ISPARTA KAHRAMANLARININ SADAKATLERİ

Eklenme Tarihi: 17 Nisan 2017 | Güncelleme Tarihi: 17 Nisan 2017

Bir hatırayı anlatmakla başlayacağım. Rahmetli Sungur Ağabeyin göz doktorluğunu yapıyordum. Bir gün bu 28 Şubatla beni Gelibolu’ya sürdüler. O zaman Türkiye'de hiç bir üniversitede benim çalıştığım dalda, cerrahide hiç bir şey yapılmıyordu. Ben bu şekilde gelmişim, bir de gayret ve heyecan var. Ve sürüldüğüm görevde hastane değil, patates soğan satın alma gibi bir komisyon yeri. Ben bir gün geldim Sungur Ağabeye bir serzenişte bulundum.

“Ağabey ben böyle böyle işler yaptım fakat beni patates, soğan satın almaya gönderdiler. Bu ne biçim bir şeydir” dedim. Mübarek şimdi sizde çok iyi hatırlarsınız hafif bir tebessüm etti. Onun güzel bir tebessümü vardır.

“Kardeş haline şükret. Ya seni helikoptere bindirip denizin ortasına geldiğin zaman ayağına taş bağlayıp denize bıraksalardı ne yapacaktın?” dedi.

“Sungur Ağabey o da olur muydu? Vazgeçtim o zaman” dedim.

Şimdi burada birçok şeyler anlatıldı. Allah razı olsun. Güzel bir hizmet yapılıyor. Çok hoş. Allah gayretlerini, şevklerini artırsın. Ama biz bunu artık bir adım daha üstadın bu cihanşumul prensiplerini insanlığın çözüm bekleyen problemlerine nasıl tefsir ederiz? Onların anladıkları lisanlardan nasıl onlara intikal ettiririz? Bunun üzerinde çok ciddi düşünmek lazım. Kahramanlık yaşanır, anlatılmaz. Isparta kahramanları Allahu Teala’nın korkusundan başka bir korku bilmeyen, hayatlarını Allah’ın rızası için vakfetmiş saff-ı evvel bahtiyarlardır. Allah korkusu her korkuyu öldürür. Allah’ın rızası ise bütün nimetleri diriltir. Allah’ı bulan ve ona itaat eden neyi kaybeder? Onu bulamayan veya ondan gaflet eden neyi kazanır? Bu yüzden o kutlular, bu meseleyi ayne’l-yakin ve hakka’l-yakin derecesinde anlamışlar. İşte Isparta kahramanları bunlardır.

Sadakat davanın özüdür. Bir kimseye Allah için kalpten bağlılık, kalbî samimi ve doğrulukla olan dostlukta sebat ve vefadarlık, her türlü şartta ve en tehlikeli durumlarda bile dostu terk etmemek, bir mesleğin sistemin ve nizamın düstur ve erkanına tereddütsüz olarak bağlılık ve icraatlarını harfiyen yerine getirmektir. Bir sisteme veya nizama sadakatla bağlı olanlar düşüncede, gayede, vazifede ve hareket tarzında, tevafuk ederek bir şahs-ı manevi teşkil ederler. Böylece manen bir vücut gibi olurlar. Risale-i Nur'un şakirtlerinin ruhları birbirleriyle alakadardır. Cesetleri müteaddittir. Ruhları müttehit hükmündedir.

Sadakatın kaynağı nedir?Tereddütsüz imandır. Pekihakiki manada kime itimat ve iman edilecek? Mesele budur. Hakiki manada kime itimat ve iman edilecek?

İnsanların dünyada ilgilendikleri, ilgi odakları, kendilerini harekete geçiren şey hayattır. Bütün himmet ve gayretleri, bütün faaliyetleri hayatın levazımatını tedarik etmeye yöneliktir. Hayatın ihtiyaçlarını tedarik ederken ortaya birşey daha çıkar. Bu nedir? İhtiyaçlar tedarik edilirken ihtiraslar neşvünema bulur. İşte problem burada başlar. Çünkü ihtiyaçlar sınırlı, ihtiraslar sınırsızdır. İhtirasları tatmin etmek için çırpınan insanlar, dünyanın imkânları bunu tatmine kafi olmadığından boğuşmalar başlar. İşte dünyadaki hadiselerin arka planı budur. Harplerin, zulümlerin, mevzi global boğuşmaların, akan kanların, kardeş kardeşi yemesinin, babanın evladını, ananın kızını katletmesinin arkasındaki şey budur. Ama bir gerçek unutuluyor. Herşeyi hayata feda eden insan sonunda bu hayatı terk etmek zorunda kaldığının acı olarak şahidi durumuna gelmesidir. O zaman bütün insanlığın, insanlık tarihi boyunca derin derin düşündürücü şu üç soruyla karşı karşıya kalması bundandır. Nereden geliyoruz? Ne işimiz var?Bu kadar uğraştan, bu kadar kavgadan sonra, anasını, babasını, kardeşini boğazladıktan sonra terk edip niye gidiyoruz?, Nereye gidiyoruz? Hadise budur. Bunun cevabını şimdiye kadar Kur'an-ı Azimü’ş-şan’ın dışında hiç bir sistem, hiç bir felsefi düşünce verememiştir. Hâlbuki bunun cevabı, yitik nerede yitirildiyseorada aramaktır. Hastalık neredeyse tedaviyi de orada aramaya başlamak lazımdır. Mademki hayat için çabalıyorsun, bütün dünyanın merkezine hayatı koymuşsun ama hayata hâkim değilsin.Ozaman bu sorunun cevabı hayatı verende aramak lazımdır.

Hayatı kim vermiştir? Bunların hepsi ayrı bir konferans konusu ama şu kadarını söyleyeyim. Şimdiye kadar dünyanın en gelişmiş Laboratuvarlarında her türlü imkân ve şartlar müsait olduğu halde bütün ihtisas erbabı bir araya gelmiş olsa dahi tek bir canlı hücre yapılamamıştır. Mikroskop 1700’lü yıllarda keşfedilmiş. Bununla insanın tohumunu bin defa büyüterek ancak görülebiliyor. 1700’den önce bunu görmüyorlardı bile. Ozaman bunu bilmedikleri, görmedikleri birşeyin bu kadar teferruatını nasıl yapacaklardı? Ve bu bir tek hücreden üretilen bir trilyon hücreninher biri organize olarak sonunda 206 kemik, 640 kas ve birçok sistem, büyük bir organizasyonla yapılıyor. Adeta bilgisayarın ana programı açıla açıla alt programlara geçe geçe yapılıyor. Bir hücreden önce göz hücreleri ayrılıyor. Göz, kulak, beyin, kalp hakeza böyle bir tek hücreden alt programlar açıla açıla şu insan ortaya çıkıyor. İşte Kur'an buna cevap veriyor. İnsanlığın başından beri aradığı ve cevabını bulamadığı sorunun cevabı Kur'an-ı Azimü’ş-şan’ın dışında hiçbir yerde yoktur. Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ondan başka hiç bir ilah yoktur. Rahman ve rahim odur, gerçek ilah odur, ondan başka ilah yoktur. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O rahmandır, rahimdir. İşte cevap budur.

Varlığı kendinden olan bir başkasına ihtiyacı olmayan Vacibü’l-vücut olan Allah-ı Azimü’ş-şan’dır. İnsan beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır. Vücut, dokular, organlar, sistemler organizasyonuyla bunların her birisi çok ileri teknoloji, ilim, irade isteyen işlerdir.Bunların her birisi ayrı bir konferans konusudur. O Rahman’ın yarattıklarında hiçbir düzensizlik göremezsin. Bütün mülk yed-i kudretinde olan Allah ne yücedir. O herşeye kadirdir. “Amelce hanginiz daha güzel?” Diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O güçlüdür, bağışlayıcıdır.

Üstad bildiğiniz gibi“Hayat ise eğer iman olmazsa veyahut o isyan ile o iman tesir etmezse, hayat zahiri ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini geçmişten gelen hüzünler gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor, bu şekilde devam ediyor. Eğer iman hayatın hayat olmazsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine iman noktasında ulvi ve manevi ezvakı ve envar-ı vücudiyeyi veriyor. İşte hayat böyledir hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz, günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”(Kastamonu Lahikası, s. 118)

Risale-i Nur ve hizmet ne kazandırıyor? “De ki ey insanlar! Ben size Allah’ın gönderdiği elçisiyim. Bütün göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Ondan başka ilah yoktur. Hem diriltir hem öldürür. Onun için Allah’a ve resulüne iman ediniz. Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse işte onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır. Allah’ın dostları üzerinde ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. Onlar ki iman etmişler ve Allah’a karşı gelmekten sakınmışlardır. Bunlar sadıklardır.” İşte Allah bunu anlatıyor. Allah kendilerinden razı olmuş, onlarda Allahtan razı olmuşlardır. Aksi olduğu zaman ne diyor? O gün dost dostun halini soramaz, birbirlerine gösterilirler. Suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister. Kimileri oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabilesini, tüm ailesini, yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Yeter ki kendini kurtarabilsin. İşte bu anlatılıyor.

Risale-i Nura hizmetteasıl mesele hakikat noktasında imandır. İman saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Risale-i Nura hizmet imanı kurtarıyor. İman hizmeti, iman hakaiki bu kâinatta her şeyin fevkindedir, hiçbir şeye alet olamaz. 1. Şua’da 2-3 ayete işareten yapılan bir bahis var. Burada Risale-i Nurun sadık talebelerinin imanla kabre gireceklerine ve ehl-i cennet olacaklarına dair kutsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Ne fiyat ister?Bunun karşılığında istediği fiyat nedir? Risale-i Nur kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine çok büyük kârı ve kazancı kazandırıyor.Bu pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak o şakirtlerden tam ve mukabil, halis bir sadakat, daimi sarsılmaz bir sebat istiyor. Evet Risale-i Nur 15 sende kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikiyi 15 haftada, bazılarına 15 günde kazandırdığını 20 senede 20.000 zat tecrübeyle şahadet ederler. İşte bunlardan bu şahitlerdenbazıları Isparta kahramanlarıdır. Bu şahitlerin şahadetlerinin bazıları hepsini okumak mümkün değil, bir kaçını okuyacağım.

Buna mümasil diğer Mektubat bizim hayatımızı değiştirmiş, müstakbeldeki hayatımıza nurlar serptiği gibi bu günkü insanlığın giriftar olduğu riyakârlık tabasbus ve temelluk emsali gibi pek çok ahlak-ı rezileden kurtarmış böylece gidiyor.” (Barla Lahikası, s. 79)

1935’de Eskişehir hapishanesi, 1943’de Denizli hapishanesi, 1947’de Afyon hapishanesinde şimdiye kadar insanlığın görmediği zulüm, tehdit, her türlü hakarete maruz kalan başta Üstad, o kahraman Nur talebeleri çekmedikleri eziyet, dava uğurunda kaybetmedikleri hiçbir şeyleri kalmamıştır ve şu hale gelmişlerdir. “Yoksa siz sizden öncekilerin başına gelenler, sizinde başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber müminler Allah’ın yardımı ne zaman? Diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki Allah’ın yardımı pek yakındır.” İşte sahabe müteaddit defa geliyor Rasulullah’a “Ya Rasulullah! Allah’a dua et. Bu zulümlerden biz nasıl kurtulacağız?” Rasulullah’ın söylediği cevap çok manidar. “Sabredin sizden önceki ümmetlerden öyle mağdurlar vardı ki, yere çukur kazılırdı, başı dışarıda kalacak şekilde gömülürdü, sonra bir testereyle başı ikiye yarılırdı da yine davasından vazgeçmezdi.”

Aynı şeyi Üstadın kutluları da gayr-ı ihtiyari olarak seslendiriyorlar:“Ah sevgili Üstadım! Ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhad ve nefsî müştehiyatlar arkasında koşarken biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz. Ah sevgili Üstadım! Cenab-ı Hak bize saadet vermeyecek mi, acaba bu gün daha çok uzayacak mı?” Çünkü sahabede buna benzer şeyler söyledi. “Acaba bu gün çok daha uzayacak mı?” İhtiyarsız kendime sorduğum bu suallere yine kendim cevap verirken temenni ve sabır tavsiye ediyorum. Üstadın cevabı ise şudur; “Ben de Cenab-ı Hakka niyaz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrid-i zihin ihsan etsin ki düşünmeyeyim. Lillahilhamd kalbime bu esas geldi ki, bu hizmet-i Kur’aniye de başa ne gelirse gelsin hatta her gün birer başım olsa da kesilse yine o hizmetin kutsiyetinde lezzeti ruhaniye mukabil geliyor ve kafidirdiye kemal-i teslimle kazaya rıza, kadere teslim, Cenab-ı Hakka tefvizi umur, düsturunu rehber, ittihaz ettim.” Acaba ayn-ı hak mahz-ı hakikat bütün envar-ı hakayikin membaı ve madeni olan hakikat-i Kur’aniyeye hizmetimizdeki kutsi lezzet bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz'açlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryak ve merhem olamaz mı? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.” (Barla Lahikası, s. 181)

popüler cevapdünya atlası