İŞÂRÂTÜ’L İ’CÂZ’DA ‘İDRAKLİ MAHLÛK’ KAVRAMI

Eklenme Tarihi: 02 Aralık 2017

Güngör KARAUĞUZ[1]

Öz

Bu makalede, ‘sömürgeciliğin metodolojileştirilmesi’ amacıyla XIX. yüzyılın başlarında batıda sistemleştirilmiş ‘antropolojinin’, insanın nasıl ortaya çıktığı’ noktasında verdiği bilgilerin nasıl anlaşılması gerektiği irdelenmektedir. Bu bağlamda Kur’an ile bilimin herhangi bir şekilde çelişmediği Said-i Nursi’nin İşârâtü’l İ’câz adlı eserinde geçen ‘idrakli mahlûk’ kavramıyla da pekiştirmektedir.

Antropoloji, idrakli mahlûk

 

Summary

In this article, what is examined is how the information of ‘how human being existed’ given by the 'anthropology' should be interpreted that was systematised in West from the beginning of XIX Century in order to ‘make colonialism methodological’. In this context, the fact that the Qur'an and science do not conflict in any way is reinforced by the concept ‘conscious creature’ from İşârâtü’l İ’câz by Said-i Nursi.        

Anthropology, conscious creature

 

Giriş

Bediüzzaman, bilim ve dinin çatışmadığını aksine bu iki kavramın birbirinin tamamlayan unsurlar olduğunu göstermeye çalıştı. Bu bağlamda o, sahih vahiyle yani Kur’an gerçekleriyle aklın ve bilimin çatışmayacağı kuralını ispatlamaya çalıştı tüm ömrünce. Hatta bu amaçla Anadolu’nun doğusunda Medresetü’z-Zehra adıyla bir medrese kurulması için çok çabalar sarf edecektir.

Ona göre ‘vicdanın ziyası ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyettir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.

Şurası da bir gerçektir ki batıl ve tahrif edilmiş dini inançlarla kurgulanmış olan veriler arasında sadece bir çatışma olabilirdi. Buradan hareketle Said Nursî, Biz Kur’ân şarkitleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek” sözleriyle sorgulayıcı ve deneyci bir bilim yolunu gösteriyordu.

Hem Ortaçağ ve hem de XVI. yüzyıl ve sonrası Avrupa için dinin bilimle çatışma halinde olduğu bir evre olacaktır. XVIII. yüzyıldan sonra da bilim Avrupa’da, kendini tamamen dinden soyutlayacaktır. XIX. yüzyılda Avrupa orijinli olarak üretilmiş olan materyalist/pozitivist, evrimci değerler, Osmanlı münevverleri arasında değer bulmaya başlayacaktı.

XIX. yüzyılda batıda Antropoloji ilminin emeklemeye başladığı yıllarda, insanın nasıl ortaya çıktığı belli bir metodoloji ışığında sorgulanmaya başlandı. Dünyanın çeşitli bölgelerinde kazılar yapılıyor ve insanın atası olarak değer bulan bazı iskeletler gün ışığına çıkartılıyordu batılı bilim adamlarınca.

Batıda, Lamark başta olmak üzere Erasmus Darwin ve torunu Charles Darwin bile yaşamının son dönemlerine kadar ‘Tanrı’nın hikmeti’ ile özdeşleşmiş bir evrim görüşünü benimseyeceklerdi. Zaten bu görüşü de Ortaçağ İslam dünyasının âlimlerinden öykünmüşlerdi. Bunlar, insanın maymunumsu canlılardan evrimleştiğini ve maymunla ortak bir atadan gelmiş olabileceğini savunacaklardı.

Charles Darwin 1859’da kaleme aldığı ‘On The Origin of Species by Means of Natural Selection or The Preservation of Favoured Races in The Struggle for Life’/‘Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması’ adlı eserinin ilk baskısında ‘evrim’ terimini hiç kullanmamıştı. Bu terimi sonradan ilk kez 1871’de yazdığı ‘İnsanın Soyu’ adlı kitabında, sonra da ‘Türlerin Kökeni’nin altıncı baskısında yani 1872’de kullandı. Darwin bu konumuyla bu yıllardan sonra evrim teorisini dine karşı bir şekilde konumlandıran Auguste Comte, Hegel ve Marx ile aynı safta yer almış oldu.

 

Âdem’den Önce Âdemler Var mıydı?

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi batının, insanın maymunumsu canlılardan evrimleştiği tezinin aksine Kur’ân, Hz. Âdem’in herhangi bir canlıdan tekâmül suretiyle değil, ancak topraktan ve türünün ilk örneği olarak belli bir süre zarfında yaratıldığını vurgular. Durum böyle olunca, İslâm âlimleri de insanın yaratılışı ve yaratılıştan önceki durumun nasıl olmuş olabileceği üzerinde Kur’ân odaklı bazı yorumlar yapmışlardır.

Bu bağlamda şu soru sorula gelmiştir yıllar boyu. Acaba Âdemden önce âdemler var mıydı? İslam dünyasında bu tartışmayı başlatan, Kur’ân’daki Bakara suresinde -ayet: 30- Âdem’in yaratılması ve özellikle: “Bir zamanlar Rabb’in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. (Melekler): ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi halife yapacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz’ dediler. (Rabb’in): ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.” ayetinin yorumlanması teşkil etmiştir.  

Bu ayetteki خَلِيفَةً ‘halife’ kelimesi tartışmanın odak noktasını oluşturmuştur. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l İ’câz adlı eserinde bu ayetleri yorumlarken arzın, insanların hayatına elverişli şeraiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsait bulunduğuna işarettir.خَلِيفَةً  tabirinin bu mânâya delaleti, mukteza-yı hikmettir” ifadesini kullanmaktadır.

Bu cümlelerine ‘Amma meşhur olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nevi imiş; yaptıkları fesattan dolayı insanlar ile mübadele edilmişlerdir.” İfadesini eklemiştir.

Yukarıdaki cümlelerden anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, ‘idrakli mahlûkun’ cinler olduğunu nakletmektedir. Bu konudaki kendi kanaatini yukarıda ifadelendirdiği cümlelerinde görmek istemekteyim. Zaten bu görüş İslâm dünyasında yabancı bir yorum değildir. İbn-i Kesir de tefsirinde, müfessirlerin bu rivayetlerini uzun uzun anlatmaktadır. Burada benim dikkat çekmek istediğim nokta; Bediüzzaman’ın ‘idrakli mahlûk’ kelimesini burada ilk kez kullanmasıdır. Çünkü aşağıda izah edileceği gibi ‘idrakli mahlûk’ kavramı antropoloji ilminin bize verdiği bilgiler çerçevesinde canlı türlerini nitelendirmek için çok uygun bir tabir olarak karşımızda durmaktadır. Biz de aşağıda konuyu açarken Bediüzzaman’ın bu tabirini kullanmayı tercih edeceğiz.

Ayrıca Hz. Âdem’in yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceği konusunu, meleklerin nasıl bildiklerini, âlimler, onların cinler olduğundan ayrı olarak iki ana başlıkta toplamışlardır:

  1. Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi Levh-i mahfûz yani olmuş ya da olacak her şeyin yazılı olduğu ana kitap,
  2. Daha önce yaratılmış Âdem benzeri yaratıklar olabileceği,

İslâm bilginlerinin yaptıkları bu yorumlar ile özellikle ‘b’ maddesinin çıkarımı, hem Kur’ân bilgilerinin ve hem de antropoloji bilimin, bugün bize verdiği bilgiler çerçevesinde tam bir uyum göstermektedir.

 

İdrakli Mahlûklar: Primat ve Hominidler

Şimdi bu konuyu, antropolojinin bize sunduğu bilgiler çerçevesinde, ana hatları ve anlaşlabilir bir tarzda sizlere aktarmaya çalışayım. Antropoloji, yeryüzündeki ilk hominidlerin -yani Bediüzzamanın ifadesiyle idrakli mahlûkların- yapıları, yaşam süreçleri ve bölgeleri hakkında doyurucu bilgiler sunar. Yani antropoloji, hem primatları ve hem de hominidleri incelerken yeryüzündeki diğer omurgalı canlıları da Paleozoik, Mesozoik, Senozoik olarak üç ana çağ altında inceler. Bu çağlar da kendi aralarında devirlere ayrılmıştır. Antropologların daha çok Senozoik çağ, ilgi alanları içine girer. Çünkü bu çağ, Tersiyer dönem beş ve Kuaterner dönem iki olmak üzere alt devirlere ayrılmıştır. Tersiyer dönem içinde ilk devir olan Paleosen devir (65-54 milyon yıl) primat öncesi çeşitli küçük memelilere ait fosil kalıntılarının örneklerini içermektedir. İlk antropid fosiller Oligosen devirde (36-23 milyon yıl), karmaşık beyin yapısına sahip ve kuyruksuz olan Hominoidler de Miosen devirde (23-5 milyon yıl) yaygın halde yeryüzünde görülmeye başlar.

a- Dryopitek, Ramapitek ve Australopithecus

İşte bizim yukarıda sözünü ettiğimiz - idrakli mahluklardan- hominid türlerden bir grup Miosen devirde (16-8 milyon yıl önce) görülen Afrika ve Avrupa’da görülmüş Dryopitek ve Ramapitek (görüldüğü dönem: 8-7.5 milyon yıl) ile Geç Miosen devirle birlikte Pliosen devirde de (5-2 milyon yıl) yaşamış Australopithecus olarak adlandırılan türdü. Bu canlılardan Australopithecus (3-1 milyon yıl) türleri iki ayak üzerinde dikelebiliyor ve yürüyebilme yeteneğine sahip olup, beyinleri de diğer iki türe göre (450-550 cm3) irileşmişti. Bu türün, kazmak için sivrilttiği bazı hayvan kemikleri ele geçmiştir.

b- Homo Hâbilis

beyin kapasitesine ve yaklaşık 3Yine Pliosen devirde yaşamış olan diğer bir canlı türü, 600-700 cm180 cm boya sahip olan Homo Hâbilis (görüldüğü dönem: 2-1,6 milyon yıl)’tir. Bu canlı türü, doğal olarak bir kayadan kopmuş taş çekirdeğini, yontup işlemek suretiyle yaşamında farklı işlerde kullanmıştır. Dolayısıyla onun ürettiği Oldowan aletler, avcılık ve toplayıcılığa yardımcı olmuştur.

c- Homo Erectus ve Neandertal

Alt Pleistosen ya da Alt Paleolitik çağda yaşamış bir canlı türü 1.000 cm3 beyin kapasitesine sahip olan Homo erectus (görüldüğü dönem: 1.8-1 milyon yıl) da Acheulian/Aşölyen alet teknolojisiyle kaya çekirdeklerinden ürettiği çeşitli aletlerle avcılık ve toplayıcılık yapıyordu. Ürettiği aletlerle örgütlü avlanma becerileri Oldowan aletlere göre daha karmaşık idi ve ürettikleri taş aletler filleri, atları, gergedanları ve dev babunları avlama becerilerini de artırmıştı.

Orta Pleistosenya da Orta Paleolitik çağın son dönemleri boyunca yaşamış hemen hemen modern insanın beynin kapasitesine yakın beyne sahip (modern insan beyni yaklaşık 1350 cm3) arkaik Homo sapiens türler, Avrupa’da görülmeye başlar. Yine bu devirde Almanya’nın Duesseldorf yakınlarındaki Neander vadisindeki Feldhofer mağarasında ilk kez keşfedilmiş olan Neandertaller (görüldüğü dönem: 220.000-35.000) Würm buzulu başlangıcında yeryüzünde görülmeye başlar. Yeryüzü artık soğuktur ve bu canlı türleri kendilerini soğuktan korumak amacıyla giysi giymiş, önceki türlerden daha karmaşık aletler üretip, ren geyiği, mamut ve gergadan avlamışlardır. Ayrıca Neandertal türün burun yapısı, döneminde hüküm sürmekte olan soğuk iklime karşı geniştir ve bu durum onun vücudu için havayı ısıtmasına ve nemlendirmesine imkân sağlamıştır.

Beyin kapasiteleri 1.400 cm3 aşkın olan Neandertallerin geliştirdikleri alet teknolojisi Musteriyen olup, bu canlı türü ölülerini hoker tarzında gömmüştür. Neandertaller yeryüzünde arkaik Homo sapiens ile birlikte yaşarken –tıpkı yukarıda saydığım diğer canlı türleri gibi- birden bire yeryüzünden kaybolup nesillerinin kesildiği görülmektedir. İşe tam bu sırada arkaik Homo sapiens (İ.Ö. 40.000) Musteriyen tekniğinden daha hızlı olarak yonga-çekirdek yöntemi ile en az on beş kat daha kesici aletler üretiyor ve ürettiği bu aletlerle mamut, bizon, yabanıl at, ayı, gergedan, yaban sığırı, yaban domuzu ve ren geyiği avlayabiliyordu. Artık her şey standartlaşmıştı sanki ve fabrikasyona dönüşmüştü. Ürettikleri aletler içinde kemikten bıçaklar, çiviler, gözlü iğneler ve balık kancaları önemli bir yer tutar. Ayrıca iplerle dikilmiş çeşitli giysiler giymişlerdir artık.

Mezolitik çağla birlikte Güneybatı Avrupa’da kutup hayvanları yok olmuş hatta ren geyikleri de kuzeye doğru çekilmişti.

Buraya kadar ifade ettiğim bu canlı türleri özetle

  1. Taşı yontarak alet yapıyor,
  2. Ölülerini belli düzende gömebiliyor,
  3. Ateşi kontrol altında tutabiliyordu.
  4. Sadece belli bir dönemde ve bölgede yaşamış ve nesilleri kesilmişti. Dolayısıyla bir türün özellikleri batılının ifade ettiği ‘evrim’ kapsamında diğer bir türde görülmüyordu.
  5. Kısaca ifade edilmesi gerekirse bu türlerin yetenekleri ve bir şeyler yapabilme becerileri oldukça kısıtlı idi, yani bunlar sadece ‘idrakli mahlûk’lardı.

Antropolojinin bu verilerine bu şekilde bir yaklaşımla bakıldığında aslında ‘evrim’ fikrinin oluşmayacağı ve daha fazla sorgulanması gerektiği görülmektedir. Ancak Müslüman camia ne yazık ki evrim düşüncesine karşı -birkaç deneme hariç- tam ve kapsamlı bir karşı tez üretememiştir. Üretilemeyen bu tezlere karşılık sadece Sa’lebi ve Taberi tarihinde karşılığını bulan Âdem’in iki erkek çocuğu Habil ve Kabil’in kız kardeşleriyle evlendirilmesi olayına bel bağlamıştır. Bu hikâyenin kaynağı ne Kur’an, ne Hadis-i Şerifler ve ne de Kitab-ı Mukaddes’tir. Bu hikâye, İsrailiyat odaklı olarak üretilerek, İslam dünyasında sadece tarih ve tefsir kitaplarında yer bulmuştur. Oysaki Bediüzzaman İsrailiyat konusunda doğal olarak o kadar çok hassas idi ki ‘İslamiyeti, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bâriden kurtarmak’ gerektiğini hep haykıracaktı.

 

İlk, Orta ve Lise Ders Kitaplarındaki Paleolitik Çağ Canlıları

Yeri gelmişken şunu da hemen ifade etmeliyim. Günümüzde ilk, orta ve liselerde okutulan sosyal bilgiler ya da tarih ders kitaplarında, arkeologlarca keşfedilmiş Paleolitik-Neolitik çağa ait yerleşmelerdeki arkeolojik buluntulardan yola çıkılarak eskiçağ toplum yaşantısının bilgisayar ortamında rekonstrüksiyon denemeleri yapılmaktadır. Ancak bu denemelerden, bu ders kitaplarında fotoğrafı verilen bir insan modelini çıkarmak güçtür. Zaten çıkarılan insan modeli de vahşi, kaba saba, saç ve sakalı birbirine karışmış pejmürde bir tiptir. Böyle bir insan modeli verilmekle aslında öğrencilere ‘nasıl düşünmeleri gerektiği’ öğretilmektedir. Oysaki yapılması gereken, sadece bu dönem canlısının ürettiği eserleri görsel manada vermek gerekir. Böylece öğrenci daha geniş manada düşünebilecektir. Bu kapsamda öğrenciye ‘nasıl düşünmesi gerektiği değil’, ‘sadece düşünmesi gerektiği’ öğretilecektir. Şüphesiz bu davranış şekli öğrencilerde üretkenliği artıracaktır. Dolayısıyla Kur’ân’da ‘aklınızı kullanmıyor musunuz? (Yunus: 109)’ gibi ifadelerle yer bulan ‘düşünmeyi’ ama ‘sadece düşünmeyi’ yeniden öğrenebilirsek, işte, ilerlememiz ve ‘süper güç’ olmamız o zaman çok yakındır!

Kaldı ki bu ders kitaplarındaki hayali çizimlerde verilen temalar, Hz. Âdem öncesi ve Bediüzzaman’ın ifade ettiği kavram ışığında ‘idrakli mahlûklar’dır, insanlar değildir.

Sırası gelmişken şunu da ifade etmeliyim ki pejmürde tasvir edilen Neolitik dönem insanları mesela Konya Çatalhöyük Neolitik insanı İ.Ö. 8000’lerde yemeklerini yerken çatal, kaşık kullanıyor hatta obsidien ile kemikten imal ettiği ustura ile de traş olabiliyordu. Yani bunlar bizim gibi insanlardı, yalnızca ellerindeki imkânları kendilerine yetecek oranda olup, o kadarını kullanabiliyorlardı ve dönemlerine göre oldukça ileri topluluklardı.

 

Sonuç

Sonuç olarak Arkeoloji bizde değer bulmadı ilk zamanlar. Osmanlı’nın son dönem aydınları dâhil olmak üzere diğer münevverler dahi antropoloji ve arkeoloji ile yapılacak pek çok işin olduğunun farkında bile değillerdi. Arkeoloji, antropoloji, antik filoloji ve eskiçağ tarihi ile yoğun bir şekilde uğraşmaları gerekirken bu entelektüellerimiz, deşifre edilen çiviyazılarının doğru bir şekilde çözüldüğüne bile inanmıyorlardı.  Hatta bu ilimlere dinsizlik gözüyle bile bakanlar vardı. Oysaki batılı bu ilimlerle Kitab-ı Mukaddes’i teyit ettirmeye çalışıyordu.

Bu amaçla İlahiyat Fakültelerinin ‘dinler tarihi’ kürsülerinde ilahiyat metodolojisiyle yetişmiş arkeolog, antropolog ve antik filologlara (Sumerolog ve Hititolog gibi) mutlaka bir yer açılmalıdır. Hatta her üniversitemizin bünyesinde bulunan bu bölümlerin bilim ve ana bilim dalları ile ortak çalışılması -zannedersem- çok elzemdir. Böyle yapılacak çalışmalar ilk, orta ve liselerde okutulan ders kitaplarında insanlık öncesi yani ‘idrakli mahlûklar’ ile peygamber tarihi de yer almalıdır. Bilimle din barıştırılmalı ve ‘ilimsiz din topallıktan, dinsiz ilim de körlükten’ kurtarılmalıdır.

 

SEÇİLMİŞ BİBLİYOGRAFYA

Bayraktar, M.      2001      İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, İstanbul.

Braidwood, R. J. 2008       Tarih Öncesi İnsanları; İstanbul.

Doğan, İ. B.          2008      Tarihöncesinde Ticaret ve Değiş Tokuş, İstanbul.

Ersebük, G.            2003       ‘Kim Bu Neandertal’ler: (Kökleri Kurumuş) Uzak Soydaşlarımız mı, (Küçümsenen ve Reddedilen) Atalarımız mı, (Yoksa) Hiçbir Şeyimiz mi?’, (Hazırlayanlar: Özdoğan, M.-H.Hauptmann-N. Başgelen ) Köyden Kente Yakındoğu’da İlk Yerleşimler, 1, 21-31), İstanbul.

Ertan, H.                2009       Biyolojik Evrim Kuramının Arkasındaki Yaşam: Charles Robert Darwin,   İstanbul.

Klaus, S.              2007         Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı: Göbekli Tepe, En Eski Tapınağı Yapanlar, (Çeviren: R. Aslan), İstanbul.

Kottak, C. P.        2008        Antropoloji, İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış, (Çeviren: S. N. Altuntek vd.), Ankara.

Lichter, C.            2005        How did Farming Reach Europe? Anatolian-European Relations from the Second Half of the 7th through the First Half of the 6th Millennium Cal BC. Proceedings of the International Workshop İstanbul, İstanbul.

Mellaart, J.            2003      Anadolu’da Bir Neolitik Kent, İstanbul.

Saidi Nursi             2001       İşârâtü’l-İcâz, (Mütercimi: A. Nursî), İstanbul.

 


[1] Prof. Dr.; Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi ABD, Konya. karauguz@msn.com.

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası