KASTAMONU DÖNEMİ RİSALE-İ NUR DAVASINA GÖNÜL VERENLERİN BİR TESTİDİR

Eklenme Tarihi: 05 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 22 Temmuz 2019

Araştırmacı-Yazar Hüseyin KARA’nın Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliğidir

İslam davasının olduğu gibi Risale-i Nur davasının da belli dönemleri olmuştur. Üstelik bu dönemler ne dava rehberinin ne de üyelerinin bilgisi içinde asla olmamıştır. Davaların, hele de kutsal davaların yapılarında kaderin hükmü her zaman gözle görülür netlikte ağır basar.

Risale-i Nur davasında kaderin bu hükmünü görmek hiç zor değildir. Biraz detaylı incelendiğinde şu özelliği net olarak fark edebiliriz: Kaderin hükmüyle dava adamlarının davranışları âdeta örtüşmüş. Yani bu davanın hem üstadında hem de üyelerinde büyük bir teslimiyet, büyük bir sabır ve büyük bir tahammül ortak payda olmuştur. Risale-i Nur davasında böyle de hayatın bütününde olan sır bu değil midir sanki? Dış görünüş itibariyle kötü sandığımız olayların kader yönüyle ele aldığımızda birçok sır ve hikmetlerin ılık esintilerini pekâlâ hissedebiliriz. Bu genel bakış açısı kimin hayatına yoğunsa hayat serüveninin de buna paralel son derece rahat geçtiği bir gerçektir.

Risale-i Nur davasının oluşum sürecinde geçirdiği acıklı ve bir o kadar da zorlu her aşamasında bir hikmet vardır. Çünkü o zorluklar olmasaydı davanın ruhlara bu denli sinip yerleşmesi söz konusu olamazdı. Risale-i Nur’un üstadı olan Bediüzzaman da “Meşakkat, alamet-i makbuliyettir”[1] demekle birçok zorlukların, davaların yerleşmesinde ve özümsenmesinde önemli bir faktör olarak görmektedir. Hayatın mayasında acı ve lezzet iç içedir. Dava adamlarının başarıları da bunun bilincinde olmaları derecesindedir. Bu olmazsa olmaz özelliği, isimleri duyulsun ya da duyulmasın, Risale-i Nur davasına gönül veren kahramanlarının hepsinde açık ve net bir şekilde görmek mümkündür.

İşte Kastamonu Dönemi, bu meşakkat zincirinin en önemli aşamasıdır. Bu yüzden “Kastamonu da nereden çıkmış?” diyemeyiz. Bediüzzaman için yedi yıllık (1936-1943)[2] büyük sıkıntılar, yoksulluklar ve hatta işkenceler altında sürüp gidecek bu sürgün süreci, hem kendileri hem de davaya gönül verenler için bir sınanma, bir eğitim, davayı özümseme, yaşama ve gelecek kuşaklar için örnek olma aşamasıydı. Bu döneme bütünüyle kader hükmediyordu. Bediüzzaman’da da Türkiye’nin değişik yerlerinde, özellikle davanın beyni durumunda olan Isparta havalisinin Risale-i Nur’a gönül vermiş dava adamlarında da var olan, kaderin bu hükmüne tam teslimiyetti. Gerçi görünüşte bir zulüm işleniyordu. Risale-i Nur cephesindeyse muhteşem bir direniş, sabır ve tahammül vardı. Bu davanın karşıtları, yani devlet gücü, Isparta ve Barla’nın çileli günlerinden sonra Eskişehir Hapishanesinde 11 ay yatan Bediüzzaman’ı hesapta olmayan Kastamonu’ya sürgün etmekle açık bir zulüm işliyordu; ama aslında başka şeyleri gözeten kaderse çok yönlü adalet ediyordu ve Risale-i Nur davasının önünü açıyordu. Dava olgun hale gelmeli ve Bediüzzaman’sız bu hizmetin nasıl yürütüleceği öğrenilmeliydi. Dava adamları, Üstad’ın hayatında yalnız kalarak o ağır şartlar altında yüzde sekseni bitmiş Risale-i Nurların çoğaltılmasını sağlamaları ve hizmeti ilkeler ışığında gerçekleştirmeleri gerekirdi. İşte kader, dava adamlarına bu dava bilincini kazandırmaya çalışıyordu.

Kaderin bizce algılanan en büyük amacı da Risale-i Nur’a gönül vermiş dava adamlarının, başka bir deyimle Isparta kahramanlarının gelecek nesillere de uzanacak bir testten, çok yönlü bir imtihandan geçmiş olmalarıydı. Onların hizmetleri uzaktan bile olsa Bediüzzaman’ın onayından geçmiş olması son derece önemliydi. Aksine gözü arkada olduğu halde bu dünyadan göç etmesi ona en zor gelen şey olurdu. Davayı sağlam ve güvenli ellere bırakmadan nasıl rahat edebilirdi? Hayatını bütünüyle davası için vermemiş miydi? Van kalesinden seksen metrelik yükseklikteki boşluğa düşerken ilk söylediği “Eyvah dâvâm!” sözü hâlâ kulaklarda çınlayıp duruyor. Dava varsa o da vardı ve dava yoksa yaşamasının ne önemi kalırdı? O faniyse şayet, davayı dirayetli ve şuurlu ellere emanet ederek sonsuza değin yol almasının bütün önlemlerini almalıydı. Bu yüzden davasının bekçileri ve gerçek sahipliğini yapacak kahraman talebelerine çok önem veriyordu. Onları kendisinden ayırmıyordu ve birlikteliklerine “ıktıran” olarak kabul ettiği bu candan dostlarına “Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim, dünyada medar-ı tesellilerim ve berzah yolunda nuranî yoldaşlarım ve mahşerde, inşallah şefaatçilerim!”[3] diye tavsifle hitap ederek, onlara karşı hangi yoğun ve içten duygular içinde olduğunu anlamak zor değildir.

Kastamonu elbette bir aşamaydı, Risale-i Nur davasının bir teste tabi tutulma aşamasıydı. Bunu da Risale-i Nur davasının ruhlara kazınması için kader istiyordu. Kendisiyle birlikte hizmeti omuzlayan diğer bütün talebeleri de buna teslim olmuşlardı. Asıl olan davaysa -ki bunda hiç şüphe yoktur- her çile ve zorluğa göğüs germek onlar için en büyük görevdi.

İslam davası da Peygamberimizin öncülüğünde bu seyri takip etmemiş miydi? Peygamberimiz sahabeleriyle kimi zaman namaz kılmış, kimi zaman birlikte yemek yemiş, kimi zaman karşılıklı sohbet etmiş, kimi zaman da muharebe meydanlarında onlarla aynı safta göğüs göğüse savaşmıştı. Bu beraberliklerle onlara vermek istediği Kur’an ve İslam’ın bilinciydi. Kişisel ve sosyal hayatta karşılaştıkları olaylar karşısında en az hata yapmaları ve Kur’an ilkelerinin hayatlarında ne kadar önemli ölçüler olduğunu yaşayarak öğrenmeleri gerekirdi. Peygamberimiz onları her hal ve şartlarda ilkelerle baş başa bırakarak güvenle geleceğe hazırlıyordu. Peygamberimiz faniydi ve ölüm bir gün ona da gelecekti. Onun yokluğunda ölçüler sağlamsa, ne olursa olsun, şaşmaları mümkün değildi.

Nitekim Peygamberimiz ahirete irtihal ettiğinde bütün bu önlemlere rağmen sahabeler geçici bir tedirginlik yaşadılar. Hz. Ömer, hiddete gelerek, Peygamberimizin öldüğünü söylemeye kalkanların kellesini uçurmakla tehdit etmişti. Ne ki Hz. Ebubekir, onu uyarıp yanına aldı ve oradakilere kulaklarda küpe olacak altın sözler söyledi: “Ey İnsanlar! Muhammed’e tapan bilsin ki Muhammed ölmüştür. Allah’a tapanlar ise Allah’ın diri ve ölümsüz olduğunu bilirler.”[4] Ve bu ilke ve bilinç kokan muhteşem konuşmasının arkasından da Al-i İmran/144 ayetini okumuştu: “Muhammed ancak ve ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip geçmiştir. O ölür ve öldürülürse siz geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a zarar vermez. Allah (nail oldukları İslamiyet nimetine) şükredenlere mükâfatlarını verir.”

Sahabeler Hz. Ebubekir’in özellikle bu ayeti hatırlatmasından sonra kendilerine geldi. Kur’an vardı ve onun ilkeleri kıyametin kopmasına kadar inananlara rehberlik edecekti. Başka bir rehbere ihtiyaç duymayacak kadar net ve anlaşılırdı

Buna benzer bir durum Bediüzzaman’ın ölümü sonrasında oldu. Herkeste bir şaşkınlık vardı. Arkalarında bir dağ gibi gördükleri Üstadları artık yoktu. İleri gelenler toplandı; ama kimseden ses çıkmıyordu. İşte zor anların adamı olan Zübeyir Gündüzalp ayağa kalktı ve herkesin anlayacağı sade bir dille şunları söyledi: “Artık Üstadımız gitti. Bu hizmet bizim boynumuzda kaldı. Ölünceye kadar bu hizmeti devam ettireceğiz. ‘Üstadımız vefat’ etti diye duracak değiliz. Peygamberimiz vefat edince İslamiyet’i yayma vazifesi durmadı. Bu vazifeyi sahabeler üstlendiler. Şimdi biz de bu hizmet uğrunda önümüze çıkan engelleri aşacağız...”[5]

Bediüzzaman sonu ne olacağı bilinmeyen Anadolu’nun bir başka köşesi olan Kastamonu’dadır. Isparta ve Barla’dan o zamanın şartlarına göre çok uzaklardadır. Orada kimseyi tanımıyordur. Sürekli polislerin kontrolündedir. Tecrittedir dense yeridir. Derken polis karakolunun tam karşısında bir ev kiralamıştı. Polis gözünün sürekli üstünde olan bir sürgünün hangi duygular içinde olacağı az çok bellidir. Ama Bediüzzaman olup biteni sabır ve tahammülle karşılamıştı. O her şeyden önce kaderin mahkûmuydu. Hayatının hangi döneminde bu duyguyu iliklerine kadar özümsememişti ki? Sorulan bir soruya “Şu meselede ben kader mahkûmuyum” dedikten sonra, her dünyalının kulağında küpe olacak kader bakış açısına açıklık getirmişti: “Başa gelen her işte iki sebep var; biri zahirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zahirî sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i ilahî ise, hakikî sebeptir. Beni bu inzivaya mahkûm etti. Zahirî zulmetti, ilahî kaderse adalet etti.”[6] Sonuçta kaderin adaleti, Bediüzzaman’ı daha ihlaslı olmaya ve davasına daha sıkı sarılmaya sevk etti.

Elbette kendilerinden uzakta kalan talebelerini düşünüyordu. Ne yapıyorlardı ve Risale-i Nur tomarlarını çoğaltıp herkesin okumasını nasıl sağlıyorlardı? Doğrusu bu kaderin bir hükmüydü. Allah her konuda olduğu gibi eli bağlı olan hem kendisinin ve hem de Risale-i Nur bağlılarının bahtını açacaktı; Risale-i Nur davası er ve geç sağlıklı bir şekilde amacına ulaşacaktı.

İletişim de kopuktu. Isparta’dan Kastamonu’ya gidip gelerek bir kontak kurma ancak aylar sonra gerçekleşebilmişti. İyi ki Risale-i Nur’un yüzde seksenden fazlası ellerindeydi. Uyacakları ilkeleri gizliden gizliye okusalar bile yanı başlarında ve ruhlarının içindeydi. Bediüzzaman aslında Risale-i Nur’un büyük kitaplarıyla yanlarındaydı.

Kastamonu Lahikasında olan bütün mektuplar da, kaderin onlara uygun gördüğü bu acı ve zor ayrılık sırasında birebir yazılan âdeta bir terapi mektuplarıydı. Sosyal hayatta gereken prensipler içeriyorlardı. Her mektup hem Üstadın hem de talebelerinin ruh dünyasına merhem olan bir iksir taşıyordu. Ahir zamanda Kur’an’ın mucizeliğinde filizlenmeye başlayan bir davanın yepyeni bir ruhla pratiğe geçirilmesini telkin eden mektuplardı. Bu açıdan “Kastamonu Lahikası”, bir davanın dava sahibinde olması gereken değerleri ve ölçüleri bütünü içinde saklayan muhteşem bir eserdir. Bir yol arkadaşıdır, yoldaki işaretlerdir, terapi kitabıdır.

Bu sempozyumun, yalnızca dünün değil günümüzün de dava insanlarına ışık tutacak prensiplerin gündeme getirilmesi açısından bir fırsat olması noktasında düzenlenmesine yardımcı olanların tümüne teşekkür etmek elbette boynumuzun borcudur. Sempozyumlar gibi kolektif düşüncelerin sergilendiği bu toplantılar, aynı zamanda kitaplarda ya da hafızalarda kalan köşe başı ölçülerin hayata geçirildikleri takdirde genel huzurun da teminatını gündeme getirmiş olurlar.

Tebliğin şurasında Isparta kahramanlarının, Üstadları olmadan, o ağır şartlarda, tehdidin her türünün kol gezdiği bir toplumda, imkânsızlıkların o sivri kamburunda davayı yükleyip Risale-i Nur eserlerini el yazısıyla çoğaltarak hakikatlere susayanların imdadına yetiştirmelerinin sırrını aralamak elbette gereklidir. Gönül verdiğimiz bu dava fazla yozlaşmadan nasıl bugünlere geldi? İşte benim de konumun nirengi noktasına gelmiş bulunuyoruz. Isparta kahramanlarının başarılarının sırrı nedir? Diğer bölgelerdeki dava arkadaşlarına örnek olabildiler mi? Ve kahramanların bu başarıları Bediüzzaman’ın onayından geçti mi? Bu üç kategoriyi ele aldığımızda tebliğin yeterince olgunlaşacağı inancındayız.

I) Isparta kahramanlarının başarılarının sırrı nedir?

Bediüzzaman Kastamonu’dadır; Isparta kahramanlarıysa kimi Bedre’de, İlama, Kuleönü, İslamköy, Sav ve Atabey’dedir, kimi Barla’dadır ve kimi Isparta’nın diğer köylerindedir. Üstadları olmadan yaptıkları da kimi risaleleri el yazılarıyla çoğaltmaktı; kimi postacılık yapmak, kimi de köyden köye ve hatta ilden ile risale taşıyıp götürmekti. Aylarca çarşı- pazar demeyip evinde risale yazanları bir hayliydi. Kritik durumlarda mum ışığında sandık içinde yazıya devam edenlerse günümüzde dava için yapılan bir ilkti. Dur durak bilmiyorlardı; onlar için korku ve tehdit asla bir engel değildi. Dile kolay el yazması altı yüz bin nüsha çoğaltıp hakikate susayanlara dağıtmışlardı.[7] Bu bitmez ve tükenmez motivasyonu besleyen elbette davanın bilinciydi. Üstadları olan Bediüzzaman gibi onlar da kaderin hükmüne teslim olmuşlardı. Şimdi Bediüzzaman yanlarında yok diye tam da onlara ihtiyacı olduğu bir zamanda bu hizmeti elbette terk edecek değildiler. Terk etmediler nitekim; tam aksine akılları durduracak bir gayretle Risale-i Nur davasına ivme kazandırdılar. Sır, elbette özümsedikleri ve her fırsatta Bediüzzaman’ın telkin ettiği ölçülerdeydi.

Ölçülere geçmeden önce, Bediüzzaman’ın her an yanlarında olduğuna ve bire bir görüşebilmelerinin mümkün olabileceğine ilişkin terapi anlamındaki telkinleri son derece önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Bediüzzaman, Isparta’da olan dava kardeşlerinin ihlasla Kur’an hizmetinde bulunduklarını gördüğünden tam bir kalp rahatlığıyla ölümü beklediğinden söz ederek, onlara olan güveni uzaktan bile olsa tazeliyordu. Onlardan hiç de uzak olmadığını dile getirerek ve terapi yaparak şunları söylüyordu: “Ben, sizi yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hidematınızda günde müteaddit defalar görüyorum. Ve size olan iştiyakımı tatmin ediyorum. Siz de bu biçare kardeşinizi risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz. Ehl-i hakikatin sohbetine zaman, mekân mâni olmaz; mânevî radyo hükmünde biri şarkta, biri garpta, biri dünyada, biri berzahta olsa da rabıta-i Kur’âniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur.”[8]

Ne idi o ölçüler?

a) Bediüzzaman “Bu zaman cemmat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göredir. Maddi ve ferdî ve Fânî şahsın mahiyeti nazara alınmamalı”[9] diyerek, bireysel üstünlüklerin bir anlam ifade etmediğine vurgu yapıyordu. Evet, davanın ve bilginin gözde olduğu bir çağ! Önemli bir değer olan şahısların oluşturduğu güç (şahs-ı manevî) her zaman şahsın gücünden çok daha etkin olduğu kesindir. Böyle olunca şahıslar buna göre değerlendirilmelidir. Isparta kahramanları da her ne kadar Bediüzzaman için canlarını feda etmeye hazır olsalar da bu ölçüyü göz ardı etmiyorlardı. Ona olan hasretlerini dava arkadaşlarıyla sımsıkı bağlanmalarıyla gideriyorlardı.

Bediüzzaman, bireysel üstünlükleri değil şahs-ı manevîyi zihinlere kazımak için, kendi şahsını aradan çıkarıyor ve şahsına karşı haddinin pek üstünde tasavvur edilen makamlara bağlanılmamasını net bir ifadeyle ilan ediyordu. Bütün himmetin davaya verilmesini istiyor ve kendisi için de “Ben, size nispeten kardeşim; mürşitlik haddim değil, üstat değilim; belki ders arkadaşıyım. Ben, sizin kusurlarıma karşı şefkatkârâne dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var.”[10] diyerek, şahıslara kendilerinde olmayan üstünlüklerin verilmesini asla razı olmuyordu. Aksine bu, despotluğa sebep ve özgürlük anlayışına ters bir davranış olurdu.

Bediüzzaman daha da ileri giderek ve kendini herkes gibi kabul ederek, bütün üstünlükleri dayanışmaya dayanan şahs-ı manevîye, “Tesanüdünüzden hâsıl olan bir şahs-ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstatlığı ve irşadı bize kâfidir.”[11] diye bütün içtenliğiyle verir.

b) Hakikati gaye edinenlerin, şahsiyet ve benlik zamanı olmadığını bilmeleri gerekir. Bediüzzaman bir havuzu metafor olarak verir. Büyük bir havuza sahip olmak için, her hakikat arayıcısının, bir buz parçası olan benliğini bu havuza atıp eritmesi önemlidir. Aksine bu buz parçası eriyip yok olur. Demek benlikle varılacak bir değer yoktur.

c) Bediüzzaman, talebelerine her halde şahsını aradan çıkarıp sağlam ölçüler kazandırmaya çalışmıştır. Risale-i Nur, yani dava hizmetinin her şeyin üstünde olduğunu vurgulamıştır. Kastamonu’dan yazdığı mektuplarda, makam yakıştırmanın doğru olmadığını ve ölçünün hizmetle doğru orantılı olduğunu ifade eden şu sözü söylemeyi esirgememiştir: “Haddinden fazla fevkalâde hüsnüzan ve müfritâne âli makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlâs lazımdır, onda terakki etmeliyiz. ”[12] Burada, bağlılığı, sebatı, iletişimi ve ihlası ön planda tutar.

ç) Her haber aldığında Bediüzzaman yakınındaki Emin ve Feyzi’ye “Dikkat ediniz, dört cihette bize taarruz var. Demir gibi sebat ediniz, bir halt edemezler.”[13] diyerek tam bir sebat gösterilmesinin birçok tehlikeleri savuşturduğu kesindir. Sebat, hem Isparta hem de Kastamonu kahramanlarının uyduğu bir ilkedir.

d) Isparta kahramanlarının önemli özelliklerinden biri hiç şüphesiz çalışkanlıklarıdır. Hafız Ali’ye soruşturmaya gelenlerin “Mağazalarda kâğıt kalmadı; Risale-i Nur Şakirtleri kâğıdı bitirdiler”[14] demeleri bunun delilidir.

e) Isparta kahramanları, Üstadları yanlarında olmadan gerçekten büyük bir başarı gösterdiler. Bu da onların iman kuvveti ve ihlaslarından kaynaklanmaktadır. İman ve ihlas onların metin, sağlam olmalarının da en büyük sebebidir.

f) Isparta kahramanları, Üstad’ın yokluğunda nasıl hareket edecekleri konusunda o denli şüpheye düşmüş değillerdi. Çünkü uyacakları ilkeleri ellerindeydi. Ellerinde yalnız bir kişinin yapamayacağı bir “Fihriste” vardı. Bunu görev bölümü çerçevesinde “Şahs-ı manevî” inin emrine girip başarmışlardı. Bunu duyan Bediüzzaman, “Fihristeyi, taksimü’l-â’mâl tarzında mütesanid heyetinizin şahs-ı mânevîsine tevdiiniz çok güzeldir. Tam ve daimî bir üstad buldunuz. O mânevî üstad, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyaç bırakmıyor.”[15] diyerek, hem yaptıklarını alkışlıyor hem de hakiki üstadı bulmalarına seviniyordu. Artık başka üstada ne gere vardır? Tam ve daimî üstad “Şahs-ı mânevî” ydi. İstişare Kur’anî bir ilke ve emri değil miydi?

Tek şahsın görüşü ile varılacak bir hedef yoktur. Ortak aklı ortaya koyan istişare dava adamlarının uyacakları tek dayanaktır.

II) Diğer bölgelerdeki dava arkadaşlarına örnek olabildiler mi?

Isparta Risale-i Nur hizmetinin merkezidir. Sözler kitabı başta olmak üzere Risale-i Nur’un kaleme alındığı yer de Bediüzzaman’ın orada adı sanı unutulsun diye sürgün edildiği Barla’dır. Bu davanın ilk mayası burada atıldı. Burada Bediüzzaman tek iken, zamanla engellemelere rağmen etrafına toplanan bağlılarla tamamen yalnızlıktan kurtuldu. Az da olsalar birlikte bir ders halkası oluşturdular. Kader birliği ettikleri bu insanlar Risale-i Nur davasının öncüleri oldular.

Isparta ve havalisi Risale-i Nur davasının merkezi olunca, buradan diğer bölge dava adamlarına bir heyecan gidip orada da hizmet ateşini tutuşturmaması düşünülemezdi. Bu davanın karşıtlarının bütün gayretleri bu çığırın başka yerlere taşmaması için Barla seçilmişti. Ama her gün adım adım da olsa dava kabında durmadı, başka yerlere yayılma istidadı gösterdi. Risale-i Nur sevdalıları önce kendi imanlarını kurtarıyorlardı sonra da ilk yaptıkları iş başkalarının imani açlık ve susuzluklarını gidermekti. Bu yeniden diriliş hareketiydi. Ucunda işkence ve hapis de olsa dava adamlarının bu iki ana hedeflerine kimse engel olamadı.

Davanın bu yayılma kabiliyetine yardım eden Isparta kahramanları az zamanda çok büyük bir mesafe aldılar. Bediüzzaman’ın onlara yazdığı mektuplarda bu hizmetin bu boyutuna değinerek, “Var olunuz, bahtiyar olunuz. Sizin pek ciddi say ve gayretiniz hem burada, hem başka yerlerde şevk ve gayreti uyandırıyor.”[16] diye, bu kahramanların Risale-i Nur’un yurt sathında görevlerini yerine getirirken neler yaptıklarına işaret ediyordu.

Isparta kahramanları tarafından mucizeli iki Kur’an, gelen mektuplar, özellikle Tahirî’nin yazdığı nüshanın Kastamonu havalisinde çok büyük iş görmüştü.[17] Değişik bölgelerin hizmet heyecanı ister istemez başka yerlerdeki dava adamlarını etkiliyordu. Bediüzzaman bu psikolojik gerçeği bildiği için bölgelerarası iletişime lahikalar vasıtasıyla çok önem veriyordu. Öylesine ki bu güzel iletişim, “irtibatta ifrat” ilkesine dönüşüyordu. Artık Risale-i Nur talebelerine davalarının yüklediği bir başka sorumluluk da sağlam bir iletişim ağını kurmak oldu. Daha sonraları bu ağ o denli bir bilince kavuşmuştu ki, Risale-i Nur’a ilişkin olumlu ya da olumsuz bir haber anında bağlılara ulaşabiliyordu.

Erkekler kesiminde hizmetlerin Isparta havalisinde göz doldurması var da hanımlar kesiminde yok muydu? Isparta erkeğiyle hanımıyla ve çoluk çocuğuyla Risale-i Nur hizmetine koşmuş bir merkezdir. Isparta hanımları da bu kutsal hizmetten paylarını fazlasıyla almışlardır. O kadar ki yaptıkları hizmetler yalnızca Isparta havalisinde etkisini göstermemiş, başka yörelerde ve özellikle Kastamonu civarındaki hanımları da şevke getirmiş, onlar için büyük motivasyon olmuştur. Bunu gördükçe Bediüzzaman’ın sevinci bir bayrama dönüşüyordu. Şefkat kahramanı olan hanımlardan öteden beri böyle bir açılım bekliyorken bu güzel haberleri aldığında ise onlara dua etmekten ve bolca şükretmekten kendini alamıyordu. Buna ilişkin lahikalara da oldukça önem vermişti.

Sav köyünün çobanlarının yazmak için torbalarında risale taşımaları, aynı oranda o köyün hanımlarının fedakârlık göstermeleri, Kastamonu havalisinde de ciddi bir hizmet fitilini yakacaktı. Hatta Bediüzzaman onlara dua etmek için lahikayla onların isimlerini istemişti.[18]

Özellikle Tahirî Mutlu’nun hanesi bir matbaa gibiydi. Hanımı başta olmak üzere kızları sürekli risale yazılıyorlardı. Kastamonu’da, hanımı ve kızlarının yazdıkları, ciltlenerek hanımlar arasında son derece etkili teşvik örneği olmuştu.[19]

Kastamonu Risale-i Nur bağlıları, sürekli Isparta merkezindeki dava adamlarıyla iletişim halindeydiler. Mektuplarla buradan oraya ve oradan buraya Bediüzzaman’ın selamları iletiliyordu. Bediüzzaman’ın mektubuyla da Hilmi, Feyzi, Nazif ve Emin adındaki dava adamları, Isparta havalisindeki dava adamlarına selam verip onların hizmetlerine alkış tutuyorlardı.

Mektuplaşma Isparta’da olan Risale-i Nur bağlılarıyla Kastamonu’da olan dava adamları arasında da oluyordu. Birbirlerinin tecrübelerinden istifade ediyorlardı. Bir gün Hafız Ali, Kastamonu’daki kardeşlerine son derece etkili bir lahika yazmıştı. Kastamonu Risale-i Nur talebeleri adına Mehmet Feyzi de Isparta kahramanlarına şu içten mektubu kaleme almıştı: “Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz. Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Her birisi, bizim için birer üstaddır. Onların ellerinden öper, arz-ı hürmet ederiz. Cenâb-ı Hak, o kahramanlardan ebeden razı olsun, âmin”

Bu ifadeler bir davanın etrafında toplananların, nerede olurlarsa olsunlar, birbirlerine ne denli bağlı, saygılı ve birbirleriyle dayanışma içinde olduklarını fazlasıyla gösterir. Onlar âdeta birbirinin aynasıdırlar. Onların başarısı buradakilerin başarısı demekti. O kadar ki Kastamonu’dakiler Isparta’dakilere hiçbir kompleks duymadan üstat diyebiliyorlardı. Dava dostlarının günümüzde bu denli birbiriyle bağlılıkları ancak bu kadar olur.

III) Ve kahramanların bu başarıları Bediüzzaman’ın onayından geçti mi?

Bediüzzaman, büyük bir davanın yayılması için görevlenen bir öncüdür. Risale-i Nur da Kur’an’ın bu asra bakan bir tefsiri olduğu gibi yeni bakış açısı sağlayan bir yenilikçidir. Elbette Bediüzzaman ince eleyip dokumak durumundadır. Risale-i Nur’la aslında büyük bir kalenin tamirine yoğunlaşmıştır. Yalnızca ilkeleri sayıp geçmekle iş bitmiyor. Onların günümüzde Risale-i Nur’a has yöntemlerle bu davanın uygulamasını yerinde görmekti önemli olan. Risale-i Nur bağlılarının bu incelik ve duyarlılığı benimseyip uygulamada taviz vermemeleri de o denli önemliydi. Aksine dava kıyametin kopmasına kadar uzun süre sürüp gidemezdi. Oysa bu dava belki de İslam’ın son dönemeciydi.

İşte Kastamonu döneminin bir gaile olarak Bediüzzaman’ın ve talebelerinin başına gelmesinin asıl sebebi budur. Çünkü hiçbir dava zorluklar yaşamadan amacına ulaşmış değildir. Risale-i Nur’un amaç edindiği tamir işi ciddiydi ve her alanı kapsayıcı özelliği vardı. Nitekim Bediüzzaman bu önemli davanın üstlendiği misyonu şu şekilde dile getirmişti: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor”[20]

Böyle bir misyonu yüklenen Bediüzzaman, kaderin bir cilvesi olarak her türlü eza ve cefaya, sürgünlere, işkenceli hapishanelere hazır olmuştur. Kendisine yapılan haksızlıklara karşı asla isyan etmemiştir; tam aksine büyük bir teslimiyet içinde tahammül ve sabretmiştir. Biliyordu ki davanın zaferi bu sabrın ucundaydı. Talebelerini yetiştirirken de öyle sırça saraylar vadetmemişti. Onların her an tepelerinde patlayacak zorluk ve felâketlere hazır olmalarını istemişti. Cennetin öyle kolay kazanılamayacağına ve cehennemin de fuzuli olmadığına dikkat çekmişti.

Bundan dolayıdır ki, Risale-i Nur davasına gönül verenlerin, kâinatta en büyük mesele olan iman karşısında en önemli görevlerinin, önce kendi imanlarını kurtarmak ve sonra başkalarının imanına vesile olmak için ellerinden geleni yapmak olduklarının bilincindeydiler.

Bediüzzaman, hayatının her anında olduğu gibi Kastamonu sürgününde de son derece rahattı. İnanıyordu ki Isparta kahramanları özümsedikleri hizmet anlayışını onsuz bile olsa harfiyen yerine getireceklerdi. Onlar Isparta’da kendisi Kastamonu’da davanın amacına doğru emin adımlarla gidişine birlikte şahit oluyorlardı. Onlar görevlerine kilitlenirlerken Bediüzzaman içten içe alkışlıyor ve zamanla lahikalarla da onların bu başarılarına alkış tutuyordu. Onlar dünyada “medar-ı tesellileri”ydi. Onlardan güzel haberler aldığında bayram yapıyordu; en küçük bir sıkıntı ona ulaştığında ne edip eder sıkıntılı olanlara lahikayla ulaşır teselli ederdi. Onların yaptıklarını uzaktan bile olsa haber alıp bir vesileyle onlarla bunu paylaşırdı. İşte bu paylaşımlarından bir demet aşağıya alıyoruz:

a) Bediüzzaman, Isparta kahramanlarının ihlasını tebrik etmekle âdeta bayram yaptığını yazdığı lahikayla paylaşıyor. “Böyle bir zamanda, böyle ihlaslı sadâkat, livechillah uhuvvet ve fisebilillah muavenet, ancak âlihimmet sıddıkînlerde bulunur”[21] demekle, ihlaslarına alkış tutuyor. Böyle olunca da davanın amacına ulaşmaması diye bir kaygı duyulamaz.

Bir başka lahikada bu kahramanların ihlaslarına “Bu acip zamanda, sizin gibi halis, muhlis, mahviyetli, fedakâr kardeşleri bize ihsan eylemiş”[22] diye değinerek Allah’a şükrediyor. Hele Hüsrev ile Hafız Ali’den aldığı mektuplardan “en derin kalbimde bir sürur, bir hiss-i şükran, bir memnuniyet hissettim” diye yazıyor. Ve hemen akabinde “Evet, kardeşlerim, sizler, ihlâs sırrını tam muhafaza ediyorsunuz. Bu kadar esbab-ı tefrika içinde vahdetinizi muhafaza, hakikaten bir harikadır”[23] ekleyerek, ihlas içinde birlik ve beraberliklerini tebrik ediyordu.

Bediüzzaman, böyle bir ihlâsı paylaşan Risale-i Nur bağlıları oldukça, Risale-i Nur’un mağlup olmayacağına ve bu kuvvetli dayanışmanın bu davayı daima yaşattırıp parlattıracağına kesin gözüyle bakıyordu.

b) Nur fabrikasının sahibi Hafız Ali ile Tahirî’nin kendisini sevindiren müjdelerinden söz eden Bediüzzaman, sordukları sorulara şu ilginç cevabı veriyor: “Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münasip gördüğü tarzlar, benim reyimin fevkinde, inşallah isabet ederler.”[24]

Burada onların kararlarını kendi düşüncesinin üstünde görüyor. Artık Bediüzzaman’ın onlara güveni tamdır.

c) Bediüzzaman, Isparta kahramanlarının gerçekten son derece bozuk olan bir atmosferde bu denli başarı göstermelerini, onların bağlılıklarına, kararlılıklarına, uhuvvetlerine, ihlas ve kahramanlıklarına bağlıyordu. Şahit olur gibi aldığı duyumlar onu ciddi sevinçlere boğuyordu. Onları bütün ruhuyla tebrik ederken, çok sevdiği yeğeni Abdurrahman ve kardeşi Abdülmecit yerine koyduğunu yazıyordu. Cenab-ı Hak’tan onların kalemlerinin siyah nur olan mürekkeplerinin her bir dirhemini yüz dirhem şehit kanı kıymetinde yapmasını dua ediyordu.[25]

O dönemin şartları gerçekten çok zordu. Isparta kahramanlarının bu hummalı gayretleri Bediüzzaman’ı da hayrete düşürüyordu. Onların hiçbir çıkarı yoktu; aksine akla hayale gelmeyen çileler, üstelik memleketin her tarafında genelde bir kıtlık vardı. Isparta kahramanlarını bu denli kahraman yapan ruh bu ihlas ruhuydu işte.

ç) Bediüzzaman, talebelerinden zaman zaman istediği “metanet”, “tesanüt” ve “dikkatli olmak” tı. Talebelerin bu üç unsura, özellikle düşmanların son derece sinsi olduğu bir zamanda ihtiyaçları çoktu. Isparta ve havalisi Risale-i Nur bağlılarında bunu fazlasıyla gördüğü için, onların “Demir gibi bir metanet” göstermekle başka yerlere de güzel bir örnek olduklarını ifade ediyordu.[26]

d) Bediüzzaman, bir bayram gecesi Kastamonu’da hastalanmıştı; o kadar ki şiddetli bir öksürük ve heyecan onu konuşmadan bile keserek tebrik yazmaya mecali kalmamıştı.

Böyle kritik bir zamanda, Isparta havalisinde yüzer genç Said’ler ve Hüsrev’lerin yetiştiğini hatırlıyor. Kaderin emrine her an amade olduğunu ve “Bu ihtiyar ve zaif Said dünyadan kemal-i istirahat-i kalple veda etmeye hazırdır” demek suretiyle davaya varis olan Risale-i Nur bağlılarına olan güvenini tazeleyip ilan etmekten kendini alamıyordu. Canla başla çalışan o kahramanlara teşekküre borçlu olduğunu söylüyordu.[27]

Bediüzzaman Kastamonu’da bile olsa, davanın bir üstadı olarak, Risale-i Nur bağlılarının her hareketinden haberi vardı. İhlâsla görevlerine devam edenleri anında “lahika” denilen mektuplar vasıtasıyla ödüllendiriyor, az da olsa kusur yapanları da en yumuşak ve eğitici bir üslupla uyarıyordu. İletişime çok önem veriyordu. Talebelerinden haber almadığı an olmuyordu. Alamazsa son derece rahatsız olurdu zaten. Biliyordu ki dava karşılıklı iletişim sonunda ancak amacına ulaşabilirdi.

Mektuplar Risale-i Nur bağlılarına birer terapiydi

Bediüzzaman ihtiyaç anında çok mektuplar kaleme almıştı. Her mektup bir hakikatin ya açıklamasına ya da bir tereddüdün ortadan kalkmasına yönelikti. Mektuplar ister özel ve isterse geneli ilgilendirmiş olsun hepsi âdeta bir terapi niteliğindeydi.

Dava, bilgili olmanın yanında moral yönünden de çok sağlıklı bağlılar ister. Bediüzzaman özellikle talebelerini gerek kişisel ve gerekse sosyal donanımlara sahip olmaları için elinden geleni yapmıştı. Onların kılına bile zarar gelmemesine özen göstermişti. İnanıyordu ki bu kutsal davanın kıyametin kopmasına kadar sağlıklı gitmesinde kaderin de reva gördüğü bir şekilde onun candan dostları olan talebelerinin hizmetleri önemliydi.

Bu şu demektir ki, Risale-i Nur davası, Bediüzzaman’sız yürüyemeyeceği gibi “demir” gibi bir irade ve metanete sahip talebeleri olmadan da yürüyemezdi. Bediüzzaman’ı onlarla buluşturan kaderdi. O buna “iktiran” diyordu ki hiç kimsenin bir başkasının minneti altına girmek gibi bir zorunluluğu hissetmeye gerek yoktu. Bediüzzaman ve en kritik bir anda imdadına koşan bu bağlılar birbirini tamamlıyorlardı. Davanın gerçek sahibi ise Allah’tı.

Bediüzzaman Risale-i Nur bağlılarına sürekli önlem almayı tavsiye ederdi. Çünkü iç ve dış düşmanlar sinsi ve acımasızdı. Nitekim Hz. Ali de ta o zamandan bu hizmet birimine bunu tavsiye ediyordu. Müslüman, kimseyi aldatmayacağı gibi asla birilerine de kanıp aldanmayacaktı da.

Aslında her mektubun hitap cümlesi başlı başına bir terapiydi. Yalnızca yalın bir ifadeyle “Aziz, sıddık, halis ve muhlis kardeşlerim” diye hitap ederken bile, muhataplarının iç dünyasından girerek bütün duygu tellerinin titreşmesini sağlamasına yeterdi. Aslında ondan aldıkları mektuplarla Risale-i Nur bağlıları ve bu bağlılardan aldığı mektuplarla koca Bediüzzaman karşılıklı bayram ederlerdi. Varsa sıkıntıları anında uçup giderdi.

Bir gün, Isparta havalisinden birkaç mektup alınca, “Güya yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye, sürur gözyaşları çok hüzünlerimi sildi”[28] diyerek, mektupların karşılıklı nasıl terapi işlevini yerine getirdiğini gösterme noktasında ilginçtir. Bediüzzaman da, oluşturdukları samimi birlikteliklerine bağlı olarak hepsine birden yazdığı mektupta her birinin ihtiyaçlarına ayrı ayrı cevap veriyordu. Onlarla ayrı ayrı empati yapıyordu. Bu mektuplardır ki Isparta kahramanlarını son derece canlı tutuyordu. Aldıkları her mektupta kendilerine yeni bir can geldiğini hissediyorlardı. Denilebilir ki içlerinde var olan bu muhteşem enerjilerini bütünüyle hizmete yönelten bu mektuplardı.

Isparta kahramanlarının bir kısmı az da olsa bazı hocalarla sorunları olabiliyordu. Bediüzzaman’ın onlara tavsiyesi, onlarla asla bir tartışmaya girip menfi olaylara sebep olmamalarıydı. Özellikle kendi şahsından kaynaklanıyorsa, kendisinin “Risale-i Nur’un bir hizmetkârı ve o dükkânın bir dellalı” olmasından bahisle, ilgili vaiz ve âlim şahsa “Benim tarafımdan selam söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum”[29] diyerek, bu konuda talebelerinin olumsuz davranışlarına izin vermiyor ve sorumluluğu üzerine alarak onları rahatlatıyordu. Bu, Müslümanlarla iletişim ilkelerinin ne olması gerektiğine ilişkin bir vurguydu. Bu ölçüler aynı zamanda talebeleri için de ciddi bir terapiydi. Sabır, bir Müslüman kardeşinin bilmeden sergilediği tavrına karşı müspet hareketti. Ellerinde olmayan yetişme tarzından kaynaklanan bir kişiliğe sahip insanlar çevrede çoktu; bunlar aslında iyi bir İslamî ve imanî kültürle yoğrulmuş Risale-i Nur talebelerinden beklediği empatiydi. Risale-i Nur talebeleri, bu açıdan da içinde oldukları toplumlarında bir kutup yıldızı gibiydiler.

Risale-i Nur talebelerinin diğer insanlar gibi dünya meşgaleleriyle de başları dertteydi. Hele o 1930-1940’lı yılların maddî ve manevî sıkıntıları çoktu. Bu şartlar karşısında onlara hava ve su gibi gerekli olan manevî destek, yani moraldi. Bediüzzaman’ın da talebeleri konusunda bu konuda endişeleri yok değildi. Yüz yüze gelip şüphelerini silemediği durumlarda hiç olmazsa mektupla onlara ulaşarak, “Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkit etmemesi, Risale-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız”[30] demekle, varlık sebepleri olan davalarından ödün vermemelerini ve böylece ancak huzura kavuşabileceklerini hararetle tavsiye ediyordu. Biliyordu ki küçük bir ihtimal, davadan soğumak suretiyle ebedî hayatlarına mal olabilirdi; bu ise belli bir düzeye gelenler için büyük bir yıkımdı.

Bediüzzaman çağın hastalığına karşı duyarlıydı ve davanın adamlarını böylesi bir hastalığa bulaşmaktan titizlikle koruyordu. Ayette “Onlar dünya hayatını seve seve tercih ederler”[31] diye geçer. Bu hastalık, dünya hayatını ebedî hayata bilerek tercih etmektir. Bir anlamda değerlerin tersyüz olmasıdır. Bir başka ifadeyle cam parçalarının elmaslara bilerek tercih edilmesi ciddi manevî bir hastalıktır. Devamında telafisi mümkün olmayan yıkımlara sebep olabileceğine işaret ediliyor. Bu genele yayılma istidadı gösteren bu hastalıktan ancak Kur’an’ın zamanımıza bakan bir mucizesi olan Risale-i Nur’un o akıl ve kalbe hitap eden ilkeleri kuruyabilir.[32] Günümüz gelenek ve göreneğinin de desteklediği bu hastalığa deva olan Risale-i Nur’u yayma görevini, işte bu metin, sarsılmaz, sebatkâr, halis, sadık ve fedakâr diye tavsif ettiği talebeleri üstlenmiştir.

Siyaset tutkunluğu özellikle günümüzde bir hastalıktır. Kur’an bizi siyasetten menediyor ki elmas gibi hakikatler cam parçaları haline gelmesin. Siyaset en basitinden çıkar için taraf tutmaktır. Hele tarafı tutulan haksızsa, zulme varan bir haksızlık ortaya çıkar. O halde şefkat, vicdan ve hakikate göre siyaset asla bir ölçü ve bir değer değildir. Bediüzzaman Risale-i Nur bağlılarını siyasete bulaşmamaları için gerek lahikalar ve gerekse risaleler vasıtasıyla çok uyarılarda bulunmuştur.

Bediüzzaman yalnızca talebelerini değil millet ve vatanı kaostan kurtarmak için de uğraşmıştır. Yani Risale-i Nur kişisel olduğu kadar ortaya koyduğu esaslarla toplumsal olarak da milletin topyekûn huzurunu hedeflemiştir. Bu bağlamda beş esasa dikkat çekmiştir: 1) Merhamet, 2) Hürmet, 3) Emniyet, 4) Haram ve helalı bilip haramdan çekilmek ve 5) Serseriliği bırakıp itaat etmek.[33]

Risale-i Nur, toplum hayatına baktığında, bu beş esasın yerleşmesine önem vererek düzen ve asayişin sağlanmasına çalışır. Risale-i Nur bağlılarının da gayreti her zaman bu yolda olmuş ve davranışlarını müspet hareket üzerine bina etmişlerdir. Müspet hareket, sosyal hayatta bu kahramanların karakterini teşkil eder. Bediüzzaman sürekli menfi davranışlardan sakınmalarını ve asayişe yardım etmelerini tavsiye etmiştir.

Sonuç

Risale-i Nur’un ana vatanı Barla ve Isparta havalisiydi ya, Isparta kahramanlarıyla acı tatlı hiç unutamayacağı çok hatıraları oldu Bediüzzaman’ın. O zor günlerde ona gönül verdiler, Barla’da ve Isparta’nın diğer yerlerinde onu hiç yalnız bırakmadılar. Bu candan sevdiği talebelerine “kahraman” unvanını yerinde takan da kendisiydi. Gerçekten kahramanlardı; daha çiçeği burnunda bu davanın ilk on yıl içinde Eskişehir Hapishanesi’nde bir de büyük bir testten geçmişlerdi. Bediüzzaman yüz yirmi talebesiyle Eskişehir Hapishanesi’ndeydi. Haklarında idam isteniyordu. Her tarafa korku salınmıştı. Büyük bir askeri birlik gözetiminde Eskişehir’e, trenle saman vagonlarında, aç ve susuz, büyük bir mahrumiyet içinde hapishaneye konulmuşlardı. Ama bu yüz yirmi kahraman Üstadlarının etrafında kenetlenmişti. Risale-i Nur tarihinde ilk kez sonu belirsiz bu hapis, insan olmaları noktasında bu kahramanları tedirgin etmediği söylenemezdi. Bediüzzaman bu şartlarda da onları moralsiz bırakmamıştı.

Bir Nakşibendi evliyasından bir zat, onlara el atarak kendisine mürid edinmek istedi. Ne kadar uğraşmışsa onları kendisine çevirmeyi başaramadı. Yalnız bir kişi ama geçici olarak o şeyhe kandı.

Bediüzzaman hapishanedeki bu olayı Risale-i Nur talebelerinin bu sınavı başarıyla kazanmaları olarak gördü ve Isparta kahramanları ondan tam not aldı. Bu kahramanları Kastamonu talebelerine de onlardan sonra gelecek olanlara da örnek gösterdi.

Bediüzzaman, “o şakirtlerin gayet keskin kalp ve basireti şöyle bir hakikati anlamış” diye onlardan söz ederek şu gerçeği zihinlere kazıyordu: “Risale-i Nur’a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, müminin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.”

İman hizmetinde olmak ile tarikat yolunda ilerlemekle ilgili bu doğru karşılaştırma ve tespiti yaptıktan sonra Bediüzzaman, bu olayın ince bir sırrın kavranması sonucunda olduğunu belirtir. Bediüzzaman bu sırrın bütün risale-i Nur bağlılarınca kavranmasına ısrarla vurgu yapmak ister gibidir. İşte Mehmet Feyzi’ye hitaben yazdığı bu mektupta, Isparta kahramanlarından sitayişle bahsederek, “bir kısmının akılları görmese de, umumun keskin kalpleri görmüş ki, benim gibi bîçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı, müçtehitlere dahi tercih ettiler” diye söz etmesi, onların ihlasına ve kendisinin bir arkadaş oluşuna vurgusu ancak bu kadar ifade edilebilir.[34]

Davaya sarılıp davanın yalnızca hizmetinde bulunmakla yetinmenin bilinci böyle olur. Mehmet Feyzi’ye “Bu hakikate binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, "Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım" dese, sen Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın!” demekle önemli bir kriter hatırlatmasının yanında Isparta kahramanlarının ne denli bir samimiyet ve bağlılık gösterdiklerini onaylamasından başka ne olabilir? Onlara bu denli güven duymasının sırrı budur işte.

Evet, davalar zor dönemlerden geçmedikçe belli bir kıvama ulaşamadıkları gibi uzun ömürlü de olamazlar. Risale-i Nur davası da bu engebeli ve sarp yamaçlardan geçerek hedefine adım adım ulaşmıştır. Risale-i Nur bağlıları bu zor sınavlardan geçmemiş olsaydılar, Risale-i Nur gerek yurt sathında ve gerekse yurt dışında milyonlar tarafından okunmaz ve üzerinde tezler yazılmazdı. Bu gelinen düzey, hiç şüphesiz onların tabi tutuldukları imtihanı alınlarının akıyla kazanmalarıdır.

[1] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 163.Mektup, erisale.com

[2] Şahiner, Necmettin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s: 319, Nesil Yayınları, İstanbul

[3] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 66.Mektup, erisale.com

[4] Hayatü’s-Sahabe, A. Ahmed Nedvi, Sahip Ensarî, S: 272, Yeni Asya, İstanbul

[5] Kara, Hüseyin (2013) Çağımızda Bir Havari Zübeyir, Merak Yayınları, Ankara

[6] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, 13. Mektup, erisale.com

[7] Şahiner, Necmettin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s: 321, Nesil Yayınları, İstanbul

[8] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 1. mektup, erisale.com

[9] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 2. mektup, erisale.com

[10] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 51. mektup, erisale.com

[11] A.e.

[12] A.e.

[13] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 86. mektup, erisale.com

[14] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 96. mektup, erisale.com

[15] Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, 11. mektup, erisale.com

 
popüler cevapdünya atlası