KASTAMONU LAHİKASI'NDA İHLAS VE ŞAHS-I MANEVİYİ TESİS EDEN DİĞER KAVRAMLAR

Eklenme Tarihi: 17 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2019

Araştırmacı Kadir AYTAR'ın Kastamonu Lahikası Sempozyumu poster sunumudur

Özet

Osmanlının son dönemlerinden itibaren toplum yapısındaki manevi aşınmalar, maddi anlamda da çok büyük çöküntülere yol açmıştır. Günümüzde hâlâ devam etmekte olan bu manevi aşınmalara ve şahs-ı menevinin ahengini bozan bu problemlere Bediüzzaman Said Nursi; müzaheme ve münakaşa, meşrebine muhalif olana karşı yardım ihtiyacını hissetmemek, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm etmek, ulüvv-ü himmetin sû-i istimali, hırs-ı sevap ve vazife-i uhreviyede kanaatsizlik, makam sevgisine temayül, kalbin ve aklın öngörüsüne tâbi olmak, enâniyetten sıyrılamama, ifrat ve tefrit, ittifaka ihtiyaç duymama, ehl-i hakkın meslektaşlarıyla ittifakının muhkemleşmemesi, müsabakanın nâehiller yüzünden sû-i istimal edilmesi gibi zaafların neden olduğunu belirtmektedir. Bu çalışmada yine Bediüzzaman’ın Kastamonu Lahikası’ndaki görüşleri çerçevesinde çözüm yolları aranacaktır.

Anahtar Kelimeler: İhlâs, sadakat, tesanüd, uhuvvet, fedakârlık, tevazu ve mahviyet, sebat ve metanet, ittifak, tevekkül ve teslimiyet, terk-i enaniyet.

Giriş

İhlas, İslamiyet’te mühim bir esastır. Bediüzzaman Said Nursi, iki adet İhlas Risalesi yazmıştır. Bunlar 20. ve 21. Lem’a olarak Külliyatta yer almıştır. 20. Lem’a’yı ehl-i takvâ, ehl-i tarikat ve ehl-i ilim için yazmıştır. Risale, mühim ve müthiş sual üzerine bina edilmiştir.

O sual de şudur: “Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifakın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?”

Bediüzzaman bu sualin ifade ettiği hadiseyi “çok elîm, fecî ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak müthiş bir hadise” olarak görür ve sebeplerini beyan eder:

Teveccüh-i nâs/İnsanlardan teveccüh bekleme,
Müzaheme/Birbirine zahmet verme ve münakaşa,
Meşrebine muhalif olana karşı yardım ihtiyacı hissetmeme,
Kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm etme,
Uluvv-ü himmetin/Yüce gayretlerin kötüye kullanılması,
Sevap hırsı ve uhrevi vazifelerde kanaatsizlik, maddi ve manevi menfaat, rekabet,
Hubb-u câh/Makam sevgisine temayül etme,
Kalbin ve aklın dûr-endişâne/ileriyi düşünme meyillerine tâbi olma,
Enâniyetten/Benlikten sıyrılamama,
İfrat ve tefrit/İleri geri aşırı gitme
Kâmil imanın kuvvetten dolayı ittifaka ihtiyaç duymama,
Ehl-i hakkın hamiyeti, himmeti ve mertliği ekseriyetle âhirete ait ehemmiyetli meselelere bölündüğünden meslektaşlarıyla ittifakının muhkemleşmemesi,
Güzel müsabakaların ehil olmayanlarca bir derece kötüye kullanılmasıdır.
Bediüzzaman Said Nursi, 21. Lem’a’yı da cemaat içindeki ilişkileri düzenlemek için yazmıştır. Buna bir nevi hizmet içi eğitim esasları da demek mümkündür.

21. Lem’a’da da ihlâsın özlü bir tarifi verilmiş, ardından da ihlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, dört adet rehber düsturları verilmiş, daha sonra da ihlâsı kıran ve riyâya sevk eden üç sebeb kısaca beyan edilmiştir.

İhlas düsturları dini hizmetlerde uygulanabildiği gibi dünyevî işlerimizde de uygulanabilir düsturlardır. Uygulandığı takdirde çok güzel neticeler alınabilmektedir. Bunun örnekleri çalışma içerisinde yeri gelince sunulacaktır.

İnsan çok yönlü ve çok donanımlı (câmi’) bir varlık olduğu için gerek dini ve gerekse sosyal hayatta insanlarla olan ilişkilerinde kendisini etkileyen ve ihlas kavramı ile etkileşen birçok duyguları ve sıfatları vardır. Dolayısı ile bu çalışmamızda ihlâs kavramı ile etkileşen ya da birbirleriyle ayrılmaz parçalar haline dönüşebilen sadakat, tesanüd, uhuvvet, fedakârlık gibi esaslı kavramlar üzerinde durulacaktır.

İhlas

Sözlükte; saf, halis, temiz, katışıksız, bulaşıksız, arındırmak, ayrıştırmak anlamına gelmektedir. Dinî anlamı ise, gizli ve açık bütün nevileriyle şirkten uzak ve tevhid üzere Yüce Allah’a kulluk edilmesi, ibadette sadece Allah’ın rızasının kazanılmaya çalışılması demektir. Kur’ân’da, muhlis, muhlas, muhlisîn, muhlasîn, ed-dinu’l-hâlis, muhlisan lehu’d-dîn, ahlasû dînehum ve muhlısîne lehu’d-dîn, kalıplarıyla geçmektedir. Bu terimlerin bir kısmı, bazı insanların sıfatı olarak geçerken diğer bir kısmı ise, gerçek din ve dindarlığın sıfatı olarak ayetlerde yer almaktadır. (Yunus Ekin, İhlâs Kavramının Semantik Analizi, Tasavvuf Dergisi, 9-2002, s.149.)

Bir defasında havariler Hz. İsa’ya muhlis hakkında soru sorarlar, Hz. İsâ (a.s) da; “Muhlis, öyle bir kişidir ki, Allah için amel eder, ancak insanların onu övmesini sevmez, arzulamaz.” diye cevap verir. Kuşeyrî ise, Hz. Musa’nın ihlâsını, "Allah dışında bir şeye teveccüh etmemesi, kınayanın kınamasına aldırmaması, dünyevî bir hazzı elde etmek gibi bir arzuyla vazifesinde gevşeklik gösterip İlahî bir hakikati görmezlikten gelmemesi" olarak açıklamıştır. (Kuşeyrî, Letâifu’l-İşârât, IV, 105.)

Said Nursi de ihlâsı şöyle tarif eder: “Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir duâ-i mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.” (21. Lem’a, s. 163)

Bu bakımdan ihlâsla yapılan bir zerre amel batmanlarca amelden üstündür. Tam ihlâsı elde etmenin en güzel bir yolu “ben”liği terk edip “biz” havuzunun içinde eriyebilmektir.

İhlas, Risale-i Nur mesleğinin en önemli esaslarından birisidir. Bunun yanında sadakat, samimiyet, tesanüd, uhuvvet, fedakârlık, tevazu, mahviyet, takva, sebat, metanet, ciddiyet, iştirâk-i âmâl-i uhrevî, ittifak, kanaat, teslimiyet, tevekkül ve terk-i enaniyet gibi birçok esasları sayabiliriz. Şimdi bu esasların ihlâs ile olan ilişkilerini incelemeye çalışacağız.

Sadakat

Sadâkat, sırf Allah için kalpten bağlılık, doğruluk ve dürüstlük üzerine kurulmuş kalbî ve samîmî dostluktur, sebattır, vefadarlıktır. Sadâkat, doğru olmak, sözünde durmak ve sözünü yerine getirmek anlamına gelen sadaka (sa-da-ga) fiilinden türemiş bir isimdir.

Sadakat, doğru muamelede bulunmak, sıdk ve ihlâs ile dostluk etmek, herhangi bir kişisel çıkar ve garazdan uzak ve her yönüyle Allah rızası için halis olan bir dostluk kurmadır.

Peygamberlerin en önemli vasıflarından birisi ihlâs ve sadakattir. İhlâs ile sıdk ve sadakat arasında sıkı bir ilişki vardır. İhlâs, sadıkların en önemli vasıflarındandır. Kur’ân-ı Kerim, nebî ihlâsını; “Kitapta Musa’yı da an gerçekten O Allah tarafından ihlâsa erdirilen/ihlâsa ermiş (muhlasan) bir kul idi, resul ve nebi idi.” (Meryem, 19/51) ayeti ile anlatmaktadır.

Başta insanın kendi nefsi olmak üzere, insi ve cinni şeytanlar, musibetler ve belalar, bir de zamanın siyasilerinin istibdatları olmak üzere daha birçok sayabileceğimiz şeyler ihlas ve sadakatin düşmanıdırlar. Bütün bunlara karşı koyabilmek kuvvetli bir imanı gerektirmektedir. "İnsanlar helâk oldu; âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu; ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu; ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar." (Keşfü'l-Hafa, 2:3:12) hadis-i şerifinde de belirtildiği gibi ihlâsı elde etmek ve devam ettirebilmek çok kolay olmamaktadır.

Türkiye’nin her yerinde özellikle de Isparta ve Kastamonu’da dînî faaliyetlere karşı ciddî bir takip, caydırma ve yıldırma operesyonları devam etmekte, insanlara korku verilerek davalarından uzaklaştırılmak ya da hapislerde çürütülmek istenmekteydi. Bu ağır şartlara rağmen Hak davaya talebe olan insanlar, işlerini çok ciddiye almışlar ve kendilerine verilmiş olan her bir işi hakkıyla yerine getirmişler, ihlâs ve sadakatlerinden zerrece taviz vermemişlerdir. Bu nedenle Bediüzzaman Isparta’daki talebelerine yazdığı mektuplarda; “Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadakat” “fevkalade sadakat ve ihlâsınız” “sadakatle tam metanet ve ciddi ihlâs” “harika sadakatiniz ve fevkalade ihlâsınız” “layetezelzel sadakatiyle” “kuvvetli bir sadakati” “Risale-i Nur şakirtlerinde fevkalade bir sadakat ve sebat ve uhuvvet ve ihlâs ve kahramanlık var” “samimi kemal-i sadakat ve ihlâsı” gibi, Nur talebelerinin birbirlerine bağlı, şahs-ı maneviye ait çok sağlam bir yapıya sahip olduklarının göstergesi ifadelerle meselenin ehemmiyetine sık sık vurgu yapmış, onları taltif ve takdir etmiştir.

Tesanüd (Dayanışma)

Sözlükte, dayanışma, birbirine dayanma, birbirine destek olma anlamlarına gelmektedir. Risâle-i Nur dairesinde; Nur Talebelerinden her birinin diğerine karşı destek olması, kuvve-i maneviyesini takviye etmesi, hizmet içinde ve dışında onunla samimî ve hasbî bir dayanışma içinde olması demektir. Bu, Bediüzzaman’ın hassasiyetle üzerinde durduğu bir konudur. Tenkit, faziletfuruşluk, gıpta damarını tahrik, rekabet ve haset gibi duygular, ihlâsı yaraladığı gibi tesanüdü de bozmaktadır. Sıkıntıları paylaşmak, kardeşlerinin yanında bir tesellici ve yardımcı olmak, kuvve-i maneviyelerini takviye etmek elbette tesanüdün bir gereğidir, tesanüd ise, maddî sıkıntıları hiçe indiren bir haslettir.

Bediüzzaman, “Her şeyden önce bize lâzım olan nedir?” sorusuna, “Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüd.” cevabını vermekte ve şöyle devam etmekte; “Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan (delil) kâfi değil midir ki, hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.” (Münâzarât, s. 104.) diyerek tesanüdün bozulmasıyla cemaatin ve cemiyetin tadının kaçtığını, imtizaçkârâne ittihadın gitmesi halinde de manevî hayatın söneceğini belirtmektedir.

İhlâs ve hakikî tesanüd ile az adam çok iş yapabilir. Üç elifin yan yana gelmesi halinde yüz on bir etmesi gibi, ihlâs ve hakikî tesanüd ile üç adam, yüz on bir adam kadar iş görebilir. On adamın, hakikî ihlâs, tesanüd ve meşveretin sırrıyla bin adam kadar iş gördüklerini çok tarihî vukuatla ortadadır. (Hutbe-i Şamiye, s. 68) Tesanüd sarsıldığı zaman, özellikle iman ve Kur’an hizmetlerinin büyük zararlar göreceği açıktır.

Nefsini dinleyen kimselerin, kardeşleriyle iş arkadaşlarıyla ve toplumla samimî bir tesanüd içinde olması zordur. Böyle kişiler tesanüdün bozulmasına da yol açmaktadırlar. Kendi fikrini isabetli, diğerlerini isabetsiz görme, gıybet, menfî tenkid gibi aradaki muhabbeti ve tesanüdü bozacak davranışlar, aynı zamanda ihlâsı da bozan davranışlardır.

Ehl-i dalâlet, tesanüdü bozmak için, meşrep ve hissiyat farkların kullanmakta ve zayıf damarları kullanmaktadır. Bediüzzaman, talebelerine ayrılığa düşmemeleri için çok dikkatli olmaları, müsamahalı davranmaları ve niza olduğunda da meşveret ederek çözmeleri tavsiyesinde bulunmakta ve şöyle deyiniz demektedir: “Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki, ‘Biz değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi, Risâle-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyle dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir’ deyip nefsinizi susturunuz.” (Kastamonu Lâhikası, s. 181)

Zındıka ehli boş durmamakta, bir planı boşa çıktığında diğerini hazırlamak için sürekli cephe ve strateji değiştirerek desise üretmekteler, Nur talebelerine perde altında maddi ve manevi baskılarına devam etmektedirler. Talebelerin hakiki kuvvetleri olan tesanüdü şeytanca oyunlar ve kurnazca dolaplar çevirerek bozmaya çalışmaktadırlar. Bediüzzaman, “Hakiki koruyucu Cenab-ı Haktır, inşaallah hiçbir zarar edemeyecekler” diye dualarını eksik etmemekte, gelen üç aylarda ve mübarek gecelerde halis dualarıyla birbirilerine yardım etmeleri, mümkün oldukça ihtiyatlı ve dikkatli olmaları tavsiyesinde bulunmakta, kendilerine Hazret-i Ali (r.a) ve Gavs-ı Geylânî (k.s) gibi kahramanların manevi teminat, cesaret ve kuvvet verdiklerini hatırlatmaktadır. (Kastamonu Lâhikası, s. 113)

Aynı zamanda memlekette maddî ve manevî şiddetli bir kış yaşanmaktadır. Talebelerinin yokluk ve kıtlık yüzünden geçim derdine düşmelerinden, bu dehşetli ve fırtınalı halden tesanüdlerinin bozulmasından endişelenen Bediüzzaman, “her zamandan ziyade tesanüdünüzü, birliğinizi, birbirinizin kusuruna bakmayarak, tenkit etmeyerek, birbirinize gücenmeyerek, zaaf göstermeyerek, zaruret ve maişet derdine karşı, iktisat ve kanaatle mukabele ederek, dünyevi menfaat peşine düşmeyerek Risale-i Nur'un imani kudsi vazifesi hesabına korumaya mükellef ve muhtaçsınız” uyarısında bulunmaktadır. Çünkü dünya menfaatleri, çok ehl-i hakikati ve tarikati rekabete sevk etmektedir.

Bediüzzaman talebelerinin fevkalade sebat, metanet, tesanüt ve ittifaklarından çok memnunudur fakat tesanüdlerini muhafaza için ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem'alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte risalesini birlikte okumalarını istemektedir. Sık sık hatırlattığı gibi “Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesanüdünüzü bozmasın.” tavsiyesinde bulunmakta, inatçı münafıkların planlı hücumlarının ve “tesanüdü bozmak, has talebeleri kaçırmak ve soğutmak” gibi planlarını boşa çıkartmaları için çok ihtiyat, dikkat, sebat ve tesanüde davet etmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 172, 182)

Bediüzzaman müşkilatlı ve dehşetli olan bu zamanın cemaat zamanı olduğuna vurgu yapmakta, bir şahıs dâhî de olsa küfür ve dalalet cemaatlerine karşı mağlup olacağını ifade etmektedir. Şahsi cesaretlerin bu zamanda ancak bir cemaatin manevi şahsiyeti içerisinde kıymeti artmakta, sarsılmaz bir sebat ve metanetle kardeşlerinin tesanüdüne cidden çalışmakla yüksek bir fedakârlık elmasına dönüşebilmektedir. Bu zamanda şahs-ı manevî fevkalade önemlidir. Bu da menfaatli bir hizmette, işbölümü yaparak, samimi ve halis tesanüd ile oluşmaktadır. Bu durumda şahs-ı manevi, bir üstad ve bir irşad vazifesi görmektedir. Bu sır ile her bir halis, hakikî talebe, bir dille değil, belki kardeşlerinin dilleri adedince ibadet ve istiğfar edebilecekler, her taraftan hücum eden binlerce günahlara karşı binler diller ile mukabele edebileceklerdir. (Kastamonu Lâhikası, s. 9, 61, 66, 67, 192)

Bediüzzaman, seksen üç sene manevi bir ömür kazandıran Mübarek Ramazan'ın Leyle-i Kadir’de Risale-i Nur'un şakirtlerinin ihlâs sırrıyla tesanüd ve uhrevî amellere iştirak düsturuyla her bir sadık şakirdin o fevkalade manevi kazancı elde edeceğine, (Kastamonu Lâhikası, s. 138) tesanüd ve ihlâsın bu büyük kazancının kaçırılmaması gerektiğine işaret etmektedir.

Uhuvvet (Din Kardeşliği)

Uhuvvet, din kardeşliği, samimi dostluk demektir. Risale-i Nur mesleğinin esaslarından birisi de uhuvvettir/kardeşliktir. Uhuvvet üstünlük dikey bir yapılanma yoktur, yatay bir yapılanma söz konusudur. Hakiki kardeşlik vasıtaları; dostluk, fedakâr arkadaşlık ve takdir edici yoldaşlıktır. Bunun esası da samimi ihlâstır. İhlâssız uhuvvetten bahsetmek güçtür. Bediüzzaman, “Risale-i Nur mesleğinde benlik, enaniyet, şan, şeref, gösteriş ve makam sahibi olmak gıptakârâne bir hodgâmlık yoktur, uhuvvet vardır. Kardeş kardeşe üstünlük vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzahemeye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.” (Lem'alar, s. 156, 159, 160) demektedir.

Nur mesleği, mü'minlerin uhuvvetini esas almıştır, araya tarafgirlik giremez. Mümin, din kardeşlerine değil, yalnız küfre, zındıkaya, dalalete karşı cephe almak durumundadır. (Emirdağ Lahikası-I, s. 177)

Uhuvvette/kardeşlikte muhabbet önemli bir unsurdur. İnsanları birlik yoluna, bir arada yaşamanın sağlıklı bir zeminine doğru götürür. Uhuvvet ve muhabbet, iman birliğini, kalplerin birliğini ve sosyal birliği gerektirir. Dinimiz, Allah’ımız, vatanımız, ezanımız, köyümüz gibi birlik, ittifak ve kardeşlik münasebetlerini pekiştiren manevi sayısız bağlarımız bulunmaktadır. Ayrılıklara, kin ve düşmanlıklara sebebiyet veren lüzumsuz şeylere meydan vermek, kardeşlere büyük bir zulüm ve hürmetsizliktir. (Mektubat, s. 254-255)

Uhuvvet sosyal hayatın temel taşıdır, beşerin fıtri ve zaruri bir ihtiyacıdır, aile hayatından kabile, millet, İslamiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli bir bağdır. İnsanın tek başına mukabele edemediği maddî ve manevî sebeplerin hücumuna karşı koyan uhrevi bir cemiyet kuvvetidir. Özellikle hem dünya, hem din, hem ahiret saadetlerine katî vesiledir, iman ve Kur'ân derslerinde halis bir dostluk, hakîkat yolunda bir arkadaşlık, vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir dayanışmadır. Akrabalarla samimi muhabbet ve sıkı irtibat, mümin kardeşlere karşı fedakarane yardımcı olmak İslamiyetin ve uhuvvetin bir gereğidir, sarsılmaz bir bağdır. Anarşistliğe yol açan, nesilleri ve milliyeti mahveden, insanlığın hayatını tümden bozan zararlı unsurlar, ancak Kur’an hakikatlerinin verdiği sarsılmaz bir irtibat ve uhuvvetle bertaraf edilebilir. (Şûâlar, s. 242, 330)

Toplumda din kardeşliği önemli bir bağdır. Hakîki bir kardeşlik bireylerin birbirlerinin fazîletleriyle iftihar etmelerini gerektirir. Buna bir de tesânüd ve tefânî sırrı da eklenirse, dört adam, dört yüz adam kuvvetinde ve kıymetinde olabilirler. İnsanlar, bir makinenin çarkları gibidirler ve birbirlerine yardım etmeye mecburdurlar, birbirini kıskanmak yerine, bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olmak durumundadırlar. Kur'ân ve îmân hizmeti gibi yüce bir hazîneyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar etmek, minnettar olmak ve şükretmek zorundadırlar, birbirlerini tenkit kapısını kesinlikle açmamalıdırlar. Bediüzzaman, Allâh için olan kardeşliğin ve tesânüdün kerâmetleri olduğundan bahsetmekte, cemaatin şahs-ı mânevîsinin kâmil bir velî hükmüne olabileceğini söylemektedir. (Barla Lâhikası, s.13, 88)

Bediüzzaman, kardeşler arasındaki hakiki ve uhrevi kardeşliğin gücenmek ve tarafgirliği kaldırmayacağını, aksine birbirinin kusurunu örtmeyi gerektirdiğini, asıl hünerin, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslâhına çalışmak gerektiğini, aksi halde münâfıkların bundan istifade edeceklerini belirtmektedir. Bediüzzaman, “Risâle-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin günahı affettirecek kuvvettedir.” demektedir. Bu nedenle “küçük bir hata ile sıkıntıdan gelen bir titizlik ve bir asâbîlik ile zararlı bir hiddet kardeşlere zulüm olacaktır. Kardeşler sürurda ve tesellîde birbirine yardım ederek, tahammül ve sabır göstererek sıkıntılarını hiçe indirmelidirler” (Şûâlar, s. 268, 277, 420) tavsiyesinde bulunmaktadır.

Bediüzzaman, Kastamonu Lahikasında Isparta’da bulunan talebelerine gönderdiği mektuplarında: Hakkı'nın, uhuvvetini ciddi, hakikatli görüyor ve talebeliğinin tahmininden daha ileri gittiğine sevmekte, “Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadakat, liveçhillâh uhuvvet ve fisebîlillâh muavenet, ancak âlî-himmet sıddîkinlerde bulunur.” demektedir. Hafız Ali'nin Hacı Hafız ile gayet samimâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretlerine çok sevinmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 15, 20, 153)

Bediüzzaman, Risale-i Nur şakirtlerinde fevkalade bir sadakat, sebat, uhuvvet, ihlâs ve kahramanlıklarını, bu acip zamanda binler fesat ve ifsat sebepleri varken vahdetlerini, ittifaklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhafaza etmelerini takdir etmektedir. Bu fırtınalı hadiseler içinde Risale-i Nur'u muattal bırakmadıkları, söndürmedikleri, hatta daha çok parlatarak Kastamonu’daki Üstad ve talebelerini de ışıklandırarak gayrete getirdiklerini belirtmektedir. “Bilhassa bahar mevsiminde, umumî gaflette ve derd-i maişetin verdiği dehşetli bela içinde böyle kemal-i şevk ve gayretle Risale-i Nur'a çalışmak, hakikaten bir inayet-i İlahiye” olduğunu ifade ile onları bütün ruhları ile tebrik ve dua ettiklerini söylemektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 188-189)

Tevazu ve Mahviyet

Alçakgönüllülük, kibirsizlik, benliği/enaniyeti terk ederek tam toprak gibi olmak olarak ifade edebiliriz.

Bediüzzaman’ın tek derdi iman ve Kur’an hizmetidir. Kastamonu Lâhikası’ndaki mektuplarda yaptığı değerlendirmeler ve takdirler de buna göredir. O yüzden bu acip zamanda, halis, muhlis, mahviyetli, fedakâr kardeşleri ihsan eylediği için Cenab-ı Hakka şükretmektedir.

Bediüzzaman mektuplarında, Ahmed Feyzi'nin pek fazla mahviyeti ve tevazuundan dolayı daimi dualarına girdiğinden bahsetmektedir. Hafız Ali'nin hakikaten müstesna ve yüksek bir mahviyet ve tevazuu içinde ihlâsı ve fena fi’l-ihvan (kardeşlerin birbirinde fani olması, kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmesi) düsturunu muhafaza etmesine dikkatleri çekmektedir. Yine, “Hafız Ali ile Hüsrev'in birbirleriyle ciddi bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlâsın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümitlerimi fevkalade kuvvetlendirdi.” Bediüzzaman Hafız Ali'nin, Risale-i Nur'a karşı kemal-i mahviyetle kemal-i ihlâsı ve irtibatı gibi mümtaz hasiyetlerini her zaman takdir etmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 8, 93, 165, 187)

Sebat ve Metanet

Sebat ve metanet; dayanmak, kararlı olmak, sağlamlık anlamlarına gelmektedir. Bir davada, özellikle hak davada sebat edip metanetli davranmak güzel bir davranıştır. Bunun için kuvvetli iman, ihlâs ve sadakat lazımdır. Risale-i Nur mesleğinde, tam bir ihlâstan sonra en büyük esas, sebat ve netanettir. (Kastamonu Lâhikası, s. 192)

İnsanların susturulmasının, birbirlerinden ayrılmasının, sebat ettikleri davanın söndürülmesinin istendiği zor bir dönemde bu özelliğe sahip olmak oldukça güçtür. Nur talebeleri böyle zorlu bir dönemden geçmişlerdir.

Birlik ve beraberliğin muhafazası ve davanın omuzlar üzerinden indirilmemesi gerektiği çok hassas bir dönemde Bediüzzaman endişelidir. Talebelerinin sebat ve metanetlerinin sarsılmamasını mektuplarla uzaktan sağlamış, sıhhatleri, aile ve hizmet hayatları ile yakından ilgilenmiştir.

Mesela;

Rüştü ve Refet'in sıhhatleri ve kemal-i sadakat ve sebatları, Bediüzzaman’ın endişelerini izale etmiş, verilen bütün azaplara karşı kuvvetli bir sabır ve tahammül edebilmesini sağlamış, ayrıca sürur ve teselli kaynağı olmuştur.
Hulusi'nin başındaki bir gaileye karşı sabır içinde şükürle, netanetle mukabele etmesi gerektiğini belirterek teselli vermekte, onun sebat, netanet ve ihlâsta birinciliği muhafaza ettiğini belirtmektedir.
Bediüzzaman sebatkâr, ciddi kardeşlerine, hususan ikinci vatanı Barla'daki vefadar sıddıkları hiç unutamamış, onlara pek çok selam göndererek ve dualar ederek ilişkilerini sıkı tutmuştur.
Talebelerinin Hizmet-i Kur'aniyedeki tam sadakat, gayret, sebat ve netanetleri ona tam bir istirahat-i kalble ölümü kabul edecek kadar sürur vermiştir.
Bediüzzaman bu zamanda hizmet-i imaniye her şeyin fevkinde en ehemmiyetli bir vazife olarak gördüğünden adam çokluğuna değil, keyfiyete, kaliteli, imanlı, ihlâslı, fedakâr, kanaatkâr, sadakatli, sebatkâr ve metanetli insanlara önem verdiğini belirtmiştir.
Hizmet noktası feyizli makamlara kanaati, fevkalade hüsnüzan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalade sadakat ve sebatta, müfritane irtibat ve ihlâsta terakki etmeyi önermektedir.
Tahripkarane şiddetli zulüm yüzünden bozulmuş olan ahlakın tamiri ve itimadın temini için, çok fevkalade sebat, netanet, sadakat ve hamiyet-i İslamiyenin lazım geldiğini belirtmektedir.
Bu acip asrın acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'an-ı Mucizü'l-Beyânın tiryak misâl ilaçlarının naşiri olan Risale-i Nur’un dayanabileceğini ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, halis, sadık, fedakâr şakirtlerinin mukavemet edebileceğini söylemektedir.
Talebelerinin faaliyetlerini ve sebatkarâne çalışmalarını, Risale-i Nur dairesinin zembereği hükmünde görmekte, kendilerini ve çok yerleri de harekete getirdiklerini belirtmektedir.
Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikiyi on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığını, iştirak-i âmâl-i uhreviye düsturuyla her bir şakirdine, her bir günde binler halis lisanlarla edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâhatin işledikleri salih amellerin misil sevaplarını kazandırıp, her bir hakikî sadık ve sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini ifade etmektedir.
Sebatkâr, şekatli, zaife ve hassase ihtiyare kadınları takdir etmektedir.
Talebelerine ehemmiyetli taarruzlara karşı demir gibi sebat etmelerini tavsiye etmektedir.
Isparta şakirtlerinin sebatta ve sadâkatte her yere fâik olduklarını belirtmiştir.
Isparta ve havalisindeki Risale-i Nur şakirtlerinin fevkalade sadakat, sebat, uhuvvet, ihlâs ve kahramanlıkları ile bu acip zamanda binler esbab-ı fesat ve ifsat içinde vahdetlerini, ittifaklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhafaza ettiklerini belirtmektedir.
Bediüzzaman, aziz, sıddık, sebatkâr kardeşleri ve hakikî vârisleri yüzünden Risale-i Nur'a suikast edenlere ve onlara sıkıntı verenlerin haklarında bedduadan vazgeçmiş, beddua yerine ıslahları ve hüsn-ü âkıbetleri için dua etmiştir.
Talebelerine, “Azim ve sebâtınız ve ihlâs ve ciddiyetiniz, ehl-i dünyayı mağlûp etmiş ve ediyor.”demektedir.
“Isparta kahramanlarının gösterdikleri harikalar ve cihan-pesendâne hidemât-ı Nuriyenin esası, harika sadakatleri ve fevkalade netanetleridir. Bu netanetin birinci sebebi, kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi, cesaret-i fıtriyedir." Demektedir.
“Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde hadsiz bir netanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.” Demektedir.
“Muarızlara adavetle mukabele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ, ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale-i Nur'un zararına ve şakirtlerinin salâbet ve netanetlerine ilişecek bir tarzda daireniz içine sokmayınız.” Demektedir.
“Isparta ve havalisi kahramanları çelik gibi bir netanet göstermeleri, sair yerlerin de kuvve-i maneviyelerini takviye ediyorlar. Bazı ihtiyatsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz'î zararlar olduğundan, ihtiyat ve dikkat her vakit lazımdır.” Demektedir.
İnatçı münafıkların ehemmiyetli plânlarını boşa çıkarmaları için, talebelerini çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesanüde davet etmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 11, 13, 14, 29, 30, 61, 62, 72, 74, 88, 89, 90, 92, 100, 103, 105, 106, 151, 154, 159, 182, 184, 188, 189)

Tevekkül

Tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra neticesini Allah`a bırakma, neticeye rıza göstermektir.

Bediüzzaman, “İmân tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktizâ eder.” Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki, sebepleri kudret elinin perdesi bilip riâyet etmektir.” demektedir. İnsan sebeplere teşebbüsle bir nevi fiilî duâ etmiş olmaktadır. Neticeleri yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmak tevekkülün bir gereğidir. İnsanın asıl vazifesi, hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır, O’na tevekkül edip emniyet etmektir. İnsan duâ ile hazîne-i rahmet kapısını çalar. Her şeyi kendi Rabbinin emrine musahhar görür. Rabbine ilticâ eder; tevekkül ile her musîbete karşı dayanır. İmânı ona tam bir emniyet verir. Âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibâdet, tevekkül, tevhid, teslim çok büyük bir kâr, bir saadet ve bir nimettir. (Sözler, s. 25, 29, 284) Mesela merhamet ve şefkate muhtaç çocukların ruhları, dünyadaki müthiş hallere karşı ancak imandan gelen tevekkül ile hayata tutunabilirler. (Mektubat, s. 409)

Tevekkül insanı evhamlardan kurtarır. İktisat, kanaat ve kısmetine rıza gibi tevekkül de izzet-i imaniyedendir. Riyadan ve dünya menfaatleri için hodfuruşluktan men eder. Rıza, teslim, tevekkül ve ihlâs, teselli ve ferahlık verir, ızdırap veren şeyleri boşa çıkarır, Cenab-ı Hakkın yardım ve himayesini celbe vesiledir. Bütün küre-i arzın yangınından ve fırtınalarından, kalbinin selametini ve ruhunun istirahatini ancak iman, tevekkül ve rıza ehli muhafaza edebilir ve kurtarabilir. Bediüzzaman, “Risale-i Nur'un dairesine sadakatle girenler, en ziyade kendini kurtaranlardır” demektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 89, 141, 208)

Dalalet ve gaflet ehli Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefislerine verdikleri için hadsiz belâ çekmektedirler. Daimi hadsiz belalardan ve elemlerden kurtulmak için hakiki mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim olmak gerekmektedir. İnsan, zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîme tevekkül ile karşılamalı, hayat ve vücudun yükünü, O’nun kudretine ve rahmetine teslim etmelidir. (Sözler, s. 579)

İnsan, imanın kuvvetiyle ancak “tevekkeltü alellah” diyerek kâinata meydan okuyabilir, dağlarvari hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir, hayat gemisinde emniyetle seyahat edebilir. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın kudret eline emânet ederse, rahatla yaşar, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki en sefil duruma düşmesine sebep olur.

Görüldüğü üzere ehl-i hak, gayet kuvvetli olan Allah’a imandan gelen tevekkül ve teslimle başkalarına ihtiyaç duymadıklarından ve yardımlarını fedakârâne istemediklerinden hakiki bir ittifak gerçekleşmemektedir. Bundan da ehl-i dalalet istifade ettiğinden, (Lemalar, s. 158) hakiki ittifaklar ve birlikler sağlanamamakta, sefalete yol açılmaktadır.

Terk-i Enaniyet

Enaniyet, enenin/benliğin çoğuludur. Terk-i enaniyet de benlikten vazgeçmek demektir.

Bediüzzaman, insanın en tehlikeli ve en zayıf damarının enâniyet olduğunu, onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabileceklerini belirtmektedir. (Mektubat, s. 412)

İnsanda hakiki ve mecazi olmak üzere iki nefs-i emare vardır. Bu dehşetli ve acip asırda zararlı aşılamalar ve şırıngalarla hakikî ve mecazi olan iki nefs-i emmâre ittifak ettirilip kâinatı hiddete getirecek kadar büyük günahlara insanları severek sokmaktadır. Buna ancak Risale-i Nur'un erkânları gibi, herşeyini ve enaniyetini bırakarak karşı konulabilir. (Kastamonu Lâhikası, s. 181)

Cenâb-ı Hakkın sıfât ve esmâsının bilinmesi, enâniyete bağlıdır. Mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilemez ve üstüne bir sûret ve taayyün vermek için hükmedilemez, mahiyeti ne olduğu anlaşılamaz. Meselâ, karanlık olmadan ışık, bilinemez ve hissedilemez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinebilir. İnsan nefsine, vücuduna ve enaniyetine itimad ederse gaflet karanlıklarına düşer, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsa, o vakit, iyilik ve icad cihetinde, arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşecek, şer ve tahrip cihetinde, dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olacaktır. Eğer insan enâniyetine dayanıp dünya hayatını gâye edinip, derd-i maîşet için geçici lezzetler ve zevkler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazlar, aletler ve duygular, ondan şikâyetçi, haşirde de aleyhinde dâvâcı olacaklardır. İnsan gururu ve enâniyeti bırakıp Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, fakr ve ihtiyaçlarını duâ lisânıyla ilân etmeli ve kul olduğunu göstermeli, “hasbünallahu venimelvekil” demelidir. (Sözler, s. 289, 293, 296)

Bediüzzaman, “Risale-i Nur hizmetlerini bulandırmaması ve tesirinin kırılmaması için toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır” tavsiyesinde bulunmaktadır. Terk-i enaniyet ve nefsî hazlardan uzaklaşmak ihlas sırrının yüksek bir seciyesidir. Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değildir, cemaat zamanıdır. Bütün sıkıntılara ancak karşı cemaatin şahs-ı manevisi ile dayanılabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyeti cemaat havuzuna atıp eritmek gerekmektedir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur, o havuzdan da istifade edilemez. (Kastamonu Lâhikası, s. 106, 194)

Şöhret hırsı, makam sevgisi ve sahibi olmak, emsaline üstünlük taslamak, insanlara iyi görünmek, haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek ve lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek gibi enaniyeti kabartan hisler beslemek riyadır.

Risale-i Nur mesleğinde benlik, enaniyet, şan ve şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehirdir. Nur talebeleri ondan ve onu ihsas eden hallerden şiddetle kaçınmaktadırlar. Bediüzzaman’ın kendisi, enaniyetten ve benlikten, şan ve şeref namı altındaki riyakârlıktan kaçmayı bir düstur edinmiştir. Bu nedenle hiçbir vakit, nefs-i emmaresine medar-ı fahir ve gurur verecek enaniyet ve benlikten şiddetle kaçınmıştır. (Kastamonu Lâhikası, s. 109, 121)

Risale-i Nur şakirtleri, ene'yi, (ben) nahnü'ye (biz) tebdil etmişlerdir. Enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur dairesinin şahs-ı manevisinin hesabına çalışmışlardır. Ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarikatın fenâ fi'ş-şeyh (şeyhinde fânî olmak), fenâ fi'r-resul (resulde fânî olmak) ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda birisi de fenâ fi'l-ihvan (kardeşlerinde fânî olmak), yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı maneviyesi içinde eritmişler ve riyadan kurtulmuşlardır.

Bediüzzaman talebelerine muarızlara karşı düşmanlıkla mukabele etmemelerini, mümkün olduğu kadar, ehl-i takvâ ve ehl-i ilme karşı dostane vaziyet almamalarını istemektedir. Salâbet ve metanetlerine ilişecek bir tarzda olanları da daireleri içine sokmamaları gerektiği hususunda uyarmaktadır. Çünkü bu kimseler, enâniyetli ve hodfuruş iseler, Risale-i Nur şakirtlerinin metanetlerini kırabileceklerini, nazarlarını Risale-i Nur'un haricine çekip dağıtabileceklerini, bu nedenle çok dikkat ve metanet göstermeleri gerektiğini belirtmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 154)

Hak, hakikat, din ve adalet hesabına olmayan, belki inat, asabiyet-i milliye, menfaat-i cinsiye ve nefsin enaniyetine dayanan işlerde dünyada emsali vuku bulmayan gaddarâne zulümler yapılmıştır. Binlerce masum çoluk çocuk, ihtiyar, hasta bombalarla mahvedilmiştir. Burjuvaların en dehşetli müstebitleri, sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistleri ile ittifak etmek; binler, milyonlar masumların kanlarını heder etmek harbi devam ettirmek ve sulhu reddetmek anlamına gelmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 160) Müminlerin bu dehşetli zararlı neticeleri göz önüne alarak enaniyeti bırakmalı ve imanın gereklerini yerine getirmelidir.

Fedakârlık

Kutsî bir amaç, değerli bir şey ya da değerli bir kişi için, insanın kendi menfaatlerinden vazgeçmesi, her türlü tehlike, zorluk ve yorgunluğu göze alması; cömert ya da eli açık davranmasıdır. Yüksek mertebede bir fedakârlıktan söz edebilmek için yüksek bir imana sahip olmak gerekir. Başta Peygamberimiz (sav) olmak üzere birçok sahabe, dünya hayatını olduğu gibi âhiret hayatını da feda edecek kadar yüce mertebelere erişmişlerdir.

Birçok Nur Talebesinin mallarını, istirahatlerini, dünya zevklerini ve gerektiğinde de hayatlarını feda ederek iman hizmetinde büyük fedakârlıklar gösterdikleri görülmektedir.

Aile hayatı ve sosyal hayat büyük fedakârlıklar gerektirir. Sosyal hayatın çekirdeği hükmündeki ailede eğer âhiret inancı yoksa, saadetin ve güzel ahlakın esaslarından birisi olan fedakarlıktan söz edilemez. Şefkatlerinden dolayı bütün dünya rahatlarını ve hayatlarını çocukları için feda eden kadınların bu fıtrî şefkatlerinde bulunan fedakârlık, hakiki, ihlâslı ve karşılıksız bir fedakârlıktır.

Millî ve manevî davalarda, iman sahibi kimselerin fedakârlık duyguları, yüksek seviyelere çıkmaktadır. Bu vatan topraklarının, mallarını ve canlarını Allah yolunda harcayan gazilerin alın terleri ve şehitlerin kanlarıyla sulanmış olması buna şahittir.

Bediüzzaman, Sav köyünün bahadır çobanlarının torbalarında Risale-i Nur'u yazmak için taşımaları ve oradaki hanımların fedakârlıkları Bediüzzaman’ı sevinçten ağlatmıştır. Efelerden Risale-i Nur'un kudsi hizmetinde ve cihana değer uhrevî neticelerine mukabil, merdâne ve fedakarâne cesaret ve metanet gösterip sadakatlerini muhafaza etmelerini istemiştir. (Kastamonu Lâhikası, s. 66, 107)

Bediüzzaman Hüsrev’e eşinin ölümü nedeniyle taziyede bulunduktan, ağlamasına iştirak ettiğini belirttikten sonra, “Senin gibi Risale-i Nur'un bir fedaisi dünya ile alâkası olmamalı, olsa, fevkalade bir sebat, bir ihlâsın lüzum ile beraber, bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedakârlık edemez.” demektedir. Onun müstesna kalemiyle yazarak bazı nüshaları, Kastamonu’ya imdatlarına göndermek niyetini, hizmet-i Nuriye adına pek büyük bir fedakarlık olarak görmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 140, 178)

Bediüzzaman talebelerine bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar, hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektiğini söylemektedir. Yine Risale-i Nur dairesine girenlerin, şahsi cesaretlerini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebat ve metanete ve kardeşlerinin tesanüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmündeki şahsi cesaretini, hakikatperestlik sıddıkiyetindeki fedakarlık elmasına çevirmeleri gerektiğini belirmektedir. (Kastamonu Lâhikası, s. 151, 192)

Sonuç

İhlas, sadakat, tesanüd, uhuvvet, fedakârlık, tevazu ve mahviyet, sebat ve metanet, ittifak, tevekkül ve teslimiyet, terk-i enaniyet hem İslamın, hem de Risale-i Nur mesleğinin biri birisiz olamayacak çok önemli esaslardır. İhlâssız bir sadakatten, uhuvvetten tevazu ve mahviyetten, sebat ve metanetten, ittifaktan, tevekkül ve teslimiyetten, terk-i enaniyetten bahsetmek oldukça güçtür. Hepsi de İslamın güzel ahlakının yapı taşlarıdır. Başta ihlas olmak üzere diğer esasları elde etmenin yolunu Bediüzzaman 20. Lem’a’da göstermiştir. Ehl-i hakkın düşmüş olduğu olumsuz durumların ve müthiş marazların ilacının ihlâs olduğunu belirtmiş ve İslamın yine deva hükmündeki önemli emirlerini saymıştır:

Müsbet hareket etmek yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek, başka mesleklerin düşmanlığı ve başkalarının noksanlığı ile fikren ve ilmen meşgul olmamak,
İslâmiyet dairesi içinde, hangi meşrepte olursa olsun, muhabbet ve uhuvvet ve ittifaka sebep olacak çok birlik bağları bulunduğunu düşünüp ittifak etmek,
Haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemesi yani haksızlığını veya çirkinliğini ima etmemek, insaf düsturunu rehber etmek,
Ve ehl-i hakla ittifak, Allah’ın yardımının bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmek,
Ehl-i dalâletin ve haksızların dayanışma içerisinde cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücum ettiği zamanda, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, dalâletin o müthiş şahs-ı mânevîsine karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,
Hakkı, bâtılın boyunduruğundan kurtarmak için, nefsini ve enâniyetini, yanlış düşündüğü izzetini ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanmak ve vazifesini hakkıyla ifa etmek.
Bu emirler tam anlamıyla bütün müminler tarafından içselleştirilip uygulandığı zaman hem şahsî, hem aile, hem cemaat, hem toplum, hem millet ve hem de bütün İslam milletlerinin uhrevî ve dünyevî hayatları düzene girecektir, birbirlerine olan muhabbetleri artacaktır. İki dünya saadeti de bu emirlerle temin edilecektir. Ruh ve kalplerin feryatları bu emirlerle dinecektir. İslam âlemi bu emirlerle ihya olacak ve akan kan bu emirlerle duracaktır inşaallah.

 

popüler cevapdünya atlası