KASTAMONU LÂHİKASI’NIN ŞARTLAR VE MUHTEVA AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Eklenme Tarihi: 19 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 22 Ocak 2017

 

Araştırmacı İsmail Yazıcı'nın Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Muhterem Hâzirûn

Kastamonu Belediyesi, Kastamonu Üniversitesi, Risale Akademi ve Kastamonu İlim Yayma Cemiyeti tarafından tetib edilen, KASTAMONU LAHİKASI SEMPOZYUMU münasebetiyle ele alacağım "KASTAMONU LÂHİKASI’NIN ŞARTLAR ve MUHTEVA AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ’’ adlı konuşmama lâhika mektuplarında alem olmuş ve her mektubun başında yer alan şu selam ile başlamak istiyorum.

بِاسْمِهِسُبَْانَهُوَاِنْمِنْشَيْءٍاِلاَّيُسَبُِّبَِمْدِهِ اَلسَّلاَمُعَلَيْكُمْوَرَْمَةُاللّهِوَبَرَكَاتُهُاَبَدًادَائِمًا

Daha çok yayın hayatı içinde bulunmam hasebiyle Lâhika mektupları hakkında umumî bir değerlendirme yapıp; Kendisini 7 yıl gibi uzun müddet misafir eden bu güzel şehrin -bir şeref madalyası olarak- adını taşıyan ‘KASTAMONU LÂHİKASI’nı şartları içinde değerlendirmeye çalışacağım.

Bu vesileyle geçmişte isteyerek veya istemeyerek yapılan yanlışlık ve haksızlıkların izlerini hafızalardan silmek, yeni nesillere de arzu edilen bir hatıra bırakmak için yapılan bu güzel faaliyetler için de emeği geçen herkese şükranlarımı arz ediyorum.

Lügat açısından LÂHİKA kelimesi: Ek, ilave; katılan şey. Zeyl, sonradan ilave edilen eklenen gibi manalar taşıdığı ifade edilmekle beraber, ‘LÂHİKA MEKTUPLARI’olarakdaha geniş, şumullü bir mana taşımaktadır.

Talebelerinin Üstadlarına veya birbirlerine; Üstadlarının da talebelerine hitaben yazdığı bu mektublar, Bediüzzaman Hazretleri tarafından -hususî kısımları tayyedilerek- tanzim ve tertib edilip Mektûbat mecmuasına ’’YİRMİYEDİNCİ MEKTUB’’ olarak dâhil edilmiştir. Münderecatının genişliği sebebiyle ’’LÂHİKA MEKTUBLARI’’ adıyla müstakilen neşredilmektedir.

Nitekim hadiseleri bizzat yaşayan her biri birer canlı şahid olan muhterem ağabeylerimizin imzaları ile Lâhika Mektuplarının başına TAKDİM başlığı adı altında konulan metinde de bu husus şu satırlarda açıkça görülmektedir.

Bu lâhika mektubları -ki "Yirmiyedinci Mektub'dur- Risale-i Nur'un ilk te'lifi ile başlayıp devam edegelmiştir.

Risaleler Barla'da te'lif edilmeye başlanıp, Isparta ve civarındaki kıymetdar talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak suretiyle istifade ve istifaza ettiklerinde hissiyatlarını, iştiyak ve ihtiramlarınıbir şükran borcuolarak muhterem müellifi Hazret-i Üstad'a mektublarla takdim etmişler.

Bazı müşkilâtlarının ve suallerinin halledilmesini rica etmişler; böylece hem Hazret-i Üstad'ın, hem talebelerin mektubları ile "Barla", "Kastamonu" ve "Emirdağ" lâhika mektubları vücuda gelmiştir.

Denildikten sonra, sırasıyla Lahika Mektupları hakkında şu değerlendirme yapılmaktadır.

 

BARLA LÂHİKALARI:

Risale-i Nur'un Barla'da te'lif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar olan devrede Nur'unilk müştak talebelerinin, Nurlarınhemen te'lifi zamanında, ilk okuyup yazdıklarında duydukları samimî hissiyât, kalbî ve ruhî istifade ve istifazalarını dile getiren fıkralarını ve Hazret-i Üstad'ın da bazı mektublarını ihtiva etmektedir.

 

KASTAMONU LÂHİKALARI İSE:

Eskişehir hapsinden tahliyeden sonra Nur Müellifi Kastamonu'ya nefyedilmiş, Denizli hapsi zamanına kadar orada ikamete mecbur edilmiş; bu müddet zarfındaNur Müellifi Isparta'daki talebeleri ile daimî muhabere ederekNurların hatt-ı Kur'an'la yazılıp çoğalması, neşri ve inkişafı veeski yazı bilmeyen gençlerin istifadesi için de, Risale-i Nur Külliyatı'ndan bazı bahislerin daktilo ile çoğaltılması hususunda şedid alâka göstermiş ve:Risale-i Nur'unmahiyeti,kıymeti,deruhde ettiği kudsî vazife-i imaniyesivemazhariyeti; hemtalebelerinin tarz-ı hizmetleri, mütecaviz dinsizler karşısında sebat ve metanetleriveehl-i İslâm'ın birbiri ile muamelâtında takib edecekleri ihlaslı hareketlerigibi, dâhilî ve haricî bir çok mes'elelere temas etmiştir.

Bu itibarlaKastamonu Lâhika mektublarıbilhassayazıldığı zaman itibariyle de büyük ehemmiyet kesbeden birdevrin mahsulü olması vebirçok içtimaî mes'eleleriveküllî imanî bir nazar-ı hakikatle mütalaa, mülahazaveküllîleşmesi gibi cihetlerde büyük kıymeti haizdir.

 

EMİRDAĞ LÂHİKA MEKTUBLARI:

Birinci kısmı:15 Haziran 1944'de Denizli hapsinden beraet ile tahliyeden sonra Heyet-i Vekile kararıyla Emirdağı'nda ikamete memur edilen Risale-i Nur Müellifi Said Nursî Hazretleri 1947 sonlarına kadar, yani üçüncü büyük hapis olan Afyon hapsine kadar Emirdağı'nda ikamet ettiği müddetçe Isparta, Kastamonu, İstanbul, Ankara ve Üniversite talebeleri ve Anadolu'da Nurların neşre başlandığı yerlerdeki talebelerine hizmete müteallik bazı mektub ve suallerine cevaben yazdığı mektublardır.

İkinci kısım ise:1948-1949 Afyon Cezaevi'nde yirmi ay mevkufen kalıp tahliyeden sonra tekrar Emirdağı'na avdet edip orada bir müddet kaldıktan sonra 1951 yılında Eskişehir'de iki ay ikameti müteakib, oradan da Gençlik Rehberi mahkemesi münasebetiyle iki defa İstanbul'a gelip üçer ay İstanbul'da kaldığı 1952-1953 tarihlerinde ve daha sonra yine Emirdağı'nda iken talebelerine yazdığı mektublar ve mahkemelere ve davalara temas eden mes'elelere dair müteaddid bahislerdir.

XXXXXXX

Risale-i Nur'un te'lifi ve neşriyle beraber bu lâhika mektublarının zuhuru, devamı ve neşri, bizzât muhterem müellifi tarafından yapılması ve tensib edilmesi ve müteaddid mektublarda da bu lâhikaların kıymetini ifade buyurmaları ve nazara vermeleri, herhalde bu lâhikaların ehemmiyetini tebarüze kâfidir.

Risale-i Nur'un te'lifi, zuhuru ve neşri ile beraber hizmet-i Nuriyenin ve ders-i Kur'aniyenin taliminde ve îfasında ve meslek-i Nuriyenin taallümünde ve uzun bir zamandaki hizmetin devamında vaki' olacak binler ahvâl ve hücuma maruz talebelerin, cereyanlar karşısındasebat,metanetveihlasla hareketlerinde onlara yol gösterecek, hizmet-i Kur'aniyenin inkişafında suhûlete medar olacak ikaz ve ihtarlara elbette ihtiyaç zarurîdir, kat'îdir, bedihîdir.

İşte Hazret-i Üstad'ın bu gibi şübhe götürmez hakikatlara ve mes'elelere isabetle parmak basıp dikkati çekmesi, talebelerini ikazda bulunması, elbette bu hizmet-i kudsiyenin ehemmiyeti iktizasındandır.

Hem bu lâhikalarınbir kısmı, ihtiyaca binaen yazılmış ve yazdırılmış ihtarlar olmasıve aynı ihtiyacın her zaman tekerrürü melhuz bulunduğundan daima müracaat olunacak hikmetleri ve düsturları muhtevidir. Nitekim yüzer vakıalar, hâdiseler ve mes'elelerde bu ihtiyaç, kendini göstermiştir.

Risale-i Nur Şâkirdleri, sevgili Üstadlarının hâl ve istirahatiyle çok alâkadardırlar. Müşfik Üstadlarından ve Nurcu kardeşlerinin Risale-i Nur hizmetlerinden sık sık haber almayı arzu ederler.

Bediüzzaman Said Nursî,yirmi yedi sene zarfında, Nur Talebelerine hitaben ilmî, îmanî, İslâmî mevzularda ve hizmet-i îmaniyeye dâir bazı mektuplar yazmıştır. Nur Talebeleri de, çok müştak oldukları bu mektubları el yazılarıyla çoğaltarak neşretmişlerdir.

Din düşmanlarının, postahanelerden Nur Risalelerini ve mektuplarını göndermeyi yasak edecek dereceye varanşiddetli tazyikatları zamanında bu mektupları ve Nur risalelerini, Nur Talebeleri köyden köye, kasabadan kasabaya, vilâyetten vilâyete götürmüşlerdir. Hatta kendi aralarında "NUR POSTACILARI" meydana getirmişlerdir. Bütün ruh u canlarıyla gönüllü olan bu Nur Postacıları, bu hizmetin en kudsî bir vazife olduğuna inanmışlardır. Gayet ehemmiyetli ve hakikatlı olduğu kadar gayet güzel olan ve Risale-i Nurun "Lâhika Mektupları" ismini alan bu mektuplar, Nur Talebelerinin ruhî bir çok ihtiyaçlarını tatmin etmiştir.

Hem Risale-i Nur Talebelerine Kur'an ve îman hizmetinde birer rehber hükmüne geçmiş; hem İslâmiyet düşmanlarının bütün bütün yalan ve uydurma propagandalarına aldanmamak ve intibah vermek hususunda uyandırıcı bir tesir husule getirmiştir. Ve bu suretle de, dinsizliğin o muvakkat şa'şaalı saltanatı devrinde -çok kimselerin ümidsizliğe ve atalete düşürüldüğü o karanlık günlerde- kalblere inşirah ve sürur vermiş ve iman hizmeti için faaliyet aşkını yerleştirmiştir. Ve böylece müminleri yeisden kurtarıp, İslâmiyetin, Risale-i Nurla istikbâldeki parlak zaferlerine işaretler edip müjdeler vermiştir.

Lâhika Mektupları; ruhları, kalbleri cezb ve fetheden, akılları teshir eden hakikatlarla doludur....

Bu umumî değerlendirmeden sonra, söz konusu KASTAMONU LÂHİKASI’nın değerlendilmesine geçmeden önce, Bediüzzaman hazretlerinin Kastamonu’ya gelişine ve burada bulunduğu şartlara bir göz atalım.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, 28-4-1936 tarihinde tirenle Ankara’ya oradan da Çankırı’ya, Çankırı’dan da bir vasıta ile Kastamonu’ya sevk edilmiştir.

İlk önce araba pazarındaki polis karakolunda gözetim altında tutulur. Bu esnada yeni geldiği bu şehirde hem çevre edinme hem de Isparta’daki talebeleri ile haberleşme çareleri arar. Hastalığı sebebiyle gittiği sıhhıye dairesinde vali hakkında malumat sorar -o günkü Kastamonu valisi Tevfik Talat Hıtay‘dır.- Sıhhıye dairesi müdürü vali hakkında çok merhametli ve alîcenab bir zat olduğunu söyleyince. O da bundan cesaret alarak hastalığına dair bir dilekçe verir. Neticede acınacak halini beyan eden dilekçesi beklemediği şekilde aksülamel yapar.

Bunun üzerine Emniyet Müdürlüğüne müracaatla yaşlı ve bakıma muhtac olduğundan bahisle Isparta’daki talebelerinden birinin yanına gelmesine müsaade edilmesini ister ve Hüsrev ağabeye, Emniyet Müdürlüğünü adres göstererek şu mektubu yazar.

* * *

بِاسْمِهِوَاِنْمِنْشَيْءٍاِلاَّيُسَبُِّبَِمْدِهِ

Aziz kardeşim Hüsrev!

Şükür, hakkımda inayet-i İlahiye devam ediyor. Ben burada rahatım, fakat hizmete şiddetli ihtiyacım var. Sizlerden biriniz yanımda bulunmazsa çok üzüleceğim. En evvel hizmet nöbeti senin alâkasızlığın için sana düştü. Sonra başkası yapar. Bu husus için ben burada hükûmete ve emniyet müdürüne müracaat ettim. Eğer senin yol masrafın verilse veya teshilat gösterilse çok iyi olur. Yoksa borç ediniz, burada beraber çalışıp o borcu vereceğiz. Gelirken beraber mu’cizeli Kur’anımızı ve MATBU’ ONUNCU SÖZ’ü ve Hâfız Ali’nin elyazısıyla benim için TEVAFUKLU YAZILAN ONUNCU SÖZ’ü ve ALTI ESMA-İ İLAHİYENİN ALTI NÜKTELERİ’ni eğer yazmışsan birlikte getir. Bu husus hakkında buradaki zabıtaya ve hükûmete bildirdim.

11 Mayıs 1936

[Süleyman ve diğer kardeşlerime çok selâm.]

Kardeşiniz

Said Nursî

Kastamonu Emniyet Müdürü eliyle

Diyerek gönderdiği mektuba, Hüsrev ağabey de şu satırlarla cevap veriyordu;

بِاسْمِهِوَاِنْمِنْشَيْءٍاِلاَّيُسَبُِّبَِمْدِهِ

Aziz ve muhterem Üstadım!..

11 Mayıs tarihli mektubunuzu dört gün sonra aldım. Hemen emrinizi infaz zımnında emniyet dairesine müracaat ettim. Emniyet dairesi arzumu is’af(kabullenme) etmiş. Neticeyi müdde-i umûmîlikten sormak üzere bir gün sonraya tehir etti. Ertesi günü istida ile müdde-i umûmîliğe müracaat ettim. Müdde-i umûmî beni bazı suallerle karşıladı. Aldığı muhik(haklı) cevaplara sükût etmişti. İstidamı alıkoymuş, daha ertesi günü emniyet dairesine göndermiş. Emniyet dairesine müracaatımda müddetim kalması bahane edilerek müddetim bitmeden Kastamonu’ya hareketime müsaade edilmediği bildirildi. Ben de mahzûnen döndüm. Size de bu mektubumu yazıyorum. Benim müddetimin hitamına 25 gün kalmıştır. Eğer arzu etseydiniz bu müddet (içinde) Süleyman tarafınıza gelmek istiyordu. Bir iş’ar olmadığı için o da benim gibi bu hale çok müteessirdir.

Eskişehir Mahkemesince bize yapılan tefhimat –istediğiniz yerde oturabilirsiniz. Nezaret müddetiniz hitam bulmazdan evvel bir tarafa gitmek isterseniz, malumat verir ve bulunduğunuz yerlerde mazeretinizi ikmâl edersiniz- dedikleri halde; çâr-nâçâr bu hakkımı da arayamadım. Siz Üstadımı mahzûn bıraktığımı hatırladıkça daha mahzûn oluyorum. İnşaallah müddetimin hitamında derhal hareket ederim. Kardeşleriniz ve validem arz-ı hürmet ederler ve ellerinizden öperler.

Devam-ı afiyetinize dua eder ve ellerinizden öperim efendim. 20 Mayıs 936

Aciz talebeniz

Hüsrev

şeklinde gelen cevapla arzu ettiği zemini bulamayan Bediüzzaman Hazretleri, bulunduğu şartlar ve çevre içinde çareler arar ve kendisi gibi Kastamonu’ya sürgün olarak gönderilen ve Nasrullah camii avlusunda Çaycılık yapan Van’lı Emin Çayırlı ile irtibat kurmaya çalışır. Çaycı Emin kendisini Nasrullah şadırvanında görmüş fakat sıkı takipten dolayı tanışma fırsatı bulamamıştır.

Tanışma fırsatı doğan hadiseyi şöyle anlatmaktadır.

Bu durumu Emin Bey şöyle anlatmaktadır:

Yıl: 1936

Nasrullah Şadırvanına, ilk defa gördüğü yaşlı bir insan gelmişti. Bir bekçinin doldurduğu testinin başında nezaret ediyordu. Kıyafeti bir hocayı andırıyordu. Sarıklı, cübbeli.. Kastamonu'da, bir Osmanlı Şeyhülislâmın heybetiyle, fütursuz dolaşıyordu, hem de 1936 yılında.

Emin Bey ihtiyarsız olarak kalktı, doğru yanına yaklaşarak selâm verdi.

"Sen nerelisin kurban?"

"Beni takip ediyorlar, bana yaklaşma, sana zararım dokunur."

"Kendisini sordum soruşturdum. Çarşı Polis Karakolunda kalıyormuş. Ara sıra bir bekçi ve poliste birlikte Kastamonu Kalesine çıkıyormuş.

"Bir gün bir polis gelip beni çağırdı... Polisle birlikte kaleye çıktık. Kendileri oradaydı. Polise dedi:

"Kardeşim, bu benim hemşehrimdir. Sen bir-iki dakika bizden ayrıl, ben onunla biraz konuşacağım."

"Polis yanımızdan ayrılınca, durumun acı acı anlattı. Sıhhatinin iyi olmadığını, bir kaç defa zehirlediklerini söyledi.

"Şeker, çay gibi ufak tefek alacaklarını bir vasıtayla kendisine ulaştırmamı bildirdi. 'Benim yanıma kimseyi bırakmıyorlar. Ben komisere söyleyeceğim, yatağımı birisine satacağım. Yalnız arada bir vasıta olsun ki, ara sıra sen gel, bir şeyler lâzım oldukça, hem onu alırsın, hem de bu yatak meselesini hallederiz' dedi Bana üç tane sarı altın verdi. 'Bunlar Harb-i Umumîden kaldı. Uzun yıllar saklıyorum. Bunları yanına al, bozdurursun, bana lâzım olanları bununla alırsın' dedi. Ben de durumumun iyi olduğunu söyleyince, 'Kat'iyyen karşılıksız bir şey kabul etmem' dedi. "Altınları alarak birisini çarşıda bozdurdum.

Ertesi gün komiser beni çağırdı. 'Bu Hoca Efendi yatağını satmak istiyor, sen bunun yatağını alır mısın?' dedi. Ben de alacağımı söyleyince, 'Sen bununla nereden tanışıyorsun?' dedi. Ben de, 'Hemşehrimdir, tanışırız' dedim.

"Yatağı alacağımı söyleyince karakolun üst katına, kaldığı yere çıktık. Yatağa baktım. Yirmi beş lira kıymet biçtik. Yatağı tekrar kendisine kiraladım. Ne kadar yatarsa, o kadar para verecekti. Bu vasıtayla, her gün yatağın kirasını almak için karakola gidip geliyordum. İhtiyaçlarını böylece temin ediyordum

İlk temas böylece sağlandıktan sonra kendisine karakoldan gözetlenmeye müsait bir eve taşınmasına izin verilir. Bunun üzerine bugün ziyaret edilmekte olan eve yakın ara sokakta bir eve taşınır. Böylece güç de olsa kendisini ziyaret edebilme imkanı doğar. Ne var ki karakoldan kendisini rahat gözetim altında bulunduramadıklarını ve daha yakın ve rahat gözetlenebilecek bir yere taşınması istenir. O da bulunduğu yeri o sıralarda kendisini ziyarete gelen ve kendi gibi gözetim altında tutulan Mutkili Bişâr ile Sason’lu Ahmet ataklı adındaki kişilere bırakarak bugünkü eve taşınır.

Ahmet Ataklı bu durumu şöyle anlatmaktadır:

AHMET ATAKLI "Üstad evini bize verdi"

"Şarktaki Sason isyanlarından sonra Batı Anadolu’ya sürgün edilenler arasında biz de vardık. Mutkili Bişar ile bizi ailece Kastamonu'ya nefyettiler.

Kastamonu'ya geldiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu, açıkta kalmıştık. Hiç kimseyi de tanımıyoruz. Sonra işittik ki, Molla Said-i Meşhur da buradaymış. Bişar ile ikimiz perişan bir vaziyette yanına gittik. Hoca Efendi bizi o vaziyette görünce çok üzüldü. Hükümetin O’na tahsis ettiği evi bize vererek kendisi karakolun karşısında kiralık bir ev tutarak oraya taşındı. Neden böyle yaptığını soranlara: 'Hemşehrilerimi böyle zillet ve eziyet içinde bırakmamak için' diyordu.

Mallarımızın, hayvanlarımızın elimizden gittiğini, bu yüzden perişan olduğumuzu Hoca Efendiye anlatırken, o da, 'Üzülmeyin evlatlarım, bütün onlar sizin için sadaka hükmüne geçti' deyip teselli ediyordu.

Bu esnada vali Tevfik Talat Hıtay’ın yerine Kastamonu valisi olarak Mehmet Avni Doğan tayin edilir. Gelen gideni aratır kabilinden taharri ve takipler de şiddetlenir. Fakat hizmet seyri güç şartlar altında da olsa devam ettirilir.

Bu durumu da yine kendisi şu cümlelerle ifade etmektedir.

Sonra, o karakolun karşısında, Kastamonu’nun medrese-i Nuriyesine girdim, Nurların telifine başladım.Feyzi, Emin, Hilmi, Sadık, Nazif, Salâhaddingibi Nurun kahraman şakirtleri, Nurların neşri, teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdâr müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler.”

Hadiseler böylece devam edip giderken, Küçük şeyhlerin Hilmi olarak bilinen yiğit kahraman Hilmi Erkal Bediüzzaman Hazretleriyle tanışır. Aradığı bütün vasıfları O’nda bulan Hilmi bey, vakit kaybetmeden çok sevdiği kendisi gibi yiğit, kahraman ve Pilevne Gâzisi Sadık Paşa’nın torunu Sadık bey’i de Bediüzzaman Hazretlariyle tanıştırır. Bu iki müstesna zatların kendisi ile tanışmasından son derece memnun olan Bediüzzaman hazretleri daha sonra Sadık Bey’e Denizli Hapsi sırasında yazdığı bir mektubunda şu satırlarla ifade etmektedir.

***

Aziz kardeşim, Sıddık Sadık Bey,

"Hakikaten ben sizde ve Hilmi, Feyzi ve Emin'de kardeşte ve evlatta ve valideynde bulunan halis ve minnetsiz bir şefkat gördüğümden hem ruh rahat ediyor, hem sizin bu ehemmiyetli hizmetinizi mukabelesiz kabul ediyorum.

"En evvel Hilmi Bey seni bize getirdiği için ona minnettarım. Zaten ben sizin beşinizi bir ruhta telakki ediyorum. Feyzi, Emin, Hilmi çoktan beri benim akrabam içinde de kazançlarıma hissedar idiler. Şimdi Gavs-ı Azamın bize işaretinde has kardeşlerin bir kısmını bu fıkrada (وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمَُبَّتِىgösteriyor. (Sadıklar dahi sarih görünüyorlar) ....

Gerçekten de bu iki kahraman ilk önce kalemleriyle Üstadlarının muavenetine koşmuşlar, daha sonra sevk edildikleri Denizli Hapsinde de Üstadlarının ağır hapishane şartlarından rahatsız olmaması için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir. Hatta hapishane ağalarıyla ahbablık kurarak Hapishane şartlarını lehlerine çevirerek hem yeni telifata, hem de eserlerin çoğaltılmasına ve elden ele ulaştırılmasına imkân sağlamışlardır.

Bu münasebetle Mustafa Sungur ağabeyin ‘HAPİSHANE MEKTUPLARI’ adlı kitaba yazdığı takdim yazısında Kastamonu Nur Talebelerinin teşkilini sıralarken:

Sâdık Bey münasebetiyle Üstadımız’ın Kastamonu hayatı ve o hayatın semeredâr, feyizli tezahürleri ve o tezahüratın günümüze uzanan nurânî sümbülleri zihinlerde canlanıyor.

Kastamonu Nur Talebeleri’nin birincisi, Şark Harekâtı dolayısıyla Van’dan Kastamonu’ya nefyedilen Hacı Emin Efendi ile tesisine başlanan Kastamonu’nun mânevî medrese-i Nuriye’si ve o manevî medrese-i Nuriye’nin demirbaş kâtip ve talebeleri ve başta Risale-i Nur’un sırkâtibi Mehmed Feyzi ve rüfekâsı, Hilmi, Tahsin Efendiler... Taşköprülü Sâdık Bey, Devrekânî’denAhmed Kureyşî, Küreli Hacı Dursun ve Dadaylı Saatçi Hasan Efendiler...

Hem ikinci bir Isparta unvanını alan İnebolu ve civarı Nurtalebeleri ve başta kahraman Nazif, oğlu Selahaddin ve büyük ruhlu Küçük İbrahim Fakazlı gibi, Gülcü Hüseyin, İzzet ve sair Denizli hapsini şenlendiren fedakâr Nurcular, Isparta gibi Risale-i Nur neşriyatında ve hizmetinde fevkalâde sebat, metanetvedevam gösterdiler.

Hem Üstadımız’ın ifadeleriyle:

“Safranbolu havâlisi hakikaten,Mustafa’lar, Ahmed FuadveHıfzıveRahmigibi hârika sadakat ve alakadârlıkla Kastamonu’daki sekiz sene bizim Nur hizmetimizin akım kalmadığını ve Safranbolu’da parlak bir medrese-i Nuriye olacağını maddeten ispat ediyorlar.

Hazret-i Üstadımız zamanında, hem dâr-ı bekâya irtihalinden sonra inâyet-i İlâhiye ile bu gün de hizmet-i Nuriye ve imaniyede bulunan, istihdam edilen zâtlar gibi, yüzer masum ve genç talebelerin Kastamonu havalisinde zuhurları, Hazret-i Üstadın Kastamonu hayatının feyizli ve bereketli bir sümbül-ü mânevi verdiğinin mücessem beyanlarıdır.

Evet, bir mektubunda Hazreti Üstadımız, “Ankara Dârülfünûnu’nda Nur’a ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mektep gençlerinden en evvel Nurlar’a giren ve Ankara’daki Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himaye ve muhafazaya çalışanAraçlı Abdullah” diye;

Başka bir mektubunda:

“Hatta Mustafa Oruç’la muallim Ahmed Fuad gibi zâtların bu sırada tesirli bir surette hizmet-i Nuriye’ye geçmeleri, Denizli kahramanı Hasan Fevzi’nin vefat acısını bir derece izale ediyor.” diye bahsettiğiMustafa Oruç, İstanbul Üniversitesinde talebe ve hizmet-i Nuriye’de bulunan mübarek bir zat. İkisi de, yaniAraçlı Abdullahve Safranbolulu Mustafa Oruç (Ramazanoğlu),Meyve'nin “Altıncı Meselesi”nde bahsi geçen “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” diye suâllerine, “Okuduğunuz fenlerden her bir fen, mütemâdiyen Allah’tan bahsediyor. Muallimleri değil, onları dinleyiniz!” diye Hazreti Üstadımızın iman-ı billâh dersini verdiği muhataplarından.

Kastamonu Lisesi’nde iken Üstadımızın derslerine muhatap olan ve o zaman dua ve teveccühlerine mazhar olan bu zatlar, bilâhare birisi Ankara Üniversitesi’nde, birisi de İstanbul Üniversitesi’nde talebe olup, ileride bir Nur dershanesi olacak olan bu iki maârif dairesinin mebdelerinde biiznillâh hizmet-i Nuriye’de bulundular.

Bütün bu gibi ulvî tezâhürât, “Hiçbir tevazu ve mahviyet niyetiyle olmayarak, bütün bir kanaatimle ilân ediyorum ki, benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlâhiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde olmak için Kur’ân’dan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risaleleri’ni ihsan etmiş.” hakikatinin tecellileridir.

Ahmed Fuadise Hazret-i Üstadımızı Kastamonu’da iken ziyaret etmiş, iltifat ve teveccüh ve duasına mazhar olmuş,bütün Külliyatı yazmış; ders, sohbet ve vaazlarıylaEflani’ninintibahına vesile olmuş ve son nefesine kadar kâmil birmümin,âlim ve fâzıl bir ehl-i hak olarak numûne-i misal bir hayatsürmüş velî bir zattı. Bu fakir Sungur’un dahi Mustafa OsmanveHıfzı ile birlikte üzerimizde büyük hakları bulunan kıymetdârvedaima hürmetle yâd ettiğim ağabeylerimdir, hocalarımdır.

Hem yine bir mektubunda Üstadımız, “Safranbolu’daNurunehemmiyedi şâkirderinden Hıfzı’nın iki masum mahdumlarıbirion, biri de sekiz yaşlarındaAsâ-yı Musamecmuasınıyazdıkları ...”7, “Hıfzı’nın iki masumunun yazdıklarıAsâ-yı MusaveRehber veKüçük Sözlerbizi mesrur eyledi. Yüz mâşâallahböylebinler Nurcu masumlar istikbali nurlandıracaklar.”8diye bahsedilen Hıfzı efendi merhum, Hazret-i Üstadımızı Kastamonu’da iken ziyaret edenler, dua ve teveccühüne çoluk çocuğuylaberaber mazhar ve nâil olanlardan, Afyon hapsinde Mustafa Osman Ağabeyle beraber yatanlardan bahtiyar bir zât ve oğulları...

İşte Hüsnü Bayram, hem Anadolu, hem Vilâyât-ı Şarkiye, hem Arabistan’ın merkeziÜstadımız’ın tavsif buyurdukları merkezde, senelerce Abdullah Ağabeyle beraber hizmet-i Nuriye’de bulunan, bilâhare yine Hazreti Üstadımız’ın hizmetinde bulunan ve Üstadımız’ın son hayatında şoförlüğünüde yapan, vasiyetnamelerde ismi bulunan mübarek ve mümtaz bir Nur hâdimi ve rüknü olarak hizmettedirler.

Hülâsa, Üstadımız kerratla buyururlardı ki: “Ben iktidar ve ihtiyarımın fevkinde istihdam ediliyorum.”9, “Benim hayatım daima intizam üzere geçmiştir.” hakikatine binaen Hazret-i Üstadımız’ın Van hayatından, İsparta, Barla, Kastamonu, Emirdağ ve son İsparta hayatına kadar, Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemeleri ve en son İstanbul’da Gençlik Rehberi mahkemeleri gibi hayatının bütün mühim safhaları, böyle hizmet-i Kur’âniye ve imaniyeye mebde ve çekirdek hükmünde geçmiş ve Feyyaz-ı Mutlak Zât-ı Zülcelâl Hazretleri; o safhaları çok hayırlı, parlak, geniş ve ebede bakan manzaralar olarak hayattar ve manidar kılmış, ebedî sümbüllendirmiştir.

Kastamonu hayatı ise o hakikatten bir parçadır.

HANIMLAR TAİFESİ

Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu’da bulunduğu yıllarda yardımına ve hizmetine koşan erkeklerden ziyade kadınlar taifesi olmuştur.

Bunların başında 1937-41 ve 1944-47 yıllarında Kastamonu Belediye başkanı seçilen Mehmet Adil Yücebıyık’ın annesi Zehra hanımla, yine 1957-60 yılları arasında Belediye başkanı seçilen Kuddûsî Akay’ın annesi Hacer hanımı görmekteyiz. Bilhassa Zehra hanım belediye başkanı oğluna: Oğlum!.. Şehrimizin şeref-mukîm misafiridir. Âlim ve fâzıl bir insandır, O’na sahip çık diyerek misafirperverliğini esirgememesini istemiştir.

Bu hanımların kervanına katılan bir hanım da Kastamonu’da MÜFTÜLERolarak bilinen ve peşpeşe Kastamonu Müftülüğünde bulunan iki kardeşten ‘Büyük Müftü’ olarak bilinen A’mâzâde Hâfız Osman Nuri Doğruerefendinin kızıdır. Kur’an-ı Kerimi hıfzederek ’Hâfızâ Lütfiye Hanım’ Lakabını almıştır. Babasının hem ilim adamı hem de müftü olması sebebiyle o dönemde evleri adeta bir ilim meclisi olmuştur. Bu durum Lütfiye hanımın da geniş bir kültür çevresinde yetişmesini sağlamıştır. Bediüzzaman hazretleri,Lütfiye Hanımın kendisinden, Risale-i Nurdaki hakikatlerinin muhtac ellere ulaştırılmasında gayret sarfetmesini istemektedir. Bu sebeple Hâfıza Lütfiye Hanıma Asiye Hanım vasıtasıyle şu mektubu yazar.

Azize ve sıddıka ve Risale-i Nur’un erkânından hemşirem Âsiye!

Evvelâ:Sen benim bedelime Müftüzâde Hâfıza Lütfiye’ye söyle ki: Sen şimdiye kadar bir şakird olarak tam çalıştın, tam ders aldın. Fakat Risale-i Nur’un intişarına ve hizmetine erkânlar ve haslar gibi ve Âsiye ve Ulviye ve Lütfiye gibi çalışamadın. Halbuki sen onlardan daha evvel Risale-i Nur ile alâkadar olmuş idin ve onlardan daha ziyade dünya ile alâkasız olduğun ve Risale-i Nur’un bir kısım has erkânları gibi mücerred kalıp kanun-u tenasül içine girmedin haysiyetiyle ve hanedanınız da bir medrese-i ilmiye hükmünde olduğu cihetle, herkesten ziyade Risale-i Nur’a sahib ve naşir ve hami olmanız ve Âsiye ve Ulviye veöteki LütfiyeveŞerifegibi Risale-i Nur’u,en ehemmiyetli bir maksad-ı hayatınız yapmak gerekti. Çünki Isparta’nın kahraman erkânları yerinde, bu şehirde hanımlar kısmında Hüsrev’ler ve erkânlar çıkmağa başlamış.

Bu sert şehirde Risale-i Nur’u tam yerleştirmek, sizin gibilerin gayretiyle ve ciddi sahabetlerine bakar.

Said Nursî

Bu hanımlar kervanına, Ulviye, Lütfiye, Saniye, Aliyye,Şerife, Necmiye, hanımların yanında o dönem Kastamonu hapishane müdürü Tahir Oskay’ın hanımı ayni zamanda Mevlâna Hâlid Bağdâdî’nin emanet cübbesini Bediüzzaman hazretlerine teslim eden Asiye hanım ve Çarşı Karakolu’nda Bediüzzaman Hazretlerini gözetlemekle vazifeli polis memuru Şükrü Yıldız’ın hanımı Hatice hanım da katılmışlardı. Ayni ismi taşıyan birkaç hanım olduklarından kesin sayıları bilinememektedir.

Erkeklerden daha fazla Nur hizmetine koşan bu hanımlardan yazı bilenler Risalelerin yazarak çoğaltılmasında, bilmeyenler de şartların elverdiği ölçüde beyleri ve çocukları vasıtasıyla Bediüzzaman hazretlerinin yeme içme ve çamaşırlarını yıkamada yardımına koşmuşlardır.

Hatta bu hanımlardan bazıları kitap ciltlemeyi öğrenerek yazdıkları kitapları Kastamonu’da ‘BİNDALLI’ adıyla meşhur olmuş çehizlik kumaşları ile süsleyerek içindeki hakikatlere zahiren de güzellik katmışlardır. Bu durumdan çok memnun ve mütehassis olan Bediüzzaman Hazretleri Isparta’daki talebelerine yazdığı bir mektubunda bunu şöyle dile getirmektedir.

Sâlisen:Hem lâtif, hem güzel, zarîf bir hâdiseyi söyleyeceğim:

Bu memlekette Risale-i Nur'a erkeklerden ziyade fedakârâne yapışan ihtiyare hanımlar ve ihtiyare hükmünde masume genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihazatının içinde kıymetdar parçaları Risale-i Nur'un eczalarının cildleri üstüne çekip, bütün risaleler altun yaldız ile cildlemiş gibi bir tarza girdi. Risale-i Nur'un manen güzelliğine ve Hüsrev ve Tahirî ve Ali'lerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler. Hâfız Ali'nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şahide değerinde, burada Risale-i Nur'a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var.MeselâÂsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliyyegibi Risale-i Nur'un şakirdleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve dua ediyorlar.

popüler cevapdünya atlası