KAHRAMANLIK RUHUNUN DİNAMİKLERİ

Eklenme Tarihi: 03 Mayıs 2017 | Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2017

A. TAKIM ÇALIŞMASININ ZARURETİ

Asırlara göre insanlığın gelmiş olduğu bir seviye vardır. Bu seviyeler bazen kişileri ön planı çıkarır, bazen buluşları bazen de metotları. Bu zaman ise takım ruhunun, şahs-ı manevinin hükmünü icra ettiği bir asır olmuştur. Ehemmiyet ve değer; kişilerin kendilerini unutup dâhil olmuş oldukları ekibin getirilerine göre olmaktadır. Kişi tek başına elde ettiği faydadan daha fazlasını bir şirkete dâhil olmakla elde etmektedir. Şahsi teşebbüs ve girişim hareketleri ortaklık mantığına göre hareket edenlerin yanında oldukça sönük kalmaktadır. Bu husus aslında atasözlerimizde de kendini göstermektedir.

“Bir elin nesi var iki elin sesi var.”

“Birlikten kuvvet doğar.”

“Sürüden ayrılanı kurt kapar.”

“Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir…”

Bu gibi sözlerin değeri bu zamanda oldukça daha iyi anlaşılmıştır. Gerek maddi sahalarda gerekse de manevi konularda takım ruhuna göre hareket etmek çok zaruri bir gereklilik olmuştur. Çünkü insanların ihtiyaçları oldukça ziyadeleşmiş bunların cevaplanması için çok yoğun bir tempo ile çalışmak gerekmektedir. Bu taleplere uygun zamanda ve miktarda cevap vermek için de hem fazla sermayeye ve hem de fazla çalışana ihtiyaç duyulmuştur. Bu ise sağlam ve hedefine kilitlenmiş birlikteliklerle daha da mükemmeliyete taşınmaktadır.

Takım çalışması içerisinde olanların ortak hedefleri ve ortak prensipleri varsa o zaman o takım ruhunun ortaya çıkaracağı netice hem şahsi teşebbüse göre daha çok hem de süreklilik esasına göre kalıcı bir “birliktelik” gündeme gelecektir. Özellikle bu takım çalışmasına bu zamanda manevi konularda daha da ihtiyaç vardır. Zira insanlar maddiyatta yoğunlaştıkça maneviyatta o kadar çok uzaklaşmışlardır. Bu durumda insanların maneviyat dünyasına gıda yetiştirecek gayret sahiplerinin bu takım çalışmasına daha çok ihtiyaçları vardır.

Bu asrın başka belki de en dehşetli bir özelliği, maneviyatı ilgilendiren en önemli hizmet dalı olan dini hizmetlerin devletlerden soyutlanarak tamamen vicdanlara hapsedilerek sadece his olarak yaşanması aldatmacası olarak göstermiştir. Bu hizmetin layığı ile yapılması ve imana muhtaç gönüllere iman Nur’unun sürekli telkin edilebilmesi için sürekli insanlara istinat noktası olacak ciddi standartlara göre hareket eden bir ekibe ihtiyaç göstermiştir. Çünkü imanın muhalifi olan sahalarda ciddi faaliyetler olmakta adeta bir insana bütün dünya hücum etmektedir. Yani bir insana ekip halinde bütün vasıtaları ile hücum edilmektedir.

Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdi şahısların dehası, ne kadar harika da olsalar, cemaatin şahs-ı manevisinden gelen dehasına karşı mağlup düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslam’ı bir cihette tenvir edecek ve kudsi bir dehanın Nur’ları olan bir vazife-i imaniye, biçare, zayıf, mağlup, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa, o yük düşer, dağılır.( Emirdağ Lâhikası I, s. 71)

Bu durumu Said Nursî Hazretleri şöyle anlatmaktadır: “Mesela: Nasıl ki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafınbüyük kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar; düşman tarafı en büyük ordusunun cihazat-ı muharebesini kendi taburuna imdat ve kuvve-i maneviyesini fevkalade takviye için her vasıtayı istimal ederek, ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır, ehemmiyetli bir istinadgahı kendine temayül ederek ihtiyat kuvvetini dağıtır, Müslüman taburunun herbir neferine karşı cemiyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir, bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, der: “Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlup olmaz muhteşem orduların, tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz, kâinatı dağıtamayan onu dağıtamaz. Şimdilik mağlubiyetin sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı maneviye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki; herbir neferin, istinad noktaları olan dairelerden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevi ve bir cemiyet hükmüne geçsin.” dedi ve tam kanaat verdi.” (Kastamonu Lâhikası, s. 55)

Bu konuda başka bir ifadesi de şöyledir:

“Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahsı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek…” (Lem‘alar, s. 151)

Zamanının gerekliliklerini çok iyi şekilde analiz eden Said Nursî Hazretleri tevekkül konusunda çok hassas olduğu için kendi üzerine düşen konuyu çok iyi analiz etmiş ve Kur’an’dan almış olduğu düsturlarla ehl-i dalaletin cemaatle hücumuna karşı bir cemaat meydana getirmenin gayretine düşmüştür. Bunun için de insan sıfatına haiz herkesi kendine yakın görmüş ve onlarla birlikte kalıcı bir manevi hizmet yapmanın gerekliliğine inanmıştır. Bunun için de hiç kimseyi o ya da bu sebeple dışlamadan hizmetinde istihdam etmenin derdine düşmüştür. Isparta Kahramanlarının birincisi olan Üstad Hazretleri en ufak hizmeti dokunan herkese vefa ile ve ebedi dostluk bağı ile bağlanmış ve onlara bir büyük veli şefkati ile kol kanat germiştir.

Bu konuda en önemli kıstası da kesinlikle onların şahsi kusur ve günahlarına atf-ı nazar etmemesidir. Mesela; Üstad Hazretleri Isparta kahramanlardan biri olan Tenekeci Mehmet Ağabeye:

— Senin arkadaşın yok mu diye sorar. O ise:

— Var Üstadım ama biri çatal pantolon giyer, biri yular takar,

biri de kafasına lenger takar der. Ki düşüncesi bu tip kıyafetlerin

Üstad’ın hoşuna gitmeyeceğini düşünür. Üstad ise:

— Fark etmez kardeşim getir sen onları bana der. Bu zaman iman kurtarmak zamanı, insanların giyim kuşamları ile uğraşacak zaman değil.

Bu diyologdan sonra Isparta kahramanlarının arsına üç tane daha ilave olacaktır. Hüsrev, Re’fet ve Rüştü Ağabeyler. Üstad hazretlerinin, bu takım ruhundan beklediği ayrı bir netice daha vardı. O da kıyamete kadar selametli bir şekilde bir Kur’an hizmetini yerleştirmek. Bunun için de çok kısa sürede hem Anadolu’da hem âlem-i İslâmliyet’te ve hem de âlem-i insaniyette ciddi olarak yapılması gereken faaliyetler vardı. Anadolu’da ciddi anlamda yapılmak istenen dinden soyutlanmış bir nesil yetiştirmek ve dine karşı Anadolu halkının bağlarının koparılması ve soğutulması, diğer taraftan da İslâm memleketlerinde yapılmaya çalışılan ayrıştırma projeleri ve insanlığın beyninde patlatılmak istenen dinsizlik bombası kendini hissettirmeye başlamıştır.

Bu asrın uzmanı olan ve tam isabetle de teşhis ve tedaviyi ortaya koyan Üstad’ın tedbirsiz ve atıl durması mümkün değildir. Bunun için kendisi bütün himmetini Kur’an’ın Nur’larını neşretmeyi hayatının en fıtri vazifesi olarak bilmekte ve yardımcı olarak da kendisine muavenet edecek arkadaşları aç insanın suya olan ihtiyaç hissetmesi gibi şiddetli dua ve taleple istemektedir. Bunun en güzel misallerinden biri şudur:

“Bu biçare Said’in gayet muhtaç olduğu ve yetmiş seneden beri o san’atla meşgul olması ve bazı gün iki yüz sayfa kadar tashihe mecbur olmasıyla beraber, on yaşındaki zeki bir çocuğun on günde muvaffak olduğu yazı kadar bir yazıya mâlik olamadığına hayret ediliyordu. Hâlbuki Said bütün bütün istidatsız değildir. Hem de nesebî kardeşlerinin hepsinin de güzel yazıları olduğu halde, bu kadar yazıya muhtaç iken böyle yarım ümmî vaziyetinin hikmeti, kanaat-i kat’iyemle şudur ki: Bir zaman gelecek ki, cüz’î ve şahsî iktidarlar, kuvvetler mukabele edemeyecek dehşetli ve mânevî düşmanların hücumu zamanında güzel yazı sahiplerini ruh u canıyla aramak ve hizmetine şerik etmek ve o çekirdeğin etrafında su, hava, nur gibi o mânevî ağaca hizmet etmek için o şahsî ve cüz’î hizmeti, küllî ve umumî ve kuvvetli ve bir kaleme mukabil binler kalemi bulmak hikmetiyle ve buz parçası gibi benliğini o mübarek havuz içinde eritmesiyle hakikî ihlâsı elde etmek ve bu suretle imana hizmet etmek hikmetiyle olmuş.” (Emirdağ Lâhikası II, s. 76)

Yapılması gereken işlerin âciliyetini ve ehemmiyetini çok iyi bilen Isparta kahramanlarının birincisi olan Hz. Üstad takım ruhundan ve onun neticesi olan sinerjiden faydalanmak isteyecektir. Çünkü bu bir tekvini emirdir. Üstad’ın bu İlahî muavenet vasıtasından bigâne kalması asla düşünülemez. Çünkü O’nun en önemli hayat düsturlarından biri: Dert, dermanı ile birlikte vardır. Derdin içinde dermanda birlikte vardır. Ona göre “dert yetmez mi sana derman olarak” (Lem‘alar, s. 232) formülüdür. Bunun içinde ekibini kurmak azmi ile arkadaşlarına ciddi sarılmış ve onlara mektupları ile ulaşarak hem vazifesinin neşir kısmını hem de ekip ruhunun temellerini aşılamıştır. Çünkü onun bir ideali vardır: “Bana Akdamar adasını versinler on yıl orada elli adam yetiştireyimbütün dünyaya İslâmiyet’i hâkim kılayım.” Bu idealinin tam zamanı onun için Barla olmuştur. Çünkü O duasını yapmış ve niyetine girmiştir. Birileri O’na zulmederken O: “Beşer zulmeder, kader adalet eder” formülünden hareketle Rabbinin duasını burada kabul edeceğini düşünmekte ve buna göre çalışmalarını sürdürmektedir.

Özellikle Barla hayatında birinci mesele olan iman konusunda çok eşsiz imanî meseleleri kaleme almış takım arkadaşlarının en temel ihtiyaçlarına cevap vererek onların kalblerini Kur’an hadimliğine bağlamış daha sonra ise özellikle Barla’dan Isparta’ya geldiğinde tamamen takım ruhunun temellerini atarak bir takım kurma gayretinin olduğunu görmekteyiz. Bu gayreti ise Isparta Kahramanlarını bir rol model olarak gündeme getirecektir. Bahusus ihlâs risaleleri tamamen bir takım ruhunun ihtiyacı olan prensiplerle doludur. Üstad şunu çok iyi biliyordu ki bir şey vücuda gelecekse bütün levazımı ile gelecektir. Çünkü hikmet dünyasında her şey bir sebebe/sebeplere bağlanmıştır. Bu sebeple de tevekkül açısından meseleyi her zaman ele alan Üstad, bu takım ruhunun tecessüm etmesi ve ondan beklenen maksut mananın tezahürü için alt yapıyı oluşturma gayretine girmiştir.

B. TAKIM RUHUNDAN BEKLENEN SİNERJİ

Üstad güncel dilde sinerji denen “sırr-ı adediyet ile ittifakın” neticesinde fevkalade bir neticenin ortaya çıkmasına gayret göstermiştir.

Sinerji kısaca şu misallerle açıklayabiliriz: “Bir zayıf halkanın gücü, ait olduğu zincir halatın gücüne eşittir..” Kazların “V” şeklinde birlikte uçarken, tek bir kazdan %70 daha hızlı uçmasının nedeni sinerjidir.

Üstad hazretlerinin: “Bana Akdamar adasını verseler on senede 50 talebe yetiştirsem, İslâm’ı dünya hâkim kılarım” demesi. “Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedîyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.” (Barla Lâhikası, s. 124)

O halde en kötü ihtimalle 2+2=5 ediyorsa ortaya bir sinerji çıkmış demektir. Fakat bu sinerji öyle bir şeydir ki Üstad’ın ifadesi ile “o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.” Bu sinerjik gücün ortaya çıkmasının, takım ruhunun ateşini yakmanın altı (beş) sırrı vardır. (Toktamış, s. 196-197

Arkadaşlık: Bir takım çalışmasından bahsedip de arkadaş, dost ve kardeş denilebilecek kimselerden söz etmemek mümkün değildir. Mektupların ekser yerlerinde bu ibareleri sık sık görmek mümkündür. Üstad hazretleri takımındaki arkadaşlarını ruhu gibi değerlendirmiş ve nesebi kardeşlerden daha yakın olarak nitelendirmiştir. Ve her bir talebesinin kendine Allah tarafından talebe, kardeş ve arkadaş olarak tayin edildiğini ifade etmiştir. Bir davanın arkadaşlar olmaksızın devam etmesi mümkün değildir. O zaman arkadaş takım çalışmasının olmazsa olmazıdır.

Nitekim daha sonraki yıllarında kendi ifadeleri ile kendi hayatını kardeşleri için feda etmek istediğini “Isparta vilayeti öyle hakîki kardeşleri bana vermiş ki, değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said’i onların her birisine maalmemnuniye feda eylerim” ifadeleri ile dillendirdiği gibi aynı şeyi de kendilerinden “bizler birbirimize lüzum olsa ruhumuzu feda etmeye hizmet-i Kur’anîye ve imaniyemiz iktiza ettiği halde,” diyerek bu ruhunun muhafaza edilmesini istemiştir.

“Cenâb-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyâr-ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan menedilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samîmi, gayyûr, fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsan etti. Zaif ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur’anîyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl-i kereminden, yükümü hafifleştirdi.” (Mektubât, s. 371)

Fena-fi’l-İhvan: Arkadaşların arasındaki verimin kalitesi birbirleri için yaşamalarıdır. Kendini değil takıma arkadaşını düşünmekle arkadaşlık ruhunun neticesi ortaya çıkar. Yoksa sayı artıkça keyfiyet azalacağı gibi faydadan ziyade bölünmeler, tartışmalar çıkacaktır. Bunun önünü alacak sır ise işte bu halet-i ruhiyedir. Ezcümle: Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem’ ve zam, kesir darbı gibi küçültür. Yani; Hesapta malumdur ki; darb ve cem’, ziyadeleştirir. Dört kere dört, on altı olur. Fakat, kesirlerde darb ve cem’, bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile darb etmek tüsü’ olur, yani, dokuzda bir olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa; ziyadeleşmekle, küçülür bozuk olur, kıymetsiz olur!.. (Mektubât, s. 475)

Tesanüt: Aynı amaç için bir araya gelmiş kişilerin neticeye odaklanarak bir dava ruhu titizliği ile omuz omuza vermesidir. Çünkü kaldırılması gereken yük çok ağır ve kıyamete kadar da bu yükün taşınması gerekmektedir. Bu durumda lazım olacak en önemli güç kaynağı ve kuvvet merkezi tesanüd halindeki birbirinde fani olmuş arkadaşlar topluluğudur.

“İçerisinde tesanüd bulunan bir cemiyet, durgunlukları harekete geçirmek için yaratılmış bir âlettir. İçerisinde hasetleşme bulunan bir topluluk da, hareketleri durdurmak için yaratılmış bir araçtır.” (Mektubât, s.475)

“Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider. "vela tenazeu fe tefşelü fetezhebe rihikum" işâret ettiği gibi, tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesanüd-ü adedîyle içtima etse, yüz on bir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksimü’l-a’mâl olmamak cihetiyle hareket etseler, kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.” (Barla Lâhikası, s.124)

Netice itibari ile yine Üstad’ın ifadeleri ile nur kahramanlarının en esaslı kuvveti ve nokta-i istinadı tesanüddür.

Eğitim: Isparta kahramanlarının kalbi Nur’lardaki Kur’an’ın bu asrın insanlarına dersi olan ulum-u imaniye ile tenvire edilmekte, hizmet-i imaniyenin kıyamete kadar kök salması ve selametle kalabilmesi için gerekli prensiplerin anlatıldığı lahikalarla da akıllar nurlanmaktadır. Çünkü tedbir gibi akıl yoktur. Onun için de Üstad hazretleri bu eserlerin çoğaltılmasını teşvik ederek hem bir eğitim kampanyasını başlatmış hem de neşir vazifesini gerçekleştirmiştir. Bu faaliyet hem beşikten mezara kadar ihtiyaç duyulan eğitim faaliyetini diri tutmakta hem de hizmet için eğitim faaliyetlerini de sürekli kılmaktadır.

“Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı itham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum.” (Lem‘alar, s. 166)

“İşte, kardeşlerim, dikkat ediniz, sizin nefs-i emmâreniz, kıyas-ı binnefs cihetinde, su-i zan noktasında sizleri aldatmasın, Risale-i Nur terbiye etmiyor diye şüphelendirmesin.” (Şu‘âlar, s. 332)

“Mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir.” (Sikke-i Tasik-i Gaybi,s. 74)

“Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir.” (Lem‘alar, s. 167)

Nuraniyet: Birbirini tamamlayıcı yetenek ve yeterliliklerden oluşan sinerjik gücü simgeler. Nasılki ışığın içinde farklı farklı renkler bir araya gelerek ışığı meydana getirirler. Birbirlerine ihtiyaçları vardır. Birbirlerini ötelemek değil bilakis tamamen birbirlerinde imtizaç ederek nuranî bir varlık hükmüne geçerler. Öyle de Isparta kahramanları da hangi yetenek ve kabiliyette olursa olsun birbirlerine sımsıkıya sarılmışlar ve ciddi bir şekilde nuranî bir vazifeyi deruhte etmişlerdir.

“Ezcümle: O mübârek cemaat ise-Hulûsi’nin tâbiriyle- telsiz telgrafın ahizeleri hükmünde ve-Sabri’nin tâbiriyle-nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayn ayrı meziyetleri ve kıymettar muhtelif hâsiyetleriyle berâber-yine Sabri’nin tâbiriyle-bir tevâfukàt-ı gaybiye nevinden olarak, şevk ve sa’y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr-ı Kur’anîyeyi ve envâr-ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere yetiştirmeleri...” (Mektubât, s. 372)

Burada ise şu iki özellik önemli olmaktadır: “Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmekgibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardımakoşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun,gayet samimî bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olankuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamaklâzım gelirken,” (Lem‘alar, s. 157-158)

“Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkkî ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta, herbiriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâm Köylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum: O zat yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. “O daha çok hizmet eder” dedim. Baktım ki, Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlâsla, onun tefevvukuyla iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdü lillâh, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.” (Barla Lâhikası, s. 125)

İhlas: Üstad hazretlerinin hiçbir eserin başına bu eser şu kadar süre içinde okunmalıdır ihtarını yapmadığı halde 21. Lem’a’nın başına böyle bir ifadenin konulması herhalde takım ruhunun olmazsa olmaz oluşundan olsa gerektir. İhlas risalesindeki o dört düstur ise ayrı bir sinerji gücünün meydana gelmesinin amilidir. Sadece bu Lem’a’nın başındaki ifadeler bile her şeyi anlatmaya yeterlidir. Ezcümle:

“Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’anîye’de arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.” (Lem‘alar, s. 159)

“Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz se nede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.” (Lem‘alar,s. 161-162)

“Bu manaların her daim Isparta diri kalması için ise kahramanların şu dört özelliğinin daima hayatlarına hayat olması gerekmektedir.” (Mektubât,s. 20)

Mutlak âcizlik: Nur kahramanları kendilerinde bir kuvvet ve havl görmezler, Sadece ve sadece Rablerine itimat ederler. Vazifelerinin hizmet olduğunu bilip vazife-i ilahiyeye karışmazlar. Kendilerini ne kadar aciz bilirlerse o nisbette inayet ve muavenete mazhar olacaklarını bilirler. Onların bu halleri ise daima aşağıdaki özelliklerini tetikler.

Mutlak şevk: Arkasında Rabbinin inayetini ve tevfikini hisseden bir kimse daima fütursuz çalışır, istihdam edilmek onlar için lezzetin ta kendisidir. Hiçbir zorbalık ve dünyevi menfaatler onları yollarından döndürmez. Çünkü onların matiyyesi şevkleridir. O binekten asla inmek istemezler.

Mutlak fakirlik: Hizmet ederken ve hayatlarını idame ettirirken ihtiyaçlarının nihayetsizliği ise onları Rablerinin rahmetine ve keremiyetine götürür. Onlar böyle bir atmosfere nail olmanın bereket ve izzetinin üzerlerinde devam etmesi için aşağıdaki formülü daima dillerinden düşürmezler.

Mutlak şükür: Nimetin nimet olması ve devam etmesi şükre bağlı olduğunu bilen Isparta kahramanları gerek amelen ve gerekse de kalen şükür ikliminde kendilerini bulundururlar. Bu dört haslet ise onları daima harekete amade bir otomatik cihaz hükmüne getirir.

C. SİNERJİNİN NETİCELERİ

Isparta kahramanları yukarıdaki hasletler ile hallenince takatlerinin fevkinde inayete ve ikramlara mazhar olmuşlardır. Bunlar ana hatları ile kısaca şöyle özetlenebilir.

Risale-i Nur’un Te’lifi: Evet, Kur’an-ı Azimüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nafiz bir içtihada malik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azim bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuku efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından azade olarak tam ihlaslarından doğan dahi bir şahs-ı manevide bulunur. İşte, Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevi tefsir edebilir. (İ. İ’caz, s. 8)

Bahsedilen bu şartlar Isparta kahramanlarının kahramanlıklarında tezahür etmiştir. Şöyle ki:

“Risale-i Nur’un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle, veyahut onun ihtiyac-ı manevi lisanıyla Kur’an dan gelmiş. Yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil, belki o tercümanın muhatapları ve ders-i Kur’an da arkadaşları olan halis ve metin ve sadık zatların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle, o tercümanın istidadından çok ziyade o Nur’ların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur’un ve şakirtlerinin şahs-ı manevisinin hakikatini onlar teşkil ediyorlar. Tercümanının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlassızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.” (Emirdağ Lâhikası I, s. 70-71)

Risale-i Nur’un Neşri: Eskimez yazının yasak edildiği bir dönemde yüz binlerce nüshaların el ile çoğaltılarak Anadolu’nun muhtelif yerlerine neşir edilmesi ve kısa sürede Isparta’nın bir ilim ve irfan merkezi olması ve İslâmliyet’in merkezinin hizmet-i imaniye ve Kur’an’iye nokta-i nazarından Isparta’da tezahür etmesi Üstad’ın ifadesi ile Şam-ı Şerif’in mübareketiyetini kazanması ile sadece Türkiye’nin değil Âlem-i İslâm’ın ve âlem-i insaniyetin de kalbi olduğunu göstermişlerdir. Yine Üstad’ın ifadesi ile “âlem-i İslâmlaindirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.” (Tarihçe-iHayat, s. 137) Üstad ferdi ferid olduğu için şahsi aleminde kalbi bu merkezde iken vazifedarlık ciheti ile de Isparta’yı dünyanın kalbi olarak görmüş ve o kalbin sekteye uğramadan çalışması için ciddi olarak iman dersinin neşrine ehemmiyet vermiştir. Nice hanım nur talebeleri eşlerinin yerine bağ bahçe işlerine bakmış, eşleri ise Nurların neşri ile ilgilenmişlerdir. Bazı beldeler bin kalem hükmüne geçmiş iman tekniğe meydan okumuştur.

İman dersi: Milletin kalb hastalığı zaaf-ı diyanet olduğunu teşhis eden Üstad yapılması gerekenin de iman derslerinin takviyesi ile sıhhat bulunabilineceğidir. Gelen rivayetlerden, “O zamana yetiştiğinizzaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınçhükmünde i’caz-ı Kur’an’ın Nur’larıyla mukabele edilebilir.” (Tarihçe-iHayat, s. 147-148) tavsiyesine müracaatla, Kur’an’ın bu asrın fehmine bir dersi olan iman dersinin anlatılmasına mesaisini sarf etmiştir. Bu öyle bir derstir ki; tarikat berzahlarında kırk yıl gereken bir süreye ihtiyaç bırakmamış, medrese usulünce de on beş yıl gerektiren süreye gerek kalmamış yerine göre on beş hafta kimisine göre ise on beş günde o yüksek iman dersi insanlara verilmiştir. Yine bu ders öyle bir ders ki başka esere nail olmayan bir bereketle insanların imanla kabre gitmesi garantisi ile Nur kahramanlarını kendine celb etmiş, bu da yetmemiş talihi olan nur talebelerini şehitlik rütbesi ile de taçlandırmıştır. Hem nur hizmeti ile ehl-i imanın kalblerindeki imanlar nefes almış, dünya ise Rabbinden aldığı izin ile kıyametten kurtulmuştur. Çünkü mahlûkatın yaratılmasının gayeleri bu nur dersleri ile tekrar tebarüz etmeye başlamıştır.

Amellere Ortaklık: Her taraftan binlerce günahın saldırdığı bir dönemde insanın şahsi ubudiyeti ve takvası yetersiz kalacağı için bu ubudiyet ve takva klasına yardım edecek sebepler tahtında bir sisteme gerek vardır. İşte o sistem nur kahramanlarının şahs-ı manevisi olmuştur. Umum Nur talebelerinin kazandıkları nur ve sevaplar bir kişinin kazancı haline gelmiştir.

“Risale-i Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i âmâl-i uhreviye kanunuyla ve samimi ve halis tesanüd sırrıyla her bir halis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, halis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşaallah ehl-i saadet olur.” (Kastamonu Lâhikası, s. 96)

D. TAKIM ÇALIŞMASININ VİZYON VE MİSYONU

Vizyon kelimesinin Nur’lardaki karşılığı gaye-i hayaldir. Yani bir insanın tek başına olduğu zaman hayal edip de yapamayacağı bir şeyi başkaları ile birlikte olduğunda yapmayı planladığı bir gayeye vizyon veya gaye-i hayal denir. Bu gaye-i hayal aynı zamanda Nur’lara hizmet edenlerin tek bir gaye etrafında toplanmaları ile kendilerini unutup tamamen gayelerine odaklanmalarını da tetiklemiştir. Bir buz parçası hükmündeki enaniyetler bu gaye-i hayal etrafında erimiş onun yerine Kevser-i Kur’anîye’den süzülen mübarek bir havuza su yetiştirip herkesin içinde rahatça yüzebileceği bir ummana sahip olmuşlardır. İşte o vizyon şudur: “Sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.)çıkarmak.” (Lem‘alar, s. 161) Bu vizyonu şekillendiren Allah’ın Rahîm ismine olan mazhariyettir. Bu vizyonun da ortaya çıkması için ciddi bir dava şuuru ve görev bilinci dediğimiz misyon olması gerekmektedir. İşte nur kahramanlarının misyonu ise:

- İnsan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâsı olmak,

- Hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmünde olmak,

- Bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademe olmaktır. (Lem‘alar, s. 161) Bu misyonu şekillendiren ise ism-i Hakîm’dir.

E. PRENSİPLER

Bir davanın muvaffakiyeti takip edeceği kırmızıçizgilere göredir. Nur kahramanlarının kıyamete kadar sürecek olan istikrarlı bir hizmet yapmaları onların bu standartlara göre vazifelerini ifa etmeleri ile mümkündür. Bunlar ana hatları ile şunlardır.

Sadakat: Bir dava adamının en önemli vasfı o davaya olan sadıkiyetidir. Çünü o dava onun ile yürüyecektir. Elbette ki Nur davası Ahmet ve Mehmet’le kaim değil ama insanlarla kaimdir sebepler tahtında. O insanın da en mümeyyiz vasfı davasına olan bağlılığıdır. Burada sakattan anlaşılan bir zorakilik değil bilakis davanın kudsiyeti ve bu zaman için elzemiyetinden kaynaklanmaktadır. İşte Isparta kahramanları bunu bihakkın yerine getirmişler, Üstadlarının medar-ı tesellileri olmuşlardır.

Sebat: Bir dava erinin en kıymetli vasıflarından bir de bu sebattır. Kıyamete kadar sürecek olan bir davada külliyet kazanmak için o davada şartlar ne olursa olsun, ağzı ne şekilde yanarsa yansın o davada kalıcı bir hizmet adamı olunmak isteniyorsa tıpkı bir çekirdeğin ağaç olması için toprakta karar kılması gibi davranması gerekir.

Takva: Bir dava adamının temsil görevi olduğu için birinci planda herkesten önce kendisinin davasının gereklerine göre davranması gerekir. Dava da iman davası olunca imanın da daima Nur’larını neşredebilmesi için kalblerin daima nurlu olması gerekir. Bu ise takva dediğimiz menhiyattan çekilmekle olmaktadır.

Sünnet-i Seniyyeye Mutabaat: Şahs-ı manevinin ortak bir kültürü varsa kaynaşma, anlaşma ve iletişim daha mükemmel olacaktır. Bu kültürü verecek olan yegane iklim sünnet-i seniyyedir. Hem her an ibadetle geçer hem de hareket tarzının kıblesi netleşir.

Tesanüd: Birlikte hareketin en temel ortamı tesanüttür. Tesanüt bir mayadır. Tesanüd bir maniveladır. Tesanüd bir çekim merkezidir. Hem dava adamlarının kadîm olmasını hem de başkalarının o davaya celbi tesanüt ile mümkündür.

İhlas: Bir şeyin emredildi diye emredildiği şekliyle yapılmasını anlatan ihlas düsturu nur kahramanlarının şahs-ı manevisinin en temel iklimidir. İhlas ile zerre yıldız gibi olur. Muvaffakiyet şartlarının en temel dinamiğidir. Nur hadimleri hizmet ederken kendi akıl fenerleri ile değil Nur’ların düsturlarına göre hareket ederek ihlas vadisinde muhlisen çalışmışlardır.

Risale-i Nur’lara Kanaat: Bu hasiyet aslında her şeyi özetler. Bu zamanın değerli hizmetinin Nur’larla insanların imanlarını kurtarmak olduğunun bilinmesi, iman hizmetinde başka hizmet tarzı aranmaması, kemiyete değil keyfiyete nazar edilmesi, şahsi, manevi makam ve mevkilerin peşinde koşmadan imanın ders ve talimi ile meşgul olunmasıdır. Ki Isparta Kahramanlarının en temel vasfı da budur. Ezcümle:

“Sen Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur’a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mümini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, müminin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan

daha sevaplı bir hizmettir. İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler. Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Senion günde velayet derecesine çıkaracağım» dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.” (Kastamonu Lâhikası, s. 83)

Bütün bu şartlar yerine getirildiğinde ise en makbul bir dua olan tevekkül vazifesi bihakkın yerine getirileceğinden bütün mevcudatın yaratılış sırrı tahakkuk etmiş olacak, İlahî hikmet şu kâinatı fırfıra gibi döndürmeye devam edecektir. Çünkü:

“Maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruhu kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’an dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.” (Lem‘alar, s. 336)

F. TAKIM RUHUNUN ZEHİRLERİ

Dünya imtihan dünyası olduğu için hayatın her anında bu iklim kendi fıtratını sergiler. Özellikle şeytan bu hizmetin hadimleri ile daha çok uğraşır. Çünkü hayırlı işlerin çok muzır manileri olur.

Rekabet: Ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede? Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim. Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

Tenkit: Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkkî ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta, her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz. Bu hizmet-i Kur’anîyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.

Gıybet: Gıybet arkadan yapılan tenkittir, tenkit ise yüze karşı yapılan gıybettir. Her ikisinden de insan hoşlanmaz. İnsan tenkit edecek daima bir şeyler bulabilir. Çünkü her insan mutlaka hem günahkâr en kötü ihtimalle ise mutlaka ehl-i kusurdur. Tenkit ise insanın çalışma ve hizmet şevkini kıran olduğu gibi söndüren öldürücü bir zehirdir.

Kıskançlık: Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister. Nur’lar kısa sürede her bir müdakkik talebesini zamanın mühimbir âlimi seviyesine getirdiği için, fakat esma-i İlahiye’ye mazhar keyfiyeti farklı olduğu için her birinin ayrı ayrı aynadarlığı vardır. Bu sebeple her bir nur talebesinide farklı farklı medar-ı muhabbet ve takdir edilecek güzel hasletler bulunabilir. Farklı cihetler kıskançlığı değil şahs-ı manevinin bereketini ve talebelerin birbirlerinin meziyetleri ile şakirane iftihar etmelerini gündeme getirir. Eğer bu zehirler şahs-ı maneviden çekip çıkarılıp atılmazsa görünüşte şahs-ı manevi varmış gibi gözükür ama kanserli bir hücre gibi şahs-ı manevi bünyesini zehirler durur. Daha da ileri giderse tahribat çok kolay olduğu için umum Isparta Kahramanlarının hukukuna tecavüz hükmüne geçecektir. Daha da ileri giderse de kıyametin kopmasına sebebiyet verir.

“Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’an gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.” (Lem‘alar, s. 336)

“Madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’anîye omzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz. "vela teşterı bi-ayati semenen kalila" âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye

zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’anîyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.” (Lem‘alar, s. 159-160)

“Ey kardeşlerim, dikkat ediniz. Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın.” (Mektubât, s. 427)

 

Kaynaklar

Nursî, Said, Risale-i Nur Külliyatı, Barla Lâhikası, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Emirdağ Lâhikası I-II, 1993, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, İşârât-ül İ’caz, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

Isparta Kahramanları Sempozyumu 354

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Kastamonu Lâhikası, 1993, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Lem‘alar, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Mektubât, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî 1, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Şu‘âlar, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

__________, Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, 1992, Envâr Neş., İstanbul.

Toktamışoğlu, Murat, Kot Pantolonlu Yönetici, 2001, MediaCat Yay., Ankara.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 336-354,  Risale Akademi. 

popüler cevapdünya atlası