İstidat ve kabiliyetler, ancak hürriyet yağmuru ile neşv ü nema bulacaktır

Eklenme Tarihi: 05 Şubat 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Prof. Dr. Mehmet AYBAK'ın Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

Muhterem misafirler, Değerli katılımcılar!

Bu günkü sempozyumumuzun ana konusunu teşkil eden, Marifet, Sanat ve İttifak diye üç ana kavramdan, yani bu büyük fotoğraftan biz sadece Marifet kavramı üzerinde duracağız. Marifet kavramına baktığımız zaman, boyutlarının çok geniş olduğunu görüyoruz. Aslında her kavram için, birer sempozyum düzenlenecek kapsam ve büyüklüktedir.

Sosyal kalkınma bağlamında marifet ile ilgili bu çalışmamızın temel amacı, marifetin/ilmin veyahut bilginin ve teknolojinin ülkelerin ekonomilerine, moral değerlerine ve manevi kalkınmalarına yapmış olduğu katkılara temas etmekten ibaret olacaktır.

Evvela ilmin/marifetin sözlük anlamlarına bakacak olursak, hepimizin bildiği üzere ilim; “okumakla, görmekle, dinlemekle elde edilen malumat” diye ifade ediliyor. Marifet ise biraz daha ötesi “tanıma, bilme, uzmanlık, ustalık” gibi anlamlara geliyor. Toplum içerisinde böyle anlaşılıyor.

Bunları biraz daha açacak olursak, AnaBritannica’da bu, Science/Bilim ile beraber kullanılıyor: “Nesnel dünyayı ve dünyada yer alan olgularla tarafsız gözle ilişki ve sistematik deneye dayalı bilimsel etkinliklerin ortak adıdır.” Aslına bakıldığı zaman ne kadar noksan, ne kadar perspektifi dar değil mi? Nesnel dünyaya münhasır bir sınırlama getiriyor. Hâlbuki bizim bildiğimize göre ilim/bilim sadece nesnel dünyaya ait olan bilgi değildir. Ama sözcük anlamı, meşhur ve ansiklopedilerde olduğu şekliyle, “Bu dünyada yer alan olgularla ilişkili” deniliyor. Demek ki öte taraflar, başka âlemler, manevi alanlar onun konusu değildir demektir.

Marifeti biraz daha açacak olursak, bilhassa sufiler, ehl-i tasavvuf da diyebileceğimiz insanlar bu marifet kavramını, “Evliyanın gönül aydınlanmasıyla mazhar olunan ilimdir” diye açıklamaktadırlar. Yani marifeti daha çok “kalbe yüklenen bir mana, kalp ile anlaşılabilen” şeklinde kullanıyorlar. Bunun sınırını da sadece “Allah’ın zatı ve sıfatları” hakkındaki bilgiye hasrediyorlar ve başka anlamlara çekilmemesi lazım geldiğini ifade ediyorlar.

İlim sahiplerine, genelde âlim denilir. Marifet sahiplerine de arif denilir. Âlim kişi ile arif kişi arasında mutlaka nüans farklar vardır. Hele hele meslek ve meşreplere göre bakıldığı zaman, bu fark daha da artıyor.

İslam dünyasında kelamcılar(bir nokta da ehl-i fen de bu kategorinin içine giriyor); aklı esas kabul edip akli delillerle meseleleri izah etmeye çalışıyorlar. Öbür taraftan tasavvuf ehli, kalbin inkişafı ile elde edilen bilgilere hasrederek açıklamaya çalışıyorlar. Şimdi hem kelamcıların, hem ehl-i fennin ve hem de ehl-i tasavvufun bakış açısını mezc eden ilm-i Kur’an veya veraset-i Nübüvvetin bakış açısından ibaret olan Risale-i Nur perspektifiyle baktığımız zaman; hem aklın, hem kalbin gözlem ve duyumları esas alındığını görüyoruz. İsmail Beyin de zaman zaman dediği gibi bu meslek, “hem, hem” mesleğidir. Yani, “Ne o , Ne o “ değil, “Hem o, Hem o”’dur. Veya sosyal hayatta bazen, “Ya ekmek, Ya hürriyet” diye karşımıza çıktığında, diyoruz ki; “hem ekmek olsun, hem de hürriyet olsun.” Neden bizi tek bir seçeneğe mahkûm ediyorsunuz?

Malum aklımız bir cevher-i nurani olarak Cenab-ı Hakkın insana bahşettiği en önemli hediyelerden, sermayelerden birisidir. İnsan ile hayvan arasındaki en önemli farkların başında gelmektedir. Akıl için, “Cevher-i Nurani, Mürşid-i Rabbani, tılsımlı bir anahtar” diye ifade ediliyor. Hakikaten harika ifadeler. Ben de Nörofizyoloji alanıyla ilgilenen biri olarak, beyin korteksininin ve kalbin çalışma sistematiğine, dinamiğine, mimari yapısına kısacası muhteşem fizyolojisine baktığım zaman, Bediüzzaman’ın bu ifadeleri hakikaten, akla yüksek bir değer verip onu nurlandırıyor ve hayata hayat katıyor. Bunun neticesinde de eşyanın mahiyeti birden değişmeye başlıyor, adeta yaprak atlas, toprak elmas oluveriyor.

Öbür taraftan Kalbimize baktığımız zaman ise, “Mazhar-ı İlham, Mahall-i İman ve Ayine-i Samed” olarak tarif ediliyor. Şimdi bu çok değerli ve bir o kadar da hassas olan organımızın, fabrika ayarlarıyla oynayıp veya içine yaradılışına uygun olmayan şeyleri koyduğumuzda, kalbimizin başına fevkalade sıkıntılar getirdiğini hepimiz az çok hayat serencamımızla biliyoruz. Ayine-i Samet olan kalbimize bütün dünyayı da versek yine tatmin olmayacaktır. Hakikaten “Beşeriyetin gözünü ancak toprak doyurur” denilen mana, kendisini burada çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Aslında bu yüksek donanım ve kabiliyetler, bu potansiyel güç, Halik-ı semavat ve arzı tanımak, bilmek, ahiret ve bekaya çalışmak için verilmiştir. Şimdi senin duygularının sultanı olan bu mucizevi organın içerisine bekadan başka her ne koyarsan koy, asla tatmin ve razı olup kabul etmeyecektir. Çünkü hepsinin üzerinde fanilik damgasını gördüğünde bütün mevcudiyetiyle onlardan feveran edip firar edecektir. Ancak Baki’ye ve bekaya iltica etmekle huzur ve sükûn bulabilecek ve o zaman hayat bulup ziya verecektir. O halde, bütün duygularımızın reisi olan bu sultana kulak verip tabi olmak gerekmez mi?

Bediüzzaman aklın nurundan, kalbin ziyasından bahsediyor. Bu kavramlar üzerinde çok ciddi tefekkür edilmesi lazım gelir. Bilindiği gibi ziya ile nur, esas olarak Kur’an-ı Kerim’de hakiki manasını bulabilmektedir. Ayetlerde güneşin ziyası, kamerin nuru diye ifade edilmektedir. Bu hakikatten yola çıkarak diyebiliyoruz ki; ışığın esas kaynağı kendisinden olan şeylere, Ziya denilir. Işığını başka bir kaynaktan alan ve onunla tenevvür edip aydınlanan şeylere de, Nur diye ifade edilir. Bediüzzaman Hazretleri de Risale-i Nur’da bu konuya bir açıklık getirerek aklı Ay’a, kalbi/vicdanı Güneş’e benzetmektedir. Şimdi bütün bu manaları tevhit edip sentez ettiğimizde, kamerin varlığı güneşin varlığı ile bilinir. Ay ancak onun aynası ve göstergesidir. Demek ki ay, güneşten ışığını alamadığı zaman kesif duruma düşüp kararıyor ve görünmeğe başlıyor. Demek ki Bediüzzaman’ın bakış açısı, hem ehl-i aklın nurunu hem de ehl-i tasavvufun kalbi zenginliklerini birleştirerek; hakikatin tecelli edebileceğini ve bununla kişinin iki kanatlı olup uçabileceğinden bahis ediyor. Bu bakış açısı ile hayatta daha başarılı ve insaniyete layık bir tarzda ömür geçirilmesine vesile oluyor.

Ayrıca Bu bağlamda, “Zulmetli Münevverler” ile “Mutaassıp Müminler” diye iki kavram karşımıza çıkıyor. Bu akıl ve kalp, birbirlerinden ayrıldıkları zaman kişilerde meydana gelen negatif sıfatlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hâlbuki “Ziyay-ı kalpsiz olmaz nur-ı fikr-i münevver.”

Mesela bir astronomun güneşten bahisle; “Güneş, büyük bir kitle-i azime-i mayia-i nariyedir.” Yani; “ateş topu gibi büyük bir kitle, içinde şu kadar hidrojen bombası patlatılan, bu kadar harareti ve cesameti olan bir varlıktır.” diyor. Bu durum ruha dehşet ve hayret vermekten başka bir işe yaramıyor. Ben bu durumu kendi meşgul olduğum anabilim dalıma irca ettiğim zaman; bir beyni, bir kardiyo-vasküler sistemi, bir vücudu ele aldığımızda, “milyarlarca nöronlardan, şu kadar bin kilometrelik damar ağından, dünyanın etrafını kaç defa dolaşabilecek bir yapıdan, öbür taraftan yüz trilyon hücreden meydana gelen bir organizma olan insandan, sonra bütün bunlar da atomlardan, moleküllerden, hücrelerden, dokulardan, sistemlerden meydana geldiği şeklinde anlattığımızda, görüyoruz ki ne dinleyenin ne de söyleyenin aklına, kalbine ve ruhuma bir ilim, bir marifet, bir huzur, bir kemal vermediğini görüyoruz. Bilakis, sadece okuyan veya dinleyenleri dehşet ve hayret içerisinde bırakıyor. Yaşlı anneme bile anlattığım zaman “Oğlum bu nasıl iş, biz nasıl yaşayacağız? Ne olacak halimiz? O halde kendimizi hiç kımıldatmamamız lazım” diyor. Yani korku ve evham üretmekten başka bir işe yaramıyor. Ruha dehşet ve vahşet veriyor. “Vay be! Demek 150 bin kilometrelik damar ağı bizim içimizdeymiş” dedirtiyor. Eğer bu fenni bilgiler kalbin marifetiyle birleştirildiği zaman, yani odun yığınları gibi olan bilgiler, ziyay-ı kalple iş’al edildiği zaman, hepsi birer marifet-i İlahiye olmuş oluyor. Bediüzzaman Hazretlerinin veciz ifadesiyle; “Nasıl olurniyetle mubah âdât,ibâdât. Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlâhi.”

Ayrıca diyor ki; “40 sene ömrümde 30 sene tahsilimde, dört kelime, dört kelam öğrendim.” Bu kelamların ikisinden, biri niyet, diğeri de nazardır. İşte bilim adamlarının fenlere, mesleklerine, gerçekten bakış açılarını değiştirerek manay-ı harfi ile yani onlara Sani’leri namına, Allah adına bakması halinde, o bilimlerin her biri birer marifet-i İlahi olmuş oluyor. Böylelikle bizler daha konuyu anlatırken bile bir nevi manevi ücretimizi peşin almış oluyoruz. Bizim duygularımız, aklımız tatmin oluyorlar. Bunları sadece kendimize bile okuyup anlatmış olsak kâfidir, dersimizi ve hissemizi peşin almış oluyoruz. Talebe de şayet bu manaları alırsa ne âlâ, almazsa da en azından onlara karşı sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz. Çünkü her şey kısmete bağlıdır. Mutaassıp müminler de akıl gözünü kapatıp o nurdan mahrum olup hisleriyle hareket ettikleri için taassuptan yakasını kurtaramıyorlar. Ancak taklid-i tüfeylane dediğimiz yani sadece çocukça taklit etmeye başlıyorlar. Kendilerini geliştiremiyorlar çağın gerisinde kalmaya mahkûm oluyorlar.

İlim ve marifetle ilgili bazı temel prensiplere temas edecek olursak, her bir ilmin birer Esma-i İlahiyeye dayandığını görüyoruz. Çünkü her şeyin mahiyet ve istidat itibariyle ilme bağlı olduğunu fakat ilimlerin de, birbirine tahakküm etmemesi lazım geldiğini ifade ediyor. Bu da çok manidar geldi bana. Biliyoruz ki bu hal, “güçlü olan zayıf olana tahakküm eder” birinci derecede hayvanlar âleminde geçerli ve hükümfermadır. Ama ilim ilme nasıl tahakküm edebilir? Biz insanlar da zaman zaman, şuurlu ve akıllı olduğumuz halde bu kanunu taklid ederek birbirimize tahakküm edebiliyoruz. Ülkemizde örneğine çokça rastladığımız bir durum olan, fen alanında mütehassıs ve uzman olan bir adam, kendini dini bir konuda da mütehassıs zannetmesi gibi. Veya beşeri ve dünyevi ilimlere verilen ehemmiyetle dini ilimlere verilen ehemmiyet arasındaki hal buna en güzel bir delildir. Bir başka örnek; Tıp Fakültesi Hastanesine işi düşenler için, mesela radyoloji bölümünde çalışıp düz film çeken bir teknisyen, daha az ihtiyaç duyulan bir başka bölümde çalışan bir profesörden daha fazla itibar görmesi gibi. Bediüzzaman bu duruma temasla; “bir saatçinin bir allâmeden ziyade ücret alması bunu te'yîd eder.” diyor. Hâlbuki herkes sanatında, alanında büyüktür ve büyük olmalıdır.

Dönüp insanlık serüvenine baktığımız zaman, şu garip acip mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar? Bunlar felsefecileri bugüne kadar meşgul eden, belki kıyamete kadar da meşgul edecek olan suallerdir. Bu cepheden sürekli cevap yetiştirilmeye çalışıldığı halde, ama şu ana kadar yeterince tatminkâr bir cevap bulunamamıştır. Felsefe bu sorulara en fazla “İnsan sosyal bir hayvan”, “Hayalleri ve vizyonları olan bir varlık” veya “Hayvan-ı natık/konuşan bir hayvan” olduğunu ifade etmiştir. Buna, ancak Nübüvvet müessesi yani Peygamberler cevap verebilmiştir. Aslında insan, “Eşref-i mahlûkat, Halife-i ruy-ı arz” değil midir? “Bütün mahlûkat, onun emrine seferber olduğu, bütün bu yeryüzünde her mevsimde serilen nimet sofralarının onun şerefine ihdas edildiği ve bütün sair mahlûkatın da onun adına davet edildiği bir misafir-i aziz olduğu” tarzında nübüvvetin ifade ettiği mana nerede, felsefenin ifade ettiği ve insana insanlığını unutturacak derecede basit, cılız ifadeleri nerede?

Beşeriyetin devreleri malum; Vahşet ve Bedeviyet, Memlukiyet/Kölelik, Esirlik, Ecirlik. Dördüncü devre ile ilgili olarak; “Beşer esir olmak istemediği gibi ücretle çalışmak da istemez.” En son beşinci devre, sosyal hayat çerçevesinde tahlil edildiği zaman “Malikiyet ve Hürriyet devri” olduğu görülmektedir. Tarım, endüstri ve bilgelik çağı şeklinde başka sınıflandırmalar da var. Bilgelik çağına baktığımız zaman S. Covey vesairenin temas ettiği manada da akıl ve kalbin birlikteliğinden, sezişlerden söz eder. Her şey sadece akla bağlı olmadığı, zaman zaman akıl yetersiz kalmaktadır. İnsanlık, bilgelik çağı ile birlikte, biraz önce temas ettiğim ilim ve marifetin sentezinden, akıl ve kalbin birlikteliğinden doğan bir manaya, yani Bediüzzaman’ın dediğine doğru gelmektedir.

İnsanın fıtratı ile ilgili birtakım kanunlardan bahsedecek olursak, malikiyet ve hürriyetin esas olduğunu, tahakküm ve tezellülden hiçbir insanın hoşlanmadığını biliyoruz. İnsanın fıtratında yalana yalan demeye meyil vardır. Ve insan daima hakikati arıyor, maksadı da saadettir. Bunlar Cenab-ı Hakkın insanın fıtratına koyduğu kanunlardır. Müsavat-ı mutlak kanunu, insanın yapısına aykırı olduğunu ve bunun hakikat olmadığını, Rusya’nın çökmesiyle hep birlikte ibretle gördük.

Diğer taraftan insanın fıtratında şiddetli bir merak duygusu vardır. N. Armstrong ölmeden önce her nereye gidiyor idiyse seminerler, konferanslar ve söyleşiler yapıyordu. İnsanlarla diyalog kurup fotoğraflar çektiriyor. Ne de olsa Ay görmüş, Aya gitmiş adamdır! Ayda ne var, ne yok diye insanlar hep merak edip sormuşlardır. Yani şu cansız, hayatsız, güneşten nurunu almakla ancak görülebilen, dünyamızın bir uydusu olan böyle bir Ay’ı merak ediyorlar. Acaba oranın taşı toprağı nasıldır diye soruyorlar? Aslında insanın fıtratına konulan bu şiddetli merak duygusu, başka hakikatleri arayıp bulmak içindir. Yoksa Ay’ın yüzeyi nasıldır, Amerika tavukları kaç tanedir gibi istatistik biliminden kemalat almak için değildir.

İnsanda bir de hararetli bir muhabbet var. Şiddetli bir hırs var. Bütün dünyayı yutsa doymaz. Bazen inatlı bir talep var. Bir dakika inada değmeyecek bir şey için, belki bir sene inat edebiliyor. İşte bazı kimseler tarafından deniliyor ki; aman hırs gösterme, muhabbet etme, dünyayı sevme. Yani kısacası insanlıktan çık, hayvan ol demek istiyorlar. Aslında bunlar, insanı insan yapan duygulardır. Hâlbuki bunların mecralarını değiştirip, yüzlerini ahirete çevirdiğimizde, yaradılış gayelerine uygun bir tarzda kullanmış oluruz. Demek ki sadece bu dünyayı değil esas olarak ebedi saadeti kazanmak için verilen güzel duygulardır. Mecrasını değiştirdiğimiz zaman harika enstrümanlar oluyorlar ve onlarla gerçekten sermaye-i hayatımızı nemalandırmış oluyoruz.

Ayrıca insanda, meyl-i tecdit ve fikr-i hürriyet duygusu vardır. 21. Yüzyılda, insanının fıtratında var olan bu manalar adeta bu asrın yağmuruyla daha da filizlenip canlanmıştır. İşte fikr-i icat karşılık gelen, girişimcilik fikri. Bizim doğu toplumları ve bilhassa Diyarbakırlılar ve bahusus Şafiiler, daha çok girişimci olabilirler. Üstadın ifadesiyle, “Başkalarının sükûtî medreselerine nisbeten, sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb'usan-ı ilmiyeyi gösteriyor. Hem Şafiî olduğunuzdan ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semavî ve ruhanî vızıltılarınız sizi mezheben ve medreseten ve fıtraten وَ اَنْ لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى nın başka bir unvanı olan teşebbüs-ü şahsiyeye teşvik ediyor.” Meyl-i tecdit, günümüzdeki karşılığı inovasyon demektir.

Fikr-i hürriyet ise günümüzün en popüler değerlerinden birisi olan özgürlüklere karşılık gelmektedir. Aslın beşerin fıtratında derç edilmiş bir hakikattir. Tarihi seyir içerisinde, zalimler bu fikr-i hürriyeti zaman zaman söndürmek için çalışmışlardır. Bunun üzerine tulum gibi kan akıtılmışsa da, bu yine yok edilememiştir. Söndürmek isteyenler kendileri sönmüşlerdir. İşte tarih mezarlığı, bunların örnekleriyle doludur. Firavundan tutun da Şeddatlara, Nemrutlara ve yavrularına kadar hep lanetle yad edilmişlerdir.

Bizim fıtratımıza konulan bu duygular, hadsiz acz, fakr ve naks içerisinde yaratılmış olmamız, birtakım şeyleri idrak edip öğrenmemizi gerektiriyor. Bunların da ana dayanağı/kaynağı; Kur’an, Kâinat ve Peygamber(asm)’dır. Kuran’a ve Kitab-ı Kebir-i Kâinata bakıyoruz, o da Kur’an, o da Kur’an. Onda da, bunda da ayetler vardır. Kur’anda lâfzî ayetler, Kâinatta ise mücessem ayetler vardır. Kur’anda şecer yani ağaç geçiyor, kâinata bakıyoruz ki bizim ağacımız, evimizin önünde veya bahçemizde cisimleşmiş bir ayet olarak karşımızda arz-ı didar ediyor, dikiliyor. Sübhanallah! Demek muhtevasına, manasına baktığımız zaman kâinat da bir kitaptır. O zaman, yeryüzü bir sahife oluveriyor. Şu bahçe bir satırdır. Şu ağaç dahi bir kelimedir. Meyvesi ise, bir harftir. Onun çekirdeği ise bir noktadır ve o çekirdek olan noktanın içerisinde, bütün o kitabın özeti yani DNA’sı vardır. O zaman Kâinat da mükemmel bir Kur’an olmuş oluyor. Cenab-ı Hakkın Peygamber (asm)’a ilk emri “Oku”dur. Onun için bu emrin bir gereği olarak, biz Kur’anı okuyup ve manasını anlamaya çalıştığımız gibi, Kâinat Kur’anını da tefekkürle okumalıyız. Demek oluyor ki Kuran’ın kendisi de, bu kâinatın bir okunuş şeklidir. Kur’an vasıtasıyla kâinat okunabiliyor. Şimdi Peygamber (asm)’a kulak verip baktığımızda, şu dünya mektebinde Nübüvvet silsilesinin güneşi olarak, Kâinatı baştan aşağıya kadar, Kur’an tarzında sözleriyle, fiilleriyle ve tavırlarıyla bir Bülbül-i Zişan olarak okuyor. Kâinatın kelimelerini, satırlarını ve sahifelerini, Kur’an vasıtasıyla ins ve cine, melaikelere, ruhanilere ve bütün kâinata yüksek bir seda ile işittirip, ders veriyor. Kıyamete kadar bu ses, bütün asırların kulaklarında yankılanmaya devam edecektir. Öyleyse bu üç muazzam kitap, harikulade ve yegâne öğrenme kaynaklarımızdır.

İslamiyet’in menşeinin ilim, esası ise akıl olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda, akıl ve kalbin birlikteliğiyle Kur’ana bakıldığı zaman; bütün fenlerin seyidi, muallimi ve mürşidi oluyor. Çünkü Kâinat kitabı, Cenab-ı Hakkın İrade sıfatından, Kur’an-ı Kerim ise, Cenab-ı Hakkın Kelam sıfatından geliyor. İkisi de aynı Zatın farklı sıfatlarının tecellisi olduğunu görüyoruz. Oradan doğan ulum-u fenniye, buradan çıkan ulum-ı diniye nasıl birbirine zıt ve aykırı olabilir mi? Nasıl ters düşebilir? Nasıl buna bilimsel, diğerine de dinsel denilebilir? Köle efendisine, velet pederine, hizmetkâr reisine nasıl baş kaldırıp isyan edebilir? Nasıl birisi kalkıp da İslamiyet dinseldir, bu ise bilimseldir diyebilir? Çünkü İslamiyet, geçmiş ile geleceği cennet kuşunun Tayr-i Hümayunu gibi veya bir baba gibi, mazi ile müstakbeli iki kanadı altına alarak bütün beşeriyeti kıyamete kadar gölgelendirecek bir kabiliyet ve kapasiteye sahiptir. Böyle bir potansiyeli vardır.

Her zamanın bir hükmü ve hükümranı olduğunu biliyoruz. Çünkü eskiden kimin kılıcı keskin ise, kalbi katı ve merhametsiz olsa, kavgada o kazanıyordu. Şimdi zaman öyle değildir. Artık kimin aklı keskin ve kalbi parlak olursa, yalnız o kazanacaktır. Ahirzamanda herkes ulum ve fünuna dökülecektir. Günümüzde bunun emarelerini görüyoruz. Asgari ücretle çalışan bir insan dahi çocuklarını mekteplere, özel okullara, dershanelere nasıl kaydettirdiklerini, nasıl borçlandıklarını hepimiz ibretle görüyoruz. Zaman, bilhassa çocuklar ve bir yönüyle de kadınlar zamanı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün ailelerin en birinci öncelikleri başta çocuklar ve sonra da aileleridir. Eskiden, bizim hangi okulda okuduğumuzu babamız dahi bilemezdi veya bilmesi gerekmezdi. Ama şimdi ana ve babalar, çocuklarının yemesine-içmesine, notlarına hatta neredeyse bulundukları koordinatlarına ve nefes alış-verişlerine kadar takip edebiliyorlar. Kadınlarla ilgili olarak da yazar-şair Kadri Göral’ın güzel bir sözü vardır: “Gelinlerin zalim olduğu zamanda kaynana, kaynanaların zalim olduğu zamanda da gelin olmuşam.” Zaman seyri içerisinde her şey birbirleriyle becayiş yapıp yer değiştirdiğini ibretle seyredip görmekteyiz. Dolayısıyla bu zamanda, çocuklar ve bilhassa kadınlar bu nimeti iyi değerlendirmeleri lazımdır. Yoksa “nimet şükür görmezse, çeker gider” devam ede gelen bir kanun-u ilahidir.

Küreselleşen ve çok merkezli fonksiyonel toplumlarda, bilginin üretimi artık öne çıkıyor. Malların satılmasından ziyade, bilgiler satılıyor, ilim satılıyor ve bunların değerinin ne kadar yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz. Dünyada görüyoruz ki neredeyse 2,1 milyar internet abonesi var. 200 dilde ansiklopedi, 4 milyon madde, bir günde 4 bin kitap, 2,5 milyon makale neşrediliyor. Tabi en büyük pay, sağlık alanında gerçekleşiyor. Gerçekten bir enformasyon ve bilgi patlaması var. Hemen hemen 3 yılda bir, bilgiler ikiye katlanıyor. Bilginin ömrü de gittikçe 1,5 - 2 seneye kadar düşebilmektedir. Dünyada gördüğünüz gibi, genom projelerinden tutun ta DNA’larda ne var ne yok insanlar okumaya başlıyorlar. Kromozomlarla oynuyorlar ve bunların nasıl dolara konvert edilebildiğini hepimiz hayret ve ibret içinde seyrediyoruz. Yani artık Konya ovasında yetişen tahıl rekoltesinin tümünün karşılığında, bir kromozomal gen çalışmasını yürütemiyorsunuz. Veya İsrail’den satın aldığınız 1kg ebter domates tohumuna karşılık, 1kg altın ödemek durumunda kalıyorsunuz. Klonlamadan tutun ta kök hücreye kadar göz kamaştırıcı ve hayret verici çalışmalar vardır. Harikalar asrındayız gerçekten. Beşeriyet yaşlanma ve dolayisyle ölümü istemiyor, bunlara çare aramaya başlıyor. Amma, mutlak ve mukadder olan o son, kaçınılmaz olarak gelecektir.

Bütün bunlara paralel olarak teknoloji de hızla gelişmektedir. Artık elde ettiğimiz bir teknoloji ürününün ekonomik ömrü henüz bitmeden, teknolojik ömrü bitiyor. İşte elimizde çıkarmaya çalıştığımız TV’lerimiz, PC’lerimiz ve telefonlarımız buna en çarpıcı birer örnektirler. Daha sapa sağlam olmasına rağmen, teknolojik ömürleri tükenmiştir. Çünkü yeni versiyonları çıkmıştır artık. O kadar baş döndürücü ve hızlı değişim oluyor ki, buna ayak uydurmak, para bütçe yetiştirmek neredeyse imkânsız hale gelmektedir.

Bunun için 21. Yüzyılda bilim ve teknoloji alanına önem verip yatırım yapanlar ancak kazanacaklardır. Bilimin kendisi de çok nazlı olup, hür ve demokratik ortamlarda gelişim gösterebilmektedir. Çünkü bilim ve sanayi hürriyet ortamı olmazsa, gerçekten gelişip yaşayamaz. Hürriyet, bilim için adeta bir yağmur gibidir. İnsanın yapısında bulunan istidat ve kabiliyetler, ancak hürriyet yağmuru ile neşv ü nema bulup, çiçekler açıp ve Gülizarlar teşekkül edebilmektedirler.

Bediüzzaman Hazretleri, şarkın garpla kıyaslamasını yaparken şöyle diyor: “Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin ve feyz-i imanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.” Çünkü öyle bir medeniyet kurmuştuk ki, astronomlarımız gökyüzündeki yıldızlara çocuklarıymış gibi isimler koymuşlardı. Doktorları, insan bedeni üzerinde öyle çalışmışlardı ki, hastalara şifa dağıtıp tedavi metotlarını bulmuşlardı. Logaritmadan tutun enkıripşına kadar şimdiki bilgisayarların temelini teşkil eden keşfiyatları yapmışlardı. Başkalarının fikrini söylemekten korktuğu durumlarda, fikirlerini bir deve çobanı bile gerektiğinde, Hz. Ömer’e dahi kılıcını çekerek; “Seni kılıçlarımızla doğrulturuz” diyecek cesareti gösterebilmiş bir medeniyetin temsilcileriyiz.

Bütün bunlardan yola çıkarak diyebiliriz ki, Şarkın yani Asya’nın ve Alem-i İslam’ın istikbali gayet parlaktır. İnşallah şarkın garba nisbeti, güneşin aya, seherin guruba nisbeti gibi olacaktır. Bu duygu ve düşüncelerle, beni dinleme nezaketinde bulunduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyorum…

 

 

popüler cevapdünya atlası