İttihad-ı İslam Yolunda Bediüzzaman’ın Farklılıklara Farklı Bakışı

Eklenme Tarihi: 27 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 06 Şubat 2017

GİRİŞ

İnsanlık ailesine uzaktan bakıldığında bir bütünmüş gibi gözüküyor olmasına rağmen, daha yakından bakıldığında ise etnik, dinî, coğrafî ve tensel farklılıkların etkisi ile bir bölünmüşlüğün farkına varılıyor. Dünyada süregelen bir sürü anlaşmazlık ve savaşın ana nedenlerinden biri kuşkusuz, farklılıkların zenginlik olarak algılanmayışı veya başka bir ifade ile kesrette vahdetin görülemeyişidir.

Bediüzzaman’ın, farklılıkları zenginlik olarak gören bir yaklaşımı benimsediğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanları birbirine düşüren farklılıklara, kırılma noktalarına, cemiyette çeşitli mensubiyetleri bulunan toplulukların “yumuşak karın”larını teşkil eden meselelere, yapıcı ve birleştirici yaklaşım örneklerini, gerek Bediüzzaman’ın hayatında ve gerekse telif etmiş olduğu Risale-i Nur metinlerinde bolca bulmak mümkündür.

Bediüzzaman, kâinatta var olan bütün varlıkları, yaratılmışlığın ortak paydasında birleştirip kardeş olarak ilan ettiğini şu sözlerle ifade etmektedir: “İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder. Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır.”[1] Burada, yeryüzünde fesat çıkarmamak ve kâinatın armonisini bozmamak şartıyla, dini, dili, rengi farklı olan insanlara yakını uzaklaştıracak şekilde dürbünün tersi ile bakmamak gerektiğini anlıyoruz. Bütün insanlarla insanlık, diğer varlıklarla da varlık ortak paydasıyla bir kardeşlik bağını kuran Müslümanların, kendi aralarında muhabbet bağlarını kurmamaları büyük bir çelişki oluşturacaktır. Müslüman’ın psikolojik hayatında iman sayesinde Allah’ın yarattığı mahlûklara karşı bir yabanilik hissi, bir tecrit etme veya edilme algısı yoktur. Bu iman sayesinde görünen fizik âlemi Allah’ın sayısız derin manaları ifade eden mektupları olarak, görünmeyen metafizik âlemi ise kendileri ile her an sohbet edebileceği meleklerle şenlendirilmiş bir evren olarak görür. Bediüzzaman, bu hususu yarı manzum olarak kaleme aldığı “Lemeât” isimli eserinde “Hakiki bütün elem dalâlette, bütün lezzet imandadır.” Başlığı altında kâinattaki muhtelif varlıkların muhteşem armonisinden ve bunun şuurunda olan müminin kalp ve vicdanına verdiği manevi lezzetten geniş olarak bahsetmektedir.[2]

Bediüzzaman, kâinatta var olan farklılıkların da farkındadır. Bu durumu C. Hakk’ın Esma-i Hüsna’sının farklı tecellileri veya Allah’ın çeşitli ayetleri (nişanları) olarak yorumlamaktadır. Atın kişnemesi ile bülbülün ötmesinin farklı oluşunda hem bir güzellik hem de derin bir hikmet vardır. Bu mana “Külliyat”ın muhtelif yerlerinde geçmekle birlikte en geniş şekliyle Yirmi Dördüncü Söz’de tahlil edilmektedir. Bu yaklaşımı özetleyen birkaç cümle: “Çendan insan bütün esmâya mazhardır; fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını intâc eden tenevvü-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebep olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şeriatları, evliyânın başka başka tarîkatleri, asfiyânın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neşet etmiştir.”[3] Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere meslek, meşrep, tarikat ve diğer farklılıklar bir zenginlik olarak takdim edilmektedir.

Bediüzzaman, kişiliğinde farklılıkları buluşturan renkli bir şahsiyete sahiptir. Kendisinin “İslamiyete, maarif-i İslamiyyeye, ulemâya, talebeliğe, Osmanlılığa, hilafete, İttihad-ı Muhammediyyeye ve Kürdlüğe” intisabı olduğunu ifade ediyor.[4] Bu nedenle sayılan sıfatlardan ortaya çıkan ve birbirleriyle kesişen daireler durumunda olan cemiyetlerin kesişme ve buluşma noktasında bulunduğunu dile getiriyor. Ayrıca her bir sosyal müessese canlı bir organizma gibi olduğundan, uyandırılmaya muhtaç olan çekirdeğindeki kabiliyetleri kuvveden fiile çıkarmada itici gücün “meyl-i terakki” olduğunu, bu çekirdeği uyandırmak ve “meyl-i terakki”yi faaliyete sevk etmek için her bir müessese ile ilgili bir düşüncesinin var olduğunu beyan ediyor.[5]

“Hayat” denilen mucizenin, farklı maddelerin ahenkli bir terkibinin neticesi olduğu bilinen bir gerçektir. “Hayat” farklılıkları yönetiyor, kesrette vahdeti sağlıyor. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Hayat, kesrette bir çeşit tecellî-i vahdettir. Onun için ittihada sevk eder.” [6] Aynen bunun gibi gerek toplumsal ve gerekse küresel hayattaki uyumun bir yansıması olan barışın, farklı aidiyetleri bünyesinde barındıran ve bu farklılıklara tahammül eden kişi ve organizasyonlar sayesinde gerçekleşebileceği muhakkaktır. Ülkemizde son zamanlarda “akil adam” arayışında zımnen de olsa aranan nitelik, her kesimin onda kendisine ait bir özelliği bulması ve empati yapabilme yeteneğidir.

İşte Bediüzzaman, din, dil, mezhep ve benzeri farklı aidiyetleri bulunan kişilerin rahatlıkla demirleyebilecekleri güvenli bir limandır. Ve “akil adam”ların ondan öğreneceği çok şeyler vardır. O bir İslam âlimi olmakla birlikte, ileride ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız üzere bir Hıristiyan veya Ermeni’nin hakkını müdafaada bir beis görmemiştir. O bir Kürt olmakla birlikte, Türkleri, İslam’ın kahraman bahadır evlatları olarak nitelemekte sakınca görmemiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şimdi değindiğimiz bu hususları biraz detaylandırıp Bediüzzaman’ı, “İttihad-ı İslam”a ve insanlık barışına yaptığı katkı perspektifinden değerlendirelim.

Kürtlük, Türklük Ve Araplık

Said Nursi, etnik aidiyet olarak Kürt unsuruna mensubiyeti yanında Risale-i Nur’u Türkçe yazması, saff-ı evvel talebelerinin büyük ekseriyetinin Türk olması, kendi şahsiyeti ve hizmeti etrafında kendiliğinden bir Türk-Kürt kaynaşmasının meydana gelmesine vesile olmuştur.

Bediüzzaman, günümüzde İslam ümmetinin ayrıştırılmasında önemli bir rol oynayan ırkçılık politikalarına daima mesafeli durmuş, bilhassa Türk-Kürt karşıtlığı tarzında oluşturulmaya çalışılan fay hatlarını birleştirici bir misyon üstlenmiştir. Bu iki unsuru farklı görmediğini, birbirlerinin noksanlarını ikmal eden bir bedenin farklı azaları gibi kabul ettiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Türkler, bizim aklımız, biz de onların kuvveti, mecmuumuz bir iyi insan oluruz.[7] Türkleri İslam’ın asırlarca bayraktarlığını yapan kahraman bir millet olarak nitelendirmesi[8] İttihad-ı İslam’ın psikolojik alt yapısını hazırlama bakımından önemlidir.

Keza Nursi’nin, medreselerde Arapça öğrenim görmesi ve bazı eserlerini Arapça yazması[9] din dili olarak Arapçaya verdiği ehemmiyet,[10] Arapları İslam ümmetinin üstadı olarak görmesi,[11] sempozyumumuzun ana başlığını teşkil eden “Hutbe-i Şamiye” yi Şam Emevi Camii’nde Araplara hitaben okuması, bu unsura, ittihad-ı İslam noktasında yüklediği anlamı göstermesi bakımından manidardır.

Şafiîlik, Hanefilik

Bediüzzaman’ın gerek şahsında ve gerekse hizmet dairesi içinde birbirlerine yakınlaştırdığı farklı aidiyetlerden biri de şafiî ve Hanefi mezhepleridir. Nursî, mezhep itibariyle Şafiî olduğunu ifade etmektedir.[12] Ancak, sürgün ve hapis nedeniyle hep Hanefi mezhebinin yaygın olduğu muhitlerde kalmıştır. Namaz ve tesbihat ile ilgili uygulamalarda her iki mezhep ile de amel etmiştir. Kardeşi Abdülmecid Nursî de bu yakınlaştırma çabalarına bir katkı olarak bu iki mezhebi birlikte ele alan “Du Mezheb” isimli bir ilmihal yazmıştır.

Bu durum Türkiye’de mezhepler arasındaki keskinliği törpülemiş ve mezhebi taassubu önlemiştir. “Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun; tâ ki namaz sahih ola[13] diyerek, verilecek olan hükümlerde dört mezhebin de göz önünde bulundurulması gerektiğini ima etmiştir. Ayrıca Şafiî mezhebini ortadan kaldırıp Hanefileştirme ve bununla bağlantılı Kürtçeyi, Kürtlere unutturma tarzındaki ulusalcı devlet politikasına “Esile-i Sitte” isimli yazısında çok şiddetli reaksiyon göstermiştir.[14]

Alevilik

Keza, Türkiye’nin yumuşak karnını teşkil eden ve ayrışma potansiyelini oluşturan unsurlardan biri de Alevilik meselesidir. Bu konu ile ilgili olarak Bediüzzaman’ın, birleştirici mesaj ve yorumları fazlasıyla mevcuttur. Bediüzzaman’ın “Hubb-u Âl-i Beyt’i meslek yapan Aleviler ne kadar ifrat da etse, Rafızî de olsa, zındıkaya, küfrü mutlaka girmez” şeklindeki görüşü, Sünnilerin Alevilere karşı olan dışlayıcı ve reaksiyoner tutumlarını yumuşatmıştır. Bediüzzaman’ın “Dersim faciasına” duyduğu tepki[15] Alevi kesimde de sempati uyandırmış, nitekim, Alevi yazar Metin Aktaş “Son Derviş” ismiyle Bediüzzaman’ın romanını yazmıştır.[16]

Bediüzzaman, Alevilerin de ehl-i sünnete olan bakışlarını tashih etmeleri hususunda akıllarını başlarına almaları gerektiğine, fitnecilerin bu iki kitleyi birbirlerinin aleyhinde kullanması için tetikte beklediklerine dikkatleri çekerek her iki tarafa hitaben şu şekilde çağrıda bulunuyor:

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir

Bediüzzaman, Alevilerle Sünnilerin arasında var olan ve esasa ilişkin olmayan basit ayrılıklardan çok, Ehl-i Beyt muhabbeti ve Hz. Ali sevgisi gibi esaslı, birleştirici unsurların öne çıkarılarak bunların etrafında toplanılması gerektiğine şu sözlerle dikkatleri çeker: “Belki Ehl-i sünnet, Alevilerden ziyade Hz. Ali’nin taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hz. Ali’yi layık olduğu sena ile zikrediyorlar.” Bütün bu izahlardan sonra, Risale-i Nur Külliyatı’nın, Hem Ehl-i sünnet, hem de Alevilerin kendilerinden çok şey bulabilecekleri ve bu iki kesimi birbirlerine yakınlaştıran bir ortak payda özelliği taşıdığı kanaatindeyim.

Medrese, Mektep ve Tekke

İslam medeniyetinin gerilemesine yol açan sebeplerden birisi de İslam tarihinin önemli sacayaklarından olan mektep, medrese ve tekkenin ihtilaflarıdır. Birbirlerinin noksanlarını tekmil etme potansiyelinde olan bu üç müessese maalesef işbirliği yerine çatışmanın içine çekilmişlerdir. Bediüzzaman, bu üç müessesenin de varlığını muhafaza etmesi gerektiğini savunmuş ve birlikte hareket etmeleri halinde üçünün de kazançlı çıkacağını söylemiştir.

Yeni eğitim sistemini, medreseye sokmanın medrese mensuplarının nefret etmeyeceği bir yolunun bulunması gerektiğine işaret eden Bediüzzaman, burada medrese mensuplarının yeni eğitim metodu ile yeni fenlere karşı olan önyargılarını kıracak bir yöntemin geliştirilmesini istemektedir.[17]

Bediüzzaman, bu üç müessese mensuplarının mutlaka bir araya gelip en azından maksatta birlikteliği muhafaza etmesi gerektiğini, ancak bunun gerçekleşmediğini meslek ve meşrep ayrılığı nedeniyle kaotik bir durumun ve çöküşün ortaya çıktığını söylemektedir. Yüzeysel değerlendirmeler yüzünden birbirlerini anlamadıkları için medrese mensuplarının mektep mensuplarını küfürle itham ettiğini, mektep mensuplarının ise medrese ehlini cehaletle niteledikleri tespitini yapar.[18]

İslamiyeti, bir odası mektep, bir köşesi medrese, diğer tarafı zaviye, hepsinin beraberce toplanıp istişare ettikleri, birbirlerinin eksikliklerini tamamladıkları salondan oluşan adeta nurdan yapılmış bir saraya benzeten Bediüzzaman, kurmayı hayal ettiği Medresetüzzehra’yı da bu ideal modele bir örnek olarak düşünür.[19]

Ayrıca ehl-i medrese ile ehl-i tasavvuf arasındaki tartışmalar hususunda da Bediüzzaman, itidal ve vasatı temsil eden yaklaşımı sergilemiştir. Risale-i Nur’u “ilm-i kelâm” kategorisine yerleştirmesine[20] ve medrese malı olarak tavsif etmesine[21] rağmen tasavvufu dışlamaz. Hatta “Telvihat-ı Tıs’a Risalesi”ni tasavvuf muarızlarına karşı bir müdafaa olarak değerlendirmek de mümkündür. Tasavvuf ve tarikatlar hakkındaki şu sözleri sanırım bu iddiamızı ispatlar niteliktedir: “Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.”[22]

Mutezile, Cebriye

Bediüzzaman’ın hadiseleri, mezhepleri, fikir akımlarını ve kişileri âdil, analitik ve eklektik olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Bu tarzdaki yorum ve tutum, çok uç tarafta bulunanlar arasında bir organik bağın, bir köprünün kurulmasına, bir ortak paydanın oluşmasına ve haliyle toplumsal nefretin azalmasına vesile olmaktadır.

Örneğin, batıl mezhep olarak görülen cebriye, mutezile gibi mezhepleri Bediüzzaman, külliyen ret ve tekfir yerine “her bir batıl mezhepte onun ukde-i hayatiyesi mahiyetinde olan bir dane-i hakikat”e dikkati çeker. Eklektik bir yaklaşımla bu mezhepleri “istikbal-masiyet” ile “mazi-musibet” bakımından değerlendirir.[23]Burada Cebriye ve Mutezile mezheplerinin kısmen doğru olan yaklaşımlarına dikkat çekilmektedir.

Cebriyenin, geçmiş zaman ve musibet konusunda isabet ettiğine, yani geçmiş zaman ve musibet konusunda Cebriye gibi, buna mukabil; gelecek zaman ve günah işleme noktasında ise, Mutezile gibi düşünülmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Ancak Bediüzzaman ,“batıl olan tamimdir” demek suretiyle “geçmiş-gelecek”, “günah-musibet” ayrışması yapılmadan yapılan toptancı bir yaklaşımın bu mezhepleri batıl durumuna düşürdüğünü söyler.[24]

Bu “tamim” meselesinde eksik yönleri olmakla birlikte aklıma şöyle bir misal geldi: Suyun ve benzinin kullanıldığı ve faydalı olduğu farklı alanlar vardır. Ancak bu iki maddeyi birbirine karıştırdığımız zaman hepsini “batıl” durumuna sokarız ki ne su olarak ne de benzin olarak kullanmak mümkün olamayacaktır. Bütün meslek, meşrep hatta kabiliyetlere bu zaviyeden bakmak, uzmanlık ve geçerlilik alanlarına saygı göstermekte fayda vardır.[25]

Vehhabilik

Bediüzzaman’ın yine eklektik olarak değerlendirdiği konulardan birisi de, İslam dünyasında birçok çatışmaya ve fitneye konu olmuş olan Vehhabilik meselesidir. Vehhabiliği tasvib etmemesine, hatta Vehhabilik damarının bulunmasını bile uygun görmemesine rağmen,[26] onların namaza çok dikkat etmeleri, şeriatın ahkâmına tatbik-i hareket etmeleri, başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i diniyeyi tahrip etmemeleri, başkaları gibi lâkaytlık göstermemeleri, dinin taassubu namına haraket etmeleri gibi müspet sayılabilecek yönlerini öne çıkarmaktadır. Nursi, bu konu ile ilgili olarak nihai tahlili şu şekilde yapmaktadır: “Hem, Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca âlem-i İslâmın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya itidâle gelir; çünkü menbâı hâriçte değil ki, âlem-i İslâmı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti…”[27]

Şiîlik

Said Nursi’nin, Şii’lik meselesinde de Alevilik kısmında izah edildiği gibi “Al-i Beyt” muhabbetini ortak payda olarak göstermesi, “Şia-i Velayet” ile “Şia-i Hilafet” ayırımını yaparak makul izahlarda bulunması, daha çok Şiaların itibar ettiği ravî zinciriyle gelen “Cevşen”i Ehl-i Sünnete mal etmesi, Ebu Talib’in imanı ve ahiretteki konumu meselesindeki nazik ve naif yorumu,[28] bilhassa Risale-i Nur’un Hz. Ali ile olan manevi bağlantısı, Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki keskinliğin giderilmesine hizmet eden argümanlardır.

Gayr-ı Müslimler, Ermeniler

Bediüzzaman’ın, farklılıklara farklı bakışının en fazla tezahür ettiği konulardan birisi de ehl-i kitap ve bilhassa Ermeniler hususundadır. Bediüzzaman, zamanımızın en büyük hastalığı olan inkâr-ı ulûhiyet fikrine karşı sadece İslam dinine mensup müminlerle değil, ehl-i kitap çerçevesine giren bütün din mensuplarıyla ittifak edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu konuda özellikle de "Hıristiyanların dindar ruhanileriyle” işbirliği yapmak gerektiğini dile getirmektedir. Onun bu işbirliği çağrısı, ehl-i kitap kavramının kapsamına giren bütün din mensuplarını muhatap almaktadır. Ona göre artık dinler arasındaki ihtilaflı konuları bir kenara bırakmalı ve ortak düşmana karşı en güzel şekilde mücadele edilmelidir.

Burada vurgulanması gereken husus, işbirliği ve diyalogun belli kişi ve gruplara karşı değil, inkâr-ı ulûhiyet fikrine karşı olduğudur. Said Nursi, bu konuyu şu veciz ifadeleriyle açıklamaktadır: "Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor."[29]İslam tarihinin azınlık ve gayrimüslimler ile ilgili -tarihi şartlara göre, nispeten- göz kamaştırıcı örneklerini bir yana bırakarak, Bediüzzaman’ın “ehl-i kitap” olarak tanımladığı gayrimüslimlere ve özellikle Ermenilere ilişkin yaptığı değerlendirmeler, bugün bile birçok kişinin havsalasını zorlayacak niteliktedir. Bu konu ile ilgili birkaç örnek verelim.

Şimdiye kadar bağlamından koparılarak çatışmacı bir üslup ile yorumlanan hatta Avrupa Birliğine girmemizin önüne bir engel olarak konulan “Ey iman edenler Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin”[30] mealindeki ayete Bediüzzaman’ın getirdiği yorum dikkate değerdir. “Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’an’da nehiy vardır bununla beraber siz nasıl dost olunuz dersiniz?”[31] tarzında kendisine yöneltilen bir soruyu yüzyıl öncesinde şu şekilde cevaplandırıyordu:

Kur’anda, yasağa konu olan muhabbet adeta Müslümanlığından pişmanlık gösterircesine Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa meyletme ile ilgilidir. Bir adam zâtı için sevilmez belki muhabbet sıfat ve sanatı içindir. “Her bir Müslüman’ın her sıfatı Müslüman olmadığı gibi her bir kâfirin de her sıfatı kâfir değildir.[32] Bu mantıktan yola çıkarak Müslüman’ın kafir sıfatı ve kafirin de Müslim sıfatı pekala olabilir. Bediüzzaman, ayrıca ehl-i kitap olan hanımlar ile evlenilebileceği hükmünü içeren başka bir ayete[33] atıfta bulunarak “ehl-i kitaptan bir haremin (hanımın) olsa elbette seversin[34] demek suretiyle bu sevginin, eşin dinine değil, kadınlık sıfatına yönelik olduğunu keza, diğer dinlerde olanlar ile her türlü medeni, siyasi ve iktisadi ilişkinin kurulabileceğini söylemektedir.[35]

Bediüzzaman, ayrıca bu konu ile ilgili olarak mezkûr ayetin nazil olduğu zamandaki psikolojik ortama da dikkat çekmektedir. Zira o dönemde çok büyük dini bir inkılabın gerçekleştiğini bütün konuşma, düşünce ve hareketlerin din eksenli olduğunu, haliyle Yahudi ve Hıristiyanlarla yakınlaşmada bir nifak kokusunun hissedildiğini, ancak çağımızda ise büyük bir medeni ve dünyevi inkılabın olduğunu, zihinlerin dünya ve ilerlemeye odaklandığını, muhataplarımızın da dini merkeze alan kişiler olmadıklarını söyler. Bu nedenle onların teknolojilerini iktibas etmenin ve onlarla medeni ilişkiler kurmanın, Kur’an’ın yasak kapsamına girmediği görüşündedir. [36] Ayrıca, “Daire-i itikadı, daire-i muamelata karıştırmaya mecburiyet yoktur”[37] diyerek dinî-itikadî yönümüzü beşerî ilişkilere her zaman karıştırmak zorunda olmadığımızı, başkasını olduğu gibi kabul etmemiz gerektiği imasında bulunur.

Bediüzzaman, Meşrutiyetin ilanından sonra Kürt aşiretlerine meşrutiyeti anlatmak için 1911 yılında bir seyahat yapar. Bu seyahatteki soru ve cevapları ihtiva eden Münazarat eseri te’lif edilmiştir. Ki bu soruların bir kısmı gayrimüslimler ve Ermenilerle ilgilidir. Bu sorulardan biri “Biz gayrimüslimlerle nasıl müsavi olacağız?” şeklindedir. Bu soruya verdiği cevapta, eşitliğin fazilet ve şerefte değil hukukta olduğunu, hukukta ise şah ile kölenin eşit olduğunu zira İslam hukukunun karıncaya bile bilerek basmaktan menettiğini hatırlatıyor. Böyle bir din insanoğlunun hukukunu nasıl ihmal eder? şeklinde cevabını içinde barındıran bir soru soruyor. Bu tezi ile ilgili olarak Hz. Ali’nin sıradan bir Yahudi ile ve Selahaddin-i Eyyubi’nin fakir bir Hıristiyan ile olan muhakemesini örnek olarak gösterir.[38]

Yine Münazarat’ta, Osmanlının Ermenilerle ilgili olarak zimmet hukukunun gereğini istibdadın “sünnet-i seyyiesi” (kötü uygulamaları) nedeniyle yerine getiremediğini, sonradan bunu telafi etmek istediyse de takatinin kalmadığı belirtilerek bir nevi öz eleştiri yapılıyor. Bediüzzaman, o zamanki Ermenilere “zimmi-i muahhid” yani yükümlülükleri kadar hakları da söz konusu olan vatandaşlar nazarıyla baktığını söylüyor. [39]

Ermenilerin düşmanlık ve hainlik yaptıklarını bu nedenle onlarla dost olmanın mümkün olmadığı iddiasına karşı da Bediüzzaman, “Size bunu kat’iyyen söylüyorum ki, şu milletin selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir.[40] Dedikten sonra bu dostluğun mütezellilâne değil, milletin onurunu muhafaza ederek barış elini uzatma biçiminde olmasını arzulamaktadır. Yine kendi ifadesi ile “muavenet elini kabul etmek ayrıdır, adavet elini öpmek de ayrıdır.[41]

Bediüzzaman, Kürt aşiretleri ile olan diyalogunda Ermeni gibi kadim bir milleti yok etmenin mümkün olmadığını hatta değil böyle bir milleti, bir aşireti dahi tarih sahnesinden silmenin kolay olmadığına aynı bölgede bin yıldan beri varlığını devam ettiren Ömer Dilan aşiretini örnek olarak gösteriyor.[42]

Kürtlere, kendi aralarındaki ihtilafa son vermelerini, Ermenilere, kendilerini mağlup ettikleri silah olan “akıl”, “fikr-i milliyet”, “terakki” ve “adalete temayül” göstermekle mukabele edebileceklerini ve bu hususta onlardan yararlanılabileceğini söyler. Bu zamanda üstünlüğün kılıçla olamayacağını, cehaleti, ayrılığı ve fakirliği yenmek gerektiğini, kılıca başvurma zararının bumerang gibi dönüp yetimlerine zarar vereceğini, bu nedenle düşmanlık yerine işbirliği yapmanın en mantıklı ve çıkar yol olduğunu belirtir.[43]

Bediüzzaman, başta Ermeni çeteleri olmak üzere düşmanla savaşmış ancak savaşta bile bunların çocuklarını, kadın ve ihtiyarlarını muhafaza altına almıştır. Meşrutiyetin nimetlerinden Ermeniler başta olmak üzere, herkesin yararlanmasını istemiş, hukukta herkesin eşit olmasını, çatışma yerine işbirliğinin gerekliliğini savunmuş, inanç farklılığının işbirliği ve medeni münasebetlere engel olmadığını yüz yıl öncesinden söyleyerek demokratik ve özgürlükçü düşünceyi savunan öncüler içinde yer almıştır.

Sonuç

Bediüzzaman’ın, gerek şahsi hayatı ve gerekse Risale-i Nur metinlerine yansıdığı kadarı ile daima farklılıklara farklı bir bakış açısı ile baktığını ve bu farklılıkları bir zenginlik olarak değerlendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkler ve Kürtler açısından Bediüzzaman’ın şahsiyeti ve hizmeti, bu iki unsuru birbirine yakınlaştıran bir köprü, bir ortak payda, nihayet tarafların rahatlıkla demirleyebilecekleri güvenli bir liman özelliğini taşıdığı görülmektedir.

Keza, Risale-i Nur hizmetinde, İslam âleminin fay hatlarını oluşturan Cebriye, Mutezile, Alevilik, Şiilik ve diğer mezhepler arasında muvasala hattını temin edebilecek yaklaşım ve tutumlar sergilenmiştir. İhtilaf noktalarının değil ittifak rabıtalarının öne çıkarılmasına dikkat edilmiş, cemiyetteki farklılıkların Esma-i Hüsna’nın farklı tecellileri olduğu hakikati nazara verilmiştir.


[1]Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1996. C.2, s.1304.

[2]“…Şimdi başını kaldır, şu kâinata bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim her tarafa gülüyor, nâzenînane niyaz ve âvâz. Görmez misin: Gözümüz arı-misal olmuştur; her tarafa uçuyor. Kâinat bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı leziz. Hem ünsiyet, teselli, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrar-engiz şehbaz. Harekât-ı ecrama, ya nücum, ya şümusa nazarımız kondukça, ellerine verirler Hâlıkın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervaz.

Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor: Der: "Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız, ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdar-ı şehnaz. Ben de sizin gibiyim; fakat sâfi isyansız, mutî bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni müsahhar-ı pürnur etmiş. Benden hararet, ziya; sizden namaz ve niyaz." Terennümat-ı hava, naarat-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceâtı( ötüşü) birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz.

Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: Ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: "Bizi camid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!." Tuyurları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nüzul-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğızlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde iner, şükür ile eder pervaz. Remzen onlar derler: "Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz: Şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle (gagalarıyla) fezaya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-nâz. Güya bütün kâinat ulvî bir musikîdir, îman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüf vücudunu, nizam ise tardeder ittifak-ı evham-sâz.

Yahu, bakın Kamer'e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsus birer lisanla: "Ehlen sehlen merhaba!" derler. "Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?" Sırr-ı teavünle bak, remz-i nizamla dinle. Her birisi söylüyor: "Biz de birer hizmetkâr, rahmet-i Zülcelal'in birer âyinedarıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız." Zelzele na'raları, hâdisat sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zira onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyaz. Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelal, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. İman gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, her biri birer âvâz.

Ey mü'min-i kalbi hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı imanın mübarek eline teslim ederiz, dünyaya göndeririz. Dinlesin leziz bir sâz. Evvelki yolumuzda bir matem-i umumî, hem vaveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevaz u namaz,(okşayıcı söz ve namaz) birer âvâz u niyaz, birer tesbihe âğâz. Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer manidar nevaz...” B. S. Nursî, Sözler, Yeni Asya N. Germany, 1993. s. 680-684.

[3] Bkz. Risale-i Nur Külliyatı, C. I, s. 144.

[4]B. Said Nursî, Âsâr-ı Bediiye, (Cami’i Abdülkadir Badıllı), Elmas Neşriyat, İstanbul 2004. s.483.

[5] Age, aynı yer.

[6] Risale-i Nur Külliyatı, C. I, s.571.

[7] Asar-ı Bediiye s. 453.

[8] B. S. Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2007. s. 374.

[9] Bilindiği gibi İşaratü’l-İ’caz, Mesnevi-i Nuriye, Muhakemat gibi önemli eserler ile bazı küçük risaleler Arapça yazılmıştır. Muhakemat daha sonra ayrıca Türkçe olarak telif edilmiştir.

[10] Açılması için ömrünün sonuna kadar uğraştığı Medresetüzzehra’da, tedris dili olarak okutulmasını önerdiği üç lisandan olan Arapçayı en önde zikretmektedir. Bkz. B. S. Nursi, Münazarat, s. 301.

[11] B. S. Nursî, Hutbe-i Şamiye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2000. s. 21.

[12] B. S. Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat İstanbul 2000, s.730.

[13] B. S. Nursî, Âsâr-ı Bediiye, s. 409.

[14] Age, s. 730.

[15] Bu konu ile ilgili geniş bir değerlendirme için bkz. “Bediüzzaman’a Göre Dersim İsyan ve Tenkili” www.h.yilmaz.net/arsiv/item/340

[16] Metin Aktaş, Son Derviş, Alternatif Düşünce Yayınevi, 2009, 605 sayfa.

[17] Münazarat, 313.

[18] Münazarat, 315.

[19] Münazarat, 316.

[20] B. S. Nursi, Emirdağ Lahikası I, s. 169.

[21] Heyet, Bediüzzaman Said Nursi Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994. s. 531.

[22] B. S. Nursi, Mektubat, s. 754.

[23] B. S. Nursi, Sözler, ss. 650-51.

[24] Age. Aynı yer.

[25] Farklı semaların ayrı yıldızlarının olabileceği, herkesin İsm-i Azamı’nın farklı olduğu gerçeğini başka bir bağlamda söylenmiş, ancak konumuza da uyarlayabileceğimiz şu satırlar ne güzel ifade ediyor: “maneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünunda meşhur olanların, başkasında da sözünü hüccet tutmak. Hem de bazı fünun-u cedideyi bilmeyen ülemanın sözünü, ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mehareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasid kıyaslardır. Bkz. Münazarat, 302.

[26] Emirdağ Lahikası II, s. 350.

[27] Mektubat, s. 623.

[28] Ebu Talib'in imanı hakkında sorulan bir soruya Bediüzzaman, akıl ve vicdanı konuşturan Şia ile ehl-i Sünnet’in arasını bulan şu orijinal cevabı vermiştir:Ehl-i Teşeyyu', imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Talib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet ciddî bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekrem'ini sevmiş ve himaye etmiş ve tarafdarlık göstermiş olan Ebu Talib'in; inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet'i, onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem'i, hususî bir nevi Cennet'e çevirebilir...” Mektubat, s. 657-58.

[29] Emirdağ Lahikası, s. 353.

[30] Maide, 51.

[31] Münazarat, 170.

[32] Münazarat, 171-72.

[33] Maide, 5. “Bugün size temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği de size helaldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Gerek mü’min kadınlardan hür ve iffetli olanlar, gerekse sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli olan kadınlar, zinadan kaçınan ve gizli dost edinmeyen iffetli kimseler olmak üzere, kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde size helal kılındı.”

[34] Münazarat, s. 172.

[35] Münazarat, 173.

[36] Münazarat, 173-74.

[37] Münazarat, 175.

[38] Münazarat, 161.

[39] Münazarat, 164.

[40] Münazarat, 165.

[41] Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009. s. 450.

[42] Münazarat, 166.

[43] Münazarat, 166-67.

 

popüler cevapdünya atlası