Kur’an Medeniyetinin İrfânî Yansımaları

Eklenme Tarihi: 07 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Prof. Dr. Mustafa YILDIRIM’ın 1. Kur’an Medeniyeti Sempozyumu tebliğidir

Murâdın anlarız ol gamzenin iz’ânımız vardır,

Belî söz bilmeyiz amma biraz irfânımız vardır. (Şâir Nedim)

Hz. Peygamber (a.s.)’ın en büyük mucizesi, yırtıcılıkta sırtlanları geçmiş bir toplumu 22 yıl gibi bir zaman dilimi içerisinde dünyaya örnek bir toplum haline getirmesidir. Tabi ki bunu, hak olan davasına inancı ve kendisine vahyedilen Kur’an-ı Kerim’in öğretileriyle başarmıştır. O, insanlık için bir öğüt ve şeref kaynağı olan Kur’an’ın canlı örneğini ortaya koymuştur. Kur’an’ın getirdiği bütün prensiplerin temelinde ahlâkı esas aldığı düşünülürse, Hz. Aişe annemizin “onun ahlakı Kur’an ahlakıydı” ifadesi bize bu gerçeği hatırlatmaktadır.

Kur’an’ın kendine has bir hayat nizamı önerdiği herkesin malumudur. Tevhidi esas alan inanç hayatı, Allah’a şükrü ve O’nun rızasını amaçlayan bir ibadet hayatı, adaleti, hakkı hukuku ve güvenliği ana eksene oturtan bir ticarî ve siyasî hayat bu nizamın ana ilkelerini oluşturmaktadır. Bütün bunların yanı sıra ahlak, irfan ve edeple ilgili hususlar konunun tabiri caiz ise mayasını, özünü teşkil etmektedir.

Bu toplantıda Kur’an medeniyetinin hayata yansıyan pek çok yönü dile getirilmektedir. Biz bu kısa tebliğimizde bu medeniyetin özellikle Anadolu coğrafyasındaki irfânî yansımalarına dilimiz döndüğü kadarıyla temas etmeye çalışacağız.

İrfan sözcüğü “arafe” (bilmek, anlamak) fiilinin bir türevi olarak, gerçeği anlama hususundaki sezgi yeteneği, görgü ve sezgiden kaynaklanan ruh uyanıklığıdır. Ayrıca eşyanın hakikatine vakıf olma, hayatın sırrını çözme, her olaya hikmet gözüyle bakabilme halidir. Dilimizde daha çok “ilim” sözcüğüyle birlikte kullanılıp “ilim-irfan” şeklinde klişeleşmiştir. Gerçekte asıl olan ilimdir. İrfan ilim üzerine bina edildiği zaman daha güzel bir anlam ifade eder. Bu sebeple eskilerin, örnek şahsiyetleri “ilim-irfan sahibi” şeklinde nitelemeleri bu açıdan önemlidir. Fakat günümüzde bu tür bir nitelemenin pek yapılamadığı, ilim sahibi pek çok insan için “irfan” niteliğinin eksik kaldığı da bir vakıadır. Halka açık ya da özel tartışmalarda kendi bildiğini tek doğru kabul eden ve kendi görüşü dışındaki her düşünceyi reddeden ilim erbabını müşahede ettikçe, söz konusu terkipte “irfan” unsurunun eksikliği daha rahat gözlenmektedir. Ziya Paşa’nın “Çemenlikte gezmekle zag andelîb olmaz” mısraıyla başlayan beyti hatırlanırsa, insanı insan yapan değerleri kazanmak için ilmin tek başına yeterli olmayacağı anlaşılmaktadır. Bu sebeple Kur’an ilminin yanı sıra Kur’an irfanının da ortaya konulması üzerimize bir borçtur.

Buradan hareketle biz öncelikle edebe-irfana kaynaklık eden Kur’an âyetlerine bakmak istiyoruz: Bu konuda ilk akla gelen “edeb sûresi” olarak da adlandırılan Hucurât suresidir. Sûrenin içeriğini şu şekilde özetleyebiliriz: Allah’ın ve Resulünün önüne geçmemek, peygamberin huzurunda yüksek sesle bağıra çığıra konuşmamak, insanları rahatsız etmemek, her konuşulan şeye araştırmadan itibar etmemek, mümin kardeşliğinin bilincinde olmak ve bu kardeşliğin devamı için çaba harcamak, cinsiyet ayrımı yapmadan insan onuruna saygılı olmak, zan, tecessüs ve gıybetten kaçınmak, farklı ırklardan da olsak aynı öz ve aynı cevherden eşit bireyler olarak yaratıldığımızın farkında olmak, farklılığımızın tanışma, yardımlaşma ve birlikte medeniyetler kurma amacına matuf olduğunu bilmek, üstünlüğü takva, yani sorumluluk bilincinde aramak… İşte tüm bunlar bizim ilim-irfan sahibi diye tanımladığımız insanların özelliğidir. Alçak sesle konuşmak, kimseyi incitmemeye çalışmak, insana ve insan onuruna saygı duymak ve en önemlisi tüm farklılıkları bir kenara bırakıp bir medeniyet peşinde koşmak irfanın ürünüdür ve bu irfanı bize Kur’an öğretmektedir.

Elbette ki Kur’an-ı Kerim’in daha birçok yerinde af, yardımlaşma, paylaşma, edep, irfan, iyilik ve güzelliğe dair âyetler bulunmaktadır. Biz bunları tek tek tespit etmek yerine bu değerlerin Müslümanlara yansıyan yönlerini belirtme ve bunları örneklendirme çabası içinde olacağız.

1- Din anlayışı

Anadolu insanının din anlayışını, bu topraklarda yakılan irfan ocakları, tekke ve zaviyeler, yani tasavvuf oluşturmuştur. Kökü Yesevî ocağına dayanan bu gelenek Anadolu’da asırlarca hükmünü icra etmiş ve günümüz insanının da ruhu bu maya ile şekillenmiştir. Tarih içinde Anadolu insanının büyük çoğunluğunun medrese eğitimi almadığı herkesin malumudur. Halkın fıkıh bilgisi Mızraklı İlmihal seviyesini geçmez. Onlar dini hükümleri kaynağından okuyup anlama imkânına sahip olmamışlardır. Fakat hemen her yerde, bilgisi çok derin olmasa da basiretli, ferasetli ve de irfanı güçlü hocalar onlara çok basit ifade ve uygulamalarla dinin özünü anlatmışlar ve maksadı temin etmişlerdir. İzmir’in Kemalpaşa ilçesine bağlı Bağyurdu beldesinde Sakız Hoca adıyla maruf, şimdi rahmetlik olan bir hocaya, ömrünü yanlış yollarda ziyan etmiş ve yaşı da hayli ilerlemiş bir zat gelir ve tövbe etmek istediğini, kendisine dini öğretmesini ister. Hoca o yaştaki insanı umutsuzluğa düşürmek istemez, fakat bu yaşta ona dini bütün detaylarıyla öğretmenin de imkânı yoktur. Ona tekerleme gibi şu hoş ifadeleri kullanır: “Her gün kıl beşini, helalinden ye aşını, karıştırma el âlemin işini.” Bu söz, ibadetten helal kazanca, gıybetten iftiraya kadar iyi ve kötü pek çok değerin özünü ortaya koymaktadır. Bu durum, umutsuzluğun, zorluk ve külfetin olmadığı İslam anlayışını yansıtan irfânî bir yaklaşımdır.

Anadolu’nun irfan erleri, somut algı biçimine yatkın olan halkın oluşturduğu birtakım örfî-dinî ritüellere dokunmamışlar, bunları dini duyarlılığın canlı kalmasına vesile kılmışlardır. Salt ilim gözüyle bakan zahir ehli ise bunların çoğunu bid’at olarak niteleyerek karşı çıkmış, dine din dışı unsurlar katıldığı gerekçesiyle bunlarla mücadele içine girmiştir. Fakat bu mücadelenin başarısı çok sınırlı kalmış halkın irfanı, bu örfî ritüelleri dinin özüne karıştırmadan, gerçek dindarlığa bir vesile olarak sürdürmeyi başarmıştır. Kandiller, mevlütler, hayırlar, türbelerdeki dualar ve çeşitli dinî merasimler bunun başlıca örnekleridir.

Kur’an medeniyetinin irfanî yansımasının bir diğer örneği de musikiye dair uygulamalardır. Fıkıh ehline göre nefesli ve telli sazlarla icra edilen her musiki cevaz kapsamı dışındadır. Oysa güzel sesle icra edilen musiki dinlemek fıtrî bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın meşru yollardan giderilmemesi meşru olmayan yollara da zemin hazırlar. Halkımız asırlardır davul-zurna ve zamanla bunlara ilave edilen farklı enstrümanlarla bu ihtiyacını gidermiş, sevincini, üzüntüsünü, toplumun ortak dert ve tasasını türkülerle ve ağıtlarla dile getirmiş, tarih içinde oluşturduğu folklorik yapıyla din anlayışını sorunsuz şekilde buluşturmuştur. İrfan ayağı eksik zahir ehlinin bu konudaki eleştirilerinin karşılık bulduğu bazı küçük çevrelerde ise hem fıtrata hem de Hz. Peygamberin sünnetine aykırı travmatik sonuçlar gözlenebilmektedir. Şayet bu eleştirilerin dozu artacak olursa, enstrümanı yabancı, sözü ve tınısı yabancı, giyim kuşam ve oyun şekli yabancı olan bir müzik tarzının toplumu istila etmesi kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bunun örneklerini şimdiden görebilmekteyiz. Bunun çaresi, halkın Kur’an ve sünnetten kaynaklanan irfan duygusuyla oluşan yapıya dönmektir.

Diğer taraftan tarih içinde ilim-irfan sahibi Müslüman entelektüellerin musikiye dair bir külliyat oluşturdukları ve hatta hangi makamın hangi hastalığa iyi geldiğiyle ilgili olarak yöntem ve uygulamalar geliştirdiği, kurumlar oluşturduğu da dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Rum suresi 30/15. âyette geçen “يُْبَرُون” “yuhberûn” ifadesini mütercim Âsım Efendi “Cennette musikî dinleyecekler” şeklinde anlamlandırmaktadır. Bu anlam ve Hz. Peygamberin musikiye dair sahih hadis kitaplarında nakledilen hadisleri dikkate alındığında, musikinin Kur’an medeniyetinin irfânî yansıması olarak görülmesine bir engel bulunmadığı söylenebilir.

Din anlayışının zahiri fıkıh yani ilim ise, bâtını da irfan olmalıdır. İlim beden ise, irfan candır. Biri eksik olduğunda diğeri yeterli olmamaktadır. Bu bakımdan özellikle ibadetlerin edasına ve şekline özen gösterip o ibadetlerle kazanılması gereken değerlerin insanın amellerine ve tutumlarına yansımaması Müslümanlık adına ciddi sorun oluşturmaktadır. Niyaz-ı Mısrî’nin şu beyiti bu açıdan manidardır:

Savm ü salât ü hacc ile zâhid biter sanma işin,

İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş.

Sezgi yeteneği ve ruh uyanıklığı olarak tanımladığımız irfan, savm u salât u hacc gibi şeklî ibadetlerin bize kazandırması gereken değerleri ifade etmektedir. Ömrü günahla geçen kadının kuyudan ayakkabısıyla çıkardığı suyla bir hayvanı hayata döndürdüğü için affolunması, ömrü ibadetle geçen birinin de bir kediyi aç bırakarak ölümüne sebep olduğu için cezayı hak etmesi ile ilgili hadisler dikkate alındığında bu husus daha iyi anlaşılmaktadır. Bu irfan anlayışıdır ki, Anadolu insanına hayranlık uyandıracak derecede çeşitli vakıflar kurdurtmuştur. Sadaka taşları, hanlar, hamamlar, şifahaneler, mabetler, dârü’l-acezeler, eğitim kurumları, göçmen kuşlar, sokak hayvanları, çalıştığı evin eşyasını kıran hizmetçiler için kurulan vakıflar ve saymakta zorluk çekeceğimiz nice yardım müesseseleri hep bu irfan geleneğinin tezahürleridir.

 

2- İnsana Bakış

Yunus Emre İlim-irfan münasebetini şu dizeleriyle çok güzel ifade ederken, aynı zamanda insana bakışın nasıl olması gerektiğinin esaslarını da ortaya koymaktadır.

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,

Sen kendin bilmezsen ya bu nice okumaktır?

Okumaktan mana ne? Kişi Hakk’ı bilmektir,

Çün okudun bilmezsin, ha bir kuru emektir.

Yunus Emre der hoca! İstersen bin var hacca,

Hepisinden iyice bir gönüle girmektir.

Şu sözler de Yunus’a ait:

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil,

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.

Evet, irfan medeniyeti bir gönül medeniyetidir. Asıl olan insandır, onun gönlüdür, çünkü yere göğe sığmayan Allah bir müminin gönlündedir, gönül inciten Allah’ı incitir. Tam bu noktada Anadolu Mevlevî kültürü ile ilgili bazı hatırlatmalar yapmak uygundur diye düşünüyorum.

“Mevlevî, bedeni ile ruhu arasında âhenk ve tutarlılık olan insandır.” Tasavvufun en mühim unsurlarından biri, belki de birincisi "Edeb"dir. Tasavvufta edeb, her şeye ve her hususa yayılmıştır.

Ehl-i irfan arasında aradım, kıldım taleb,

Her hüner makbul imiş, illâ edeb, illâ edeb

sözü, sûfîlerin hareketlerinde önemli yer tutar. Edeb eğitimle olur. Bir insanın bu âhenkli, mûtedil ve tutarlı formasyonu kazanabilmesi için belirli bir eğitimden geçmesi gerekir. Bu talim ve terbiyenin merkezi de Mevlevi dergâhları idi. Buralarda eğitilen sufi, her şeyden evvel, diğer insanlara ve cemiyet düzenine son derece saygılı, kendini daima arka planda tutmasını bilen ve her zaman kendine nispeten başkalarına öncelik tanıyan zarif bir kişiydi.

Bir Mevlevi’nin konuşması, yürümesi, hareketleri, gülüşü, yemek yiyişi... hep ölçülüydü. Bugün dilimizde artık eskisi kadar sık kullanılmayan "Çelebi adam, Çelebi insan" deyimi, "Mevlevi terbiyesi görmüş" manasına gelir. Bu deyim, Mevlana soyundan gelenlerin unvanı olan "Çelebi efendi" teriminden telmih yoluyla alınmıştır.

Bu insanın davranışları gibi, dili de bazı hususiyetler taşırdı. "Âgâh olmak, aşk ü niyaz etmek, dışarı vermek, ganîsi olmak, gönül etmek, sırrolmak, sırlamak, tığlamak, uyandırmak, çile çekmek, çile doldurmak..." gibi bugün bilmeden kullandığımız yüzlerce deyim ve kelime, Mevlevi dergâhlarının hususi lugatçesinden dilimize geçmiş güzelliklerdir.

Mevlevi dergâhında her şey, en ince ayrıntısına kadar belirli kurallara bağlanmıştı. Sofrada kaşığın nasıl tutulacağından, yemeğin nasıl yeneceğinden, suyun nasıl içileceğinden, tennurenin nasıl giyileceğinden başlayarak, selamlaşma, emir alma, pabuç çıkarma, oturma, yatma, durma... Kısacası günlük hayatın her hareketi, bu kaidelerin ışığı altında düzenlenmişti. Sizlere bu irfan kültüründen küçükbaşlıklar sunmaya çalışacağım.

Bir Mevlevi, hadiseleri daima hayra yormaya, hayır söylemeye, hayır üzere olmaya, kısacası ağzını hep hayra açmaya mecburdur. Çünkü Mevlevilere göre, herhangi bir hadiseyi hayra yorar, müspet bir tavırla uyandırırsanız, hayırlı neticeler alırsınız. Ama menfi bir tavırla, kötüye yorarsanız, neticesi de kötü olur. Hz. Peygamberin "Ya hayır söyle veya sus" emri, Mevlevilerin bu yorumunun irfânî temelini oluşturur. Bu inanış Mevleviliğin ruhuna öylesine işlemiştir ki, Mevlevilerin dili bile bu hususi lugatçeyle şekillenmiştir. Bu terbiyeden geçen kimseler meselâ "düşeceksin", "pişman olacaksın", "hasta olacaksın" gibi fiiller kullanmazlardı. Bunları olumlu şekilde ve iyi niyetle ifade ederek, "düşmeyesin", "pişman olmayasın", "hasta olmayasın" şeklinde söylerlerdi. Canlıya, cansıza -ki zaten Mevlevilerce her şeyin canı vardır- insana, hayvana karşı sûfî, daima edebi koruyacaktır. Mesela kapı hızlı örtülemez; mümkün olduğu kadar sessiz örtülecektir. "Kapıyı kapat, kapattım" denemez; Allah kimsenin kapısını kapamasın, kapatmasın; "Kapıyı ört", yahut "sırla" denecektir. Lambayı, mumu, elektriği söndürmek sözü, edebe aykırıdır; kimsenin ışığı sönmesin; "Lambayı dinlendirmek", "Sırlamak" sözleri kullanılacaktır. Lambayı yakmak gibi bir sözde olumsuz bir anlam vardır; bunun yerine "uyarmak, uyandırmak" sözü söylenir.

Gezerken yere, ayak sesi duyurmadan basılacaktır; çünkü yerin de canı vardır ve bizi başının üstünde taşımaktadır. Kapıdan içeriye girilirken ve dışarıya çıkılırken arka dönülemez. Bunun için de ayakkabılar, dışarıya değil, içeriye doğru çevrilir; dışarıya çevirmek, git, bir daha gelme demektir. Uyuyan kişinin uyandırılması gerekirse, hafifçe yastığına, parmaklarla dokunarak ve hafif sesle "Âgâh ol erenler" denir, bu suretle uyandırılır.

Bir şey alınıp verilirken mutlaka onunla görüşülür, yani hafifçe bir yanından öpülür yahut öpülür gibi dudağa götürülür, su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırının yakasını, sikkesinin kenarını... öperdi ki, bu öpüşe “görüşmek” denirdi. Her şeyi öpen Mevlevi el öperken de büyüklük-küçüklük aramadan insan ve insanlık onuruna uygun davranırdı. Mevlevi, ihvanından birisine rastlayınca, iki eliyle onun sağ elini tutar; o da iki eliyle karşısındakinin sağ elini kavrar; biraz birbirlerine eğilirler; baş parmaklar, ya ellerin üstünde kalır; yahut içleri, birbirine temas edecek tarzda düz tutulur; aynı zamanda, birbirlerinin ellerini öperlerdi. Böylece yaş, mevki, bilgi gibi eğreti şeyler, itibara alınmaksızın her iki can, birbirini kutlamış olurdu.

Sofrada çorba içerken, kaşığın sadece sağ yarısını çorba içine daldırmaya dikkat ederlerdi. Dolu kaşık ağza götürülürken sadece sol tarafı dudaklara değerdi. Böylece kaşığın ağza giren tarafı, çorba kâsesine sokulmamış olurdu. Yemek sırasında sofradakilerden biri su içerken herkes kaşığını bırakır, yemeğe ara verirdi. Ancak su içen kimse kaşığını tekrar eline aldıktan sonra, yemeğe devam edilirdi. Böylece su içene nazaran, diğerlerinin daha fazla yemesi mevzubahis olmazdı.

Bir dergâha gidilirken eli boş gidilmezdi. Çünkü eli boş giden gönlü boş dönerdi. Yok, yoksul anlamına gelen fakir kelimesi, bütün tarikatlerde müşterekti ve “ben” yerine kullanılırdı. Çünkü âlemlerin efendisi “el-fakrü fahrî” “Fakirlik övüncümdür” demişti. Her tasavvuf erbabı da kendini fakir olarak görür ve bununla övünürdü.

Hasılı tasavvuf ehli, her halini daima gören, bilen sahibinin, Rabbinin murakabesi altındaydı; bu yüzden de her hususta edebe riayet etmesi şarttı.

3- Eğitim

Eğitim alanında da Kur’an medeniyetinin irfânî yansımalarını görmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’de Peygamber kıssaları anlatılırken hepsinin ortak kullandığı bir cümleden söz edilir: “De ki: Ey kavmim! Ben size yaptığım tebliğ karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum.” Hz. Peygamber’in ilim mirasçıları âlimler olduğu için Anadolu’nun geleneksel ilim hayatında hocalar dersleri genellikle ücretsiz verir, üstelik ihtiyacı olan öğrencilere hocalar yardım ederlerdi. Derslerde Allah’ın rızası amaçlanır, her bir ilmî kaide ve kural irfana vesile kılınırdı. Örnek vermek gerekirse, Anadolu’da asırlardır Kur’an tecvidi ile ilgili Karabaş tecvidi okutulur, hatta ezberletilir. Sözgelimi ihfa harfleri sayılırken farklı cümlelerde kullanılan kelimelerin ilk harflerine dikkat çekilir. Fakat bu cümlelerin kuruluş tarzına dikkat ettiğimizde okuyan öğrenciye aynı zamanda nasihat edildiği görülmektedir. Yani Arapça: صِفْ ذاَ ثَناَ جُودَ شَخْصٍ قَدْ سَماَ كَرَماً ضَعْ ظاَلِماً زِدْ تُقاَ دُمْ طاَلِباً فَتَرَى “Sıf zâ senâ cûde şahsın kad semâ keremâ, da’ zâlimen zid tükâ düm tâliben fe terâ” diye kurulan cümlelerin anlamları da gayet manidardır: “Övgü sahibi olanı (Allah’ı), şahsı çok cömert olarak tanımla. O’nun keremi şüphesiz çok yücedir. Zalimden uzak dur, takvanı artır, sürekli öğrenci ol ki, sonunda mükâfatını göresin.” İzhar harfleri sayılırken de Allah’ın altı sıfatı ezberletilir. Benzer bir durum idğam-ı şemsiye harflerinin sayılması ile ilgili de söz konusudur. İsterseniz, تُبْ ثُمَّ دَعْ ذَنباً رَمَى “tüb sümme da’ zenben, ramâ…” diye başlayan cümleciklerin anlamına bir göz atın. Bu incelik ancak irfan ehlinden sudur edebilir. Bundan dolayı da Karabaş tecvidi asırlarca değerini hiç kaybetmemiş ve halk nazarında hep itibar görmüştür. Branş ve hoca seçiminden, hocaya, kitaba, arkadaşa saygıya; ders çalışma usûlünden oturuş şekline kadar eğitimle ilgili pek çok husus, genelde İmam Zernûcî’nin “Ta’limu’l-Müteallim” adlı eserinde belirtilen edep-irfan esasları çerçevesinde şekillenmiştir. Dersler de sohbetler de sıralarda değil, yere diz çökerek ya da bağdaş kurarak eda edilmiştir. Şimdiki modern insanın diz çökemez hale gelip, câmileri tabure ile doldurmasının bir sebebi de “bu irfânî geleneğin yok olmasıdır” diyebilir miyiz? Bence düşünmeye değer bir husus gibi görünüyor.

Biz bir tebliğ çerçevesinde pek de insicamlı olmayan bazı tespit ve örneklerleri aktarmaya çalıştık. Kur’an medeniyetinin irfânî yansımalarının birkaç doktora tezine konu olabilecek zenginlikte olduğunu söylemek mübalağalı görülmemelidir. Sadece halı, mendil ve çeyiz malzemelerine işlenen anlamlı mesajların ve derunî duyguların hacimli tez çalışmalarına ve uzun belgesellere konu olduğunu biliyoruz. Gün geçtikçe yalnızlaşan, sadece kendi menfaatini düşünen, teknolojinin esiri haline gelen, hatır-gönül duygularından, nezaket ve nezahetten gittikçe uzaklaşan günümüz insanının Kur’an medeniyetinin irfan pınarıyla buluşması bir âb-ı hayata kavuşması kadar önem arz etmektedir. Ben insanımızın fıtratında irfan mayasının her zaman mevcut olduğuna, âriflerimizin himmet ve gayretiyle tekrar o irfan pırıltılarının aydınlattığı günlerin geleceğine yürekten inanıyor, dinleme nezaketini gösterdiğiniz için hepinize saygılarımı sunuyorum.

 

popüler cevapdünya atlası