KASTAMONU LAHİKASI’NDAN 152. MEKTUP: İHLÂS, İSAR, TESANÜD

Eklenme Tarihi: 16 Temmuz 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliğidir

KASTAMONU LAHİKASI’NDAN 152. MEKTUP: İHLÂS, İSAR, TESANÜD

Radyo Yayın Yönetmeni Halûk İMAMOĞLU

 

GİRİŞ

Lâhika Risaleleri, diğer adıyla 27. Mektup, Risale-i Nur'un Barla’da ilk telifiyle başlayıp Bediüzzaman Hazretlerinin son dönemine kadar talebeleriyle olan yazışmalarını ihtiva eden eserlerdir. Risale-i Nurlar Barla'da telif edilmeye başlanıp Isparta ve civarındaki talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak suretiyle istifade ve istifâza ettiklerinde, hissiyat ve iştiyaklarını, bir şükran borcu olarak muhterem müellifi Bediüzzaman’a mektuplarla takdim etmişler, bazı müşkülâtlarının ve suallerinin halledilmesini rica etmişler; böylece hem Üstadın, hem talebelerin mektupları ile Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lâhikaları vücuda gelmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, ilk talebelerinden Hüsrev Ağabey’e hitaben yazdığı bir mektubunda lahika mektuplarının ehemmiyetini şöyle ifade eder:

“Bahtiyar Kardeşim Hüsrev! Şu Risale (Lahikaların tamamı) bir meclis-i nuranîdir ki Kur'ân'ın şu münevver, mübarek şakirdleri, içinde birbiriyle mânen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân'ın şakirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın hazine-i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymettar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Barekallah, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.”[1]

Kastamonu Lâhikası bilhassa yazıldığı zaman itibarıyla da büyük ehemmiyet kesb eden bir devrin mahsulü olması ve birçok içtimaî meseleleri mütalâa ve mülâhaza etmesi cihetiyle büyük kıymeti hâizdir. Eskişehir hapsinden tahliyeden sonra Nur Müellifi 1936 yılında Kastamonu'ya nefyedilmiş, 1943 yılındaki Denizli hapsi zamanına kadar (7 yıl) orada ikamete mecbur edilmiş; bu müddet zarfında Isparta'daki talebeleri ile daimî muhabere ederek Nurların Kur'ân hattı ile yazılıp çoğalması, neşri ve inkişafı ve eski yazı bilmeyen gençlerin istifadesi için de, Risale-i Nur Külliyatından bazı bahislerin daktilo ile çoğaltılması hususunda alâka göstermiş ve Risale-i Nur'un mahiyeti, kıymeti, deruhte ettiği kudsî vazife-i imaniyesi ve mazhariyeti, hem talebelerinin hizmet tarzları, sebat ve metanetleri ve ehl-i İslâmın birbiri ile muamelâtında takip edecekleri ihlâslı hareketleri gibi, dâhilî ve haricî birçok meselelere temas etmiştir.[2]

Tebliğimizin konusu, Kastamonu Lâhikası’nda 152. sırada yer alan Üstad Bediüzzaman’a ait bir mektup ve bu mektupta ele alınan bazı kavramların tahlilidir.

Tebliğimize konu olan mektubun muhtevası şöyledir:

Nur’un ilk muhatap ve talebelerinden İslâmköylü Hafız Ali, Kastamonu’da, polis nezaretinde bir evde ikamet eden Bediüzzaman’a bir mektup yazar. Hafız Ali bu mektubunda, yazılış sistemi bizzat Üstad tarafından tesis edilen “Tevafuklu Kuran”ın basılacağını müjdelemektedir. Tevafuklu Kuran, “Kuran’ın mucizeliğini kör gözlere dahi göstermesi” bakımından Risale-i Nur’da çok yerde zikredilmektedir.[3] Üstad bu mektup vesileyle, talebeleri arasındaki tesanüt ve kardeşliğe işaret ederek onlar hakkında önce sitayişkâr ifadelerde bulunur:

Tevafuklu Kuran’ı en güzel hatla yazan Hüsrev; harika tesanütleriyle bütün Risale-i Nur talebelerini ve ehl-i imanı sevindiren Hafız Ali, layetezelzel sadakatiyle kahraman Rüştü…

Bunun yanında hizmet-i Kuraniye’de çalışan Nur Talebelerini muhtemel bazı tehlikeler beklemektedir: Bunlar da şöyle zikredilir:

İhtilâf-ı meşrep: Mizaç farklılığı
Zayıf damarlar: Asabilik vs.
Derd-i maişet zarureti: Geçim sıkıntısı.
Ehl-i dalalet bu insani zaaflardan istifade ederek Nur Talebelerinin arasındaki harika tesanüdü bozabilirler, birbirleri hakkında gıybet ve tenkit kapısını açabilirler.

Üstad bu muhtemel probleme çare olarak “Meşveret-i Şeriye”ye tavsiye eder, İhlâs Risalelerindeki düsturlara dikkat çeker.[4]

TAHLİL

Bu mektubun yazıldığı dönemde, Türkiye’de koyu bir istibdat hüküm sürmektedir. Bediüzzaman Kastamonu’da sürgünde ve daima polis nezaretindedir. Bu sıkıntılı şartlarda bir taraftan Nurları telif ederken diğer taraftan da Nur talebeleri arasındaki ortaya çıkan veya çıkma istidadı gösteren darılma, küsme, kırgınlık gibi olumsuz davranışları hizmet-i Kur’aniye için büyük bir risk olarak görmektedir. Bu tehlikeye karşı İhlâs düsturlarına sıkı sıkıya yapışmak gerektiğini ifade etmektedir.

Bediüzzaman hazretleri her şeyden önce realist bir tespit yapıyor. O da, aynı meslekte yani aynı dava içinde bulunanlar arasında meşrep ihtilafı, zayıf damar, derd-i maişetin getirdiği zorluk ve bunların neticesinde Nur talebelerinin birbirlerini tenkit etmesi gibi bir arazın olabileceğine dikkat çekiyor.

Bu problemlerin çözümü için –lâakal 15 günde bir defa okunması gerektiğini ifade ettiği- İhlâs Risalelerindeki düsturlara dikkat çekiyor.

Bu Risaledeki ana düsturlar şöyledir:

Amelinizde Rızâ-yı İlâhî olmalı. Rıza-yı İlahi kavramı, Kuran-ı Kerim’de en yüksek makam olarak zikredilir. Dolayısıyla herhangi dünyevi endişeler yüzünden bu makam ve bu hedeften vazgeçilemez. Yapılan hizmetlerde Rıza-yı İlahi yerine başka maslahatlar ikame edilirse o hizmet akamete uğrar, bütün ameller boşa gider.

Bu hizmet-i Kur'âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemektir: Üstad hazretleri Risalelerde birçok kavramı müspet ve menfi yönüyle ele alır. Tenkit kavramı da böyledir. Müspet, yani yapıcı tenkit. Menfi, yani yıkıcı, zararlı tenkit. O’na göre müspet tenkit “Kardeşinin boynundaki akrebi göstermek”[5] şeklinde olmalıdır. Kardeşini fena bir vaziyette görse, şefkat hissiyle ancak onu lütufla ıslahına çalışmaktır. Tahakkümle değil.[6] Böyle bir tenkit yapıcı, istikamete yönlendirici bir tenkittir. Bunu tavsiye eder. Fakat menfi tenkit bir zaaftır, bir hastalıktır. Manevi hizmetlerde tahrip edici neticeleri meydana getirir. Bu düsturda işaret edilen diğer kavram da gıpta damarını tahrik etmemektir. Yani tenkit ederken ortaya çıkan ‘ben senden daha üstünüm’ algısı muhatapta gıpta damarının tahrikine, canlanmasına sebep olur. Bu da bir muazzam binaya benzeyen hizmet-i imaniye davasına ciddi zarar verir. Taşları birbirine bağlayan harç çözülür.

Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. İhlâs kelime olarak ‘halas etme, kurtarma’ manasına gelir. Yani O’nun rızasından başka hiçbir şeyi gaye, maksat, vasıta kılmamaktır. En büyük kuvvet ihlâstır. Hak da böyledir. Çünkü kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir diyor Bediüzzaman. Buradaki hak kavramı da elbette ‘batıl’ıl zıttı olmalıdır. Hak, hakikat, yani davanın gerçek ve doğru olmasıdır. Allah’ın bir sıfatı da ‘Hakk’tır. Hakk da mutlaka galip gelecektir. İhlâsın neticesi Rıza-i İlahidir. Üstad hazretleri, Hz. Ali (ra) ve Abdülkadir Geylani (ks) gibi zatların da Nur talebelerindeki ihlâsa binaen manevi himayelerinde olduklarını beyan eder.
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir. Hizmet hayatımızda her bir ferdin yaptığı güzel hizmetler, faaliyetler bulunabilir. Bediüzzaman hazretleri Risale-i Nur hizmetini bir şahs-ı manevi olarak değerlendirdiği için her bir Nur talebesi diğer kardeşlerinin yaptığı güzel hizmetleri kendi yapmış gibi kabul etmeli, sevinmeli ve kardeşleri ile iftihar etmelidir.

Üçüncü düstur içinde önemle vurgulanan bir kavram da ‘isar hasleti’dir. İsar hasletini Üstad hazretleri “Şerefte, makamda, maddi menfaate, teveccühte kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmek”[7] şeklinde ele alıyor.

Sözlükte “Bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânasına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması” demektir. Cürcânî îsârı, “kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması” şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir.[8]

Kur’an-ı Kerim’de beş yerde geçen bu kavram, sadece bir yerde ıstılâhî manada geçmektedir: “Onlardan (Muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[9]

Ayet-i kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak anlatılan hadiseler, Ensarın ne büyük bir meziyete sahip olduğunu göstermektedir.

Muhacirler Mekke’den Medine’ye geldiklerinde büyük bir müşkülat içindeydiler. Hz. Peygamber onlara destek olunmasını istiyordu. Nitekim Beni Nadir oğullarından alınan ganimetlerin Muhacirlere verilmesi ve böylece onların Ensar’ın evinden çıkarak kendi başlarına çalışmalarını yahut da bu ganimetlere Ensar’ın da ortak olarak bir müddet daha Muhacirlerle kalmalarını teklif buyurduğunda, Ensar-ı Kiram ne kendilerinin bir şey almalarına, ne de Muhacirlerin evlerinden çıkarılmalarına asla razı olmayarak, Allah'ın rızasını ve Peygamberin sevgisini kazanmışlardır.

İsar çeşitleri anlatılırken bir de “can ile yapılan isar”dan bahsedilir. Kişinin sevdiği bir kimse için hayatını feda etmeyi göze alması şeklinde anlaşılan can ile yapılan îsârın, mal ile yapılan îsârdan daha faziletli olduğu belirtilmektedir. Bu, ancak ulvî bir inancın neticesi olabilir. Konu ile ilgili birçok örnek bulunmakla birlikte, biz bunlardan sadece birini vereceğiz.

Ashab-ı Kirâm'ın ileri gelenlerinden Hazret-i Huzeyfe anlatıyor: “Yermuk Savaşında idi. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de güç belâ kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum; fakat ne çâre, bir kan seli içinde yatan amcamın oğlu, kaş göz işaretleriyle bile zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek: “Su istiyor musun?” dedim. Belli ki istiyordu, çünkü dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Göz işareti ile de "Çabuk, hâlimi görmüyor musun?" der gibi bana bakıyordu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasındaki İkrime'nin iniltisi duyuldu: “Su, su! Ne olur ki tek damla olsun su!” Amcamın oğlu Haris bu feryadı duyar duymaz, göz ve kaş işaretiyle suyu hemen İkrime'ye götürmemi istedi. Kızgın kumların üzerinde yatan şehitlerin aralarından koşa koşa İkrime'ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken İyas'ın iniltisi duyuldu: “Ne olur bir damla su verin! Allah rızası için bir damla su!” Bu feryadı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu İyas'a götürmemi işaret etti. Haris gibi o da içmedi. Ben kırbayı alarak şehitlerin arasında dolaşa dolaşa İyas'a yetiştiğim zaman artık şahadet şerbeti içiyordu. Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime'nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim! İkrime'nin de şehit olduğunu gördüm. Bari dedim, suyu amcamın oğlu Hâris'e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim, ne çâre ki o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eylemişti. Hayatımda birçok hadise ile karsılaştım, fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Bunların birbirine bu derece fedakâr ve şefkatli halleri, gıpta ile baktığım en büyük iman kuvveti tezahürü olarak hafızama âdeta nakşoldu!”[10]

İşte İslam’ın saadet asrından sadece iki tane şeref tablosu. Çağımızda bir asr-ı saadet Müslümanı olan Bediüzzaman Hazretleri de bizlere hep asr-ı saadeti model gösteriyor, sahabelerin birbirlerine mallarını, mülklerini, hatta canlarını dahi feda etme hasleti olan ‘isar’ı tavsiye ediyor.

SONUÇ

İslam tarihinde Bediüzzaman hazretleri kadar çok zor şartlar altında İslam’a hizmet ifa eden başka bir âlim çok nadirdir. Bu mektubun yazıldığı tarihlerdeki tabloyu şöyle göz önüne getirelim: 65 yaşlarında, sürgünde, daima polis nezaretinde bir insan. Ömrü savaş meydanlarında, esaret zindanlarında mücadele ile geçen bir mücahit. Bu şartlar altında, hatta harp cephesinde, zindanlarda bile Kuran tefsiri yazmaktan geri durmayan bir âlim. Ve telif ettiği Risaleler etrafında fıtri olarak teşekkül etmiş, sayıları günden güne artan nurlu bir cemaat… Ve gayet tabii olarak o zor şartların da getirdiği netice itibariyle kardeşler arasında zaman zaman zuhur eden bir takım sıkıntılar. İşte Üstad bu problemlere de çözüm bulmak durumundadır. Lahikalara bütün olarak baktığımızda yaşanan yüzlerce sıkıntılar, ızdıraplar ve Üstad’ın bu sıkıntı ve problemlere sunduğu çözüm teklifleri görülecektir. Yine bu Lahikalarda, o kadar zor şartlar altında olduğu halde kardeşleri, ders arkadaşları için daima çırpınan bir kalbin atışları da işitilecektir. Bu ses, bütün hayatını, nesillerin imanı için feda eden, îsar eden bir kalbin sesidir.

 

[1] Barla Lahikası, Söz Basım Yayın, s.57, İstanbul, 2010.

[2] Barla Lahikası, “Takdim” Söz Basım Yayın, s.5, İstanbul, 2010.

[3] Kur’an’daki tevafuk mucizesi: Kur’an’da bulunan toplam 2806 adet “Allah” lafzının bazı müstesnalar hariç birbiriyle tevafuk etmesidir. Kur’an’ın 604 sayfasının çoğunda “Allah” lafzı mükerrer olarak geçmektedir. Bu lafızlar, her sayfada ya alt alta, ya karşılıklı sayfalarda üst üste, ya da bir yaprağın iki sayfasında sırt sırta gelerek, ya da sayfalar arasında birbirine tevafuk etmektedir. Bu konuya dair Bediüzzaman Hz. mealen şunları söyler: “Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın mucizelik yönlerinden göz ile görünecek kısmının beş altı vechinden bir vechini gösterecek yeni bir Kur’an Elhamdülillah yazıldı. Ümmetçe Hafız Osman hattıyla makbul Kur’an’ın aynı sayfalarını ve satırlarını muhafaza etmekle beraber. Allah lafzı Kur’an’da toplam 2806 defa tekerrür ettiği halde nâdir ve nükteli müstesnalar hariç kalıp geri kalanı tevafuk ettiğini anladık. Sayfa ve satırlarını değiştirmedik. Yalnız tanzim ettik. O tanzimden harika bir tevafuk ortaya çıktı. Yazdığımız Kur’an’ın parçalarını bir kısım ehli kalp görmüş, Levh-i Mahfuz hattına yakın olduğunu kabul etmişler.” (Bkz. Mektubat, Fihriste-i Mektubat ve Rumuzat-ı Semaniye)

[4] Kastamonu Lahikası, Söz Basım Yayın, s.293, İstanbul, 2010.

[5] Tarihçe-i Hayat, Söz Basım Yayın, s.597, İstanbul, 2010

[6] Mektubat, Söz Basım Yayın, s.374, İstanbul, 2010.

[7] Lemalar, Söz Basım Yayın, s.271, İstanbul, 2010271.

[8] Diyanet İslâm Ansiklopedisi; “İsar” Maddesi. Hazırlayan: Mustafa Çağrıcı

[9] Kuran-ı Kerim, Haşir, 9.

[10] İslâm ve Milli Bütünlük; Tartışılan Değerler Açısından Türkiye, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. S. 231.

 

popüler cevapdünya atlası