Kur'an Medeniyetinin Akla Verdiği Değer

Eklenme Tarihi: 06 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ'ın 1. Kur'an Medeniyeti Sempozyumu tebliğidir

Kur’an Medeniyeti Kavramı, gücünü ve ışığını Kur’an’dan alan bir medeniyet tasavvurunu ifade eder. Biz buna “Vahiy Medeniyeti” yahut “İslam Medeniyeti” de diyebiliriz. Çünkü bu medeniyet, temel kaynağını vahiyden alan bir yaşama biçimini anlatmaktadır. Risale-i Nur’da, kaynağını vahiyden alan İslam Medeniyeti için “Medeniyet-i Hakikiye, Şeriat-ı Garradaki Medeniyet” veya “Medeniyet-i Kur'an" ifadeleri kullanılmıştır.

Bugün insanlık huzur ve mutluluk verecek bir yaşama biçiminin arayışı içindedir. Adaletsizlik, zulüm, haksızlık, ayrımcılık, çatışma, cehalet, menfaatçilik, şiddet ve ahlaksızlık bütün insanlığın kaçındığı sıfatlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur'an-ı Kerim ise, bu hasletleri kökten reddederek insanlığa barış, adalet, doğruluk, diğergamlık (başkasını düşünmek), birlik-beraberlik, yardımlaşma ve huzur dolu bir hayat önermiştir.

Kur'an medeniyeti, bütün insanlığın sahip olduğu değerleri kendi içinde barındıran bir karakterdedir. Buna göre, Arabistan'daki bir insanın çalışkanlığı da, Japonya'daki bir insanın temizliği de, Türkiye'deki bir insanın doğruluğu da, dünyanın herhangi bir yerindeki bir insanın geliştirdiği teknoloji de, Arjantin'deki bir insanın yardımseverliği de Kur'an medeniyetindendir. Çünkü bütün bu değerlerin kaynağı, nübüvvet yoluyla gelen ilahi mesajdır.

Kur’an Medeniyeti, ilk insan aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Âdem (a.s.) ile son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) arasında gelip geçen peygamberlerin temsil ettiği insanlık kuşağının yaşama biçimini anlatan bir medeniyettir. Kuşkusuz bu medeniyeti oluşturan toplumların hataları da olmuştur. Ancak kolaycılığa kaçarak bu hataların, doğrudan doğruya Kur’an’la irtibatlandırılması akıl ve insafla bağdaşmaz. Eğer vahyin ürünü olan bu medeniyetin ilişkisi Kur’an ile değil, Müslümanların tarih içinde kurdukları devletler, imparatorluklar ve sosyal topluluklarla kurulursa, insanların işledikleri hatalar Kur’an medeniyetine yüklenir ki, bu Kur’an’a karşı büyük bir haksızlık olur. Başka bir deyimle, İslam toplumlarının Kur'an'ı esas alarak yaşamaya çalışmaları Kur'an Medeniyetinden ilham aldıkları anlamına gelse bile, İslam toplumlarının bütün davranışlarının Kur'an medeniyetinin eseri olduğu söylenemez. Zira toplumlar hata yapabilirler. Ama vahyin eseri olan bir projede hata asla olamaz.

Bediüzzaman'a göre gerçek bir medeniyet, “istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye"yi temin edecek fonksiyonlara sahip olmalıdır. Kur'an medeniyeti, insanlığa getirdiği ilkelerle genel huzur ve barışı temin edebilecek niteliktedir.Çünkü bu Medeniyet insanlara doğruluğun egemen olduğu, kuvvetin egemen olmadığı, ahlaki değerlerin insan davranışlarını belirlediği, insanlar arasında sunî ayrılıkların olmadığı, insanların ilişkilerini yardımlaşma üzerine bina ettikleri ve insan ilişkilerinde adaletin hâkim olduğu bir hayat tarzını sunar.

Kuşkusuz bu ilkeler, evrensel karakter taşıyan ve bütün insanlığın aradığı değerleri oluşturmaktadır. Merhamet, sevgi, barış, ırkçılığa karşı olma, bilgi taraftarı olma gibi bütün insanlığın ihtiyacı olan bu değerler, asıl itibariyle Kur’an’ın malıdır. Kur'an medeniyetinin, insanlığın üzerinde ittifak edebileceği değerleri temel esas yaparak, insan fıtratına uygun bir yaşama biçimi önermesi, onun evrensel karakterini gösterir.

 

Medeniyetlerin Kaynağı

Medeniyetler” denildiği zaman kuşkusuz ilk akla gelen İslam ve Batı medeniyetleridir. İslam’dan önce Hint, Çin, Babil, Yunan, Mısır ve Roma gibi uygarlıkların insanlık tarihi üzerinde etkileri olmuştur. Ancak M. 8. ve 9. yüz yıldan itibaren İslam uygarlığı dünyanın önemli bölgelerinde etkisini arttırarak hissettirmeye başlamıştır. Yaklaşık on asır boyunca Asya, Afrika ve Avrupa’yı etkileyen İslam uygarlığı Rönesans döneminden sonra doğrudan etkisini kaybetmişse de, tüm zamanlarda olduğu gibi günümüzde de dolaylı etkisini hala kaybetmemiş ve varlığını hissettirmeye devam etmektedir. Denilebilir ki, İslam uygarlığı maddi planda etkisini kaybetmişse de mana boyutunda her zaman çok etkili olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Ancak “Teknolojik gelişmeler” ve “uygarlık” genelde birbirine karıştırılan iki kavramdır. Oysa bu iki ayrı kavramı birbirine karıştırmamak gerekir. Teknoloji medeniyetlerin kurulması için geliştirilen araçlardır. Yani uygarlığın araçları olan teknolojik gelişmeler ne Çin’in, ne Hint’in ne de Mısır ya da Avrupa’nın malıdır. Teknoloji insanlığın ortak malıdır.[1] Çünkü medeniyet için gerekli araçlar, ortak aklın gelişmesi sonucu ilerleme göstermiştir. Medeniyet ise, bir hayat tarzı, bir yaşama biçimi ve teknolojileri kullanma farkıdır.

Toplumlar aynı teknolojiyi kullanarak farklı uygarlıklara ve hayat tarzlarına imza atıyorlar. Sözgelimi İslam uygarlığının yayıldığı yerlerde içki üretimi için tesislerin kurulduğunu yaygın olarak göremeyiz. Oysa Hıristiyanlığın etkisindeki batı uygarlığının geliştiği yerlerde durum çok farklıdır. Bağcılığın yaygın olduğu her bölgede şarapçılığa yönelik tesisleri görebiliyoruz. Aynı şekilde, eğlenceyi uygarlığın merkezine koyan Batı uygarlığı eğlenmek için yüksek dönerli kuleler yaparken Müslümanlar, aynı teknolojiyi kullanarak kâinatta en yüksek hakikat olan ezanı okumak için minareler yapmışlardır. Örnekler çoğaltılabilir.

Kuşkusuz her medeniyet kendisinden önceki medeniyetten etkilenir. Öyle ise “İslam ve Batı medeniyetleri birbirinden en çok etkilenen iki uygarlıktır” sözü yanlış değildir. İslam medeniyeti kendisinden önceki Yunan ve Roma medeniyetlerinden etkilenmiştir. Bir fakla ki, Müslümanlar Yunan ve Roma’dan aldıkları uygarlık örneklerini ıslah ederek İslam’la bütünleştirmişlerdir. İslam uygarlığının parlak dönemlerinde de Hıristiyanlar İslam uygarlığının etkisinde kalarak bilim, sanat, tıp ve mimaride Müslümanlardan etkilendiler. Özellikle İspanya’da kurulan Endülüs İslam devletinin bilimsel araştırmalar sahansında Batı’yı ne kadar etkilediği bilinen bir gerçektir. Daha sonra Endülüs İslam uygarlığından etkilenen Batılılar Rönesans’ın etkisiyle hızla yeni keşifler yaparak kendine özgü ve kısmen Hıristiyanlığın etkisinde olan bugünkü Batı medeniyetini ortaya koydular.

Açık bir gerçektir ki, her medeniyetin bir manevi mimarı vardır. İslam medeniyetinin manevi mimarı Kur’an-ı Kerim iken, bugünkü Batı medeniyetinin manevi mimarı, kısmen eski Roma paganizminin etkisinde kalan Hıristiyanlıktır. Başka bir ifadeyle, İslam medeniyeti enerjisini Kur’an’dan alırken bugünkü Batı uygarlığı manevi enerjisini muharref İncil’den alıyor. Dolayısıyla medeniyetler karşılaştırıldığında manevi mimarların özellikleri de bir bir ortaya çıkıyor.

 

Kur’an’ın Akla Verdiği Değer

Yeryüzünde gelişen tüm medeniyetlerin itici gücü akıl olduğu için Kur’an akla büyük bir değer vermiştir. Bu yüzden birçok ayette, “Hiç düşünmüyorlar mı, Hiç akletmiyorlar mı? Hiç tefekkür, tedebbür etmiyorlar mı?” şeklinde hep akla göndermeler yapılmıştır. İslam’ın ortaya koyduğu uygarlıkta ise, akıl tek başına gelişen uygarlığın kaynağı değildir. Aksine bu uygarlığının gelişmesinin temelinde, vahye eşlik eden bir akıl ve akla rehberlik yapan bir vahiy vardır.

İslam dünyasının haritasına baktığımız zaman, dünyanın yaklaşık olarak beşte birisinin İslam’ı kabul ettiğini görürüz. İslamiyet Doğu’da Endonezya ve Çin seddinden başlayarak Batı’da Viyana kapılarına ve Fransa sınırına kadar, güneyde ise Orta Afrika’ya, Kuzeyde ise Sibirya’ya kadar etkili olmuştur. Eğer İslamiyet bütün hükümlerini akla tespit ettirmemiş olsaydı bu kadar geniş topraklara kadar yayılması imkânsızdı. Nitekim Kur’an’ın nüzulünden bir asır bile geçmeden Müslümanların tıpta, kimyada, felsefe ve astronomide ne kadar ilerlediklerini görüyoruz. Kur’an dili ile yazılmış yüzlerce, binlerce bilimsel eser altı yüzyıl gibi uzun bir zaman diliminde Avrupa üniversitelerinde okutulmuştur. Bu durum, vahyin rehberliğinde yürüyen İslam aklının bilim ve sanata ne kadar değer verdiğinin açık bir ifadesidir.

Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’e dikkatle bakan herkes, Kur’an ayetlerinin aklı ve dini birbiriyle nasıl barışık hale getirdiğini, vahyin desteğindeki aklın uygarlığın gelişmesine nasıl katkı sağladığını, dünya ve ahret dengesinin ancak bu şekilde sağlanabildiğini fark edecektir. Hatta hadislere bakan bir kimse, aklıyla kâinatta tefekkür eden bir kimsenin ibadet sevabı kazandığını rahatlıkla görecektir.

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَْرِ بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاء مِن مَّاء فَأَْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاِ وَالسََّابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır[2] ayetini namazında okuyan bir mümin, elbette ki yerde, gökte, denizde, gece ve gündüzün deveranında aklıyla tefekkür edecektir.

Kur’an’da yer alan pek çok ayet Müslümanı, Allah’ın yarattığı eserlerde tefekküre sevk ediyor. Müminler, bu tefekkür sonucunda fizik, kimya, biyoloji, astronomi ve tıp bilimlerine yönelmişler ve İslam uygarlığının temellerini bu şekilde atmışlardır. Bu ayetlerde tefekkür eden bir mümin yağmurun nasıl yağdırıldığını, rüzgârların ve bulutların ne işe yaradıklarını, ölmüş toprağın nasıl diriltildiğini ve canlıların nasıl çoğaldıklarını anlamaya çalışmışlar, böylece Kur’an’ın çağrısına uyarak müspet ilimlere yönelmişlerdir.

 

Kur’an’ın Medeniyet Harikalarına İşareti

Kur’an-ı Kerim’de yer alan (وَعِندَهُ مَفَاتُِ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ َبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ)Gayb'ın anahtarları, O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak ki mutlaka onu bilir, yerin karanlıkları içinde gömülen dâne, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitapta olmasın[3] ayetinde geçen “Kitap”tan maksadın ne olduğu konusunda müfessirler arasında farklı tartışmalar yapılmıştır. Ayette geçen kitaptan maksadın Allah’ın yasalarının ana kitabı olan Levh-i mahfuz olduğunu söyleyenler olduğu gibi, bunun Kur’an olduğunu söyleyenler de vardır. Bediüzzaman bu ayette geçen “Kitap” kelimesinin bir kavle göre Kur’an anlamında olduğunu, dolayısıyla “Yaş ve kuru ne varsa” tümünün Kur’an’da yer aldığını ifade ediyor. Özetle şöyle der:

Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur'ân'dan ibârettir. Yaş ve kuru her şey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerîme beyân ediyor. Öyle mi? Evet, her şey içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zîrâ muhtelif derecelerde bulunur. Bâzan çekirdekleri, bâzan nüveleri, bâzan icmâlleri, bâzan düsturları, bâzan alâmetleri, ya sarâhaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur'ân'a münâsip bir tarzda ve iktizâ-i makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor. Ezcümle, beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyâtlarının neticesi olan havârik-ı san'at ve garâib-i fen olarak tayyâre, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevkî almışlar. Elbette umum nev-i beşere hitâb eden Kur'ân-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet, bırakmamış. İki cihet ile onlara da işaret etmiştir. Birinci cihet mucizat-i enbiya suretiyle işaret etmiştir. İkinci cihet ise, bazı hadisat-ı tarihiye suretinde işaret etmiştir.”[4]

Buradan baktığımız zaman Kur’an-ı Kerim’in bazen peygamberlerin mucizeleri vasıtasıyla, bazen de tarihî bir hadisenin zikri vesilesiyle, insanların ulaşabildiği hedeflerin çok ötesindeki medeniyet harikalarına işaret ettiğini söylemek mümkündür. Bediüzzaman’a göre geçmiş zaman gelecek zaman tohumlarının mahzeni ve aynası olduğu gibi, gelecek zaman da geçmişin tarlası ve aynası hükmündedir. Dolayısıyla Kur’an’ın en parlak ayetleri olan mucizat-ı enbiya ile ilgili ayetler birer tarihî hikâyeden ibaret değillerdir. Aksine bu ayetler, insanlığı irşad etmek ve doğruya yönlendirmek konusunda birçok meseleyi ihtiva etmektedirler. Kur’an-ı Kerim, mucizat-i enbiya ayetleriyle, gelecekte insanoğlunun eliyle ortaya çıkacak olan fen ve sanatın en ileri sınırlarını çizmiş ve en ileri hedeflerine parmak basmıştır. Kur’an böylece geçmişte yaşanmış olan peygamberlerin mucizeleriyle insanoğlunu fen ve sanat yolunda teşvik etmiş oluyor.[5]

Bediüzzaman konuyla ilgili olarak özetle şöyle der: “Evet, Kur'ân'ın üstadiyetinden ve dersinin işaretlerinden anlıyoruz ki Kur'ân, mu'cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle beşerin, istikbalde terakki edeceğini, o mucizatın benzerleri istikbalde terakki ile vücuda geleceğini insanlığa ders verip teşvik ediyor ve diyor ki: " Ey İnsan! Haydi çalış; sen de bu mucizelerin numunelerini göster. Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde kat et. İsâ Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış. Hazret-i Mûsâ'nın asâsı gibi taştan ab-ı hayatı çıkar ve beşeri susuzluktan kurtar. İbrahim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul ve giy. Bazı peygamberler gibi şarktan garba kadar en uzak sesleri işit, suretleri gör. Dâvud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san'atına medâr olmak için demiri balmumu gibi yap. Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâmın birer mucizesi olan saat ve gemiden nasıl çok istifade ediyorsanız, öyle de, sair peygamberlerin size ders verdiği mucizelerden dahi istifade ediniz, taklitlerini yapınız."[6]

Nereden bakılırsa bakılsın, ister Kur’an’da insan aklına ve tefekküre verilen önem açısından, ister enbiya mucizelerinin anlatılması yoluyla yapılan işaretler açısından bakılsın, Kur'ân her açıdan, aklın kullanılması ve maddî-manevî ilerlemenin sağlanması konusunda insanlığa büyük bir ders veriyor.

Şimdi burada Kur’an-ı Kerim’in uygarlığın en ileri düzeyine nasıl işaretlerde bulunduğunu birkaç örnekle izah etmeye çalışacağız.

 

a) Kur’an’ın Demir-Çelik Sanayiine İşaret Etmesi

 

Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: (وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الَْدِيدَ) Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. ‘Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin’ dedik ve ‘(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur’ diye demiri ona yumuşattık. “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm’ diye vahyettik. Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık. Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”[7]

Bu ayetleri okuduğumuzda çelik zırhları örebilmek için demirin Hz. Davud (a.s) için yumuşatıldığını görüyoruz. Bilindiği gibi demirin yumuşatılabilmesi ve işlenebilmesi, insanlık tarihinin en önemli olaylarından birisidir. Çünkü bugünkü medeniyet ortamına baktığımız zaman, temelinde demir-çelik sanayi bulunamayan hiçbir buluş yoktur. Diğer taraftan Hz. Süleyman’ın rüzgâra binerek yolculukları kısalttığını, eritilmiş bakırı sel gibi akıttığını ve cinleri kullanarak halkın birçok ihtiyacını yerine getirmiş olduğunu görüyoruz. Bu mucizeler, insanlık tarihinin en önemli olaylarından olan demir-çelik sanayinin gelişmesine işaret etmektedir.

Allah büyük birer peygamber, aynı zamanda yeryüzünün halifeleri olan Hz. Davud ve Hz. Süleyman’a demiri hamur gibi yumuşatmayı, tel gibi inceltmeyi ve bakırı eritmeyi mucize suretinde ve büyük bir nimet olarak vermekle ağır sanayinin en ileri noktalarına işaret etmiştir. Ayetleri konuşturan Bediüzzaman bu konuda özetle şöyle der:

Cenab-ı Hak şu ayetin lisan-ı işaretiyle manen diyor: ‘Ey benî Âdem Emirlerime itaat eden bir kulumun lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, her şeyi açıkça ve rahatlıkla izah edebiliyor. Eline de öyle bir sanat verdim ki, demiri balmumu gibi elinde, her şekle sokabiliyor. Ayrıca bir diğer kulum olan Süleyman, heva-i nefsini terk ettiği için onu havaya bindirdim. Bir günde iki aylık mesafeyi kat edebilmiştir. Böylece halifelik ve padişahlığına önemli bir güç elde etmiştir Madem bu mümkündür ve veriliyor; hem, çok önemlidir ve toplumsal hayatta ona çok muhtaçsınız, o halde eğer siz de evâmir-i tekviniyeme (tabiata koymuş olduğum tabii kanunlara) itaat etseniz, o hikmet ve o sanat, size de verilebilir. Eğer nefsin tembelliğini bırakıp bazı kanunlarıma riayet ederseniz siz de havaya binebilirsiniz."

Demir-çelik sanayinin günümüz uygarlığı açısından ne kadar önemli olduğu tartışma götürmez bir hakikattir. İşte Kur’an-ı Kerim, demir-çelik sanayinin ulaştığı bugünkü noktanın çok iler bir seviyesini, peygamber mucizeleriyle dile getirmiş ve insan aklını bu yönde teşvik etmiştir. Bu yüzdendir ki, Endülüs İslam devletini kuran Müslümanlar sanayileşmenin ilk tesislerini bugünkü İspanya topraklarında kurmuşlardır. İspanyollar Müslümanları oradan çıkardıkları zaman demir-çelik, bakır ve kömür işletmelerini, zeytinyağı damıtma tesislerini ve benzeri birçok işletmeyi hazır halde bulmuşlardır. Fakat işletemedikleri için “Bu aletlerin içinde şeytan vardır” diyerek hepsini kırmışlardır.

 

b) Kur’an’ın İleri tarım Uygulamalarına İşaret Etmesi

Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: (لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ) “Andolsun, Sebe’ halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Biri sağda, biri solda iki bahçe bulunuyordu. Onlara şöyle denilmişti: ‘Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Beldeniz güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir.’ Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların bahçelerini ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.”[8]

Ayetlerin tefsirlerinden anlaşıldığına göre, Sebe kavmi Yemen’de Me’rib denilen bir kentte yaşıyorlardı. Sebe b. Yeşcub adlı bir adam burada büyük bir baraj yapmış, bu baraja yetmiş kadar ırmak akıtmış ve uzak vadilerden bu baraja sular getirmişti. Bazı müfessirlere göre bu Seddi yaptıran, Hz. Süleyman’a iman eden Belkıs adındaki Sebe melikesiydi.[9]

Allah onların beldelerini, sağlı-sollu cennet gibi, yani iki tarafı bağ ve bostanlarla çevrili bereketli bir belde haline getirmişti. Allah kendilerine lisan-ı hal ile “Rabbinizin rızkından yiyin de ona şükredin, Bu nimetlerin değerini bilerek ona göre ibadet edin. Çünkü beldeniz hoş bir belde ve Rabbiniz bağışlaması bol olan bir Rabb-i Rahimdir” buyurmuştu. Ancak Sebeliler Hakk’ın davetinden yüz çevirdiler. Rivayetlere göre kendilerine 13 peygamber geldiği halde hiç birini dinlemediler. Onların bu isyanları sebebiyle Allah onların üzerine Arim selini gönderdi.[10]

Me’rib'deki bu barajın yüksekliği 16 metre, gövde kalınlığı 60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi. Yapılan araştırmalara göre baraj aracılığıyla sulanabilen toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güneydeki, geri kalanı ise kuzeydeki ovalara aitti. Bu iki ova, Sebe’ kitabelerinde bazen "Me’rib ve iki ova" diye anılırdı. İşte Kuran'daki "sağdan ve soldan iki bahçe" ifadesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli bağ ve bahçelere işaret etmektedir. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen'in en iyi sulanan bölgesi ve en verimli toprakları olarak ün yapmıştı.

Bu barajın binlerce hektarlık araziyi cennete çevirmiş olduğunu Kur’an’ın ifadelerinden anlıyoruz. Fakat ne zaman ki, Sebe’ halkı Allah’ın itikadî, amelî ve aklî yasalarına karşı çıktıkları için Allah tarafından baraja iri fareler (sıçanlar) musallat edilmiştir. Fareleri bertaraf etmek için bir müddet kedilerden istifade edilmişse de sonunda fareler kedileri yenmişler ve baraj büyük bir gürültüyle yıkılmıştır. Barajın yıkılmasıyla birlikte, binlerce hektarlık arazi sular altında kalmaya başladı.[11]

Barajın yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke yerle bir olmuştur. Sebe’lilerin dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkılmış ve onların yaşama kaynağı olan bütün sulama sistemleri bozulmuştu. Bunun sonucu, daha önceden adeta bir bahçe kadar düzenli ve mazbut olan ülke yabani otların yetiştiği bir bozkır haline geldi. Üstelik küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenilebilecek hiçbir meyve kalmadı. Allah böylece, her türlü meyve ve sebzeyi yetiştiren o arazileri, sadece içinde ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ağacı ve biraz da Arabistan kirazı denilen kalitesiz meyve ağaçları yetiştiren iki susuz tarlaya çevirdi.[12]

Kuşkusuz ki, Kur’an’da geçen bu kıssayı sade bir öykü gibi çocuklarımıza anlatacak değiliz. Kur’an’da yer alan bu kıssa, nehirlere yakın olduğu halde sulanamayan toprakların barajlar vasıtasıyla sulanmasının uygarlık için gerekli ve akıllıca bir iş olduğuna işaret etmektedir. Kur’an ayrıca, vaktiyle Yemen gibi münbit topraklara sahip olan bir bölgede barajlar inşa ederek en iyi sulama tesislerini kuran ve en güzel ve verimli bahçeler yetiştiren fakat peygamberlere isyan edenlerin başına gelen felaketlerden ibret alınması gerektiğine de işaret ediyor.

 

c) Kur’an’ın Fotoğrafların Nakline İşaret Etmesi

Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: (قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ) Kitaptan bilgisi olan biri, ‘Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm’ dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: ‘Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.”[13]

Bu ayete göre, uzak mesafelerden eşyayı aynen nakletmek veya canlı gölgelerini ve fotoğraflarını getirmek mümkündür. Ancak günümüzün internet teknolojileri henüz bu ayetin belirlediği hedeflere ulaşmış değildir. Çünkü yıllardan beri bazı bilim adamları, eşyanın “ışınlama” suretiyle bir yerden başka bir yere gönderilmesi hakkında çalışmalar yapıyorlarsa da bugün eşyanın aynen nakledilmesi mümkün değildir. Fakat hem peygamberlik hem de saltanatla müşerref olan Hz. Süleyman bu mucizeye mazhar olmuştur. Sebe’ melikesi olan Belkıs, saltanat tahtıyla birlikte göz açıp kapayıncaya kadar bir âlim-i ilm-i celb tarafından Hz. Süleyman’ın yanında hazır edilmiştir. Bediüzzaman bu ayeti tefsir ederken özetle şöyle der:

Süleyman’ın (a.s) adaletine vesile olmak, aynı zamanda pek geniş olan memleketinin her tarafına bizzat ve zahmetsiz olarak muttali olmak, halkın halini görmek ve dertlerini işitmek için Cenab-ı Hak bu mucizeyi ona ihsan etmiştir. Allah’a itimat eden Hz. Süleyman ismet lisanîyle Allah’tan bu mucizeyi istediğinde muvaffak olduğu gibi, insanlık da istidat lisanîyle Allah’tan istese ve Allah’ın kanunlarına itaat etse, dünya onlar için bir şehir hükmüne geçebilir. Demek Belkıs tahtı Yemen’de iken aynen ya da sureten Şam’da hazır olmuştur. Elbette ki, etrafındaki adamların suretleriyle beraber sesleri de işitilmiştir.”[14]

Bu ayet de diğer ayetler gibi beşerin ulaşabileceği en son teknolojik noktanın çok ilerisine işaret edip parmak basıyor. Allah bu ayetin işaret lisanîyle manen diyor ki: Ey benîâdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet-i tâmme yapmak için, ahvâl ve vukuât-ı zemine muttali olması için imkân verdim. Her bir insana, fıtraten, zemine bir halîfe olmak kabiliyetini verdiğim için elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek, bakacak ve anlayacak bir istidat da vermişim. Öyle ise, şu büyük nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, yeryüzün her tarafı, her biriniz tarafından görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.”[15]

 

d) Kur’an’ın Sondaj Aletlerine İşaret etmesi

Allah Kur’an’da şöyle buyurur: (وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِب بِّعَصَاكَ الَْجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ كُلُواْ وَاشْرَبُواْ مِن رِّزْقِ اللَّهِ وَلاَ تَعْثَوْاْ فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ)Hani Musa kavmi için su dilemişti. Biz de ‘Asanı kayaya vur’ demiştik. Böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti. Onlara ‘Allah’ın rızkından yiyin, için. Yalnız yeryüzsünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın’ demiştik.”[16]

Bu ayet, basit aletlerle yer altında bulunan gizli rahmet hazinelerinden istifade etmenin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir ifade ile taş gibi sert bir yerde bile Hz. Musa’nın asasına benzeyen bir asa ile “ab-ı hayat” denilen suyu bulmanın mümkün olduğuna işaret ediyor. Sanki Kur’an şöyle diyor: “Madem bana itimad eden bir kulumun eline, istediği yerde suyu çıkaran bir asa veriyorum ve en sert yerlerden bile bu asayla suyu çıkarabiliyor; o halde ey İnsanlar! Siz de Ramet-i ilahiyenin en güzel numunesi olan suyu bir asa ile çıkarabilirsiniz.”[17]

İnsanlar, Hz. Musa’ya verilen asa sayesinde taştan su çıkarma mucizesinin teşvikiyle, günümüzde sondajlar geliştirerek birçok yerden su çıkarma imkânına kavuşmuş bulunuyorlar. Ama yine de insanlık, Hz. Musa’nın mucizesine ulaşmış değildir. Çünkü günümüzün sondaj teknolojisinde, eğer yer altında su varsa, suyu çıkarmak için sondaj işlemi yapılıyor. Oysa Hz. Musa için yer altında suyun bulunup bulunması bir sorun teşkil etmezdi. Hz. Musa sadece asasıyla bir taşa vuruyor ve taş birden bire on iki gözlü bir çeşmeye dönüşüyordu.

 

e)Kur’an’ın Tıbbî Gelişmelere İşaret Etmesi

Kur’an Hz. İsa’nın dilinden şöyle diyor: (قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ وَأُبْرِئُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ) “Şüphesiz ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim. O da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.”[18] Kur’an bu ayetle insanlığı Hz. İsa’nın yüksek ahlakına tabi olmaya çağırdığı gibi, bir mucize eseri olarak elinde bulunan ilahî sanata ve Rabbanî tıp ilmine de insanlığı teşvik ediyor. Demek istiyor ki, en ağır ve en iyileşmez zannedilen hastalıklar bile tedavi edilebilir.

Kur’an bu ayetin işaret lisanıyla şöyle diyor: “Ey İnsan! Benim için dünyayı terk eden bir kulumun eline iki hediye verdim; biri manevi dertlerin dermanı, diğeri maddi dertlerin ilacı… Ölmüş olan kalpler hidayet nuruyla diriliyorlar. Aynı şekilde ölmüş gibi ağır hasta olan insanlar da onun nefesiyle şifa buluyorlar. Sen de ey insan, benim hikmet eczanemde her derdine deva bulabilirsin.[19]

Bu ayet, insanlığın tıp alanındaki buluşlarının çok ilerisindeki bir noktaya parmak basıyor. Çünkü ölüleri diriltmek aslında sadece Allah’ın izniyle mümkün olabilen bir durumdur. Hz. İsa (a.s.) böyle bir mucizeye mazhar olmuştur. Ancak bugünkü tıp ilminin bu seviyeye ulaşması asla mümkün olmayacaktır.

 

f) Kur’an’ın Ateşte Yanmayan Kumaşlara İşaret Etmesi

Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: (قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ) Ey Ateş, İbrahim için serin ve selametli ol, dedik.”[20]

Bu ayet üç önemli noktaya işaret ediyor:

aa) Bütün tabii sebepler gibi ateş de kendi başına hareket etmiyor. Aksine emir altında bir vazife yapıyor ki, Hz. İbrahim’i yakmamıştır.

bb) Ateş sıcaklığıyla yaktığı gibi, soğukluğuyla yakan bir derecesi de vardır. Yani bazen ateş soğukluğuyla yakar. Bu yüzden Allah (سَلَاما) ifadesiyle soğukluğa, “Sen de sıcaklık gibi soğukluğunla yakma!” emrini vermiş oluyor.

cc) Cehennem ateşinin tesirini kıracak iman gibi manevi bir zırh olduğu gibi, dünyadaki ateşin tesirini kıracak bir madde de bulunabilir. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s.) gömleği ve vücudu ateşte yanmamıştır.

Bu ayet sanki şöyle diyor: “Ey İnsanlar! Siz de İbrahim gibi olunuz. Ruhunuza imanı giydirip cehennemden kurtulabileceğiniz gibi, yanmayan bir madde bulup dünyadaki ateşten de kurtulabilirsiniz.[21]

Bu ayet, ateşten korunma konusunda insanlığın bulabildiği keşiflere öncülük ederek, bu alandaki teknolojilerin en ileri noktasına işaret ediyor.

 

Sonuç

Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Neden düşünmüyorsunuz? Neden akletmiyorsunuz? İdrak ve şuurunuz yok mu?” şeklindeki ifadelerle sürekli insan aklına vurgu yapıyor ve insanı düşünmeye davet ediyor. Medeniyetler insan zekâsının ürünleri olarak kabul edilmektedir. Ancak hiçbir medeniyet tek başına bir insanın ya da bir toplumun zekâsının ürünü değildir. Dolayısıyla İnsanlığın övündüğü bugünkü Batı Medeniyetinin kaynağı sadece Batılı insanların akılları değildir. İnsan zekâsının yanında yüzlerce ve binlerce yıllık tecrübenin getirdiği birikimi de göz ardı edemeyiz. Bu açıdan denilebilir ki, her medeniyet, bir önceki medeniyetten etkilenmiştir.

Ancak gücünü vahiyden almayan, başka bir deyimle vahiy desteğinde yoluna devam etmeyen bir medeniyetin insanlığa huzur ve mutluluk getirmesi imkânsızdır. Bu itibarla bugünkü insanlık, kaynağını vahiyden alan Kur’an medeniyetinin yeniden ihya edilmesine muhtaçtır ve Kur’an uygarlığı geleceğin tek ve hâkim olan uygarlığı olacaktır.

Bediüzzaman geleceğin hâkim uygarlığının Kur’an uygarlığı olacağını beş temel kuvvete dayandırmaktadır. Özetle şöyle diyor:

Birincisi, bütün kemalatın üstadı ve üç yüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-i İslâmiyettir.

“İkinci kuvvet, medeniyet ve sanatın hakikî üstadı olan şiddetli bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.

“Üçüncü kuvvet, yüksek maksatları beşere ders veren ve o yolda hürriyet-i şer'iyedir. Yani, insaniyete layık en yüksek kemalata olan meyil ve arzu ile cihazlanmış olmak.

“Dördüncü kuvvet, şefkatle cihazlanmış şehamet-i imaniyedir. Yani tezellül etmemek, haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelil etmemektir. Yani, hürriyet-i şer'iyenin esasları olan müstebitlere dalkavukluk etmemek ve biçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.

“Beşinci kuvvet, İzzet-i İslâmiyedir ki, i'lâ-yı kelimetullahı ilân ediyor. Ve bu zamanda i'lâ-yı kelimetullah, maddeten terakkiye bağlıdır. Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyetin terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def etmek, silâhla, kılıçla olmuş. İstikbalde silâh, kılıç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin mânevî kılıçları düşmanları mağlûp edip dağıtacaktır.

“Biliniz ki, bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip malımızı harap ettiler.”[22]

 


[1] Said Nursî, Sözler, s. 655; Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2005.

[2] Bakara, 2/164.

[3] Enam Suresi, 59.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 35; Sinan Matbaası, İst., 1960.

[5] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 237.

[6] Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, s. 15.

[7] Sebe Suresi, 10-13.

[8] Sebe Suresi, 15-16.

[9] Alusi, Ruhu’l-Maanî, XXII, 126; Zemahşerî, el-Keşşaf, III, 285.

[10] A. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 360.

[11] İbnu Kesir, tefsir, III/450.

[12] İbn Kesir, tefsir, III/450-451.

[13] Neml Suresi, 40.

[14] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 239.

[15] Bediüzzaman, Sözler, s. 239.

[16] Bakara, 2/60.

[17] Sözler, s. 272.

[18] Al-i İmran, 3/49.

[19] Sözler, s. 272.

[20] Enbiya, 69.

[21] Sözler, s. 278-279.

[22] Hutbe-i Şamiye, s. 16-17.

 

popüler cevapdünya atlası