”

Kur’an’dan alınan kuvvetli bir ikazının etkisiyle gündeme müdahale etmek istediğini bildirirken, toplumun meselelerine samimiyetle yaklaşmanın bazı yöneticiler tarafından isabetsiz değerlendirildiğini Hz. İsa (as) örneği ile ifade etmek istiyor. Ama bazıları tarafından yapılanın anlaşılmadığının beyanından sonra özgürce ve kahramanca yaptığı savunmanın nihayetinde büyük bir teslimiyetle Allah’ın vekâletine sığınıyor:

“Biz hür söylediğimizden dolayı mâruz kalacağımız bu mahkûmiyeti iftiharla karşılayacağız. Ve sadeceَسْبُنَا اللهُوَنِعْمَ الْوَكِيلُnidasıyla dergâh-ı Kàdiyü’l-Hâcâta el açacağız.”

Tefsir Örnekleri:

Merhum Ahmed Feyzi Kul’un Kur’an ayetlerinden çıkardığı çözümler üzerinde durulması gerekir. Bu çıkarımları iki kategoride ele almak gerekir. Birisi ebced yöntemiyle yapılan çıkarımlar ki, bunlar genel tefsir etme kurallarının istisnalarına girdiği, bazı bilginler tarafından tartışmalı görüldüğünden üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Diğeri ise lafızdan çıkarılan yorumlardır. Bunu bir ayetle örneklemek istiyoruz:

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا َكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً

“Muhakkak Cenab-ı Hak siz Müslümanlara emrediyor ki, emanet olan umur-u ammeyi ve İslami hizmetleri ehline veriniz…” (Nisa,4/58)

“Bu ayet-i kerimede bahsedilen emanet yalnız sadece İslami hizmetler midir, yoksa vaktiyle olduğu gibi İslam’ın idaresinde bulunan umum insanların hizmeti midir? Ayeti şümulü manası geniş olmakla beraber İslam’ın idaresinde bulunan gayri Müslim unsurların da sevk ve idaresi de ahkâm-ı Kur’aniye ölçüsüne göre olduğu için fer’an İslami hizmetler meyanındadır. Bu itibarla Müslümanların emrinde ehliyet-i tammeyi haiz olanların iş başına getirilmeleri maksud-u ilahi olduğudur. Keza bu ehliyet tam yalnız ehliyeti ilmiye ve mahareti zatyiye midir yoksa esas olarak ehliyet-i imaniye ve diniye de şart mıdır?

“Ayet-i Kerimede hitap Müslümanlara tevcih edildiği için ve yapılacak hizmet de umur-u İslamiye olduğu cihetle mü’min-i halis olmayınca vazifedeki ehliyet natamam kalacağından mantıken bu ehliyetin baş şartının ehliyet-i imaniye ve İslamî’ye olması zaruridir. Evet, bu ehliyet-i tammenin ilk şartı Müslüman olmaktır.”

“Yani Müslümanları sevk ve idare eden bir kuvvetin ilk şartı Müslümanlıktır. Müslüman olmayan bir kimse ne kadar maharet-i ilmiyeye de malik olsa İslam’ın sevk ve idaresine ehil olamaz. Bu sebeble Müslüman milletlerin Müslüman ellerle sevk ve idaresi ehliyetin baş şartı olduğu için ayet-i kerime Müslümanların kendi içlerinde seçtikleri İslamiyet’e sadık ehil elleri kasd etmektedir.”(Ahmed Feyzi Kul, Maidetü’l-Kur’an ve Hazinetü’l-Bürhan, İttihad Yayıncılık, İstanbul, 2007, 102-105)

Bu ifadeler, Müslümanların mutlak anlamda tüm dünyevi işlerde kendi kendilerine yeterli olmalarıdır. İman sahibi bir toplumun gayr-i Müslim birinin egemenliğinde yaşayamayacağı gibi, onun inşa ettiği bir dünyada da yaşaması gerekir. Ehl-i iman bir mü’min her şeyi ile kendine yeterli olmalıdır.

İman Toplum İlişkisi

Yine ondan ahlakın ve toplumsal hayatın kaynağı iman olacağını öğreniyoruz:

“İnsanın insanlık hisleri ancak iman ab-ı hayatı ile yeşerir, mekarim-i ahlakiyenin ve necaib-i insaniye meyveleri Allah’a iman esası ile neşv-ü nema bulur, tekevvün ve tahassül eder. İnsan ahlaki fedakârlığı ancak cihanın mukadderatına ve kendi hayatına sahip bulunan bir Halık-ı keremkar nam-ı hesabına yapar, bunlar ahlakın insaniyetin temeli olan esaslardır. İmansız ahlak tekevvün etmediği gibi, ahlaksız cemaatte her türlü teavün hislerinden mahrum anarşi ve cidal ve boğuşma âlemidir. Tabii hayat örneğinin misalleri sadece mücadele ve ifna değil buna müvazi olarak ve daha kesretli misallerle hayat-ı umumiye bir teavünler nizamıdır. Milyarlarca hüceyrelerin bir araya gelerek hayat-ı uzviyenin umumi hizmetlerini gördükleri gibi sayısız hücre teşkilat kombinezonlarının bir araya gelip muazzam hayat örneklerini vücuda getirdiklerini görüyoruz.” (Maidetü’l-Kur’an, 117)

Beşeriyete ızdırab verenlerin başında türdaşlığı aşarak din kardeşliğini ihya ve inşa etmek gelmektedir. Çünkü türdaşlığın kudsiyet inşa etmesi mümkün değildir. Bunun tek çaresi vardır. O da Kur’an’a sarılmaktır. Merhum Kul, Kur’an ile yeni bir dünyanın kurulacağı inancıya şunları yazmaktadır:

“İnşallah beşer, ya Komünizm ejderinin veya dinsizlik ifritinin korkunç ve dehşetaver manzarası karşısında aklını başına alacak ve pek yakın bir istikbalde tek ve Keremkar Allah’ın cenah-ı atıfetine ilticada gecikmeyecek ve bu hakikata çağıran ilahi Kur’an meşalesinin envarı altına toplanmak ve İslamiyetin ferahnâk sulhu müsalemet, emniyet ve inşirah va’deden davetine icabeti kendisi için yegâne melce-i necat bulacaktır. Evet, beşerin aradığı saadet ekseri asliyet ve ulviyetini yukarıdan beri isbata çalıştığımız mucizeler mucizesi Hazret-i Kur’ân’dır. Beşer onun ılık ve saadet-bahş cazibesi içinde gayş ü müstağrak olduğu gün beşer dünyada mev’ud fanî ve umumî saadet bütün hututu şumulü ile tecelli edecek ve bu hal aynı zamanda insanları ebedî saadete götüren bir şehrah olacaktır.” (Maidetü’l-Kur’an, 118)

Kültürel Değişime:

Toplumlar için kültür, hem bireyin hem de toplumun faaliyet alanı olması yönüyle, her ikisini de kuşatıcısı olması bakımından adeta bedeni saran kıyafet gibidir. Dış dünyaya karşı koruyucu olduğu gibi, ruh dünyamızı inşa, ifşa etmesi ve yönlendirmesi bakımından da muharrik güç kaynağımızdır. Geniş ve etkili bir alan olan kültürler dünyasının kalıcı eserleri yazı ve harflerle vücuda gelir. Nesillere yıllar boyu sürecek kültürel aktarımlar yazılı metinler sayesinde gerçekleşir. Harflerin anlam ve değeri de böyle ortaya çıkar. Zaman zaman harf değişiklikleri toplumlar tarafından gündeme getirilmiştir. Ancak bin yıldan fazla süren bir kültür ortamının, aynı zaman içeriğinde gerçekleşen uzun, etkili siyasi bir egemenliğin geliştirip oluşturduğu kapsamlı bir uygulamadan doğan e yirmi dört saatlik sürede değiştirilmesi sosyolojik realiteye uygun olduğunu iddia etmek zordur. Ayrıca bu süreçte ağır toplumsal travmalar yaşanmışsa acı daha da derin olur. Merhum Ahmed Feyzi Kul bu acılı süreci anlatırken şu ifadeleri kullanıyor:

“… İslam’ın on üç asırlık hazine-i iman menabi-i irfanın anahtarı olan İslami yazı onun elinde anlıyor ve onunla iştigal de külliyen memnu ve mucib-i ceza addediliyor. İş bununla da kalmayarak beka-yı İslamiyetin yegâne teminatı olan İslamiyetin talim ve tedrisi aynen komünist âleminde olduğu gibi men ediliyor. Buna müvazi olarak da İslamiyet aleyhinde müdhiş telkinlerin zehirli ve bozguncu fikirlerin neşrine genç ve körpe dimağların bunlarla ifsat edilmesine çalışıyorlar.”

“Asırlarca İslam’a bayraktarlık yapmış ve âlem-i İslam’ı ve İslamiyeti bir başbuğ, bir kumandan, bir reis-i mütefekkir olarak temsil etmekte bulunmuş şanlı bir milletin makûs bir tali’ ile günün birinde İslamiyet’e yüz çevirmesi ve İslam’ın bütün hars ve irfan alakasını kesmesi ve yüzünü Ka’be’den ve Ravza-i Mutahharadan Frengistan’a döndürmesi ve İslam camiasından koparılıp Hıristiyanlığa mal edilmesi için…” her türlü hile ve desise yapılmıştır. Harf değişiminin aslı kültür ve medeniyet değişimini amaçladığı halde, aziz milletimiz din ve kültürüne sahip çıkarak yeni kabul edilen harflerle de ilim ve kültür üremesini bilmiş, planlanan tehlikeden kendini korumuştur.”

….

Hedef malum: maneviyatı tamamen yıkmak, dinsizliği hâkim kılmak, komünizme giden yolu hazırlamak ve İslamiyet’i bu vatanda tamamen yok etmek, hiç değilse onu kuru unvandan bir hiçliğe indirmek ve unutturmak…” (Maidetü’l-Kur’an, 14 8-149)

“Kur’an dersi vermek, tekbir getirmek en zaruri dini vezaifi icra edenler doğrudan doğruya hapse atılarak mahkeme neticesine kadar mevkuf tutulmuş, ceza almasa bile fiili ceza tatbik edilmiştir.” (Maidetü’l-Kur’an, 150.)

Sonuç

Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşunda yaşanan sekülerleşme çabaları tamamen halkı dinsizleştirme, asırlardır elde edilen manevî kazanımların, özellikle de Kur’an Müslümanlığının ağır saldırıya uğraması, Anadolu toplumunun pek çok kesiminde derin teessürata yol açmış, halk inancı gereği kutsal değerlerini, vatanını savunduğu gibi, müdafaa gayretine düşmüştür. Üstad Bediüzzaman din ve ilim sentezine giderek modern dönemde yeni, ikna edici bir İslam ve Kur’an yorumu ortaya koymuştur. Onun etkileyici ihlâs ve samimiyeti de yorumuna eklenince maneviyatları tahrip ve tehdit altında olduğunu gören temiz Anadolu mü’minleri Bediüzzaman’ın manevî liderliği çevresinde kendilerini ifade etme imkânı bulmuşlardır. Merhum Ahmed Feyzi Kul da Aydın civarındaki hizmet kahramanlarından, Kur’an sevdasına adanmış gönüllerden biridir.

Nur içinde rahmet ve memnuniyetle uyu muhterem ağabey! Siz çilekeş kahramanların ektikleri tohumlar meyveye durdu. O meyveler ülkeleri, kıtaları aşarak kültürleri mayaladılar. İnsanların imanlarına vesile oldular. Bundan sonra gelecek zamanlar Kur’an baharı olacak! O baharda açan çiçeklerden ördüğümüz çelenkleri mezar taşlarınıza getirerek rahmete vesile olması dileğiyle Fatihalarla size sunacağız inşallah!

Saff-ı evveldeki tüm kahramanlara selam ve sevgiler olsun!

popüler cevapdünya atlası