Isparta Kahramanlarının Risale-i Nur’u Yazma, Çoğaltma, Dağıtma ve Organize Olma Vasıfları

Eklenme Tarihi: 09 Mayıs 2017

GİRİŞ

Isparta kahramanlarının Risale-i Nur hizmetinin teliften tab’a uzanan sürecini altı ana başlık altında incelemek mümkün:

1-Sistem ve Organizasyon Ruhu 2-Isparta Metodu 3-Telif/Yazma 4-Çoğaltma (istinsah) 5-Dağıtma (yayma-neşir) 6-Basım (tab)

Bu süreçlere bakarak bir dönemin ruhunu okumak mümkündür.

Maddi uzantıları olan bu manevi sistemin özü mekânlar, kişiler ve olaylar özelinde anlamlandırılmalıdır.

1-SİSTEM VE ORGANİZASYON RUHU

“Isparta sistemi” Risale-i Nur’da bahsi geçen Bediüzzaman’a ait bir tabirdir. Bu tabir, maddi uzantıları olan manevi bir organizasyonun varlığına işaret etmektedir.

Sistemin kurucu beyni Bediüzzaman, takım arkadaşları ile birlikte güçlü bir takım ruhu kurdu ve bu kuvvetin izleri bugüne kadar devam etmiştir.

Bu sistemde gayret-i diniye ve insan heyecanı ön plandadır. Özellikle din karşıtı bir ideolojik zemin bu gayreti ve heyecanı tetikleyen temel etken olmuştur.

Bu sistemin içinde çok belirgin bir şekilde ön plana çıkan şahsiyetler vardır. Hafız Ali, Hoca Sabri, Husrev Efendi, Tahiri Mutlu bunlardan bazılarıdır.

Sonraki dönemlerde Zübeyir Gündüzalp, Bayram Yüksel, Ceylan Çalışkan ve Mustafa Sungur gibi isimler bu ilk neslin ikinci kuşağı olarak bu hizmet tarihindeki yerlerini aldılar.

Mekân olarak Barla, Isparta merkez, İslamköy, Sav, Kuleönü, Atabey, Bedre, Eğirdir, İnebolu vb. birçok muhit ön plana çıkmıştır.

Mesela Bediüzzaman hazretleri Kastamonu sürgününde bulunduğu yıllarda yazdığı risâle ve mektupları Bedreli Santral Sabri’ye teslim edilmek üzere Eğirdir’de Çilingir Ali Efendi’ye gönderirdi. Sabri Efendi de onları alır, o gece yazar, ertesi gün İslâmköylü Hafız Ali’ye ulaştırırdı. Buradan da diğer yerlerdeki Nur Talebelerine dağıtımı yapılırdı. Santral Sabri bazen geç kaldığında, Hafız Ali Efendi evinin damına çıkıp yüzünü Bedre’ye çevirir ve şöyle seslenirdi: Keçeli! Keçeli! İndallah Mes’ulsün!”

Bediüzzaman hazretleri bir mektubunda Hafız Ali için şunları dile getirir:

“Kardeşlerimizden İslâmköylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
O zat yanıma geldi; ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. ‘O daha çok hizmet eder’ dedim. Baktım ki, Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlâsla, onun tefevvukuyla iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenâb-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor.” (Barla Lahikası, 210)

Örneğin Kuleönü’lü Sarıbıçak Mustafa ve kardeşi Büyük Ruhlu Küçük Ali bu sistem ve organizasyonun içinde önemli mevkiler almışlardır.

Büyük Ruhlu Küçük Ali Risale-i Nur külliyatını 17 defa elle yazmıştır.

Husrev Altınbaşak’ın da bu noktadaki faaliyetleri ve hizmetleri dikkat çekmektedir.

2-ISPARTA METODU

Tam sadakat, sarsılmaz sebat ve metanet!

Said Nursi, hayatı boyunca çok az insanı bu vasıflarla anmıştır. yeğeni Abdurrahman’dır. Zübeyir Gündüzalp ve Isparta kahramanları gibi çok yakın halkasında olan insanları Üstadımız bu vasıflarla yad etmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’un birçok yerindeyeğeni Abdurrahman’dan (merhum Ağabey’i Molla Abdullah’ın oğlu ) sitayişle bahseder.

Merhum Abdurrahman, Birinci (Eski) Said döneminin, birinci derecede muhatabıdır. Bediüzzaman, onu şöyle tavsif eder:

“Deha derecesinde bir zekâya malik ve bana hakiki evladın çok fevkinde sadakatle hizmet eden evlad-ı manevi.” 

İkinci Said Dönemine gelindiğinde Bediüzzaman, vefat eden Abdurrahman yerine, Isparta sistemini nazara verir ve sistemin sahiplerine “Isparta kahramanları” der.

 “Nur ve Gül fabrikaları, medrese-i Nuriye, mübarekler heyeti”gibi unvanlarla, Isparta sistemini tarif eden Said Nursi, bu sistemin mensuplarını, hayatının sonuna kadar davasına şahit yapmıştır. Meselâ Hafız Ali’yi tek başına “sistem sahibi” olarak göstermiştir. Said Nursi, sistemin her bir üyesine Abdurrahman nazarı ile bakmıştır.

Asr-ı saadet modelini Risale-i Nur yolu ile çağımıza taşıyan Bediüzzaman, bu misyonunu, sadakat, dirayet ve basiret vasıflarını haiz kuvvetli yardımcıları sayesinde gerçekleştirmiştir.

Yeğeni Abdurrahman, Eski Said döneminde ‘selef’ vazifesini görerek, Bediüzzaman’ın tanınması, davasının anlatılması ve topluma mal edilmesi hususunda başarılı roller üstlenmişti.

Yeni Said dönemine gelindiğinde ise,  vefat eden Abdurrahman’ın yerinde ‘halef’ rolünde şahıslar ve heyetler görüyoruz.

23 yıl boyunca el yazması nüshalarla neşredilen Risale-i Nur’lar, kurulan bir sistemle –Meşveret-    geniş bir toplumsal tabana yayılmıştır.

Hiçbir teknik imkânın olmadığı bir dönemde ve tek parti rejiminin tahammülü güç baskısı altında telif edilen risaleler, çok zor şartlar altında kâtiplere ulaştırılıp köy odalarında gizlice istinsah edilmiştir.

Bediüzzaman, sekiz yıl kaldığı Barla’da; Eğirdir, Isparta, Sav, İslamköy, Bedre ve Atabey başta olmak üzere bu anlamda çok merkezli ve koordineli bir sistem kurmuştu.

Sistemin mensupları, Risale-i Nur’un elle çoğaltma, tashih, ciltleme, muhabere,  posta, dağıtım, vb. hizmetlerini büyük bir ciddiyet ve fedakârlıkla yapmışlardır.

Risale-i Nur’da çokça geçen ‘Nur Kâtibi, Nur Santralı, Nur Postacısı, Nur Fabrikası, Gül Fabrikası...’ gibi tabirler, o dönemde kurulan bu orijinal sistemin alt kültürüne ait kavramlardır.

‘Isparta Sistemi, Hafız Ali Sistemi.. ‘ vb. kavramlar da aynı döneme aittir.

Eski Said Dönemi talebelerinin -başta Abdurrahman- ifa ettiği hizmetler, Barla hayatı ile birlikte yeni Said’in talebeleri tarafından devralınmıştır.

Bediüzzaman 1935–53 yılları arasında Isparta’da bulunmadığı halde kurulan bu sistemle Isparta, Risale-i Nur hizmetinin ‘merkezi’ olmaya devam etmiştir.

Sistemin sahipleri olan Isparta kahramanları, sistemin maddi ayağı yanında manevi ayağını da ihmal etmemişlerdir. Sistemin her bir mensubu, iman ve Kur’an davasına sahip çıkma, Bediüzzaman’ın meslek ve meşrebini muhafaza etme, sadakat, metanet vb. hususlarda sembol isimler olmuşlardır.

1948 sonrası Üçüncü Said dönemine gelindiğinde ise Said Nursi, sistemin sembolüolarak Zübeyir Gündüzalp’i adres göstermiştir.

 Gündüzalp, yeğeni Abdurrahman gibi, her şeyi omuzlamıştır. Bediüzzaman, “Hakiki fedakâr Zübeyir, en lüzumlu ve hizmete şiddet-i ihtiyaç zamanında buraya imdadıma geldi. Yoksa Isparta’da o sistemde birisini isteyecektim” diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.

Abdurrahman ile Zübeyir Gündüzalp arasında direk bağ kuran Bediüzzaman, ‘Zübeyir bana merhum biraderzadem Abdurrahman yerine verilmiş diye manevi ihtar aldım’ der.

Rahmetli Bayram Yüksel’in konu ile ilgili söylediklerini kaydedelim:

 “Bizler, Üstadımızın ve Risale-i Nur’un tarz-ı hareketini, hem ihlâs, istiğna, mahviyet, fedakârlık, kahramanlık, iktisat; kardeşlerine karşı tevazu, şefkat; düşmanlarına karşı şecaat, cesaret derslerini Üstaddan sonra Zübeyir Ağabeyden aldık. Kendisinden çok istifade ettik. Sahabelerin îsar hasletine tam mazhardı.” (Nur’un Sadık Kahramanı, s.21-24)

1953 sonrası Isparta Hizmetleri

Bediüzzaman’ın 1953 ‘den sonraki Isparta ve Barla hayatı ile 1925-1935 tarihleri arasındaki Isparta hayatı birbirinden farklıdır.

Bediüzzaman’ın hayatının bu son devresini, şu başlıklar altında incelemek mümkün:

Eski Said’in telifatlarından dersler. Hutbe-i Şamiye ve Zeyilleri’nin yeniden tanzimi ve neşri. Emirdağ, Isparta ve Eskişehir’e ait Lâhika Mektuplarının neşri. Gazetelerin iftiralarına verilen cevaplar. Risale-i Nur’un son şekli ile tanzimi ve neşri. Menderes ve Demokratlarla ilişkiler. Ankara, İstanbul ve Konya seyahatleri. Urfa seyahati ve dar-ı bekaya irtihal.

1926 yılında Barla’ya sürgün edilen Said Nursi, Yeni Said dönemine ait yeni bir hizmet tarzı başlatmıştı.

Bediüzzaman, çağın akışını değiştirecek ve insanları ahir zamanın çöküntüsünden kurtaracak olan mücedditlik misyonunun temellerini Barla’da atmıştı.

Barla, o dönem, iman ve Kur’ân temelinde yeni bir cemaat oluşumuna sahne olmuştu. Manevi bir sistem olan bu oluşum, zamanla Barla merkezinden muhite doğru uzanarak genişlemiş; Isparta, Sav, Eğirdir, İslâmköy, Atabey, Kuleönü, İlema, Senirkent v.b. içine almıştı.

Bu halka, 1949 yılına kadar daha da genişleyerek Eskişehir, Kastamonu, Denizli, Afyon ve Emirdağ’ı da içine almıştı. Daha sonra İstanbul, İnebolu, Konya, Urfa, Van, Samsun ve diğerleri bu halkaya dâhil olmuşlardı.

1953’e gelindiğinde ise, bütün vatan sathı bir mektep halini almıştı.

Bediüzzaman’ın etrafında toplanan fedakârlar halkası, otuz yıl elmas kalemleri ile Bediüzzaman’ın yazdığı eserleri istinsah etmişlerdi.

Neticede, Eski Said’in elli yıllık hayali olan Medresetüzzehra, geniş bir dairede, manen teşekkül etmiş ve Risale-i Nur, Anadolu’yu bir irfan mektebi haline getirmişti.

Bediüzzaman, Risale-i Nur’u hatt-ı Kur’ân ile yazan Medresetüzzehra’nın erkânını bir sisteme tâbi tutarak şubelere ayırmıştı: Mübarekler Heyeti, Medrese-i Nuriye, Gül Fabrikası, Nur Fabrikası v.d.

Bediüzzaman, sistemin tamamına “Isparta sistemi” demişti. Sahiplerine de “Isparta Kahramanları…”

Bediüzzaman bu manevi sistemine canlı örnekler de vermişti:

Nur Fabrikası sahipleri: Hafız Ali, Büyük Ruhlu Küçük Ali, Hafız Mustafa ve Kahraman Tahirî (Mutlu).

Gül Fabrikası sahipleri: Elmas Kalemli Hüsrev, Rüştü ve Refet.

Bediüzzaman bunlara, ayrı ceset, tek ruh nazarı ile bakmıştı.

Yine Bediüzzaman, ahyası (dirileri) ile birlikte emvatını da (ölülerini) dualarına dâhil ettiği “Bin Kalemli Risale-i Nur Mektebi: Sav Köyü”ne Medrese-i Nuriye, Kuleönlü talebelerine de “Mübarekler Heyeti’ demişti.

Said Nursi bunları, hayatının sonuna kadar davasına şahit göstermişti.

Sistemin her bir mensubunu “Abdurrahmanım!” diye bağrına basan Nursi, bunların her birini bin insana değiştirmediğini söylemişti. Mesela Hafız Ali’yi tek başına “bir sistemin sahibi” olarak nazarlara vermişti. (Kastamonu Lâhikası, s.20) Onun kuvvetli kerametini ve ihlâsını (Kastamonu Lahikası, 28) canlı şahit gösteren Said Nursi, yine onun çok ince ve çok yüksek hissiyatını da (Age, s. 86) herkese referans yapmıştı.

Barla Lâhikası’nda geçen bir mektupta Said Nursi, “Risale-i Nur’un faal merkezi” dediği Hafız Ali için şöyle diyordu:

“Hafız Ali’nin kalbine dikkat ettim, gösteriş değil… Samimi olduğunu hissettim. Cenab-ı Hakka şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşallah bu his büyük iş görecek.” (Barla Lâhikası, s. 87)

Said Nursi, Tahirî Mutlu’ya da aynı önemde bir görev yüklemiş ve hayatının sonuna kadar ona “Kahraman Tahirî” demişti.

Tahirî Mutlu’yu Kastamonu’da ilk gören Said Nursi hissiyatını şöyle dile getirmişti:

“Bu defa Kahraman Tahirî’yi umumunuz namına gördüm ve onda bir Lütfü, bir Hafız Ali, bir Hüsrev ve bir Said (fakat genç Said) müşahede ettim.” (Kastamonu Lâhikası s. 107.)

Tahirî Mutlu, Üçüncü Said Döneminin ve Bediüzzaman’ın vefatından sonraki Nurculuk hareketinin en faal rüknü ve en kuvvetli delili olacaktı.

İşte Bediüzzaman Said Nursi, 1953 yılında Üçüncü Said olarak döndüğü Isparta’da bu sistemi yeniden harekete geçirmişti.

Mesela, Bediüzzaman, Isparta’ya gelmeden önce talebelerine yazdığı bir mektupta, “Isparta Sistemini” nazara vermiş ve Zübeyir Gündüzalp’e o sistemin ruhunu taşıyan bir görev yüklemişti.

3-TELİF/YAZMA

a) Yeni Said: ihtiyar dışı telifler

Bediüzzaman yeni Said döneminde yazdığı risalelerin kendi tercihi dışında kendisine yazdırıldığını söyler:

“Sabri mektubunda, "İki üç senedir Risale-i Nur, telif cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor" diye hikmetini soruyor. Bunun cevabı uzundur. Hem telif, ihtiyarımız dairesinde değil. Hem, Risale-i Nur şakirtlerinin teliften hisseleri kalmak için, bazı ehemmiyetli esbab ve arızalar mâni oldu.” (Kastamonu Lahikası)

Barla Lahikası adlı eserinin baş kısmına aldığı Yirmi Sekizince Mektubun Yedinci Risalesi’nde şunları kaydeder: “İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz.”

b)Eski Said: Tahsil, tedris ve telif süreçleri

Barla’ya kadar çok hikmetli bir telif süreci dikkat çeker. Akıl, hikmet, felsefe, toplum, siyaset vb. birçok unsur bu telif sürecinde devrededir.

Eski Said’in hayat seyrinde çeşitli istihzarat (hazırlık) dönemlerinin olduğu müellifin kendi ifadesidir. Bu istihzarat dönemlerini “tahsil, tedris ve telif” aşamaları olarak ifade etmek mümkün.

1892 yılında “Bediüzzaman” ünvanını alan Said Nursi, bu tarihi, kendi hayatında tahsil’den tedris’e geçiş yılı olarak kabul eder. (Şualar, s. 602)

Van hayatının ikinci yılında (1899) Van Valisi Tahir Paşa vasıtasıyla İngiliz Sömürge Bakanı Gladiston’un Kur’an ile ilgili bir itirafını işiten Bediüzzaman, bunun üzerine büyük bir fikri inkılap (Şualar, s. 60) geçirir. Bu fikri inkılabı, “mukaddemat-ı nuriye” için en hararetli bir  “hazırlık dönemi” olarak gören Said Nursi, o zamana kadar elde ettiği “ulum-u mütenevviayı” “Kur’an hakaikına çıkmak” için basamak yapar.

Eski Said dönemine ait eserlerin telifi dört aşamada ele alınabilir; 1-1901-1907: İlk Telifler 2-1907-1910: Siyasi Telifler 3-1910-1916: Siyasi-Sosyal Muhtevalı Telifler 4-1918-1926: Geçiş Dönemi Telifleri

c)İlk telifler

Birinci Şua risalesinde Hadid Suresi 28. ayeti (Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki, o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz ) mana ve cifir cihetleri ile tefsire tabi tutan Said Nursi, bu ayetin parlak bir tevafuk ile fikri inkılap geçirdiği (1899) tarihten iki sene sonraya (1901) işaret ettiğini söyler. (Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s. 60) Nursi, 1318 (1901) senesini, aynı zamanda Risale-i Nur müellifinin “tedristen telife” geçtiği bir tarih olarak kabul eder.

Bu kesin ifadelerden hareketle, Said Nursi’nin ilk telifini 1901 tarihinde Van Valisi Tahir Paşa’nın Konağı’nda verdiği söylenebilir.

Bediüzzaman, 1897’de geldiği Van’da zengin bir entelektüel ortam ile karşılaşır. Kaldığı konakta pozitif ilimler ile muhatap olan Bediüzzaman; kimya, fizik, matematik, coğrafya, astronomi, tarih ve felsefe ile ilgilendi. (Tarihçe-i Hayat, s. 41) Said Nursi’nin düşünce dünyası bu dönemde büyük bir dönüşüm yaşadı.

Bu dönüşümün neticesi olarak, Bediüzzaman 1907 yılına kadar bulunduğu bu konakta 4-5 eser telif eder. Bunların telif sırası kesin olarak bilinmemektedir. Bunların adları muhtelif kaynaklarda şu şekilde geçmektedir: a-Riyazi Hesap ve Matematik b-Fizyonomi ile ilgili eser; c-Talikat ve Kızıl İ’caz d-Cebir Makabele İlmi ile İlgili Matematik Risalesi;

d)1922-1926 tarihli telifler

d1)Mesnevi-i Nuriye

Bediüzzaman’ın isteği ile kardeşi Abdülmecid Nursi tarafından Türkçe’ye çevrilen Mesnevi-i Nuriye adlı eser, çoğunluğu 1922-1923 yıllarında İstanbul’da Arapça olarak telif edilen şu eserlerden oluşur: Lem’alar, Reşhalar, Lasiyyemalar, Katre, Katre’nin Zeyli, Hubab, Zeyl-ül Hubab, Habbe, Zeylü’l-Habbe, Habbe - Zeylü’z-zeyl, Zühre, Zerre, Şemme, Zeyl (Onuncu Risale - Şemme’nin Zeyli), Şule ve Nokta.

d2)Nur’un İlk Kapısı

Bediüzzaman bu eseri “Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve bir çekirdeği”(Nur’un ilk Kapısı, s.5) olarak kabul eder.

Eser, 1925 yılında Van’da telif edilmeye başlandığı halde, sürgün edildiği Burdur’da tamamlanır. Eserin bazı parçaları, Bediüzzaman’ın Van’daki talebelerinden Molla Resul’ün arşivinde çıkar. Bu belgeler,  eserin orada telif edilmeye başlandığını gösterir. (Son Şahitler, Cilt I,s.125) Müellife göre bu eser, Eski Said ile Yeni Said’in birbiri ile münazarasıdır.

e)Son telif

1953 baharında en son eseri  “Nur Aleminin Bir Anahtarı” eserini te’lif eder.

Son telif zamanlarında Bediüzzaman’ın yanında bulunan Abdülmuhsin Elkonevi anlatıyor: Bu eserine bir isim koymak istiyordu. Biz ders vermek hem de istişarenin ehemmiyetini bildirmek için, bize sordu. İstişare yaptı. Neticede “Nur Aleminin Bir Anahtarı” isminde karar kılında ve esere bu isim verildi. Bu risale aynı zamanda Üstadın yazdığı en son kitap oldu. (Son Şahitler, 1978)

4-ÇOĞALTMA (İSTİNSAH)

İstinsah denince ilk akla gelen yerler, Barla, Sav, İslamköy, Kuleönü, Atabey, Eğirdir ve Isparta merkezdir.

Bediüzzaman Kastamonu’da yazdığı bir mektubunda şunları dile getirir:

“Bu defa Sabri ve Hafız Ali'nin mektupları, Risale-i Nur'un fevkalade bir kerametini ve harika kuvvetini gösteriyor. Medrese-i Nuriyenin çalışkan ve gayyûr talebeleri birkaç gün zarfında, Hafız Mehmed'in zâyi olan kitaplarına mukabil umumunun yazılmasını ve ona verilmesini taahhüt edinmelerine, bu havalideki şakirtleri fevkalade mesrur eyledi. Hafız Ali'nin tahkikatına gelenlerin, "Mağazalarda kâğıt kalmadı. Risale-i Nur şakirtleri kâğıdı bitirdiler" diye demeleri ve Mehmed Zühdü'nün kitapları kendine iade edilmeleri, Risale-i Nur şakirtlerini müftehirane teşci ve teşvik eden bir hadisedir” (Kastamonu Lahikası)

a)Barla

Barla, var edilişin, yeniden dirilişin, manevi ve köklü bir ihyanın sembol karyesi ve Modernitenin, ezici darbelerine karşı, Kur’an’ın bir diriliş hamlesidir.

Tarihçe-i Hayat’ın girişinde Barla şöyle tasvir edilir: “Barla, ehl-i imanın mânevî imdadına gönderilen Risale-i Nur Külliyatının telif edilmeye başlandığı ilk merkezdir. Barla, millet-i İslâmiyenin, hususan Anadolu halkının başına gelen dehşetli bir dalâlet ve dinsizlik cereyanına karşı, Kur’ân’dan gelen bir hidayet nurunun, bir saadet güneşinin tulû ettiği beldedir. Barla, rahmet-i İlâhiyenin ve ihsan-ı Rabbanînin ve lûtf-u Yezdânînin bu mübarek Anadolu hakkında, bu kahraman İslâm milletinin evlâtları ve âlem-i İslâm hakkında, hayat ve mematlarının, ebedî saadetlerinin medarı olan eserlerin lemean ettiği bahtiyar yerdir.”

Barla döneminde yazılan “Barla Lâhikaları: Risale-i Nur’un Barla’da telif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar olan devrede Nur’un ilk müştak talebelerinin, Nurların hemen telifi zamanında, ilk okuyup yazdıklarında duydukları samimî hissiyat, kalbî ve ruhî istifade ve istifâzalarını dile getiren fıkralarını ve Hazret-i Üstadın da bazı mektuplarını ihtiva etmektedir.”

Bu bağlamda Üstadımızın Kastamonu sürgünü döneminde kaleme aldıkları Kastamonu lahika mektupları da ve 1944-1960 tarihleri arasında kaleme alınan ve muhtelif mekânların ürünü olan Emirdağ Lahika mektupları da büyük bir önem arz etmektedir.

1950’li yılların sonlarına kadar yani Risalelerin matbaalarda basıldığı tarihe kadar (az sayıdaki daktilo ve teksir makinesi basımı dışında) telif edilen risalelerin tamamı istinsah edilerek neşredilmiştir.

a1)Bir Kâtip örneği: Şamlı Hafız Tevfik

Risale-i Nur’un birinci kâtibidir.

Bediüzzaman hazretleri, Barla'ya geldiğinde ziyaretine ilk gidenlerden biri de Şamlı Hafız'dır. Üstadıyla tanışınca Risale-i Nur'un telifinde görev alır. Birinci Medrese-i Nuriye'nin hem başkâtibi, hem muhatabı, hem müsevvidi, hem de mübeyyizi olur.

Kur’ânî hakikatlerin ihtarı değişik zamanlarda olduğu için Şamlı Hafız Tevfik vakitlerin çoğunu Bediüzzaman’ın yanında geçirmekte olup tevazu sahibi bir insandı.

 Bir dönem ‘Bu iş bana aittir, ben bunu biliyorum’ hisse kapılıp Said Nursî’nin tavsiyelerine kulak asmayan Şamlı Hafız, hattının çok güzel olmadığını düşündüğü bazı kardeşlerinin gerisinde kaldı.

Hafız Tevfik, gurura kapılarak ‘işlediği kusuruna karşı şiddetli fakat şefkatli bir tokadı’ yedi. Fakat daha sonra, “Hakaik-i Kur’âniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temellük, tezellül zulmetleriyle birleşmiyor” diyerek tekrar hizmetinin başına döndü ve ihlâsla çalışmaya başladı.

b)Bin kalemli Sav

Sav, Isparta’ya bağlı bir köydür. Bu köy halkı uzun yıllar Risale-i Nur’un çoğaltılması için seferber olmuştur. Bu gayretleri bizzat Üstad Bediüzzaman tarafından Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde “Medrese-i Nuriye, Nur dershanesi, Medresetü’z-Zehranın çok ehemmiyetli bir şubesi ve bir merkezi, Nurs karyesine arkadaş, kahramanlar yatağı” şeklinde takdir ifadeleriyle anılmıştır.

“Nur fabrikasının sahibi Hafız Ali'nin ve mübareklerin köyleri ortasında, duada, Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahyâ yüzünden emvat dahi hisse alıyorlar” (Kastamonu Lahikası)

Tarihçe-i Hayat’da bin kalemli Sav’dan şu şekilde bahsedilir:

“Risale-i Nur’u binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp neşredenler, Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misal olarak Sav Köyünü göstermek kâfidir. Üstat, Kastamonu’da bulunduğu zaman Isparta’nın yalnız Sav Köyünde bin kadar kalem senelerce Nurları yazmış çoğaltılmasında çalışmıştır.

Her birisi birer vilayet kadar, belki daha ziyade Risale-i Nur’a alâka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillü çalışan Nur merkezleri Ispartada’dır. Gül ve Nur fabrikaları ve bunların etrafında Medrese-i Nuriye Şakirtleri Mübarekler Heyeti hep Isparta vilayeti dâhilindedir. Hem her birisi hizmet-i Kur’âniye itibarıyla birer kutup hükmünde olan Nur Talebelerinin medar-ı iftihar büyük kardeşleri de yine Ispartalıdırlar.

Bu ve bu gibi sebepler tahtında Üstat, ahir ömrünü Isparta’da geçirmek, ölümünü oradaki mübarek sadık kardeşlerinin arasında karşılamak, mezarını Isparta’da, Sav’da veya Barla’da vasiyet etmek üzere Isparta’ya geldi. Kira ile bir eve yerleşti. Yanında dört-beş talebesi vardı. Bu talebeleri ile Üstat, hususi dershane-i Nuriyesini vücuda getirmişti. (Tarihçe-i Hayat s, 585.)

c)İnebolu-Kastamonu

Bediüzzaman’ın Kastamonu hayatı, risalelerin hatt-ı Kur’an’la yazılıp çoğaltıldığı bir dönemdir.

Bu dönemde ön plana çıkan çok önemli bir ilçe dikkatimizi çeker: İnebolu.

İnebolu ikinci bir Isparta olarak kabul edilmiştir.

Risâle-i Nur’un Isparta-Barla âfâkında tulûundan sonra adım adım o nûr-u Kur’ân’ın gelişmesinde, âlemi ihâta ve ifâzâsında, İnebolu adeta ikinci bir Isparta olmuştur. Hz. Üstadın beyanlarında İnebolu ‘Küçük Isparta’ talebeleri ise ‘Küçük Isparta Kahramanları, ve İnebolu Kahramanları olarak tescil ve tebcil edilmiştir.

 “Kastamonu Lâhikaları ise: Eskişehir hapsinden tahliyeden sonra Nur Müellifi Kastamonu’ya nefyedilmiş, Denizli hapsi zamanına kadar orada ikamete mecbur edilmiş; bu müddet zarfında Nur Müellifi Isparta’daki talebeleri ile daimî muhabere ederek Nurların hatt-ı Kur’ân’la yazılıp çoğalması, neşri ve inkışafı ve eski yazı bilmeyen gençlerin istifadesi için de, Risale-i Nur Külliyatından bazı bahislerin daktilo ile çoğaltılması hususunda şedit alâka göstermiş ve Risale-i Nur’un mâhiyeti, kıymeti, deruhte ettiği kudsî vazife-i imaniyesi ve mazhariyeti, hem talebelerinin tarz-ı hizmetleri, mütecaviz dinsizler karşısında sebat ve metanetleri ve ehl-i İslâmın birbiri ile muamelâtında takip edecekleri ihlâslı hareketleri gibi, dâhilî ve haricî birçok meselelere temas etmiştir. Bu itibarla, Kastamonu lâhika mektupları, bilhassa yazıldığı zaman itibarıyla da büyük ehemmiyet kesb eden bir devrin mahsulü olması ve birçok içtimaî meseleleri ve küllî imanî bir nazar-ı hakikatle mütalâa, mülâhaza ve küllîleşmesi gibi cihetlerde büyük kıymeti hâizdir” Barla Lahikası, 23-24)

e)İslamköy ve Hafız Ali

Risale-i Nur’un şehididir.

Karanlık bir dönemde Bediüzzaman’ın yanında duran ve Denizli Hapishanesinde Şehit olan Risale-i Nur’un saff-ı evvellerindendir. Nur Fabrikasının başkâtibidir. Kur'an ve iman hizmetinde bir fabrika gibi çalışmıştır. İslamköy'de Kur'an ve iman hizmetlerinin başında hep Hafız Ali görünür. Risale-i Nur'un yazılıp çoğalmasında, neşrinde büyük gayret ve hizmetleri olmuştur.

Yıllar sonra Hafız Ali’nin İslamköy’deki evini ziyaret eden Necmeddin Şahiner anlatıyor:

Abdullah Çavuş (İslamköylü)'dan Hafız Ali'nin evini sorduk. Yine umursamaz cevaplar verdi. "Bir kısmı yıkıldı, yerine Kur'ân kursu yapıldı" dedi."Hiç olmazsa yerini görelim" dedim. Kırmadı bizi, hep birlikte kalktık.Az sonra yeni bir yapının önünde durdu. Yanında da eski bir köy evi, bir kaç merdivenle çıkılan, tahta, çamur karışımı bir ev...

"Buraya girebilir miyiz?" dedim. Abdullah Çavuş girdiğimiz evin ve odanın Hafız Ali'nin yattığı yer olduğunu söyledi.İçerde, yerde basit bir hasır üzerine serilmiş yatakta inşaatın bekçisi yatıyordu. Köşede bir gaz tüpü, bulaşık bardaklar, tozlanmış şekerler, bir de küçük tepsi duruyordu.

Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini, tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu. Hem inşaatın bekçisi, hem de Abdullah Çavuş hayretle bakıyorlardı.

Yine Abdullah Kula'nın zihninde parıltılar ve şimşekler çakmaya başladı. "Durun, durun" diyerek, duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İtelediği tahtalardan, bir bölüm açıldı. Gizli bir bölüm, hazine veya para bölümü değil, Halk Partisi zulmünden saklanan Kur'ân tefsirleri. Karanlıklara bırakılan elmas parçaları.

Coşkun bir sevinçle, kağıt parçalarını topluyorduk. Elimizde sert cisimlerle, duvarları, pencereleri dövüyorduk. Pencerenin altından, hususî bölmeler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler.

Yine bir bölüm daha açıldı. Duvarın enine ve derinliğine doğru yayılıyordu. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk. Kağıt ve kitap hazinesi... Bekçi ağzı açık vaziyette seyrediyordu manzarayı, Önceleri bizi para veya daha başka bir şey arıyor zannetmişti. Biz ise Bediüzzaman'ın hayatını arıyorduk. Bu sevda ile yollara düşmüştük. İslâmköy'ün duvarlarında islâmın bahtını açan Bediüzzaman'ın eserlerini arıyorduk.

f)Isparta Merkez, Gül Fabrikası: Husrev Altınbaşak

Ahmed Husrev Nur talebelerinin saff-ı evvelindendir. Gül Fabrikasının önde gelen rüknüdür ve birinci derecede kâtibidir. Vefatına kadar altı yüze yakın Risale-i Nur nüshasını eliyle yazmıştır. Risaleleri yazmakla beraber, dokuz adet tevafuklu Ku'ran-ı Kerim yazmıştır.

Husrev Efendi; ihlâsı, gayreti ve hizmetleriyle kısa zamanda Risâle-i Nûr hizmetinde temâyüz etti.


Bedîüzzaman Hazretleri’nin eserlerinde adından en çok bahsettiği talebesi odur. O, üstâdı Bedîüzzaman Hazretleri’nin hem talebesi, hem kendisinden sonra onun hizmetini devam ettiren bir da‘vâ arkadaşı olarak, son asırda yapılan büyük tahrîbâtlarda, ehl-i îmânın mukaddes değerlerini kurtarma, sâhib çıkma ve o yangını muvaffakiyetle söndürme gayretlerinde bir himmet seferberliğinin ön saflarında büyük fedâkârlıklar ve hizmetler yapmış, çileler çekmiş bir İslâm kahramânıdır.

Ayrıca Bedîüzzaman Hazretleri bütün talebelerine her safhada onu örnek ve ölçü göstermiş, Nur Talebelerine ‘Bir küçük Husrev’, ‘Denizli’nin Husrev’i’, ‘Kastamonu Husrev’i’ gibi ünvanlar vermiş ve Husrev Efendi’yi en yakın dava arkadaşı, hizmette omuzdaşı, kendisinden sonra davasını temsil edecek bir hayru’l-halefi olarak kabul ve takdim etmiştir.
Bedîüzzaman Hazretleri ile birlikte 1935’te Eskişehir, 1943’de Denizli ve 1947’de Afyon’da yargılandı ve yıllar boyu memleket hapishaneleri, onların çilehaneleri oldu.

g) Kuleönü Mübarekler Heyeti ve Sarıbıçak Mustafa (Ertürk)

Sarıbıçak Mustafa l905'te Isparta'nın Kuleönü köyünde doğdu ve l955'te vefat etti. Evvelce Sallabacak olan lâkâbını Bediüzzaman Sarıbıçak olarak değiştirmişti. Lâhikalarda ve "Yirmi Altıncı Lem'a'nın On İkinci Ricasında bahsedilen zat bu Mustafa'dır. "Büyük Ruhlu Küçük Ali'nin ağabeyidir. Nur'larda geçen "Mübarek Heyeti"nin ilki ve ilk temsilcisidir. Denizli hapsinde yatan Nur talebelerindendir. Yine bu Mübarek Mustafa'dan "On Üçüncü Şua"da ve 'Onuncu Lem'a'da da bahisler bulunmaktadır.

Mübarekler Heyeti, Bediüzzaman Hazretleri’nin Isparta - Kuleönü köyü talebelerine verdiği bir ünvandır. Üstad’ın Barla’da başlattığı Risale-i Nur hizmeti bu köyün talebelerinin Bediüzzaman’a talebe olmasından sonra Isparta ve köylerinde hızla yayılmaya başlamıştır.

Kuleönü talebeleri Risale-i Nur’un yazarak çoğaltılması, köy ve kasabalara Nur Postacıları eliyle ulaştırılması ve sonraları teksir makinesiyle çoğaltılması hizmetlerinde diğer Nur merkezlerinden çok daha fazla gayret göstermişler ve Bediüzzaman Hazretleri’nin büyük sevgi ve iltifatlarına mazhar olmuşlardır.

Bediüzzaman hazretleri “Mübarekler Heyetinde öyle bir şahs-ı manevî hissediyorum ki, kaidemi ona karşı muhafaza edemiyorum” diyerek onlara karşı olan şiddetli alakasını ifade eder.

h) Atabey ve Tahiri Mutlu

Atabey denince akla ilk gelen kişi Tahiri Mutlu ağabeydir. Tahiri Mutlu Bediüzzaman’ın 1950 yılından sonraki hayatında yanında kalan beş altı talebesinden birisidir. Risale-i Nur hizmetinin tab ve neşir sürecinde çok büyük hizmetleri olmuştur.

Üstad Hazretleri'nin tabiriyle ''ihtiyarların genci'' olan Tahiri Mutlu, talebelik cihetiyle Bediüzzaman'a en yakın olanlardandır. 1950'den sonra tam on sene Üstad'ın yanında kalarak ona hizmet ve feyzinden istifade etme şerefine ermiştir

Tahiri ağabey’in memleketi olan Isparta’nın Atabey ilçesi, il merkezine 23 km uzaklıktadır.

Kasaba Osmanlı döneminde Agros diye anılıyordu. 1924’te Atabey adını aldı ve 1960 yılında ilçe merkezi yapıldı.

Atabey, Risale-i Nur hizmetinde Üstad Bediüzzaman’la omuz omuza veren birçok kişiye ev sahipliği yaptı. Üstad Bediüzzaman’ın Hulûs-i Sâni, Santral Sabri, İskele Memuru dediği Sabri Arseven, “Atabey'in kahramanı”, “Atabey onunla ve onun gibilerle iftihar etmeli” dediği Mehmed Tahirî Mutlu, Lütfi, Abdullah Çavuş, İslâmköylü Abdullah, Küçük Ali, Mesut, Hafız Ali, Küçük Zühtü hepsi Atabey’in nur kahramanlarıydı. Risale-i Nurların çoğaltılmasını, Üstad’a ulaştırılmasını, yayılmasını sağlamak için canla başla çalışmışlar ve neticede Üstad Bediüzzaman’ın büyük teveccühüne mazhar olmuşlardı.

5-DAĞITMA (YAYMA-NEŞİR)

a) Santral Sabri-Nur iskele memuru-Sıddık Sabri/Arseven (Bedre)

Sabri Arseven, Eğirdir'in Bedre köyünün imamıdır. Bediüzzaman Sadi Nursî'ye talebe olup, onun mukaddes davasına hizmetkâr olan bahtiyar simalardandır.

l893 senesinde dünyaya gelen Sabri Efendi, l954 senesinin 20 Şubat'ında Eğirdir'in Pazar Köyünden Bedre'ye dönerken kamyonun devrilmesiyle, beyin kanaması geçirmiş ve böylece Hakk'ın rahmetine intikal etmişti.

Bediüzzaman, Sabri Efendinin cenazesine bizzat iştirak etmişti.

l943 sensinde Bediüzzaman'la birlikte Denizli'de dokuz ay hapis yatan Sabri Efendi için Nur'un mektuplarında çeşitli iltifatlar ve takdirkâr cümleler bulunmaktadır.

"Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zat mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun." (Kastamonu Lahikası)

Hoca Sabri Efendi’nin da ayak parmaklarının ikinci ve üçüncüsü, Bediüzzaman'ın ayak parmakları gibi birbirine yapışıktır.

Nur iskele memuru olan Hacı Sabri Efendi, Nur Risalelerinin ilk neşir senelerinde santrallık vazifesini hakkıyla yapmış ve civar köylere Nurları yaymıştı. Barla'da bulunan Bediüzzaman'la bir santral gibi irtibat kurmuştu.

Eğirdir Gölü sahillerinde bulunan köy, nahiye ve kasabalarda iskeleleri vardır. Bedre, İlama ve Barla iskeleleri birbirini takip ederek sahil boyu uzanır. Sabri Efendi, bulunduğu Bedre köyünde "Nur iskele memuru" olarak da vazife yapmıştı.

Sabri Efendi Nurları Bedre iskelesinden diğer köylere tevzi ederdi.

Bediüzzaman bu gayretli vasıflarından dolayı Hoca Sabri’ye "Sıddık Sabri" diyerek onu birinci talebesi Albay Hulusi Yahyagil'e nisbet eder ve Hulusi-i Sani adlandırırdı.

b)Nur Postacısı Abdullah Çavuş/Kula (İslamköy)

l901 yılında Isparta'nın İslâmköyü'nde dünyaya geldi.

Bediüzzaman'ın İslamköy’e karşı büyük bir alakası vardı. Bu alakanın en büyük sebebi ise hiç şüphesiz Hafız Ali’dir.

Bediüzzaman bu köyü 'Nur Fabrikası'nın merkezi olarak isimlendiriyordu. Nur fabrikasının sahibi olarak da, Hafız Ali'yi gösteriyordu. Nur fabrikası sahibi, İslâmköy'ün yetiştirdiği mübarek bir insandı.

Abdullah Çavuş Hafız Ali’nin hizmette en yakın arkadaşıdır.

Bediüzzaman İslamköy için şunları söyler: “İslâmköyü Risale-i Nur'a pek ziyade alâkadarlıkla, imtiyaz ve sebkat kazanmış. Ben İslâmköy’ünü, Nurs köyü olarak biliyorum..."Nur Fabrikası o köyde dağdağsız teessüs etti, tahmin ediyorum.

Abdullah Çavuş Nur Postacılığı ile ilgili olarak şunları dile getirir: "İslâmköy’den akşamleyin çıkardım, mektub torbasını sırtıma atar, köylere uğrayarak, şafakla birlikte Barla'ya Hucfendiye (Hoca Efendi) ulaştırırdım.Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder ondan sonra yatardım.Yine böyle bir gece seferinden sonra vardığımda Hafız Ali Efendi de oradaydı. Kur'ân'ı çeşitli talebelerine taksim etmiş, herkes bir parçasını kendisinin tarifi üzerine yazıyordu (Son Şahitler)

c) Nur Postacısı Abdullah Çavuş - (Atabey)

 Lahika mektuparında adı geçen bir nur postacısıdır. Atabeyli Abdullah Çavuş olarak bilinir. Risale-i Nur'un bir kısmını elle yazmış ve birçok risaleyi bir yerden bir yere taşıyarak Nur postacısı olarak kayıtlara geçmiştir.

d) Nur postacısı Ahmet Köroğlu (İnebolu)

Mesleği şoförlük olduğu için, Nur Postacılığını rahatlıkla yapıyordu.

Kastamonu ile İnebolu arasında Nur Postacılığı yapıyordu. Kastamonu'da yazılan Nur Risalelerinin kıymetli parçalarını, Âyetü'l-Kübra, Âyet-i Hasbiye gibi Nur şualarını İnebolu'daki Nur yazıcılarına ulaştırıyordu.

l943'te Üstad Bediüzzaman'la birlikte Denizli hapsinde yatıp, bütün maznunlarla birlikte o da beraat etmişti.

e)Nur Risalelerinin İnebolu'ya girişi

Nazif Çelebi’nin oğlu olan Selahaddin Çelebi Nur’ların İnebolu’ya girişini şu şekilde anlatır:

"Babam Kastamonu'ya gitti ve geldi. Beraberlerinde 4. Şua olan Âyet-i Hasbiye Risalesini getirdi. Bu risaleyi yazdı, bana verdi. Üstadı, nerede ve nasıl görebileceğimi tarif ederek, beni Kastamonu'ya yolladı. Kastamonu'ya geldiğimde Nasrullah Camiinin avlusunda çayhane işleten şarklı Küresin Aşiretinin Beyi olan Emin (Çayırlı) Beyi ve H. Tahirî'nin oğlu Ahmed Kuzu'yu aradım. Onlar vasıtasıyla Üstad'ı ziyaret edecektim. Ahmed Kuzu'nun oğlu Selâhaddin'le birlikte, kaldığı eve gittik. Evde yoktu. 'Karadağ'a çıkmıştır, haydi seni götüreyim' dedi. Selâhaddin küçük olduğundan 'Sen zahmet etme, tarif et, ben bulurum' dedim. Kastamonu yakınlarında bir saatlik mesafede yürüyerek dağa çıktım. Karadağ'da ufak bir tepenin zirvesinde bir ağacın altında beyazlar giyinmiş bir zat namaz kılıyordu. İçimden 'Her halde bu zattır' dedim. Selâm verdikten sonra, başı ile oturmamı işaret etti. Diz çöktüm, duasına 'Amin' dedim. İnsanlığın ve İslâm dünyasının huzur ve selâmeti, dünyevî ve uhrevî saadeti için hazin bir sada ile niyaz ediyordu. Bilâhare getirdiğim kitabı verdim. 'Sen hoş geldin kardeşim, bu risalenin tashihatını yapayım' dedi. Tashih işi yarım saat sürdü. Bu esnada ilk defa gördüğüm Hoca Efendiye dikkat ediyordum Dikkatle tashihat yapıyor, kelimedeki noksanlıkları harf ve noktalara kadar düzeltiyordu. 'Sen de yazı biliyor musun?' dedi. Bir cümle yazdırdı.

"Maşaallah... Keçeli güzel yazıyorsun, sana bir risale vereceğim, yazar mısın?" dedi. 'Memnuniyetle' deyince, birden dokuza kadar Küçük Sözler'i verdi. Yazacağımı ifade ettim. Babama da ayrıca 11. ve 12. Sözleri gönderdi. 'Eğer arzu ederse yazsın ve bana tashihe göndersin. Eserler aynen yazılmalıdır' dedi. Müsaade isteyerek huzurundan ayrıldım.

"İşte Nur Risalelerinin İnebolu'ya girişi böyle oldu. Bu tarihten sonra İnebolu'da yüzlerce parmak Nurları yazmaya başladı.

"Nazif'ler, İbrahim'ler, İzzet'ler, Osman'lar, Salih'ler, Ömer'lerin kalemleri, beş sene boyunca matbaa tesisleri gibi işledi. Kastamonu İnebolu arasında Nur Postacıları da teşekkül etmişti. Nurlar İnebolu limanından Anadolu'ya sevk ediliyordu. Bu postacılığı Recep Dilek, Ahmed Köroğlu ve Değirmencioğlu yapıyorlardı. (Son Şahitler)

f)Teksir makinesi

"Bu şekilde hizmetler fasılasız yürürken İstanbul'da bir ticarethanede teksir makinası gördüm. Bu makinanın bir dakikada yüz sahife bastığını öğrenince hemen makinayı satın alarak İnebolu'ya getirdim. İlk defa Nurlardan Yedinci Şua, "Kâinat Seyyahının Müşahadeleri" olan Âyetü’l-Kübra Risalesini teksirle çoğalttık. İlk nüshayı Üstad'a götürdüğüm zaman fevkâlade memnun oldu. Eserin sonuna hissiyatını şu cümlelerle ifade etti:

"Ya Rabbi! bir kalemle beş yüz nüsha yazan Nazif Çelebi ve mübarek yardımcılarını Cennetü'l-Firdevste mes'ûd kıl." (Son Şahitler)

g)Risale-i Nur’un tab (yoluyla) neşri

Bediüzzaman’ın 1950’den sonraki en önemli hizmetlerinden birisi, Risale-i Nurlara son şeklini vermesi Osmanlıcadan Lâtin alfabesine çevirerek neşretmesiydi.

1946 yılında Emirdağ’da sürgün hayatı yaşayan Bediüzzaman, Risale-i Nur’un matbuat âlemi ile konuşması gerektiğini hatırlatmıştı.

Bunun bir tezahürü olarak Ceylan Çalışkan’ın “Gençlik Rehberi” adlı risaleyi 1947’de Eskişehir’de Sesışık matbaasında Lâtin harfleri ile bastığı görülmektedir.

Bu arada Risale-i Nur’un İnebolu’da Nazif Çelebi tarafından teksir edilmesi de Bediüzzaman’da beklenilenin ötesinde sevinç uyandırır. Bediüzzaman Risale-i Nur basan teksir makinesine, “Bin Kalemli Nurcu” der.

Bediüzzaman teksir olayını duyduğu zaman şunu ifade eder:

“Evet, bir adi mektubum için ‘Kim yazmış?’ diye sekiz defa bana resmen sıkıntı verildiği aynı zamanda, sekiz yüz sahifeyi bin beş yüz nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine, elbette gaipten imdadımıza gelmiş, Nurcu ve bin kalemli bir kâtiptir. Onun için bazı sahifeleri sönük çıksa zararı yoktur.” (Emirdağ I, s. 175.)

Risale-i Nurlar 1956 yılına kadar İnebolu, Isparta, Antalya ve Samsun’da teksir makinesi ile çoğaltılıyordu.

Bayram Yüksel, 1953 yılından sonra Isparta’ya geldiklerinde Risale-i Nurları Tahirî, Zübeyir, Ceylan Sungur ve Abdülmuhsin ile birlikte teksir ile çoğalttıklarını dile getirir.

1956 yılına gelindiğinde ise durum tamamen değişir ve Risale-i Nurlar ilk defa Ankara’da matbaalarda basılır.

1951 tarihinde Gençlik Rehberi bu sefer İstanbul’da matbaada basılmıştı. 1956 yılında ise Ankara’da Atıf Ural ve Mustafa Türkmenoğlu tarafından İhlâs Risalesi ilk defa matbaada basılmıştı. Üstadın haberdar edilmesi ile birlikte kısa zamanda Ramazan-İktisat-Uhuvvet ve Şükür Risaleleri de (dördü bir arada) basılır.

h)1953-1960 Dönemi Neşir Hizmetleri

1953’den sonra Zübeyir Gündüzalp ve diğer Yeni Said dönemi hizmetkârlar işbaşındadır. Bu dönemde Isparta’da başta Zübeyir Gündüzalp olmak üzere 1960’a kadar devam edecek olan uzun ve yeni bir hizmet maratonu başlamıştı.

Bayram Yüksel Bediüzzaman’ın hayatındaki bu yeni devreyi şöyle anlatıyor:

“Üstadımız 1953 tarihinde yeni bir devreye giriyor, hiç değiştirmediği kaidesini değiştiriyordu. Akşamdan sonra kimseyi almayan Üstat, Zübeyir Ağabey, Ceylan Ağabey ve beni yanına aldı. Üstadımızın odasına zil bağladık. Sabah erken abdest suyunu döker, yemeğini yapar, sobasını yakar, çayını pişirirdik. Üstadımızın tarz-ı hayatında değişen mühim bir hadise oldu.

İşte “Üçüncü Said” devresi başlıyordu. Risale-i Nurların cemaatle okunmasına ve sabah derslerine başladık. Üstat da ayrıca bir hareketlenme hali başladı. Risale-i Nurların yeni harflerle evvelâ daktilo ile sonra teksir ile çoğaltılmasına müsaade etti. İnebolu’da Nazif Çelebi Ağabey, ilk defa Asa-yı Musa’yı teksir ettiğinde çok memnun olmuştu.”

h1)Mesnevi-i Nuriye ve İşaratü’l-İ’caz’dan Dersler

Bediüzzaman Hazretleri, 1950’den sonra yeni eser telif etme yerine, daha önceki telifleri yeniden tanzim ve neşretme yolunu gitmişti.

Bir yandan Yeni Said’e ait teliflerin tanzimi ve neşri ile meşgul olan Bediüzzaman, öte yandan Eski Said’e ait Arapça teliflerden Türkçe dersler vermeye başladı.

Bediüzzaman, Isparta’daki Mesnevi-i Nuriye ve İşaratü’l-İ’caz derslerinden önce Emirdağ’da iken de Lemaat ve Hutbe-i Şamiye’den dersler vermişti.

h2)İşaratü’l-İ’caz ve Mesnevi-i Nuriye’nin Tercümeleri

Aynı yıllar içinde Zübeyir Gündüzalp, Üstadımızın kardeşi Abdülmecid Efendiye bir mektup yazar. Mektupta Üstadımız, “imam-hatip okulu talebelerinin demek ihtiyacı var” diyerek İşaratü’l-İ’caz ve Mesnevi-i Nuriye’nin Abdülmecid Efendi tarafından tercümesini istemişti. Abdülmecid Efendi bu eserleri tercüme ederek Rüştü Çakın Ağabeye gönderirdi.

Abdülmecid Efendi tarafından Türkçeye tercüme edilen Mesnevi-i Nuriye ve İşaratü’l-İ’caz eserleri, 1954 yılı sonunda İnebolu’da Nazif Çelebi tarafından teksir makinesi ile neşredildi.

h3)Hutbe-i Şamiye ve Zeyillerinin Yeniden Tanzimi ve Neşri

Said Nursi, 1951 yılında, Emirdağ’da Eski Said’e ait bütün eserlerini tekrar gözden geçirerek uyarlayıcı haşiyeler ekler. Aynı yıl Emirdağ’da yazdığı bir mektubunda bu mesele ile ilgili şunları söyler:

“Aziz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelen: Cenab-ı Hakka yüz bin şükrediyoruz ki, elli beş sene bir gaye-i hayalim ve hayatımın bir neticesi olan Medresetüzzehra’nın manevi hakikatini siz, Medresetüzzehra erkânları tamamıyla gösteriyorsunuz.

Saniyen: Şiddetli hastalık ve sair sebeplerin tesiri ile ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musahabeden mahrum kaldığımdan benim bedelime sizler ve Risale-i Nur’un kahraman medresesinde Yeni Said’e verdiği ders ve Eski Said’in Hutbe-i Şamiye ve Zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve bu konuşmaları bu biçare kardeşiniz bedeline müştak olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkil ediyorum.” (Emirdağ II, s. 105.)

Bediüzzaman, Eski Said’in Hutbe-i Şamiye ve Zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersler ve konuşmalara, 1954 yılında geldiği Isparta’da tekrar gözden geçirerek birçok şerh ve izahlar ekler.

Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, Münazarat, Muhakemat, Divan-ı Harb-i Örfi, Sünuhat ve Hutuvat-ı Sitte adlı eserlerin tamamını gözden geçirerek yeniden tanzim etti ve neşretti.

h4)Lahika Mektupları

1926 yılından itibaren iman ve Kur’ân davasında büyük bir çığır açan Said Nursi, bu davayı ve mensuplarını canlı tutmak için sürekli olarak lâhika mektubu neşrediyordu.

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un ilk telifi ile başlayan ve 1960 tarihine kadar devam eden bu lâhika mektuplarına çok önem vermişti.

Nur Talebelerinin, Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u iyi anlamaları, hariçten gelen hücumlara karşı sebatlarını muhafaza etmeleri ve meslek-meşrep noktasındaki metanetlerini devam ettirmeleri ancak bu lâhika mektupları ile mümkün olabilmişti.

Zübeyir Gündüzalp yanında ve hizmetinde olan birçok kişiye müteaddit defalar şu hakikati dile getirmişti: “Üstadımızın dört ana gayesi vardı: 1. Risale-i Nur’un basım ve neşri. 2. Medrese-i Nuriyelerin açılması ve devamı. (Bugünkü dershaneler ve medreseler.) 3. Mucizeli Kur’ân’ın neşri. 4. Talebeler arası lâhika mektuplarının neşri.

İhtiyaca göre, her yeni talebenin hissiyatından umumu haberdar etmek, şevke medar olur. Hizmetlerimiz geliştikçe yeni halkalar ekleniyor. Bu yeni halkalar hissiyatlarını kaleme almalı. Bu lâhikalar belli aralıklarla neşredilmeli”

Said Nursi sağlığında lâhikaların neşrine, Risalelerin neşri kadar önem verirdi.

6-BASIM (TAB)

a) “Vatanperver siyasiler süratle Risale-i Nur’u tab etmeli”

Risale-i Nur’un Ankara’da matbaalarda basılmasından on sene evvel, yani 1946 yılında Bediüzzaman Said Nursi Emirdağ’da sürgün hayatı yaşarken dehşetli iki belâdan bahseder. Bu belâlara karşı Risale-i Nur’un matbuat lisanı ile konuşması gerektiğini ifade eden Bediüzzaman, Risale-i Nurların yakında matbaalarda basılacağını ihtar-ı kalbi ile hisseder. Bediüzzaman bu kalbî ihtarını bir mektup neşrederek ifade eder:

“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevi bir halâskârı olmak ciheti ile şimdiki iki dehşetli manevi belayı def etmek için matbuat ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.

“Bu vatanın ve bu milletin vatanperver siyasileri süratle Risale-i Nur’u tab ettirerek, resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsunlar. (Tarihçe-i Hayat, s.477.)

Bediüzzaman 1950’den sonra Başbakan Adnan Menderes’e yazdığı bir mektubunda, Risale-i Nurların serbestiyeti ile birlikte diyanetçe bastırılmasını ister.

b)Risale-i Nurlar Ankara’da basılıyor

Bediüzzaman hazretleri Risale-i Nur’ların basılması için siyaset ve diyanet dairelerindeki teşebbüslerinden netice alamadı.

Bazı gizli güçler, Başbakan Merhum Menderes’in, kati emri olmasına rağmen, Risale-i Nurların Diyanet İşleri Başkanlığınca basılmasını engellemişti.

Başbakanlık Baş Müsteşarı ve Mason camiası mensubu Ahmet Salih Korur, Menderes’in bu mesele ile ilgili emrini iletmek için gelen Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’na şöyle demişti:

“Bediüzzaman Said Nursi ismi, bu eserlerin basılmaması için yeterli sebep değimli?”

Bu ifadeler Bediüzzaman’a bildirilir. Bediüzzaman Ankara’da bulunan Tahsin Tola ve genç üniversite talebelerine derhal ikinci bir emir gönderir:

“Bu azim sevap onlara nasip olmayacaktır, siz basacaksınız!”

Böylece Risale-i Nur’lar Ankara’da Isparta milletvekili ve iki genç Hukuk talebesinin fedakâr elleri ile basılmaya başlanır.

Bu faaliyetlerin içinde bulunan Hukuk Fakültesi talebesi Mustafa Türkmenoğlu anlatıyor:

Önce Üstattan bize üç adet büyük Osmanlıca Sözler geldi. Onlara bakarak daktilo ile Lâtin harflerine çevirdik ve bastık. Sonra sırası ile diğer Mektubat, Lem’alar ve diğerleri geldi. (Şualar’ı, İstanbul daha sonra basmıştı.) Onları da aynı şekilde sırası ile bastık. Tabiî ki bütün bunların basımı Üstadın emri ile oluyordu. Bastıklarımızın hepsi formalar halinde, tashih için Üstada giderdi.

Ankara’da beraber kaldığımız zaman, Zübeyir Ağabey bana, “Bazen Üstat tefekkür için kırlara giderdi. Tashihatla meşgul olurdu. Yeni oturmakta iken aniden kalkardı, ‘Hadi gitmemiz lâzım, bizi bekleyenler var’ derdi. Biz kalkar gelirdik, bakardık ki, Ankara’dan gelmişler ellerinde formalar ile kapıda bizi bekliyorlar” demişti.

SONUÇ

Isparta kahramanlarının Risale-i Nur’u yazma, çoğaltma, dağıtma ve organize olma serüveni dünya tarihinin kaydettiği eşsiz fedakârlık ve başarı örnekleri ile doludur.

Isparta bölgesi bu dönemde maddi uzantıları olan büyük bir manevi organizeye şahit olmuştur.

1956 yılında matbaalarda basıldığı tarihe kadar Bediüzzaman’ın risaleleri 600 bin nüsha elle yazılarak çoğaltılmıştır.

Nur postacıları bu dönemin sembol şahsiyetleri olmuştur.

Barla, Sav, İslamköy, İnebolu, Atabey ve Kuleönü gibi muhitler Risalelerin elle yazılarak çoğaltıldığı sembol mekânlar olarak tarihe geçmiştir.

Dünya çapında modernitenin, Anadolu düzeyinde ise resmi ideolojinin kıskaca aldığı dönemin mazlum Müslüman halkı, Bediüzzaman’ın öncülüğünde yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.

Aralanan bu kapıdan yüz binlerce risale metinleri bugünlere taşınmış ve böylece dine meydan okuyan bir dönem, baş aktörleri ile birlikte tarihe mahkûm edilmiştir.

 

KAYNAKÇA

Badıllı, Abdülkadir, Bediüzzaman Said-i Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Cillt 1, s.131, Timaş Yayınları, 1990, İstanbul.

Nursi, Bediüzzaman Said, Barla Lahikası, Yeni Asya Neşriyat Temmuz 2001 İstanbul

Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat Temmuz 2001 İstanbul

Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnev-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, Nisan 2000 İstanbul

Nursi, Bediüzzaman Said, Nur’un ilk Kapısı, Yeni Asya Neşriyat, Nisan 2000 İstanbul

Nursi, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat Temmuz 2001 İstanbul

Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, Yeni Asya Neşriyat Temmuz 2001 İstanbul

Kaygusuz, İbrahim, Nur’un Sadık Kahramanı Zübeyir Gündüzalp, Yeni Asya Neşriyat, 2009, İstanbul

Kaygusuz, İbrahim, Davaya Adanan Bir Ömür, Mustafa Türkmenoğlu, Yeni Asya Neşriyat, 2005, İstanbul

Şahiner, Necmettin, Son Şahitler, Cilt I,II, III, IV Yeni Asya Yayınları 1993, İstanbul

Beki, Niyazi, Kur’an İlimleri ve Tefsir Açısında Bediüzzaman Said Nursi’nin Eserleri, s.344, Timaş Yayınları 1999 İstanbul.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 399-426,  Risale Akademi. 

- Reklam -

popüler cevapdünya atlası