İTTİHAD-İ İSLAM’IN SON AŞAMASI: CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA-İ İSLAMİYE

Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2017

GİRİŞ

XIX. ve XX. Yüzyıllar İslam toplumları için tam bir helaket ve felaketler asrı olmuştur. Çünkü bu asırda Kur’an’ın etrafındaki surlar olan Hilafet ve Saltanat-ı Osmaniye lağvedilmiş, medreseler, tekkeler, zaviyeler kapatılmış, ezan ve kamette ismüllah yerine başka isimler konulmuştur. Kısaca kudsi kaynaklarda deccal ve süfyan olarak nitelendirilen dehşetli şahıslar hükmetmeye başlamıştır.

İşte bu dehşetli hengame de cennet yaşı olan 33[1] yaşında bir genç olan Bediüzzaman Said Nursî 28 Nisan 1911[2] Cuma günü Şam Emeviye Camii minberine çıkıp, içinde 100 ehli ilim zatlar bulunan 10 bine yakın cemaate irticali olarak bir hutbe irad etti.[3] Ve bu hutbesinde yeis, istibdat, menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek, sıdk’ın hayatı içtimaiye ve siyasiyesinde ölmesi, adavete muhabbet, ehli imanı birbirine bağlayan manevi rabıtaları bilmemek gibi hastalıklara yakalanmış olan ehli imana en son hedefi gösterdi. Bu hedef “Cemahir-i Müttefika-i İslamiye” idi.

Risale-i Nur’dan öğrendiğimiz kadarıyla Hz. Mehdi’nin (a.s.) mühim vazifelerinden biride “hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanileriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir.”[4]  Hilafet-i İslamiye’nin İttihad-ı İslam’a bina edilmesi Üstad tarafından  “Cemahir-i Müttefika-i İslamiye[5]  Birleşik İslam Cumhuriyetleri şeklinde ifade edilmiştir.

 Bediüzzaman’a göre “bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam’dır.[6]  Ve “Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı tali’ siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihad-ı islamdır.”[7]  Yine Bediüzzaman’a göre “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi ittiba-ı Kur’an’dır.”[8]  Bediüzzaman’ın kastettiği kıta Asya, devlet Osmanlı, kavim Kürtlerdir. Yine kastettiği mariz asır XX. Yüzyıl, hasta unsur Osmanlı, alil uzuv da Kürtlerdir.[9] Bediüzzaman’ın öngördüğü ittihad, politik mülahazalardan önce imani bir sorumluluk meselesidir. Bu bakımdan ihmali ve reddi imkânsızdır.[10]

Cemahir-i Müttefika-i İslamiye konumuzun detaylarına girmeden önce bu cümledeki kavramlar üzerinde biraz duralım.

Cemahir; cumhuriyet kelimesinin çoğulu olup cumhuriyetler demektir. Rehber Ansiklopedisi adlı eserde cumhuriyet şöyle anlatılır: “Millet tarafından seçilen parlamentoya dayanan ve başında cumhurbaşkanı olan siyasi bir rejim şekli. Hemen bütün ülkelerde tek ortak yanı, devlet başkanlığı makamının babadan oğula veya aile yakınlarına miras kalmamasıdır. Aristo, cumhuriyeti; “Umumun menfaatini gözeten halk idaresi” diye tarif eder. Montesquieu ise, cumhuriyet rejiminde üç ana kuvvet (yasama, yürütme, yargı) bulunduğunu; bunların birbirine karşı bağımsız ve denetleme esasına göre işleyen, başında seçimle gelmiş yöneticilerin olduğu siyasi rejim olarak ifade etmiştir. 1789 yılında Fransa’da vuku bulan ihtilâlle Avrupa’daki zalim krallık rejimlerine tepki olarak doğmuş bulunan cumhuriyet rejimi, zamanla cumhuriyete tamamen zıt rejimler tarafından, gerçek yüzleri örtmek için kullanılmıştır.”[11]

Müttefik ise lügatte kelime olarak şu şekilde tarif edilmiştir: “İttifak eden, birbiriyle aynı fikirde olan, birleşmiş, anlaşmış olan.” Müttefik kelimesinin kökeni olan “İttifak” kelimesini ise ilmi bir heyet şöyle açıklamıştır: “Beraber hareket için sözleşmek, İttihad ve Muvafakat etmek, Söz birliği etmek, anlaşmak. İttifak kelimesinin mana muhtevası ve fiili tezahürleri, çeşitli şekilleriyle ele alınır. Mesela mütecaviz bir kuvvetin ve cereyanın tecavüz ettiği farklı din ve milletten olan toplulukların bu mütecavize karşı ittifakları, tecavüzden korunmak içindir. Bu ittifakta müttefikler, dinlerini veya milliyetlerini birleştirmiş olmazlar.”[12]

İslam ise şöyle tarif edilmiştir: “İslâm; sulh, selâmet ve huzur bulma, Allah ve Resulü’ nün bildirdiklerine tabi ve teslim olma anlamı sebebiyle bu adı almıştır. İslâm'ı kabul eden, kendi iradesini Allah ve Resulü’ nün iradesine tabi kılan kimseye "Müslim" veya Arapça-Farsça karışımı bir ifade ile "Müslüman" denir.”[13]

 Bu tariflerden sonra Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’ nin detaylı tanımına geçersek şöyle diyebiliriz. Cemahir-i Müttefika-i İslamiye: “Yeryüzünde Allah ve Resulü’nün getirdiği iman-i ve içtima-i reçeteleri uygulayan, Halkın çoğunluğu tarafından idarecileri seçilen ve seçilen idarecilerin yönetim hakları hanedan tarzında olmayan ve sadece tek din ve millet mensuplarından oluşmayan, farklı din ve milletleri bir araya kimliklerini ve siyasi statülerini tanıyarak getiren, İslam’ın barışı yeryüzüne hâkim etme anlayışını gerçekleştirmeyi amaçlayan Birleşik İslam Cumhuriyetleri Federasyonu” demektir.

Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’nin Tarihsel Arka Planı

Cemahir-i Müttefika-i İslamiye tarihsel arka planı bulunan nebevi bir sistemdir. Nitekim bu sistemin Hz. Peygamber (a.s.m.), Raşit halifeler ve birçok İslam devleti tarafından uygulandığını görmekteyiz. Örneğin Resulü Ekrem (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiğinde Medine deki Müslim ve gayrı Müslim kabilelerle bir sözleşme imzalar. Bu sözleşmeye göre her kabile kendi içinde kendi yöneticilerini seçip sorunlarını kendi içinde halletmeye çalışacak, anlaşmazlık veya sorunu halledememe durumunda ise Resulullah’a (a.s.m.) müracaat edilecektir.[14]

Medine de Enes bin Malik’in evinde imzalanan bu anlaşmaya Medine deki 27 kabile reisi imza koymuştur.[15]

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) idare tarzı Asrı Sadette İslam adlı eserde şöyle açıklanmaktadır: “Medine Şehir Devleti ilk kurulduğu yıllarda federatif yapıdaydı. Daha sonra Necran, Bahreyn, Hadramut, Umman ve Yemen gibi eyaletler, Hz. Peygamber’in Devleti’ne bağlanınca, şehir devlet bir nevi ‘konfederal’ bir yapıya dönüştü. Şu kadar var ki Hz. Peygamber (a.s.m.) tek ve sürekli başkan olma durumundaydı. Her eyalet, içişlerinde serbest olan vali (amil) ler tarafından idare ediliyordu. Buna göre M. Hamidullah’ın dediği gibi “adem-i merkeziyet” ve “dolaylı idare” usulü, kaide olarak görünüyor.”[16]

Medine Sözleşmesi’nin maddeleri ile Medine’deki Yahudilerin sahip oldukları hakları incelenince Müslim ve gayr-ı Müslim kabilelerin mali, hukuki özerkliğe sahip olduklarını ve kendi dini ve milli eğitimlerini rahatlıkla yaptıklarını görürüz. Örneğin tarihi kaynaklar bize Yahudilerin Medine de “Beytül Midras” adlı eğitim kurumlarının olduğunu ve kurumda İbranice eğitim yapıldığını aktarmaktadır.[17]

Hz. Peygamber’in (a.s.m.) idare tarzı bazı farklılıklara rağmen daha sonra kurulan İslam devletlerince de tatbik edilmiştir. Dört halife, Emeviler, Selçuklular vb. devletlerde federatif yapı ekseriyet itibariyle eyalet yönetimi tarzında uygulana gelmiştir.

Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’yi fikren uygulayan devletlerden biride Osmanlı Devleti’dir. Bu devlet çok dinli, çok dilli, çok milletli bir yapı oluşturmuş ve eyalet tarzı yönetim anlayışıyla her milletin kendi kendini yönetmesine ve kendi dilleriyle eğitim yapmasına olanak vermiştir. Bu devletin padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim ile Kanuni Sultan Süleyman eyalet tarzı yönetim anlayışları ile Osmanlı İmparatorluğu’nu bir dünya devleti haline getirmişlerdir. Bediüzzaman da Kürtlere haklarını tanıyan Sultan Selim’e şu sözlerle övgüde bulunmuştur: “Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı islâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürtleri ikaz etti; onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürtler, o zamandaki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddin-i Efganî, Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendilerle[18],  ittihad-ı islâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki, demiş: İhtilâf ü tefrika endişesiKûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni. İttihatken savlet-i a’dayı def’e çaremiz,ittihat etmezse millet, dağdar eyler beni.”[19]

Bediüzzaman Said Nursî’ nin Osmanlının son dönem merkeziyetçi hükümetlerini “Bu haydut hükümet zaman-ı istibdatta akla husumet, şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükümet böyle olursa; yaşasın cünun!... Yaşasın mevt!... Zalimler için Yaşasın cehennem!..”[20] Şeklinde şiddetli bir şekilde eleştirip Sultan Selim’e biat ettiğini söylemesi sanırım onlara merkeziyetçi zihniyeti terk edip Yavuz tarzı yönetim tarzını benimsemeleri tavsiyesidir.

Bu devletin Kürt beyleriyle yaptığı anlaşma ve uygulamaları konusunda yazar Sabih Kayhan özetle şu bilgileri aktarmaktadır: “Kürtler Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğini Yavuz Sultan Selim döneminde kabul etmişlerdir. Bu dönem Osmanlı ile Kürt beyleri arasında doğal bir ittifakın en yoğun yaşandığı dönem olmuştur.  Kürt’ler le yapılan bu ittifakın sonucunda, 1515 yılında Amasya’da Kürt-Osmanlı Özerklik Antlaşması imzalandı. Kürt beyleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan antlaşma gereğince Kürt beylerine özel bir statü ile yarı bağımsız bir konum verilerek, 16 özerk Kürt hükümetinin varlığı kabul ediliyordu. Kürt beylikleri, hükümetler biçiminde kimi yerde yöre halkının seçtiği kişiler tarafından yönetilen, kimi yerde de babadan oğula geçen bir Özerk yerel iktidar modeline sahip oldular. Bu Kürt hükümetlerinin adları şunlardı; Cizre, Hazro, Eğil, Palu, Kiğı, Genç, Bitlis, Hizan, Hakkâri, Mahmudi, Şehrizor, Yirıvana, İmadiye, Asti, Tercil ve Mihriban’dı.

Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde Özerk beylikler (hükümetler) halinde yaşamaları 1839 yılına kadar devam etti. Bu dönemde Kürt’ler Osmanlıya karşı yılda bir kez belirli bir meblağı vergi olarak vermek ve padişahın emrettiği bütün seferlere, askerlerin her türlü donanımının sağlanması kaydıyla katılmak zorundaydılar. Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar 300 yıl özerk bir statüde yaşayan Kürtler ve Osmanlılar arasında herhangi bir konuda ihtilaf çıkmamıştır. Osmanlı yönetimi, Kürtlere kimliklerini koruma imkânı veren hukuki düzenlemeler de getirmişti.”[21]

Osmanlı Devleti II. Mahmut’un padişah olmasıyla eyalet tarzı yönetime son vererek merkeziyetçi sisteme geçmeye çalıştı. Bunun neticesinde Balkanlar’da, Kürdistan’da ve Arap eyaletlerinin birçoğunda isyanlar patlak verdi. Ve neticesinde Osmanlı dağılmaya yüz tutup yıkıldı. Ancak bazı aydınlar ve yöneticiler Osmanlının son yıllarında “Adem-i Merkeziyet” prensibini ortaya attılar. Bunlardan biri olan Prens Sabahaddin Bey şunları dile getiriyordu: “Osmanlı Devleti’nin her tarafında mahalli idareler ve milli muhtariyetler teşekkül edilmelidir.”[22]  Ancak iktidarda bulunan İttihad ve Terakki Cemiyeti bu fikri uygulamadı.

İttihad ve Terakki’den sonra iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise bu fikre sıcak baktı ve Kürtlerle muhtariyet anlaşması imzaladı. Söz konusu anlaşmanın Kürtlere muhtariyet ile ilgili kısmı ve anlaşmaya imza koyanlar şu şekildedir: “Ekseriyeti Kürt kavminin sakin bulunduğu memleketler, siyaseten Hilafet-i İslamiye ve Saltanat-ı Osmaniye’ye merbut olmak şartıyla umum ahalinin ekseriyeti tarafından müntehap bir amirin riyaseti altında idare-i muhtariyeyi haiz olacaktır. 22 Kânunuevvel 1334 16 Rebiülevvel 1337” Anlaşmayı Hürriyet ve İtilaf Fırkası namına Konya Mebusu Zeynel Abidin, Karesi mebusu Vasıf ve Mustafa Sabri ile Kürdistan Cemiyeti namına Reis Seyyid Abdulkadir, Azadan Said ve Mehmet Ali imzalamışlardır.”[23]

 Araştırmacı Yazar Altan Tan, Şevket Beysanoğlu’ nun Diyarbakır Tarihi adlı eserinden bu anlaşmayı imzalayanlardan olan Seyyid Abdulkadir Efendi’ nin 1925 te yargılanıp haksız yere idamla cezalandırıldığı Diyarbekir İstiklal Mahkemesinde şunları söylediğini nakleder: “Bu mukavele mucibince Kürdistan’a bir muhtariyet verecektik. Fakat Hükümet-i Osmaniye’ den ve Hilafet-i İslamiye’ den ayrılmadan… Mukaveleyi imza edenler bizden (Kürdistan Teali Cemiyeti’ nden) bendeniz, Molla Said (Said-i Nursî) ve Mehmet Ali Bedirhan; Hürriyet ve İtilaf’ tan ise Vasfi, Zeynelabidin ve Sabri Hoca vardır.”[24]

 

Devlet-i Âliye’nin verdiği bir diğer muhtariyet ise Irak Kürdistan’ında İngilizlere karşı verdiği cihadla meşhur olan Şeyh Mahmud Berzenci’ye verilen muhtariyettir. Söz konusu muhtariyette başrol oynayan Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’nın Şeyh Mahmud’a çektiği telgraf şu şekildedir:

 

“Süleymaniye’de Şeyh Mahmut Hazretlerine! Süleymaniye, Sakız, Pencivin, Sina’da bulunan topçu kıtaatını, piyade ve süvarileri kâmilen sizin emrinize veriyorum. Sizin yalnız bu kuvvetlerin kumandanı olarak değil, aynı zamanda Süleymaniye sancağı ve havalisinin azlolunmaz Emiri tayin ediyorum. Vaziyeti askeriyenin icabatına göre hareket edeceğinizden emin olarak sizi şahsen tebrik eder ve emaretinize zaferler dilerim. Her münasip vasıta zuhurunda size nakden ve cephane itibariyle yardım edeceğim. Maiyetinize verdiğim kıtaattan oraca tedavisi müşkül olacak erat ve zabitanı emin yol ve vasıtalarla Musul’a göndermenizi rica ederim. Müstakim emaretinizi İstanbul’ da zatı- şahaneye arz ettim.”[25]

 

Muhtariyet ile ilgili bir başka bilgide şöyledir: “10 Temmuz 1919 yılında Sadaret’te Seyyid Abdulkadir başkanlığındaki Kürt heyeti ile Haydarizade İbrahim Efendi başkanlığındaki hükümet heyeti bir görüşme yaparak valilerini Seyyid Abdulkadir’in atayacağı Özerk Kürt Devleti kurulması konusunda anlaştılar. Ancak değişen şartlar karşısında bu anlaşma uygulanmadı; eğer uygulansaydı, Emin Ali Bedirhan, Diyarbakır’a vali olarak atanacaktı.”[26]

Kürtlere özerklik tanıyan bir kanunda TBMM tarafından kabul edilmiştir. 10 Şubat 1922 de kanun tasarısı oylanmış ve tasarı 64 e karşı 373 milletvekilinin oyu ile kabul edilmiştir. Bu kanunun adı “Kürtlere özerklik kanunudur.” Cumhuriyet tarihinin ilk ve son özerklik kanunu olarak çıkan bu kanun, sadece çıkmakla kalmış ve hiçbir zaman uygulama sahasına konmamıştır. Hatta bu kanunun kamuoyundan gizlendiği iddia edilmiştir. Bu iddia Texas Üniversitesi öğretim üyelerinden Robert Olson’un “Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı” isimli kitabına dayandırılmaktadır. TBMM Gizli Celse zabıtlarında 9 ve 11 Şubat 1922 günlerinin zabıtlarının olduğu halde, tasarının tartışıldığı ve kabul edildiği 10 Şubat 1922 tarihinin zabıtlarının bulunmadığı iddia edilmiştir.[27]

Kürtlere Özerklik Kanunu’nun uygulanmaması günün hükümetinin aldatarak iş görmekte mahir olduğunu göstermektedir. Sonra gelen hükümetlerde bu kanunu uygulamayarak ve saklayarak aldatarak iş gören hükümetin izinde olduklarını göstermişlerdir.

Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’nin federasyon tarzında olmasının faydalarını Araştırmacı Yazar Safa Mürsel şu şekilde açıklar: “Federasyon sistemi sayesinde “milli yapısını muhafaza eden devletlerin, mümkün mertebe merkezi bir idare mefhumunda birleşmeleri temin edilebilir. Bu uygulama, harpleri büyük ölçüde önleyici hususiyet taşıması bakımından da, müsbet bir görünüş arzetmektedir. Devletler arasında, yardımlaşmanın en yüksek seviyede tutulması, federasyon tarzının uygulanmasına bağlıdır. “İslam taifeleri, birbirine uhuvvet-i İslamiye ile murtabıt ve alakadar olur. Birbirine manen, -lüzum olsa- maddeten yardım eder”[28]  diyen Bediüzzaman, bu ifadeleriyle federasyon tarzının uygulanabileceğini belirtmiş olmaktadır.[29]

Bediüzzaman Said Nursî ve Cemahir-i Müttefika-i İslamiye

Bediüzzaman Said Nursî Hutbe-i Şâmiye’ de Kürt gibi Araplar ve Türklere nisbeten daha az olan kavimler için hak talebinde bulunurken Cemahir-i Müttefika-i İslamiye kavramına dikkat çekti ve şunları söyledi:

 “Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tembelliğiniz ve füturunuzla, biz biçare küçücük kardaşlarınız olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan, ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar, en evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstatlarımız ve imamlarımız ve İslamiyet’in mücahitleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tembellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti görecek.”[30]

16 Eylül 1950’de Türkiye’ nin Atlantik Paktı’na müracaatı İngilizlerin karşı çıkmasıyla reddedilir. Bu sonuca bazı nur talebeleri çok üzülür.[31]   Üstad bunun üzerine 26/ 6/ 1951 de Demokratlara NATO yerine İttihad-ı İslam’ı sağlamaya çalışmalarını şu sözlerle tavsiye eder: “Demokratlar dört yüz milyon Müslümanın nefretini kazanmış olan İngilizlerin dostluğu yerine, bilakis Müslümanları intibaha getirip onlarla kardaşlık ittifakı yaparak, onların eskide olduğu gibi önderliğini yapmaya çalışmalıdırlar. Elbette bu daha çok hayırlıdır.”[32]

Demokratların başka ülkelerle ittifak arayışına girmesi ve tabiki bu arada tavizler ve rüşvetler vermesi üzerinede Üstad şu açıklamayı yapar: “Madem bu ittifaksızlıktan gelen zaafiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebinin politikasına ve ehemmiyetsiz, muvakkat yardımlarına karşı bu acip mânevî rüşvetler veriliyor, dört yüz milyon kardeşin uhuvvetine, milyarlar ecdadın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir mânâ hükmediyor. Ve asayiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar israfat ile bol maaşlar suretinde kuvvet teminine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr-ı hali nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat'î olarak, şimdi bu memleketteki ehl-i siyaset, garba ve ecnebiye verdiği siyasî ve manevi rüşvetin on mislini âlem-i İslâmın ileride cemahir-i müttefikası hükmünde olacak olan dört yüz milyon Müslüman kardeşlere memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.”[33]

Bağdat’ta 24 Şubat 1955 tarihinde Türkiye ile Irak arasında karşılıklı işbirliği anlaşması imzalandı. Pakta daha sonra İngiltere, Pakistan ve İran üye olarak katıldılar. ABD de müşahit gönderdi.[34] Bunun üzerine Üstad Reis-i Cumhur ile Başvekile yönelik şu mektubu kaleme aldı. Mektubun konumuzla alakalı olan bir kısmı şöyledir: “Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah 400 milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım… Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, 400 milyon kardeş Müslümanları ve 800 milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum.”[35]

Bediüzzaman bazı İslam devletlerinin bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerinde nur talebelerine şu mektubu gönderir: “Umum Nurcuların mübarek bayramlarını ve haccü'l-ekberde bulunan Nur şakirtleriyle ve hacdaki Nur taraftarlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esaret altında kalmış ve istiklâliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi âlem-i İslâmın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hind'de yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava'da elli milyondan ziyade bir devlet-i İslâmiye ve Arabistan'da dört beş hükûmet bir cemahir-i müttefika gibi Arap birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki âlem-i İslâmın bu büyük bayramının mukaddemesini tebrik ile bu bayram bize müjde veriyor.”[36]

Bediüzzaman Türk ve Kürtlere yaptığı bir çağrıda da şunları söylemektedir: “Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa, sahrâ-yı vahşette yatmakla gaflet sizi yağma edecektir. Hikmet denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dal budak salan kanun-u nurânî-yi İlâhiyenin müessisi olan hikmet-i İlâhiye, ufk-u ezelden kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi katre katre zâyi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle, yani İslâmiyet milliyetiyle tevhid ve mezc ederek, zerratın câzibe-i cüz'iyeleri gibi bir cazibe-i umumî-i vatanî teşkil ile, kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiyenin cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesine ittibâ ile muvazene ve âheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.[37]

Bediüzzaman Said Nursî konu ile ilgili bir başka mektubunda da şunları söylemektedir: “Aziz, sıddık kardeşlerim, Ruh u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz.Cemahir-i Müttefika-i İs­lâmiyenin kudsî kanun-u esa­siyelerinin menbaıolan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok ema­re­ler var.”[38]

 

Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’nin Temel Esasları

İslam ülkeleri biran önce bir araya gelip Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’yi oluşturmalıdırlar. Aslında yetersizde olsa bunun alt yapısı hazır durumdadır. Çünkü şuanda mevcut olan bir İslam Ülkeleri İşbirliği Konferansı Teşkilatı mevcut durumdadır. Bu kuruma bazı yeni görevler ve yetkiler vererek teşkilat Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’ ye inkılâp ettirilebilir. Kısaca değinmek gerekirse şu kurumlar oluşturulmalıdır.

1. Hilafet Konseyi

İslâm hukukçuları "hilâfet" terimini, genellikle Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yerine geçmek anlamına kullanmışlardır. "Gerçekte hilâfet, şeriatı Allah'tan tebliğ eden Peygamber'in yerine geçip dini korumak ve dünya işlerini de düzene sokmak" (İbn Haldun, Mukaddime, 191) demektir; en yüksek başkanlık ve amme velayetidir; dini koruma ve dünya işlerini düzenleme makamıdır. Bu makama getirilene halife adı verilir.[39]

Hilafet, ideal ve tarihi olmak üzere ikiye ayrılır. İdeal manada hilafet ancak “Dört Halife Devri”nde görülmüştür. İslam’ın altın devri olarak isimlendirilen bu devir, otuz yıl sürmüştür.[40]

Elbette asrımızda birtek şahsın halifeliği söz konusu olamaz dolayısıyla bir hilafet konseyi kurulmalıdır. Hilafeti cemaat ruhunun temsil etmesini isteyen Bediüzzaman şöyle der: “Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlinin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Hâlbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı âsâ ise “Ve’tesimu bihablillahi cemia” âyetine zıttır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve, tenfiz-i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinadla vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder.”[41]

Bediüzzaman Hilafet Konseyi diyebileceğimiz kurumun gerçekleşmesi için halis bir şura’ nın lüzumunu şu sözlerle ifade eder: “Bu şûranın bazı mukaddematı olan cemaat-i İslâmiye teşkilâtı ve evkafın meşihata ilhakı gibi umurun daha evvel tahakkuku münasip ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemat ihzar edilse, yine maksat hasıl olur. Daire-i intihabiyeleri hem mahdut, hem muhtelit olan âyan ve mebusanın vazife-i resmiyeleri itibarıyla bilvasıta ve dolayısıyla bu işe tesiri olabilir. Halbuki vasıtasız, doğrudan doğruya bu vazife-i uzmâyı deruhte edecek, hâlis İslâm bir şûra lâzımdır.”[42]

Üstadın işaret ettiği bir diğer hususta bu konseyin hem dini hem dünyevi yönetimi kendinde cem’etmesidir: “Saltanat ve hilâfet gayr-ı münfek, müttehid-i bizzattır. Cihet muhteliftir. Binaenaleyh, bizim Padişahımız hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i İslâmın bayrağıdır. Saltanat itibarıyla otuz milyona nezaret ettiği gibi, hilâfet itibarıyla üç yüz milyonun mâbeynindeki rabıta-i nuraniyenin mâkes ve istinatgâh ve medetkârı olmak gerekir. Saltanatı sadaret, hilâfeti meşihat temsil eder.”[43]

Hilafet Konseyi üyeleri tüm İslam ülke ve ve milletlerinden nüfus oranına göre seçilebilir. Oluşturulacak bir meclis-i ali’ de kendi içinde yönetim kurulları oluşturup, onların eliyle Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’ yi yönetebilir.

2. Hukuk Konseyi

Hilafet Konseyi oluşturulduktan sonra, İslam milletleri ve devletleri arasındaki önemli mesele ve sorunlarda Kur’an, Sünnet ve Evrensel hukuk çerçevesinde karar verecek bir Hukuk konseyi oluşturulmalıdır. Bu konseyde tüm mezhep mensupları temsil edilmeli ve gerektiğinde mensubu kalmamış mezhep imamlarının görüşleri de dikkate alınmalıdır.

Bediüzzaman Hilafetin dini yönünü temsil eden Meşihat dairesi ile ilgili olarak şunları dile getirmiştir: “Bundan sonra bizzarure hilâfeti temsil eden Meşîhat-ı İslâmiye ve Diyanet dairesi, hem âli, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzâre olacaktır. Şimdi hâkim, şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu için, onun nev'inden şahs-ı mânevî bir fetvâ emîni ister.”[44]

Bediüzzaman bir başka eserinde de şöyle der: “Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsil eden şu meşihat-ı İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyleyse, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimat edebilsin. Hem menba, hem mâkes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkıyla ifa edebilsin.

 Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhit idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi, onun fikrini tashih ve tâdil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûrâlar o ruhu temsil eder.

Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûrâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüt eden bir şahs-ı mânevî olmak gerektir. Tâ ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taallûk eden noktalardan, sırat-ı müstakîme sevk edebilsin. Yoksa, fert dâhi de olsa, cemaatin ferd-i mânevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.

Şu mühim mevki, böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye mâruz bırakıyor. Hattâ diyebiliriz, şimdiki zaaf-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaytlık ve içtihadattaki fevzâ, meşihatın zaafından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünkü, hariçte bir adam reyini, ferdiyete istinat eden meşihata karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinat eden bir şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhiyi de, ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.

Her müstaid, çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düsturü'l-amel olur ki, bir nevi icmâ veya cumhurun tasdikine iktiran ede. Böyle bir şeyhülislâm mânen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı garrâda daima icmâ ve rey-i cumhur medâr-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevzâ-i ârâ için, böyle bir faysala lüzum-u kat'î vardır. Sadaret, meşihat, iki cenahdır. Şu devlet-i İslâmiyenin bu iki cenahı mütesâvi olmazsa, ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i faside için mukaddesatından insilâh eder.

İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyaç şedittir. Merkez-i Hilâfette tesis olunmazsa, bizzarure başka yerde teşekkül edecektir. İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyaç şedittir. Merkez-i Hilâfette tesis olunmazsa, bizzarure başka yerde teşekkül edecektir.”[45]

Bediüzzaman oluşturulacak hukuk konseyinin şu esaslara göre hüküm vermesini Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi’nde yazdığı bir makale de dile getirmiştir: “Milyonlarca dahilerin nusus-i katıadan istihracıyla Şecere-i Tuba gibi teşaub etmiş ve siyaseten ve maslahaten hangisinin hangi meselesine temessük caiz bulunmuş ‘Vela retbin vela yabisin illa fi kitabin Mubin” in sırrını tefsir eylemiş olan mezahib-i erbaadan o define-i bipayan ve biintiha, o cevahirle memludur ya, o Şeriat-ı Garradan ahkam-ı adile ve hakaik-ı ulviyeyi düstur olmak üzere tanzim için hamele-i şeriatın efkar-ı umumiyesine müracaat ediniz; taki, meşrutiyetteki hakaik-ı ve Kanun-i Esasideki ahkamı, daha mükemmel, daha vazıh, Şeriat-ı Garradan istihraç ve tanzim etsinler; nasıl ki az himmetle Mecelle-i Ahkamı tanzim ettiler. Zira hablülmetin-i hayatımız olan ittihad-ı umumi bununla tahakkuk edecek ve kuvvet bulacaktır”[46]

Bu konsey gerektiğinde İslam hukukunda yer almayan konularda evrensel hukuktan istifade edebilmelidir. Bu konuda da Üstad aynı makalede şöyle der: “Evet, Avrupa’ dan ahz u iktibasa muhtacız. İhtiyacımız idare-i mülk ve tanzim-i kuvva-i harbiye-i bahriyeden ve fünun-i sanayiden işimize yarayanlardır.”[47]

3. Eğitim Konseyi

Bediüzzaman Said Nursî istikbal de akıl, ilim ve fennin hâkim duruma geçeceğini şu sözlerle belirtir: Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'ân hükmedecek.”[48]

Evet, Cemahir-i Müttefika-i İslamiye bünyesinde bir eğitim konseyi oluşturulmalı ve bu konsey ilim, akıl ve fennin hükmedeceği ve tüm cemahirlerin anadilinde eğitim yapabileceği bir sistem oluşturmalıdır. Ve bu sistemde akıl ve kalp birlikteliği de sağlanmalıdır. Bu kavramlardan aklı temsilen “mektep” kalbi temsilen “tekke” ve bu ikisini birden içeren “medrese” olarak anlaşılmalıdır.[49]

Zira Bediüzzaman şöyle der: Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”[50]

4. Mali Konsey

Oluşturulacak mali konsey cemahir-i müttefika’nın değişik cumhuriyetlerinde yer alan maddi gelirleri tespit edip, zekat ve sadakaları, vakıf gelirlerini adil bir şekilde muhtaçlara ulaştırmalıdır.

Birde İslam Hukukuna uygun ticari kurumlar, bankalar, sigorta acentaları gibi kurumları vücuda getirip nezaret etmelidir.

Sonuç

Evet, pür şer beşerin bulaşık eliyle adaletsizlikle kirlettiği bu dünyayı, Cemahir-i Müttefika-i İslamiye İslam’ın teru taze esaslarıyla temizleyebilir. Bunun biz Müslümanların özellikle nur talebelerinin görevi olduğunun bilincinde olmalıyız.

Ne yapabiliriz dersek, Üstadın Cemahir-i Müttefika-i İslamiye fikrini her platform da dile getirmeli ve konuyu siyasetçilere mektuplar, makaleler, sempozyumlar vb. faaliyetlerle anlatmalıyız. Hatta bu konuda Risale Akademi, AKAV gibi kurumlarımız sempozyum düzenlemelidirler.

Son sözü Nur’un büyük kumandanı Zübeyir Gündüzalp ağabeye bırakalım. “Evet, o ecnebilerin, canavarlar gibi yaptıkları muamele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve ittihâd-ı İslâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil İslâm devletlerinin teşkilini intaç etmiştir. İnşaallahü Teâlâ, cemâhir-i müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlâhîden kuvvetle ümit ve niyaz ediyoruz.

İşte, Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî, öyle bir mücahid-i İslâmdır ki ve telifâtı Risale-i Nur, öyle uyandırıcı ve öyle halâskâr ve öyle fevkalade ve cihangir bir eserdir ki, din aleyhindeki bütün o komitelerin bellerini kırmış, mezkûr, muzır ve habis faaliyetlerini akamete dûçar ve dinsizlik esaslarının temel taşlarını, param parça etmiş ve köküyle kesmiştir ve İslâmî ve imânî fütûhâtı, perde altında, kalbden kalbe inkişaf ettirmiş ve Kur'ân-ı Azimüşşân’ın hâkimiyet-i mutlakasına zemin ihzar etmiştir.”[51]

Ve Minellahil Tevfik

 

[1] Mansur Ali Nasıf El- Hüseyni, Tac Tercemesi ve Şerhi, Mütercim: Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk, Kahraman Yayınları, İstanbul 2012, s. 505.

[2] Abdulkadir Badıllı’nın 12. 04. 2013 Mardin Hutbe-i Şamiye Sempozyumu’ndaki beyanı

[3] Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, Eski Said Dönemi Eserleri, YAN, İstanbul 2009, s. 315.

[4] Bediüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, YAN, İstanbul 2007, s. 19.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, YAN, İstanbul 2007, s. 613.

[6] Bediüzzaman Said Nursî, Makâlât, Eski Said Dönemi Eserleri, YAN, İstanbul 2009, s. 67.

[7] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, YAN, İstanbul 2007, s. 793.

[8]A.g.e, s. 793.

[9] Muhammed Sıddık Şeyhanzade, Nurculuğun Tarihçesi, Tenvir Neşriyat, İstanbul 2003, s. 120-121,

[10] Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursî ve Devlet Felsefesi, YAN, İstanbul 1995, s. 341.

[11]Cumhuriyet, Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları (İnternet Nüshası).

[12] Hekimoğlu İsmail vd. , Yeni Ansiklopedi, Timaş Yayınları, İstanbul 1991, C. 2, s. 899.

[13]Prof. Dr. Hamdi Döndüren, İslam, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yayınevi, İstanbul 2000, C. 4,s. 129.

[14] Bk. Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Mütercim: Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yazgan, Beyan Yayınları, İstanbul 2004, s. 545- 546.

[15] Mustafa Özkan, Medine Vesikası, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2002, s. 49.

[16]Prof. Dr. Celal Yeniçeri, İslam’ da Devlet, Bütün Yönleriyle Asrı Saadet’ te İslam, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, C. 2, s. 335-336

[17]Yrd. Doç. Dr. Şakir Gözütok, İlk Dönem İslam Eğitim Tarihi, Fecr Yayınları, Ankara 2002, s. 68.

[18] Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harbi Örfî, Müdafaalar, Zehra Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 18.

[19]Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harbi Örfî, Eski Said Dönemi Eserleri, YAN, İstanbul 2009, s. 128.

[20]A.g.e, s. 12.

[21] Sabih Kayhan, Osmanlılarda Kürtler ve Özerklik, Yüksekovahaber.com, Erişim Tarihi:  02. 12. 2012; Geniş Bilgi için Bkz: Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 79.

[22]Bediüzzaman Said Nursî ve Devlet Felsefesi, s. 191.

[23] Naci Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, s. 295.

[24] Altan Tan, Kürt Sorunu, s. 115.

[25]İttihat Terakki ve Kürtler, s. 301.

[26] Abdülkadir Menek, Kürt Meselesi ve Said Nursî, Nesil Yayınları, İstanbul 2012, s. 87.

[27]A.g.e, s. 119.

[28] Eski Said Dönemi Eserleri, Hutbe-i Şâmiye, s. 350

[29]Bediüzzaman Said Nursî ve Devlet Felsefesi, s. 344.

[30] Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, İctima-i Reçeteler 2, Tenvir Neşriyat, İstanbul 1990, s. 117-118.

[31] Abdulkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, Timaş Yayınları, İstanbul 1990, s. 1550.

[32]A.g.e, s. 1551-1552.

[33] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, YAN, İstanbul 2007, s. 625-626.

[34] Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, YAN, İstanbul 1991, s. 411.

[35] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, YAN, İstanbul 2007, s. 840-841.

[36]Emirdağ Lâhikası, s. 460.

[37] Eski Said Dönemi Eserleri, Divan-ı Harbi Örfî, s. 161.

[38] Emirdağ Lâhikası, s. 613.

[39] M. Beşir Eryarsoy, Hilafet, Şamil İslam Ansiklopedisi C. 3, Şamil Yayınları, İstanbul 2000, s. 274.

[40] İsmail Mutlu, Dört Halife Devri, YAN, İstanbul 2003, s. 309.

[41] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, YAN, İstanbul 2007, s. 162-163

[42] Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harbi Örfî ve Sünûhât, YAN, İstanbul 2000, s. 109.

[43] A.g.e, s. 106

[44] Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, YAN, İstanbul 1999, s. 50.

[45]Divan-ı Harbi Örfî ve Sünûhât, s. 107-108.

[46]Makâlât, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 29-30.

[47]A.g.e, s. 34.

[48] Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, YAN, İstanbul 2007, s. 145.

[49] B. Sait Çiftçi, Güneydoğu Sorunu Tarihi-Kaynağı-Çözümü, YAN, İstanbul 2009,  s. 157.

[50]Eski Said Dönemi Eserleri, s. 291.

[51] Bediüzzaman Said Nursî, Konferans, Sözler, YAN, İstanbul 2007, s. 1252.

 
popüler cevapdünya atlası