Korkutan Zamanın Çarpışmaları (Kastamonu Lahikası 33.-34. Mektup Tahlili)

Eklenme Tarihi: 17 Ocak 2015 | Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2017

 

Korkutan Zamanın Çarpışmaları

(Kastamonu Lahikası 33.-34. Mektup Tahlili)

Eğitimci-Yazar Ali IRMAK

Risale-i Nur çok zor şartlarda ama kolay şekilde yayılmıştır. Bu kolay yayılışın arkasında birçok keramet kendini göstermiş ve talebeleri mektuplarında bunlara yer vermişlerdir. Risale-i Nur’da ele alınan kerametler talebelerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek içindir. İlahi bir ikramdır. 33. Mektup, talebeleri tarafından yazılmış ve iki kerameti içinde barındırmıştır. Bu mektubu önemli kılan o zor şartlar altında talebelerinin bu kerametlere yüklediği anlamlardır. Kerametlerin sonucunda çıkardıkları derslerdir. Örneğin; birinci olay ehemmiyetli bir kardeşe gönderilen mektupların şoför tarafından düşürülmesi ve beş gün sonra emin bir elle gerisin geriye getirilmesidir. Bu kerameti açık olarak gören talebeleri kendilerini bir inayetin himaye ettiğini düşünürler ve bunu açıkça dile getirirler. Bu onlar için açık bir keramettir. Ama bu keramet onlar için rehavet sebebi olmaz. Aksine daha fazla ihtiyat edilmesi gerektiğinin ipuçlarını verir onlara. Talebeleri de bu kerameti çok iyi okumuşlardır.

Talebelerin gözlemlediği ikinci keramet ise bir fare ile ilgilidir. Olayın geçtiği şartları talebeleri Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda, casusların vetaharrî memurlarınınevhamları vetecessüsleri Üstadımızınmenzilini sarması dakikasında” diye çok güzel tarif ederler. Zaman gerçekten korkutmaktadır insanları. Küfür şahıs olmaktan çıkmış cemaat hüviyetine bürünmüştür. Tüm kuvvetiyle saldırmaktadır. Denemedikleri yol, oynamadıkları oyun kalmamıştır. Bu kadar baskıların olduğu bir dönemde “Risale-i Nur’unintişarına karşı gelen bütün düşman ve casuslaramukabilbir tek farenin çıkarak, plânlarınızîr ü zeberettiğine” şahit olurlar.

Mektubu önemli kılan bir husus da, mektuba imza atanların (Hilmi, Tahsin, Emin, Tevfik, Said) yanlarında olmayan Mehmed Feyzi’ye duydukları saygıdır. Bu saygıyı “Mehmed Feyzi o zaman askerdi, yoktu. Yoksa birinci imza onun hakkıydı.” cümlesiyle açık bir şekilde ifade ederler.

Bu mektuptan çıkarılacak sonuçları şu şekilde ifade edebiliriz.

· Talebeleri zamanın ağır şartlarını farkındadırlar ve buna göre hareket edebilecek kabiliyettedirler.

· Kendi nefislerinden çok kardeşinin nefislerini düşünecek yapıya sahiptirler. Birbirlerine karşı saygılıdırlar.

· İnayet altında olduklarını bilecek, kerametleri görecek kadar basiretlidirler. Kerametler onların kuvve-i maneviyelerini arttırıcı bir güçtür.

 

34. Mektup ise; “On Dokuzuncu Sözünâhirinde Kur’ân’daki tekrarınekserhikmetleri,Risale-i Nur’da dahicereyanetmesi”nden bahseder.

"Risale-i Nur, Kur'an-ı Mu'cizü’l-Beyan'ın bu asırda bir mu'cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir." bu ve benzeri ifadelerde Üstad, Risalelerin Kur'an'ın manevi mucizesi olduğunu söyler.

Kur’an’a bağlı olan Risale-ı Nur’ların da Kur’an’a ait özellikleri içinde barındırması kadar doğal bir şey olamaz.

34. Mektupta Bediüzzaman; “Herkes her vakit Kur’ân’a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayamuktedirolamaz. Fakat bir sûreye galibenmuktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’âniyeekseruzun sûrelerde derc edilerek, her bir sûre küçük bir Kur’ân hükmüne geçmiş. Demek, hiçbir kimseyi mahrum etmemek içinhaşirvetevhidvekıssa-i Mûsâ(a.s.) gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.”
diyerek Kur’an’ın bir mucizesine dikkat çeker.

Bediüzzaman devamla, bu zamanda herkesin Risale-i Nurlara da muhtaç olduğunu söyler. Kur’an gibi risalelerde de tekrarlar olduğunu ve bunun iradesi dışında yazdırıldığını belirtir. Bunun hikmetini de Kur’an gibi herkesin risalelerin tamamını elde edemeyeceğinde görür. Bunun çözümünü Kur’an’a dayanarak, “Fakat (Risale- i Nur’un)umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş birrisale-i câmiayı elde edebilir. Veekservakitlerde muhtaç olduğu meseleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o damütalâasını tekrar eder.” şeklinde bizlere sunar. Burada asıl dikkat çeken husus talebelerinden bir risalede veya bir konuda uzmanlık yapmasını istemesidir. Fıtratlarına göre bir risale de uzmanlaşan bir talebe diğer risaleleri de daha kolay anlayacaktır. Bunun en güzel örneği tıpta uzmanlıktır.

Mektubun devamında ise Bediüzzaman; “Neden İmam-ı Ali (r.a.) Risale-i Nur’a vebilhassaÂyetü’l-Kübrârisalesine ziyadeehemmiyetvermiş?” sorusuna cevap verir. Âyetü’l-Kübrâ risalesinin “imanın en son ve enküllîistinad noktasını kuvvetli vekat’îbeyan” eden parlak bir eser olduğunu söyler. Bediüzzaman içinde bulunduğu asrın acip olduğuna vurgu yaparak iman ve küfür mücadelesinin en son noktaya ulaştığını, zirve yaptığını, bu zirvede mücadele ettiğini dile getirir. Bunu da verdiği örnekle çok güze açıklar. Bu örnek yukarıda sorulan soruya çok güzel bir cevaptır. Örnekte iki taburun çarpışmasından bahseder.

Düşman taburu, “ehl-i imanın kuvve-i maneviyesini bozmak için ve efradınıntesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır.Müslümantaburunun her birneferine karşı,cemiyetvekomitecilik ruhuylamütesanidbircemaatgönderir.” Örnekte anlatılan durum budur. Aslında yaşanılan bir durumdur bu. Kastamonu yıllarında bu örnekler aynen yaşanır. Bediüzzaman bunun ızdırabını iliklerine kadar duymaktadır.

Bediüzzaman devamla bu çarpışma ortamında Hızır gibi birinin çıktığını söyler. Hızır’a benzetilen şahıs (Âyetü’l-Kübrâ, Risale-i Nur) tabura seslenir. “Meyusolma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta iistinadın ve öyle mağlûp edilmez muhteşem orduların ve tükenmezihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Senin şimdilik mağlûbiyetinin bir sebebi, bircemaate ve birşahs-ı mâneviyeye karşıbirneferi göndermenizdir. Çalış ki, her birneferin,istinadnoktaları olan dairelerindenmânenistifade ettiği kuvvetlikuvve-i mâneviyeyle bir şahs-ı mânevi ve bircemiyethükmüne geçsin” dedi ve tam kanaat verdi.”

Bediüzzaman verdiği örnekte her şey gayet açık ve anlaşılırdır. “Ehl-i dalalet, bu asırcemaat zamanı olduğucihetiyle,cemiyetvekomitecilik mayasıyla bir şahs-ı mânevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’aneyle gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Her bir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmayame’yusâne çabalarken, Risale-i Nur Hızır gibi imdada yetişti.” Mektubun haşiyesinde ise Bediüzzaman “İmam-ı Ali (r.a)’ın, Âyetü’l-Kübrâ risalesini keşfen gördüğünü ve ehemmiyetle gösterdiğini söyler.

Bediüzzaman mektubunu “Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, tâ o sırrın bir hülâsası görünsün.” şeklinde bitirir. Mektubun-mektupların her okunuşunda ve hayata tatbik edilmesinde yeni sırlar ortaya çıkacaktır. Bu da Risale- Nur’un diğer eserlerde rastlayacağımız bir özeliliğini gösterir.

Sonuç olarak;

· Risale-i Nur Kur’an’ın manevi bir mucizesidir. Aynı metodları kullanır.

· Herkes kabiliyeti doğrultusunda bir risalede uzmanlaşabilir.

· Bu zamanda herkes Risale-i Nur’a muhtaçtır. O şuurla hareket edilmelidir.

· Karşımızda cemiyet ve komitecilik ruhuyla hareket eden bir cemaat olduğunun şuurunda olmalıyız. Buna karşı da bir cemaat ruhuyla hareket etmeliyiz. (Şahs-ı manevi ile hareket)

KAYNAKÇA

Emirdağ Lahikası, Risaleara, s.42

Kastamonu Lahikası, ERisale, 33., 34. Mektup,

http://www.sorularlarisale.com/makale/22142/

Foto galeri için buraya tıklayınız

 

popüler cevapdünya atlası