Kendi manevi dinamiklerimize sahip çıkmak durumundayız

Eklenme Tarihi: 25 Aralık 2013 | Güncelleme Tarihi: 12 Ocak 2017

 

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi EKER'in Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu açış konuşmasıdır

Sayın Valim, Sayın Rektörüm, değerli hocalarım, saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler, hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Üç gün sürecek olan Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumunu hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

Önemli bulduğum için sizlerle birlikteyim. Bir şehrin gelişmesinde, bir bölgenin kalkınmasında, bir ülkenin kuşkusuz daha meselelerini çözmede ve daha ileri bir noktaya gitmesinde kamunun, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının birlikte çalışması, birlikte proje üretmesi, tartışma ortamına zemin hazırlaması önemlidir. Sempozyum birazdan söyleyeceğim sebepler nedeniyle de ayrıca özel bir öneme sahiptir. Ama Diyarbakır için, Dicle Üniversitemizin, Valiliğimizin, Akademik Araştırmalar Vakfının ve Risale Akademinin birlikte bu sempozyumu üstelik de beşeri kalkınma yani sosyal kalkınma çerçevesinde bir geniş katılımlı, üç gün sürecek on ayrı oturumda otuzun üzerinde bildirinin tartışıldığı, sunulduğu, tebliğin dile getirildiği bir önemli etkinliktir. Ben gerek organizasyonda, bu işin altyapısını hazırlayan Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfının, gerek Valiliğimizin, gerek Rektörlüğümüzün kuşkusuz müteşebbis heyet olarak, kurumsal ve bireysel olarak başında bulunanlara şükran borçlu olduğumuzu ifade etmek isterim. Onları tebrik ediyorum. Bu vesile ile değerli görüşlerini tebliğleri vasıtasıyla bizimle kamuoyuyla paylaşacak olan değerli araştırmacılara, bilim insanlarımıza da bu vesile ile teşekkürlerimi sunuyorum. Onları tebrik ettiğimi ifade etmek istiyorum.

Türkiye normalleşiyor. İşin bence önemli bir noktası da bu. Olması gereken yere doğru geliyor Türkiye. O noktaya geliyor. Bu çok önemli. Ben ortaokul yıllarında Risale-i Nurun okunduğu bir şekilde sohbetinin yapıldığı ev sohbetlerine giderken sıkı sıkıya tenbihlendiğimi hatırlıyorum. “İki kişiden fazla yürümeyin.” En fazla iki kişi. Bir Cuma ya da cumartesi akşamı bir ağabey evini açar, bir bardak çay ikram eder misafirlerine ve orada Risaleden bir sayfa, bir pasaj okunur. Ama toplumun üzerinde öyle bir baskı var ki, sanki o okunanların konusu suç teşkil ediyormuş gibi, sanki zararlı bir şeymiş gibi insanlar ürkerek ve korkarak düşünürdü. Çünkü o Risale okumaya giden insanların zaman zaman, çeşitli dönemlerde baskın yapılıp bunlar o günün basını, radyoları vasıtasıyla –o zaman televizyon yoktu- teşhir edildiğini de biliyoruz. İşte falanca ilde, falanca yerde, falanca kadar kişi, Nur ayini yaparken suçüstü yakalandı. Suç aletleri de kitap: Risale. Şimdi bu gün Risalenin Akademisi var. Olması gereken de bu. Ve bu gün Türkiye’de bir üniversite, Türkiye’de kamu kuruluşu, STK’lar Risale-i Nurda zikredilen kavramlar çerçevesinde, ışığında günümüz meselelerini, sosyal meseleleri açık bir şekilde tartışıyor. Türkiye’nin normalleşmesi bu.

Birkaç hafta önce, burada yine bu şehirde, bu kadim medeniyet merkezinde yine normalleşmenin bir başka veçhesini yaşamıştık. Sayın Başbakanımızın teşrifi ile. Sayın Barzani gelmişti. Ve yine Türkü söylediği için, birtakım kendine göre siyasi düşünceleri olduğu için bir müzisyen otuz sekiz sene sürgün hayatı yaşamış, kendi ülkesinden ve vatandaşlıktan çıkarılmış Şivan Perver’in Diyarbakır’a, bu şehre gelişine şahit olmuştuk. Bu da normalleşmenin bir başka veçhesi, bir başka boyutuydu. İşte bu tür hadiseler biraz önce Sayın Valimizin de belirttiği gibi Türkiye son bir yıl içerisinde adına bizim milli birlik ve beraberlik ve çözüm süreci dediğimiz gerçekte Türkiye’nin tarihiyle yüzleştiği, meselelerini rahatça tartışabildiği ve sorunlarını sivil yöntemlerle toplumda kendi vatandaşlarıyla tartışarak, uzlaşarak, kucaklaşarak, kavga ederek değil, çatışarak değil, gerçekte olması gerektiği gibi bir çözüm modeli etrafında işbirliğine giderek Türkiye bir mesafe katediyor. Bu aslında bahar mevsimi etkisi yapıyor bizde ve çok şükür bu bahar etkisi devam ediyor. Biz aslında sosyal Kalkınma vesilesiyle de baharın başka bir lezzetini ve mevsimini tadıyoruz, yaşıyoruz. Burada Bediüzzaman Hazretlerinin bir sözüne atıf yapayım. Onun belki muhteva ile söylediği, ifade ettiği tarih itibariyle muhtevası farklı olabilir amma biraz güne denk gelir diye düşünüyorum. “Ne yapayım acele ettim kışta geldim. Sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz.” Diye bir sözü var. Yani cennet gibi bir baharda geleceksiniz. Ben sosyal kalkınmayı doğrusu şöyle görüyorum. İnsanların değer ürettiği, değerler geliştirdiği bir ictimai düzen olarak görüyorum. Bir sosyal düzen olarak görüyorum. Çünkü kalkınma kavramı, gelişme kavramı çok fizikidir. Kastedilen aslında o. Demin söylendi.

Açış konferansında Sayın Yıldız da söyledi. Evet Türkiye ekonomik olarak GSMH ile dünyanın on beşinci ekonomisi. İnsani gelişmişlik endeksinde UNDP’nin yaptığı bir endekste 182 ülke içerisinde yarılarda. Türkiye için önemli. Çünkü bunun da en önemli kısmı son yıllarda katedildi. Ama bizim sahip olduğumuz medeniyet tasavvurunda bizim sahip olduğumuz perspektiften buna bakmamız lazım. Promete kültürüne dayalı ve sadece maddi güç ile her şeyin izah edildiği, her şeyi satın almak paritesiye, satın alma gücüyle ve bu gücün de bir baskı, tahakküm ve teşhir vasıtası olarak kullanıldığı bir kültürde değil. Aslında sahip olduğumuz her şeyin bir nimet olduğu, bu nimete, nimetin sahibine de yaklaşımın belli bir edep ve adap gerektirdiği, bunun paylaşımında da bunun sürdürülmesinde de belirli kriterlerin, belirli ölçülerin dikkate alınması gerektiği bir medeniyet tasavvurundan söz ediyorum. Arapça’daki birbirinden türeme ve aslında birbirini etkileyen üç tane kavrama atıf yapmak istiyorum. Bu aslında bizim tasavvurumuzu da Batının kendi ekonomik sistemlerinin veya önerdiği sosyal yapının birtakım problemlerinin izahında da bizim işimize yarar diye düşündüğüm üç kavramla ifade etmek istiyorum. Din, Medine ve medeniyet arasındaki ilişkiye atıf yapmak istiyorum. Bu sadece Müslümanlar için değil, Hrıstiyan dünyası için de diğer âlemler için de böyledir. Din insanların hayat tarzıdır. Bir manada kâinat tasavvurudur. Bireyin yeryüzündeki pozisyonunu, yeryüzündeki koordinatlarını tayin etmede bir temel rehber insanların dini, insanların bir manada şehir hayatı olarak telaffuz edebileceğimiz Medine’sini oluşturur. Ve o Medine de bir sistem olarak sonuçta daha büyük bir ölçekte biraz daha çağlar üstü bir anlayışla bir medeniyete yol açar. Şimdi meseleye bu kodla baktığımız zaman bizim birey olarak insanın ve toplum olarak insanların yani beşerin karşı karşıya bulunduğu meseleleri izahta bir kendimize ve kendi tasavvurumuza reçetelerimizin olması gerekiyor. Problem şu ki, biz son iki yüz yıl içerisinde kodları belirleme, regülasyonları tayin etme noktasında değiliz. Bizim sahip olduğumuz kodlar, kurduğumuz şifreler ve sahip olduğumuz düzenlemeler, regülasyonlar evrensel manada kabul görmedi. İşte aslında Bediüzzaman tam da böyle bir döneme geldi. Böyle bir dönemde doğdu. Yani Müslümanların Batı karşısında, Batıdaki maddi gücün büyüdüğü, geliştiği, bunun teknoloji ile desteklendiği, bunun silaha dönüştüğü, bunun birtakım politik sistemleri zorladığı ve bunun küreselleşmeye yüz tuttuğu bir dönemde geldi ve Müslümanca kodlarla ortaya çıktı. Onları önerdi. İşte demin söylenen o çağda da olan aslında bu çağda da olan ve önümüzdeki çağlarda da olacak olan yani bütün zamanlara sahip, bütün çağların ötesindeki cehalet, zaruret ve ihtilaf meseleleri, buna taalluk ve tekabül eden, bunun etrafında gelişen sorun alanlarını ve bunların hangi ilkelerle giderilebileceğini ve çözülebileceğini, Bediüzzaman “sanat, marifet ve ittifak” olarak gösteriyor. Yani cehaletin karşılığına hangi kodu koyacağımızı, cehaleti ne ile yeneceğimizi, zarureti ne ile gidereceğimizi ve ihtilafımızı nereye başvurarak ittifaka ve ittihada dönüştürebileceğimizi bize söylüyor. Bunlar önemli. Biz tabi kendi manevi dinamiklerimizden, kendi sosyal bünyemizden, kendi tarihimizden, kendi kültürümüzden, gelişen, büyüyen değerlerimize sahip çıkmak, bunları anlamak, irdelemek, analiz etmek ve bunlardan istifade etmek durumundayız. Çünkü bu tür değerler çok sık rastlanılabilecek kadar sayıca çok değildir. Bu nedenle dinamiklerimizi gerçekten iyi sahiplenmek, iyi anlamak durumundayız. Bu manada da bu tür etkinliklerin önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Bu vesileyle ben Bediüzzaman Hazretlerini, onun öğrencilerini, arkadaşlarını, ona hizmet edenleri hepsini rahmetle saygıyla minnetle şükranlarla andığımı ifade etmek istiyorum. Bu sempozyumun hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum ve hepinize hayırlı günler diliyorum. Hepinizi Allah’a emanet olunuz.

 

popüler cevapdünya atlası