Kalkınma sürekli bir keşif ve yenilenme faaliyetidir

Eklenme Tarihi: 17 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2019

Prof. Dr. Bilal SAMBUR'unMarifet, Sanat Ve İttifok İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu Değerlendirme Oturumu Konuşma Metnidir

Konu üzerinde çok farklı görüşler ve düşünceler ifade edildi. Bu aktivitemizden zihnimizde kalan bir takım düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Bence bu toplantının, bu sempozyumun en ciddi sonucu, en ciddi katkısı, sosyal kalkınmayı doğru bir referansa dayandırarak tartışmış ve gündeme getirmiş olmasıdır.

Şimdi referans Risale-i Nur Külliyatı ve referans kişi ise Said Nursi’dir. Bence bu noktada en önemli husus, Risaleyi ve Said Nursi’yi birbirinden ayırt etmek mümkün değildir. Kalkınma perspektifini tartıştığımız zaman Said Nursi’yi insani kalkınma teorisini bizzat hayat hikayesinde uygulamasını yapan kişi olarak görürken Risaleyi de belki bunun hem manevi, hem maddi, hem imani boyutlarda nasıl uygulanacağına dair kavramsallaştırması olarak okumamız mümkündür.

Şimdi ben bu bağlamda Said Nursi’yi neden sosyal kalkınma pratisyeni olarak düşünüyorum? Çünkü Üstad şu anda bu toplantıyı yaptığımız bölgede hayatının çoğunu geçirmiş bir insan. Buranın tarih boyunca en önemli sorunu, insani kalkınmadır. Yani insanlık medeniyetinin başladığı yer olmasına rağmen maalesef insani kalkınma açısından özellikle son 200-300 yıl en çok geri kalan, her açıdan dipte olan bir bölgedir; hem fiziksel, hem beşeri, hem sosyal açılardan. Burada yaşamış birisi olarak bundan rahatsızlık ve ızdırap duyan birisidir. Yani Nursi, rahatsız bir insandır. Bir problemi, bir sıkıntısı var.

Tanıtım filminde geçen Kürtçe makalesinde yaptığı bir tavsiye var. Yani ne yapmalısınız? Yapacağınız şey; “okumak, okumak, okumak”. Aslında bu, sadece bir klişe ifade değildir. Bu ızdırabı yaşayan, beraber bulunduğu toplumun içinde bulunduğu halden rahatsız olan bir insanın tavsiyesidir. Endişesi var. Sadece bunu söylemiş olmak için söylemiyor. Okumanın, ilmin, irfanın yerine getirilmeyeceğinden, bu yolun takip edilmeyeceğinden dolayı Said Nursi’nin bir endişesi var. Sanıyorum o kaygıdan, o endişeden dolayı özellikle defalarca “okumak, okumak, okumak” vurgusunu yapıyor. Bir endişe ve kaygı insanı olarak Nursi, sadece tavsiye etmekle yetinmiyor aynı zamanda bunu pratik düzeyde nasıl gerçekleştirebilirimin de yollarını arıyor. Bunun için de o zaman ki başkente gidiyor. Kendi projesini o dönemin hükümetine arz ediyor. Nedir o proje? Uluslar arası bir nitelikte bir eğitim kurumunun Van’da kurulması. Aslında marifet, sanat ve ittifak dediğimiz üç değerin mücessemleştiği projenin adı bu üniversitedir: Medresetüzzehra projesi. Maalesef bu proje sunulduğu zaman karşımıza şu çıkıyor. Bu projeyi getiren bir aydına, bir âlime o dönemin hükümeti mükafat olarak “senin yerin tımarhanedir” diyor. Şimdi aslında burada olan hadise, öykü şu. İnsani kalkınma nasıl olur ve insani kalkınma nasıl yok edilir?

Şimdi insani kalkınmanın nasıl olacağına dair somut bir proje ile gelen insanı siz deli diye tımarhaneye yolluyorsunuz. Siz projeye, fikre değil, bizzat insanı çürütmeyi esas alıyorsunuz. Yani Nursi’yi tımarhaneye yollayan zihniyeti insanı çürüten bir zihniyettir. Sosyal kalkınmayı yok eden bir mantık bu. Oysa Medresetüzzehra projesinin marifet, sanat ve ittifak temelinde mücessemleştiren zihniyet ise, insanı yaşatan, insanı kalkındıran bir proje. Biz bu iki zihniyetten hangisini seçeceğiz? Nursi’nin aslında hem yaşam pratiği ile hem Risaledeki kavramsallaştırmasıyla önümüze koyduğu temel iki seçenek var. Nursi’nin bize sunduğu insanı yaşatan, insanı kalkındıran seçeneği tercih etmemiz lazım. Bundan öğrenebileceğimiz şey şu. Her ne olursa olsun insanı çürütmemek, yozlaştırmamak, bitirmemek lazım. İnsanı bitiren fikirleri, düşünceleri ve politikaları çöpe atmak lazım. Nursi’nin projesine karşı çıkılabilir. Tımarhaneye yollamak yerine, o projeye başka bir proje ile karşılık verilebilir. Ama fikri değil, düşünceyi değil, projeyi değil, bizzat insanı yok etmeyi ve tüketmeyi esas alıyorsanız artık orada sizin insanlık adına, medeniyet adına, sanat adına, marifet adına hiçbir iddianız kalmıyor demektir.

Şimdi bir de senaryoyu şöyle kuralım. Nursi’nin o tımarhanede ömrünün tüketildiğini düşünelim. Şimdi bu bölgenin en büyük beşeri sermayesi, en büyük beşeri referansı olabilecek bir insanın böyle heba edilmiş olduğunu düşünsek biz bu gün onun sosyal kalkınma perspektifinden yüz yıl sonra bile bahsetmemiz mümkün olacak mıydı? Yapılan şey, sadece o dönemki topluma yapılan bir kötülük değildir. Aynı zamanda gelecek olan nesillerin de bir beşeri birikimden mahrum bırakılması gibi vahim bir sonuç ortaya çıkacaktı.

Şimdi bu bağlamda marifet, sanat ve ittifak olarak formüle edilen üçlü sacayağının insani kalkınma perspektifinden çok sağlıklı bir yol haritası oluşturduğunu düşünüyorum. Şimdi bu yol haritası bize ne söylemektedir? Bu yol haritası her şeyden önce şunu yapmaktadır. Üç gün boyunca ortaya çıkan temel tez şu oldu. Kalkınma sadece ekonomik kalkınma değildir. Kalkınma sadece teknolojik ürünler icat etmek değildir. Kalkınma sayısal verilerden, teknolojik ürünlerden daha fazla bir şeydir. Nedir daha fazla olan bir şey? İnsandır. Kalkınmanın her şeyden evvel insan merkezli olduğunu ifade ettik. Bence bu çok yanlış bir şey. Daha doğrusu eksik bir şey. Marifet, sanat ve ittifak yaklaşımı, kalkınmanın merkezine insanı yerleştirmemektedir. Bu yaklaşım, kalkınmanın ve gelişmenin her tarafına insanı yerleştirmektedir. Yani başında, sonunda ve ortasında tamamen insan olan bir perspektifi esas almaktadır. Kalkınma süreçlerini belirleyen hem dışsal faktörlerin, hem içsel faktörlerin her tarafında insanın olması gerektiğini söylemektedir. Bence marifet, sanat ve ittifak perspektifinin bize sunduğu en önemli şey, kalkınmanın her tarafının ve her boyutunun insanla doldurulması gerektiğidir. İkinci olarak kalkınma sürecini insanla dolduran bu üçlü perspektif, aynı zamanda sırat-ı müstakim/dosdoğru yolda, dosdoğru ilişkiler zinciri içerisinde nasıl yol alacağımıza dair de bize önemli şekilde rehberlik yapmaktadır.

Kalkınma için ilk önce insanın sadece tanrılaşan, azgın, haddini bilmeyen bir varlık olarak düşünülmemesi gerekmektedir. İnsan hürdür ama her halükarda abdullahtır. Aynı zamanda bize Abdullah olma bilincini de veren bir zihniyet. Yani bunun adı nedir? Allah’la doğru bir ilişkinin kurulmasıdır. Bunun yanında insanın kendisi ile doğru/müstakim bir ilişki kurulmasıdır. Aynı zamanda toplumla ve çevreyle kainatla doğru bir ilişkinin kurulmasıdır. Zaten kalkınmanın temel paradoksu, açmazı bu. Şimdi kalkınmanın gerekliliği konusunda bir sıkıntı yok. İnsanın kalkınan, gelişmeye yönelen bir varlık olduğu kesin, çünkü o, statik bir varlık değil. İnsanın her yaş dönemi; çocukluk, gençlik, yaşlılık, ileri yaşlılık bunların hepsi kendisine özgü özellikler içermektedir. Aynı şekilde toplumların gelişim biçimleri de bireylerin gelişimlerine paralel olarak bu değişim çizgisini yansıtmaktadır. Ancak bu kalkınmanın niteliği nasıl olacak? İşte burada Nursi, bence çok önemli bir başka perspektif, bize sunmaktadır. Bize demektedir ki, her şeyden önde insan iki seçenekle karşı karşıyadır: 1-Topyekün insani çöküş durumu vardır. 2-Topyekün insani kalkınma durumu vardır. Topyekun çöküşün ana kaynakları insanlığın ezeli düşmanları olan cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Tarihin her döneminde olan durum budur. Yani cehalet, fakirlik, sefalet ve çatışma durumları. Bunlar topyekun çöküşü sürekli besleyen şeylerdir. Şimdi biz bu çöküşe nasıl bir merhem sunacağız? Bunun da karşılığı topyekun insani kalkınmadır. Bunun da referansı marifet, sanat ve ittifaktır. Üç gün boyunca biz bu üç kavramın ne anlam ifade ettiğini keşfetmeye, anlamaya çalıştık. Ben bu bağlamda Risale merkezli sanat, marifet ve ittifak kalkınma perspektifinin sadece birtakım spekülasyon ya da belirli bir doktrine hapsolan ya da belirli bir kişinin görüşleri etrafında sınırlı bir yorum yapmanın ötesinde aslında kalkınmayı sürekli bir keşif ve yenilenme faaliyeti olarak anlamak lazımdır. Modern dönemde kalkınma ve gelişim adına çok şeyi başardı. Balıklar gibi yüzmeyi, kuşlar gibi uçmayı başardık. Denizaltılarımız, uçaklarımız var. Uzaylara gidiyoruz. Ama bir şeyi gerçekleştiremedik. İnsani kalkınmayı, barış, adalet, hukuk, ahlak ve özgürlük temelinde nasıl gerçekleştirebileceğimizi bilemedik. Son 200 yıldır yaşadığımız insansız kalkınma paradigmasına karşı Nursi, gerek doktrini ile gerek pratiği ile aslında insanı yeniden kalkınmanın aktörü olmaya, sahih anlamda bir kalkınma için sahih olarak insanın kendisini yeniden olgunlaştırmaya, inşa etmeye davet etmektedir. Yani biz bu çağrıyı, yeniden insanlığın yeryüzünü imar ve iskân etmek için sahih olan halife misyonuna davet olarak okumamız mümkündür diye düşünüyorum.

Bu organizasyonu düzenleyenlere çok teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum.

 

 

popüler cevapdünya atlası