ISPARTA KAHRAMANLARININ SADAKÂT VE TESLİMİYET PSİKOLOJİSİ

Eklenme Tarihi: 13 Nisan 2017

Üstad Bediüzzaman, 1926-1934 yılları arasında Barla’da kaldığı süre zarfında Isparta’nın muhtelif kaza ve köylerinden kendisine gönül vermiş nice talebeleri olmuştur. Bu nurlu ve bahtiyar KAHRAMANLAR zümresi içinde âlimler, şeyhler, veliler, efeler, çobanlar ve hattâ ümmiler de bulunuyordu. Onlar, her türlü tehlikeyi göze aldılar; canla başla Kur’an ve iman hizmetine dâhil oldular. İşte bunun içindir ki Üstad Bediüzzaman, imanın teknolojiye meydan okuduğu bu nurlu beldelerin mübarek hizmetkârlarını “Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz” diye övmüştür. Onlar “Isparta Kahramanları” unvanıyla anılmıştır.

Risale-i Nur Talebelerinde ve Isparta Kahramanlarında gördüğümüz vasıflar;

1.Sadâkat, 2.Fadakârlık, 3.Teslimiyet, 4.Metanet, 5.Cesaret ve Şecaat. Ben bunlardan Sadakattaki ve Teslimiyetteki vasıflarını örnekler halinde arz etmeye çalışacağım. En önemli vasıf sadakattır. Sadakte dedirten bir hadisedir. Bunlara “Sıddîkler Cemaati” demek daha doğru olur.

Isparta Kahramanlarını önce bir tasnife tabi tutmak gerekir. Araştırmamız neticesinde Isparta Kahramanlarının Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde Mübarekler Heyeti, Nur Fabrikası Mensupları ve Gül Fabrikası mensupları gibi vasıflarla vasıflandırılmışlardır. Tarihçe-i Hayatta şöyle ifade edilmektedir: “Risale-i Nur’a alaka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillü çalışan Nur merkezleri Isparta’dadır. Gül ve Nur fabrikaları ve bunların etrafında medrese-i Nuriye şakirtleri, Mübarekler Heyeti, hep Isparta vilayeti dâhilindedir. Hem, her birisi hizmet-i Kur’an’iye itibariyle birer kutup hükmünde olan Nur Talebelerinin medar-ı iftihar büyük kardeşleri de yine lspartalıdırlar.”[1]

Kastamonu Lahikasında da Nur ve Gül fabrikaları mensuplarının fabrikanın çalışan parçaları olduğu, Ashab-ı Kiram’a benzetilerek şöyle bahsedilmiştir:

“Senelerden beri müştakı bulunduğum Nur ve Gül fabrikaları mübarekler heyetinin ve o mukaddes fabrikanın makina ve çarklarının nurlu sadalarını kulaklarımla işitmek ve şu aciz ve kasır ve cahil vaziyetimle o yüksek ve Aşere-i Mübeşşere-i Kur’aniyeden olan, Ashab-ı Güzin Rıdvanullahi Aleyhim Ecmain efendilerimizin bugün şahsiyet-i maneviyelerini küçük bir mikyasta temsil eden sıddıklar, mücahidler, fedakâr kahramanlar cemaatinin iki mühim uzvu bulunan aziz kardeşlerimizden mübarek Sabri ve Büyük Hafız Ali’nin hakkımda gösterdikleri âlicenâb’a muhabbet ve merbutiyet-i kalbiye ve hadiselerin aynen tevafuku”[2] ifadeleriyle bu husus teyit edilmektedir. Barla Lahikasında da telsiz telgrafın ahizeler ve Nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde oldukları ifade edilerek şöyle denmektedir: “O mübarek cemaat ise, Hulusi’nin tabiriyle telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve Sabri’nin tabiriyle Nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde”[3] ki ifadelerden yola çıkarak Isparta Kahramanlarını üçe ayırmak gerekir.

1.Mübarekler Heyeti; Bunların başında Sarıbıçak Mustafa Hulusi Sofuoğlu Çelik, Büyük Ruhlu Küçük Ali, Hafız Mustafa İmamoğlu, Hacı Osman ve Hacı Mehmet İbişoğlu gibi isimleri saymak mümkündür.

2.Nur Fabrikası mensupları

3.Gül Fabrikası mensupları;

Önce Nur Fabrikası mensupları ve Gül Fabrikası mensupları hakkında Risale-i Nur’daki tespitleri yaptıktan sonra sadakâtları hakkında da bilgi sunmaya çalışacağım.

Nur fabrikasının sahipleri; Hafız Ali, Tahiri Mutlu gibi Kahramanlar için Kastamonu Lahikasında: “Nur fabrikasındaki Ali’ler ve Tahiri’nin istedikleri mucizeli Kur’an’ımızla i’caz-ı Kur’an zeyilleriyle beraber İstanbul’da Hafız Emin’in yanındadır, okutturuyorlar ve yazdırıyorlar”[4] dinilerek Nur Fabrikasının mensuplarının özelliklerini belirtilmiştir.

Gül fabrikası heyetini; Hüsrev Altınbaşak teşkil eder.

Kastamonu Lahikasında Hüsrev Altınbaşak için haşiye bölümünde şöyle ifade edilmiştir: “Gül fabrikasının kâtipliğiyle Risaletü’n-Nur’a intisap eden Hüsrev.”[5] İbaresini kullanarak Gül fabrikası heyetini açıklamıştır.

Risale-i Nur’a karşı ve düşman olanlar Risale-i Nur’un gelişmesini önlemek için bir takım entrikalara girdiğinde Üstad talebelerini uyarır ve bu uyarma esnasında da Gül ve Nur fabrikası mensuplarından bahsetmiştir. “O planların en mühim bir esası, has, sebatkâr kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkünse Risale-i Nur’dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acib yalanları ve desiseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, “Gül ve Nur fabrikasının” kahraman şakirtleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lazım ki dayanabilsin.[6]

“Gül ve Nur fabrikalarının heyetine, başta Hüsrev ve Tahiri olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum.”[7] Burada Gül ve Nur Fabrikasının heyetinin sayısını vermiştir.

Kastamonu Lahikasında da: “Gül fabrikasının bizlere, parlak bir gül-ü Muhammedî (a.s.m.) bahçesini hediye edecekti. Onu bütün ruh u canımızla bekliyoruz”[8] denmektedir.

“Nurların yayılmasında birer santral misillü çalışan Nur merkezleri Isparta’dadır. Gül ve Nur fabrikaları ve bunların etrafında medrese-i Nuriye şakirtleri, Mübarekler Heyeti, hep Isparta vilayeti dâhilindedir”[9] ifadeleriyle de Isparta Kahramanlarını Gül ve Nur Fabrikası ile birlikte Mübarekler Heyetinden bahsetmesinin yanında Isparta Kahramanlarının ulaştığı noktayı da şöyle belirtmiştir: 

Üstad Bediüzzaman Isparta Kahramanlarını talebesi Feyzi Efendiye şöyle anlatıyor: “Kardeşim, Sen Isparta Vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.

O şakirtlerin gayet keskin kalp basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur’la hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir Mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velâyet ise, mü’minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalpleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müçtehitlere dahi tercih ettiler.

Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.”[10]

Yine Kastamonu Lahikasında da: Hafız Ali’nin buradaki kardeşlerine çok yüksek, çok tesirli yazdığı mektuba karşı başta Feyzi, Emin olarak umum namına Feyzi diyor ki: “Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz. Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Herbirisi, bizim için birer üstaddır. Onların elinden öper, arz-ı hürmet ederiz. Cenâb-ı Hak, o kahramanlardan ebeden razı olsun, Âmin” diyorlar.[11]

Isparta Kahramanlarının Risale-i Nur hizmetindeki metâneti ve sadakâti Üstad Bediüzzaman’ın iltifâtına mazhar olmasından dolayı şöyle beyan edilmiştir:

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale-i Nur’un şakirtleri tam bir metanet ve tesanüt ve dikkat etmeye muhtaçtırlar. Lillahilhamd, Isparta ve havalisi kahramanları demir gibi bir metanet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-ü misal oldu.”[12]

Kastamonu Lahikasında yine Isparta Kahramanlarının Risale-i Nur’a gösterdikleri sadakati ve teslimiyeti şöyle ifade eder: “Risale-i Nur’un hizmet ettiği hakaik-i imaniye her şeyin fevkinde olduğu gibi, bu zamanda her şeyden ziyade onlara ihtiyaç var. Fakat kalbini öldürmüş, nefsini hevesâtla şımarmış mülhidler, imandaki hakikatın derece-i ihtiyacını inkâr ettiklerinden, “Ehl-i diyanet ve ehl-i ilmi sevk eden, tahrik eden makasıd-ı dünyeviye ve ihtiyaçtır” diye itham ediyorlar. O ithama göre de pek insafsızcasına onlara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri kat’i bir surette iskat etmek, bilfiil, maddeten öyle fedakârlar lazım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük zararları onların hakaik-i imaniye ihtiyaçlarını susturmuyor. “Acaba öyleleri var mı?” diye hatırlarına geldi. Evet, vardır: İşte Isparta Vilayeti ve havalisi.”[13]

Isparta Kahramanları ise şuurları açık bir vaziyette ne arkadan anılmayı ne bahsedilmeyi ne de övülmeyi düşünüyorlardı. Haklarında ne bir kitabe ne de bir anıt vardı.

Yaşamları bir hiç uğruna fedakârlık değildi. Allah ve Resulullah için hırz-ı can etmişlerdi. Bakın o Isparta kahramanlarının arkadaşlarından Mehmet Kırkıncı Hoca Efendi, onları bize şöyle tarif ediyor:

“Onların cihatları ise maneviydi. Kılıçları Nur’un burhanları; zırhları takvaları; kal’aları da hıfz-ı İlâhi idi. Onlardaki himmet, onlardaki şecaat çok ileri seviyedeydi.

Onlar vefakâr ve fedakâr idiler. Bütün ızdırap ve meşakkatelere rağmen, yılmadan, çekinmeden O Marifet Sultan’nın yardımına koşmuşlardı.

Haydarâne bir cesaret ve şecaat sahibiydiler.”

Korkudan kimse Bediüzzaman Hazretlerinin ismini bile ağzına alamaz, semtine uğrayamaz ve şehrine giremezken; bu âlicenap ve fedakâr simalar, Üstad’larının etrafında, imandan bir kale halinde, tek bir vücut oldular.

Bu necib kahramanlar, istikbalde tarihin nazar-ı dikkatini şaşaa ile celbedecek, yaptıkları ulvî hizmetleri altın harflerle yazılacaktır.

Isparta Kahramanları, beklentisizlerdi. Onların belki de tek bekledikleri mezarlarını bir demet bahar çiçeği genç ile ziyaret olacaktır.”

Isparta Kahramanları olan Nur talebelerini, sahabelerle aynı makamda görmemek şartı ile onlara benzetmekte bir mahzur olmaz. Ehl-i sünnet inancında, sahabeler ümmetin en faziletlileri olup en büyük veli dahi en küçük sahabeye yetişemez. Üstad Hazretleri bu inancın gereklerini ve gerekçelerini Risale-i Nur'da kati ve ikna edici bir şekilde izah ve ispat ediyor. Bu noktalar bilindikten sonra, sahabelere benzetme yapılabilir. Zaten benzetilen benzeyenden daima üstündür.

Risale-i Nur mesleği sahabe mesleği olduğu için, inşallah Nur talebeleri de sahabelerin yolundan ve izinden giden, onların makbul ve velayet-i kübra makamındaki talebeleri hükmündedirler.

06 Mayıs 1965 Yılında Barla’da vefat eden ve Barla mezarlığına defnedilen Sıddık Süleyman namıyla iştihar bulmuş Süleyman Kervancı’nın sadakatinden bahsetmek istiyorum.

1.Üstad Bediüzzaman Barla’ya geldikten kısa bir müddet sonra, onun hususi hizmetine girmiş ve en hassas bir şekilde Üstadı’nın arzularını anlayarak, hizmetlerini görmüş sekiz küsür sene zarfında Üstadını memnun etmiş, hiçbir vakit gücendirmemiştir. Süleyman Kervancı’nın bu üstün meziyetlerinden dolayı, Üstad Bediüzzaman ona “Sıddık” unvanını vermiş ve artık o tarihten itibaren isim ve şöhreti “Sıddık Süleyman” olmuştur.[14]

2.“Nur fabrikası sahibi” unvanı ile meşhur, Isparta’nın İslâm köyü kasabasından Hafız Ali Efendi’nin sadakatinden bahsetmek istiyorum. Nur Risalelerini çoğaltmak için sarfettiği gayret ve yaptığı büyük hizmetlerden dolayı: “Nur Fabrikası Sahibi” unvanını kazanmıştır. Merhum Hafız Ali, Nur Fabrikası dairesinde yetişen şahsiyetlerden birisidir. Hafız Ali’nin ihlâs ve safveti, damimiyet ve sadakatı en yüksek derecede olmasından dolayı Üstad Bediüzzaman, tüm nur talebelerinin onun gibi olmasını istemiş ve Nur talebelerine onun ihlas ve samimiyetini numune-i iktidâ göstermiştir.[15]

Isparta Kahramanlarının en önemli hasletlerinden birisi de sahabe mesleği olan îsar hasletine sahip olmalarıdır. Yani kendisini kardeşine tercih etmeyi rehber edinmişlerdir.

Hafız Ali (r.a.); kendi ömründen üstadın ömrüne ilave edilmesini istemiştir. Bundan dolayı da kendisine günümüzün sahabisi demek herhalde doğru olur. Olay şöyle olmuştur: Denizli hapishanesinde 1944 yılının mart ayında daha önce defalarca denedikleri yola tevessül edilerek Bediüzzaman’ı zehirlediler. Zehirlenmesi üzerine sekerât halini yaşamaya başlıyor. Said Nursi’nin baygın ve bitkin hali karşısında gardiyanlar kayıtsız, jandarmalar umursamaz, Nurcular telaşlı ve mahpuslarsa tedirgindi.

Hapishane yetkilileri hiç ilgilenmedikleri halde, “artık yapılacak bir şey yok” diyerek kenara çekilmişlerdir.

Hafız Ali böyle bir ortamda yapacağı bir şey vardı. Bunun yolu da feragatten geçiyordu.

Bir anda durup o takdirde neleri feda edeceğini düşündü. Henüz 46 yaşındaydı. İslâmköy’de hizmet ehli bir hanımı ve küçük bir evi vardı. Fakat değil sadece onlar, bütün Isparta ovası hanesi ve ahalisini de olsa feda etmeye hazırdı.

O zaman bir an bile tereddüt etmeden ona doğru eğildi ve canını ona vermekten ziyade, ona can verme kararlılığıyla aklına gelenleri gönlünden geçirmeye başlamadan önce namaz kıldırdığı cemaate döndü ve şöyle dedi: “Ben içimden dua edeceğim, siz de Âmin deyin” dedi.

Cemaati teşkil eden mahkûmlar mahzun, Nurcular mükedderdi. Onun Said Nursi’nin şifa bulması için dua edeceğini düşünerek başlarını önlerine eğdiler. Onlar yutkunarak sindirmeye çalıştıkları içli hıçkırıkları arasında kesik kesik “Âmin” derken Hafız Ali gönlünden geçenleri sessizce Allah’a şöyle arz etti.

“Allahım!.. Bu zata İslâm âleminin ve insanlığın ihtiyacı var. O vazifesini tamamlayamadan vefat ederse küfür akılları istilâ eder ve insanlık helâk olur. Eğer bu zehir onun hayatına mal olacaksa, onun yerine benim canımı al ve ona insanlığı ebedi ölümden kurtaracak olan eserlerini tamamlama fırsatını ver.”

O, kalbi ve hasbi duasını tamamlayıp huşu içinde “Âmin” dedikten hemen sonra Bediüzzaman hareketlendi, önce derin bir nefes aldı, gözlerini hafifçe açtı etrafına bakındı, talebelerini yanında, Hafız Ali’yi de başucunda görünce gülümsedi.

O andan itibaren arzla sema arasında manevi bir hareketleniş başladı. Said Nursi iyileştikçe Hafız Ali fenalaştı, bir süre sonra zehirlenme teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Bir gün sonra de 17 Mart 1944 tarihinde vefat etti.

Bediüzzaman Said Nursi; Hafız Ali için şöyle dua etmiştir:

“Ya Erhamürrahimin!

Risale-i Nur’un bütün yazılıp okunan harfleri adedince onların defter-i a’mallerine hasenat yazdır ve ruhlarına rahmetler yağdır. Kabirlerinde Kur’an’ı, Risale-i Nur’u onlara şirin ve enis arkadaş eyle. Nur fabrikasına onların yerine milyonlar kahramanlar ihsan eyle. Âmin, Âmin Âmin..”

3.Isparta’nın yetiştirdiği en büyük Nur hadimi Tahiri Mutlu’nun sadakatinden bahsetmek istiyorum.

Merhum Tahiri Mutlu; Üstad’ın pek çok takdir, taltif ve teveccühlerine mazhar olmuş, efrad-ı ailesiyle birlikte Risale-i Nur’un yazılmasına, intişarına hizmet etmiş mes’ud ve mutlu bir Mü’mindir. İmanı yüksek mertebelere ulaşmış bir insan olan Tahiri Mutlu; Kulluğu içinde bir sultan olarak vasıflandırılmıştır. Şu hadise bunu teyit etmektedir:

Abdülkadir Badıllı’nın yaşadığı ve bizzat müşahede ettiği bir hadisedir. 1955 Yılı sonbaharında Isparta’ya Üstad Hazretlerinin ziyaretine gitmiştim. Bir sabah dersinde hazır olan herkesin eline birer Siracu’n-Nur kitabı verildi. Sıra ile her biri bir miktar okuyor, sonra Üstad’ımızın emriyle yanındakine veriliyor ve o okuyordu. Okunan risale 4. Şua Olan Hasbiye Risalesiydi. İmanın yüksek mertebelerinden bahseden bir yer geçti. Hz. Üstad tam o esnada, Tahiri Mutlu’ya: “Tahiri! Senin imanın bundan aşağı değildir” dedi. Tahiri Mutlu ise, boynunu bükerek elhamdülillah dedi.[16]

Tahiri Mutlu’nun Risale-i Nur’a sadakatini gösteren bir başka halini daha nakletmek istiyorum.

Isparta’da tutuklanan Nur talebeleri, savcı tarafından tek tek sorguya çekilir. Savcı sorgulamaya, yaptırdığı sopalarla gelir. Güya konuşmaz ve sır vermeyecek olurlarsa Nur talebelerini sopayla konuşturacak! İlk olarak sorgulamaya Tahiri Mutlu’dan başlar. Tahiri Mutlu, ne yaptığını bilen, içi dışı bir ve dosdoğru bir insandır. Savcının sorularına hiç çekinmeden cevap verir. Savcı, suçluyu yakalamış olmanın sevinci içinde alaylı bir tavırla söze başlar:

“Müjde, müjde, yakaladık!”

“Neyi yakaladınız savcı bey?”

“Beşinci Şua’dan sonra Yedinci Şua’yı! Bu kitapları sen mi bastırdın?”

“Evet, ben bastırdım.”

“Yasak olduğunu bilmiyor musun?”

“Eğer bu kitaplarda rejime, hükümete karşı suç unsuru olacak, yasak tek kelime bulursanız, ben idam dâhil her cezaya razıyım! Bunlar yalnız iman hakikatlerinden bahseden kitaplardır.”

Savcı bu açıklamaya bozulur. Tahiri’nin böyle çekinmeden konuşmasından da rahatsız olur.

Savcı, Tahiri Mutlu’ya tehdit savurmaya başlar. “Şimdi sana gösteririm yasak mı değil mi?”

Tahiri Mutlu, muhataplarını Allah’a havale ederek susmayı tercih eder. Savcı yanında getirdiği sopalarla Tahiri’yi dövdürmeye hazırlanır. Fakat zulmün bu kadarına yerküresi tahammül edemez, adliye binası sallanmaya başlar! Savcı ve memurlar, bir anda korkudan kendilerini binanın dışında bulurlar. [17]                                           

BİYOGRAFİ

1.Nursi, Said; Risale-i Nur Külliyâtı,

2.Badıllı, Abdülkadir; Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal tarihçe-i Hayatı, Timaş Yayınları, İstanbul-1990.

3.İslâm, Yaşar; Nur Talebeleri Güneşin Renkleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2012.

4.Atasoy, İhsan; Kulluğu İçinde Bir Sultan Tahiri Mutlu, Nesil Yayınlar, İstanbul-2012.

5.Koçoğlu, Himmet; Isparta Kahramanları, Şahdamar Yayınları, İstanbul-2012.                

5.Aksu, İbrahim; Barla’dan Isparta’ya Risale-i Nur Hizmeti Rehberi, Hilal Ofset, Isparta-2012.


[1]Tarihçe-i Hayatı, s. 585

[2]Kastamonu Lahikası, s.48

[3]Barla Lahikası, s.14.

[4]Kastamonu Lahikası, s.184.

[5]Kastamonu Lahikası, s. 10

[6]Emirdağ Lahikası, s.109.

[7]Emirdağ Lahikası, s.118.

[8]Kastamonu Lahikası, s. 55.

[9]Tarihçe-i Hayat, s. 585.

[10]Kastamonu Lâhikası, s. 56.

[11]Kastamonu Lâhikası, s. 94.

[12]Kastamonu Lâhikası, s. 155.

[13]Kastamonu Lâhikası, s. 178.

[14]Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c.2, s.604. 

[15]Badıllı  a.g.e. c.2, s.639.

[16]Badıllı, a.g.e. c.2, s.645.

[17]Atasoy, İhsan; Tahiri Mutlu, Nesil Yayınları, İstanbul-2012, s.43-44.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 187-196,  Risale Akademi. 

 
popüler cevapdünya atlası