ISPARTA KAHRAMANLARININ ÖZGÜR İRADELERİ

Eklenme Tarihi: 08 Nisan 2017

Tarihin birçok dönemlerinde öylesine olaylar olmuştur ki bu tür olaylarda çoklarınca paylaşılan akıl ve mantık terazisiyle ölçüp bir sonuca varmak biraz zordur. Bu olaylar gelişirken ortaya çıkan sonuçlar normal akıl kurallarını bile altüst etmiştir. Bir tarafta zorlayıcı şartlar ve diğer tarafta bu zorlayıcı şartların tam zıddı gerçekleşen akıl almaz oluşumlar…

Zorlayıcı şartların yönünde olması gerekenler tam aksi yönde ortaya çıktıklarında insanların öteden beri alışageldikleri beklentilerine ve sebep sonuç ilişkisi açısından ince düşünerek varılan hesaplarına ters düştüğünü görmek elbette şaşırtıcıdır. Bu bile bilinen insani iradenin ötesinde bir başka irade ve kudretin olduğu konusunda tam bir kanaat sağladığı gibi bireyin irade özgürlüğünü sonuna kadar kullanmasının neler yapabileceğini göstermesi bakımından da önemlidir.

Büyük davaların, özellikle semavî dinlerin ilk oluşumlarında bu önemli ayrıntıyı, daha doğrusu temel noktayı görmek pekâlâ mümkündür. İlk insan Hz. Âdem o bilinen günahı işlemesinin bir cezası olarak yeryüzüne inmesiyle görünüşte bir tezadın içindeydi. Kendisi güçsüz olduğu halde dünyada kendi cinsinden ona yardım edecek kimsecikler yoktu. Her taraftan onun etrafını saran yalnızlık, ürküntü ve vahşetti. Dış faktörlere ve salt akıl ölçülerine göre değerlendirildiğinde Hz. Âdem bu ağır şartlarda yaşama şansına sahip olmamalıydı. Ama öyle olmadı; onun arkasında “külli irade” vardı ve yardımcısı Allah’tı. Tarihin o parlak sayfalarının, o güçlü medeniyetlerinin temelini Hz. Âdem ve kurduğu mütevazı ailesi atmıştı. Günümüz geldiği düzey itibariyle bu ilk insan ve ilk topluma borçlu olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Tarihin sayfalarını daha çabuk çevirip İslam’ın ilk çıkışında ötelere ulaşabilen güçlü bir sezgiyle bakamayanlarca da ümit yok gibiydi. Peygamberimiz öksüz olduğu gibi kuvvetli taraftarları yoktu; hem ümmiydi, başkalarının elde edemeyeceği öyle bir dünyalığa da sahip değildi. Düşmansa çok kuvvetli ve acımasızdı. Peygamberlik göreviyle görevlendiği yer ve toplum şirkin merkezi olduğu gibi oradakilerin büyük çoğunluğu da inkârcıydı[1]. Deyim yerindeyse bir peygamber olarak Allah’tan başka görünen ve elle tutulan gücün çok uzağındaydı. Vahyin ilk gelişinde belki de çok kaygılanmasının, “örtülere bürünerek” ne yapacağını bilememesinin sebebi buydu. Ama o her zaman peygamberliğini tanımayanların göremedikleri, ince zekâ yoksunluğundan ötürü fark edemedikleri, başka bir deyişle akılları gözlerinde olan bu gibi insanların hiçbir zaman hayal edemeyecekleri bir büyük manevî yardımla, yani vahiyle desteklenen güçlü bir irade ile baş başaydı. Bütün bedenini saran imandı, kararlılıktı ve yüce bir gayeydi. Önce dört, sonra kırk ve daha sonra da yüz binleri bulan bir sahabe topluluğunu etrafına toplayabilmişti. Böylece görünen güç görünmeyen güce yenilmiştir; salt akıl vahye yenik düşmüştür, kılıç kalemin emrine boyun eğmiştir, somut soyuta ram olmuştur, mazlum sonunda zalimin elinden kurtulmuştur, köle efendisinin efendisi olmuştur, hakkın ve doğrunun yanında olan irade güce payanda olan iradesizliğe baskın çıkmıştır, korkusuzluk zulmün oyunlarını bozmuştur ve özgürlük despotluğa meydan  okumuştur.   

Zamanın sonuna çok yaklaşıldığı günümüzde Kur’an’ın çağımızdaki mucizesi olan Risale-i Nur’u insanlığın hizmetine sunan Asrın Adamı Bediüzzaman Said Nursî de bu tür mahrumiyetlerden fazlasıyla nasibini almıştır. Hayatı baştanbaşa esrarengiz bir şekilde geçen Bediüzzaman, son olarak uzlete girer gibi çekilip gittiği Erek dağında birkaç talebesiyle kaderin hakkındaki hükmünü beklerken, yersiz bir evhamla haksız yere oradan alınarak sıkıntılı uzun bir yolculuk süresince önce Burdur ve sonra Barla’ya sürüldüğünde yapayalnızdı. Tam bir gurbet içinde yoksulluk ve kimsesizliği yaşıyordu. Karşısında koskoca bir devlet vardı. Üstelik “Ücra bir köşede, mahrumiyetler, kimsesizlik ve gurbet hayatı içinde kendi kendine ölür gider”[2] düşüncesiyle sürüldüğü kuş uçmaz kervan geçmez diye nitelenen Barla’da sürekli gözetim altındaydı. Diğer taraftan devletçe sürgüne uğrayan bir hocanın yoksul ve korkutulan halkın zihninde nasıl iz bırakması gerektiği ise açıktı. Bir cani gibi jandarmaların kontrolünde olan bu insana yaklaşmak için elbette büyük bir cesaretle hapishane dâhil her türlü eza ve cefaya hazır olmak gerekirdi.

Çok azını dile getirilen bu ağır şartlarda “Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam”[3] diye özetlediği özgürlük anlayışını her yerde ve her zeminde haykırmıştır. Kimseye boyun eğmemiştir. Kendi hak bildiği yoldan asla bir milim bile şaşmamıştır. Güçlü iradesini “gaye-i hayal”ine kilitlemiştir. Ve etrafında özgür iradeleriyle davanın içine doludizgin giren serdengeçtileri bulması da mukadder olmuştur. Dile kolay değil, Risale-i Nur Külliyatının tamamına yakın kısmı sekiz yıl kaldığı Barla’da yazılmıştır. Kendisi yarı ümmi, yazısı yok denecek kadar yavaştır. Kitaptan okur gibi söylediklerini son derece süratli yazan dava adamlarını o dağ köyünde bulması ise ayrı bir ilahi takdirdir. Sonunda ortaya çıkan, Anadolu’nun her tarafında milyonlarca insan tarafından okunan ve sadece Türkiye’de değil, birçok dünya ülkelerinde de okunup üzerinde bilimsel araştırmalar yapılan Risale-i Nur Külliyatı gibi dev bir eser olmuştur.

Yukarıda insanlık tarihinin sayısız sayfaları arasından yalnızca birkaç kesit alınmıştır. Aslında tarih görünenden çok daha başka ve daha zengindir. Olayların gerisi az da olsa irdelendikçe insanlığın değerleri daha net ortaya çıkmaktadır. Olaylara tahlil gözüyle bakıldığında, tarihimizin başlangıcı olan Hz. Âdem’de gücünü külli iradeden alan özgür irade olmasaydı, kendine tamamen yabancı olan çevresindeki vahşete dayanıp çiçeği burnunda mütevazı bir toplum kurabilir miydi? Hz. Peygamberimiz, her an Allah’ın desteğinde olan sarsılmaz iradesinin kararlılığı olmasaydı çok kısa bir süre içinde dünyanın üçte ikisine sahip olmuş koca bir ümmetin çekirdeği durumunda olan İslam’ın mucize toplumu özgür sahabeleri bulabilecek miydi? Ve Bediüzzaman, yıllardan beri “gaye-i hayal”i[4] olarak bellediği çağımızda Kur’an mucizesini kör gözlere bile gösterme gayretini gösterememiş olsaydı, etrafında özgür iradeleriyle bunca çilelere katlanan Isparta Kahramanlarına ve Anadolu’nun her tarafında yol üzerinde bekleyen serdengeçtilere rastlayabilecek miydi?

Tarihin bu üç dönüm noktasının arkasında görülen ortak nokta; her şeye rağmen dev güçlere, görünüşte olumsuz şartlara, zulüm ve baskılara, şantaj ve akıl almaz hilelere, cazip tekliflere ve nefsî okşayan dünya nimetlerine karşı, doğruluk ve hakikat adına yenik düşmeyen güçlü ve özgür iradedir.  Bu özgür irade “külli irade”yi arkasına alan iradedir. Bu özellikteki irade, her şeyden önce özgürdür, olmaz görünenleri olur hale getirmiştir ve sahibini de korkusuz yapmıştır. Bu irade, tarihin akışını değiştirip yepyeni bir tarihi başlatmıştır. Bu irade, bütün kâinatı dost edinmiştir.  Bu irade, insanlığa barış kazandırmıştır. Bu irade, köleliği kaldırmış ve bireye özgürlüğü tattırmıştır. Bu irade, düşmanlık ve savaşı değil, sevgi ve barışı getirmiştir. Bu irade, bir felsefe akımı olan determinizm taraftarlarını da şaşırtmıştır.

İnsan varsa özgür iradesi de var ve iradesi varsa sorumluluğu da var demektir. İradesiyle diğer varlıklardan çok farklı bir yaratılışa sahip olan insan, ancak bunu özgürce kullanabildiği sürece insandır. Onun özgürlüğü iradesini yerli yerince kullanmasına bağlıdır. Başkalarının güdümünde olan irade, sahibini özgürlüğe taşıyamaz. İnsanı yeryüzünün “halife” si yapan da bu özgür iradedir. İradesini kullanan özgürdür ve kullanamayansa köledir; başkalarının, nesnelerin ve şeylerin kölesi. Köle ruhlu bir insandan özgür davranış beklenemez. Güdümlü bir varlık olunca da insanlığın erdemine asla ulaşamaz. Yeniliklere, yüce davalara, yaratılış amacına, taşıdığı sayısız kabiliyetlerin açılımına, medeniyetlere, teknolojik gelişmelere ve her alanının bilinçliliğine damga vuramaz. Bu halde bir insanın hayvandan pek farkı olmaz.

Bu genel bilgiden ve özgür iradenin ne olduğuna sözü getirdikten sonra Isparta Kahramanlarının o eşsiz irade kullanımlarından örnekler üzerinde de durabiliriz.

İnsanda olması gereken özgür irade, “kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür” diye tarif edileceği gibi, “kişinin belli eylem ve eylemleri gerçekleştirmede sergilediği kararlılık; belli bir durum karşısında, gerçekleştirilecek eylemi, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksızın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyleme neden olan eylemi başlatan meleke/yetidir” şeklinde biraz uzunca da tarif  edilebilir. Bir başka tarif de şu: “Kararlarını soğukkanlılıkla almaya ve sonuna kadar zayıflık göstermeden, bütün engelleri yenerek sürdürmeyi sağlayan karakter özelliği; kararlılık, direngenlik.”[5] Kısaca iradeyi bu şekilde kullanabilen insan aynı zamanda özgür insandır. Her şeye rağmen iradesini kullanabilen insan özgür olabilmekte, başka obje ve nesnelerin köleliğinden kurtulabilmektedir.

Nasıl ki ilk insan Hz. Âdem ve yeni bir tevhidi bakışla kâinatı dost hale getiren Hz. Peygamberimiz başta olmak üzere mucize toplum sahabeler tam özgürdür; aynı şekilde  çağımızda Kur’an’î öğretinin yeni ve orijinal açılımını gerçekleştiren Bediüzzaman’la birlikte sahabe yaşayışını çağrıştıran Isparta Kahramanları da iradelerini hiç kimsenin etkisi altında kalmadan kullanabilen özgür insanların öncüleridirler.

Tarihten verdiğimiz özgür iradenin neler yapabileceğine ilişkin vakıalardan özetle de olsa söz ettik. Ama biz asıl sözü Bediüzzaman’la başlayan Kur’an davasında iradelerini özgürce kullanan kahramanlara, Isparta kahramanlarına getirmek istiyoruz. Başlangıçta Isparta kahramanlarının verdiği mücadele ve gösterdikleri tahammülün Asr-ı Saadet’e çok benzer tarafları var. Her şeyden önce onların iradelerini kullanarak yaşadıkları, şahane bir özgürlüktür.

Bediüzzaman, çağımızda ilkin yalnız başına ve bir anlamda kaderin yönlendirmesiyle davasını gerçekleştirirken, sürüldüğü Barla’da Risale-i Nur’un birinci kâtibi payesine erişen Şamlı Hafız Tevfik’i bulması elbette tesadüf değildi. Bediüzzaman’ın davası ve “gaye-i hayal”i adına kadere teslimiyetin hemen arkasından Şamlı Hafız Tevfik gibi özgür iradeye sahip Barla kahramanlarının çıkmış olması, uygun olmayan şartlara rağmen özgür iradenin neler yapabileceğinin açık bir göstergesiydi. Zamanla Barla ve Isparta’nın Muhacir Hafız Ahmet, Sıddık Süleyman, Abdullah, Çavuş, Hafız Ali, Hüsrev Efendi, İbrahim Gül, Tahirî Mutlu, Santral Sabri, Hacı Hafız Mehmet gibi yüzlerce diğer özgürleri Üstad’ın imdadına yetişerek birlikte güç oluşturmaları ile gücün timsali devletin bütün baskılarına rağmen Risale-i Nur gibi dev bir eserin vücuda gelmesi de az ama kararlı bir topluluğun neler yapabileceğini  göstermektedir. Bu muhteşem oluşumun arkasındaki asıl faktör iradenin birilerinin ve bir şeylerin emrinde değil de tek olan Allah’ın emrinde kullanılmış olmasıdır. Allah’ın iradesiyle örtüşen bireyin iradesi tarihte olduğu gibi sona çok yakın çağımızda da harikalar meydana getirmesi artık bir vakıa haline gelmiştir. Bunu vahiyden destek almayan salt bir akıl ve kafayla fark etmek çok zordur.

O gün, Barla’da maddi güçten yoksun Üstad’ın bir avuç insanla böyle bir gelişmeyi gerçekleştireceklerini söylemeye kalkan birinin isminin deliye çıkmaması mümkün değildi.  Çünkü şartlar öylesine olumsuz gözüküyordu ki olumlu sonuca varabilecek küçük bir emare bile ortalıkta yoktu. Özgürlerin öncülerinden olan Risale-i Nur’un ilk kâtip ve muhatabı Şamlı Tevfik bile yazılanların iki kişinin yani söyleyen ve yazanın dışında kimlerin okuyup anlayacağı konusunda ciddi kaygıları vardı. Böyle ümit kırıcı bir kaygı bile Şamlı Tevfik’i saatlerce son sürat Risale-i Nur yazmaktan alıkoyamadı. Başta Üstad’ın ve bir avuç risale yazıp dağıtanların hiçbir maddi beklentisi yoktu. Herhangi bir çıkar peşinde olmak şöyle dursun, her an yakalanma ve hapse girme de bu davada yol almanın beklenen kesin sonucuydu.

Barla ve Barla’da olan Muhacir Hafız Ahmet, Sıddık Süleyman, Marangoz Mustafa Çavuş, Hafız Halid, Mübarek Süleyman gibilerinden oluşan bir avuç insan, Bediüzzaman’ı yalnızlıktan, gurbetten ve yardımcısız olmaktan kurtardılar. Devlet güçleri ve ispiyoncu karakterli insanların korkutmaları karşısında bir milim bile geri durmadılar. Manevî ve uhrevî beklentiden başka hiçbir dünyalık çıkarları yoktu; olması için şartlar da zaten müsait değildi. Bediüzzaman’la yeni bir hayatı, çıkarsız, erdemli bir hayatı tanımış oluyorlardı bunlar. Yalnız Allah rızası için yaşama ve davranma biçimi ruhlarına âdeta kazınıyordu. Yoksul ve müsait olmayan şartlarda da olsalar, özgür ve ufuk kadar geniş iç dünyaları vardı.

Sekiz yıllık Barla süreci Risale-i Nur davasının çekirdek tarihidir. Bu çekirdek sekiz yılda neşv-ü nema buldu ve Anadolu’nun her yerine dal budak saldı. Bu çekirdeğin bu hale gelmesinin temelinde Isparta ve civarı kahramanlarının sıcak nefesleri ile özgür iradelerinin kararlığıydı. Barla ve Isparta hayatından sonra Eskişehir, Kastamonu, Denizli, Emirdağ ve Afyon gibi değişik yerlerde kaldığı sürelerde Bediüzzaman’ın hiç unutamadığı mekân Barla ve Isparta olduğu gibi, hafızasından hiç silinmeyenleri de Isparta kahramanlarıydı. Isparta dağıyla toprağıyla mübarekti Bediüzzaman için. Isparta kahramanları da günümüzde A’dan Z’ye erişilmez manevî düzeyin sahipleriydi. Daha birçok meziyetlerin yanında iradeyi özgürce kullanmak onlardaydı, korkusuzluk onlardaydı, ihlâs, bağlılık, dayanışma, birlik, fedakârlık, bilinçlilik, kararlılık, sabır ve tahammül onlardaydı. Risale-i Nur davasının onların yamalı elbiseli sırtlarında yüceldiğini söylesek asla abartı olmaz.

Bediüzzaman, Isparta kahramanlarını daha çok lahikalarda yer yer övmüş ve onların o zor şartlarda ettikleri hizmetin hakkı ödenemeyeceğine her zaman vurgu yapmıştır. Kastamonu Lahikasında Mehmet Feyzi’ye hitaben yazdığı mektupta ilginç bir şekilde Isparta kahramanlarının karşılıksız, yalnız ve yalnız Kur’an hizmetine yoğunlaşmalarının derecesini dile getirirken, “Sen Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın.” diye hapishanede geçen bir olay üzerinden dikkatini çekmek istemiştir. Nakşi evliyasından önemli bir zat, dört ay kadar elli-altmış Risale-i Nur talebelerinin içinde cazibeli bir şekilde uğraşmasına rağmen, yalnız bir talebeyi geçici olarak çekebilmişti. Özetle bir adamın imanını kurtarmak bir mümini velayet derecesine çıkarmaktan daha önemli olduğunu vurguladığı mektubunda Isparta kahramanlarının ince ve emsalsiz vasfına şu şekilde değinmektedir: “İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin, bir kısmının akılları görmese de, umumunun keskin kalpleri görmüş ki, benim gibi bîçare bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı, müçtehitlere dahi tercih  ettiler.”  Ve mektubunu daha açık bir şekilde sürdürerek, “Bu hakikate binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı azam gelse, ‘Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım’ dese, sen, Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.”[6] demek suretiyle de Risale-i Nur hizmetinin ne olursa olsun şahsî makamların çok üstünde olduğu gerçeğini her zaman olduğu gibi burada da dile getirmiştir.

Isparta kahramanları hapishanede Nakşi şeyhinin karşısında iradelerini iman hizmetini tercih etme yolunda kullandıklarından imtihanı kazanmış oldular. İmana hizmet, yapılması gerekenlerin en büyüğü… Risale-i Nur da imanı birinci amaç edindiğine göre, Risale-i Nur ve Üstad’ın arkadaşlığıyla yetinmek ise iradeyi özgür anlamda kullanmanın göstergesi değil de nedir? İşte Isparta kahramanlarını büyük yapan sır budur.

Isparta kahramanları Risale-i Nur hizmetinde model olmuşlardır. Onların gayretleri, ihlâsları, dayanışmaları, korkusuzlukları gibi daha birçok üstünlükleri o sıkı dönemde Bediüzzaman’ın ilgisini çekmiştir ki başka yerlerin Risale-i Nur bağlılarına hep Isparta kahramanlarının çalışma yöntemlerini ve onların sarsılmaz azimlerini misal olarak vermiş ve onların da bu kahramanlar gibi olmalarını istemiştir. Kastamonu’da Mehmet Feyzi, Isparta kahramanlarının bu özelliklerini takdir etmiş ki Kastamonu Risale-i Nur talebeleri adına “Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz; dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Her birisi, bizim için birer üstattır. Onların ellerinden öper, arz-ı hürmet ederiz. Cenab-ı Hak o kahramanlardan ebeden razı olsun. Âmin”[7]diye tevazuda bulunarak onları alkışlamıştır.

Isparta kahramanları hizmeti omuzladıklarında şartlar çok ağırdı. Ülkede yeni bir yönetim iş başındaydı. Ülke insanları da savaş sonrası bitkin ve fakir durumdaydı. Isparta kahramanları, bu şartlarda, yaptıklarının karşılığında hiçbir şey beklemeden, sırf Allah rızasını kazanmak ve birinin imanına sebep olmak için, zaruri ihtiyaçlarını bile terk ederek, Risale-i Nur’u geceli gündüzlü, hatta günlerce evden çıkmamacasına yazarak ve gerekli yerlere yaya gidip dağıtarak hizmet etmişlerdir. Şartlar bütünüyle aleyhlerindeydi; bir taraftan yoksulluk ve diğer taraftan devlet güçlerinin amansız tehditleri onları kıskaca almış durumdaydı. O zamanlar Risale-i Nur, Bediüzzaman ve Nurculuk isimleri bile başlı başına bir suçtu. Nasıl bir irade taşıyorlardı ki o sıkıntılı dönemde yılmadan Kur’an hizmetine hayatlarını feda edebilmişlerdi? Bu nasıl bir özgürlük ve korkusuzluktu ki hiçbir mani onları davalarından alıkoyamamıştı? Herkesin korktuğu hapishane onların “Medrese-i Yusufiye” dedikleri eğitim mekânlarıydı âdeta. Çektikleri her eza ve cefayı, Kur’an yolunda yaptıklarının kabul edildiğine ilişkin birer belge biliyorlardı. Onlar için çile onur vesilesiydi. Onları üzen tek şey varsa o da davalarının yolunda bir şey yapamamış olmaları.   

Asrın Adamı Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetinde Isparta kahramanlarının yaptıkları bu kutsal hizmeti nasıl unutabilirdi? İnebolu havalisinin dava adamları olan Nazif ve oğlu Salahaddin’i “Isparta kahramanları gibi sarsılmıyorlar” diye alkışlarken Üstad, “Kastamonu vilayetindeki kardeşlerimiz, Ispartalılara ihlâs ve tesanütte benzemeye mecburdurlar.”[8] demek suretiyle de yine Isparta model ve sistemine vurgu yapmaktan kendini alamıyordu.

İradeyi özgürce kullanma bir zekâ işiydi aynı zamanda; bir farkındalıktı, yüce bir sezgiydi, ferasetti.  Bu anlamdaki farkındalık bilgiyle de o kadar alakalı bir şey değildi. Isparta kahramanlarının tamamı gündelik şartlanmışlıkların, bağımlılıkların, komplekslerin ve hatta alışkanlıkların çok uzağındaydı. Korkuları da yoktu onların. Şiddet rüzgârlarına dışarıdan hiç de görülmeyen demirden olan iradeleriyle karşı koyuyorlardı. Çoluk çocuklarıyla birlik olup şiddeti yumuşatmaları onların tek tesellileriydi.

Zarurî ihtiyaçları mı? Evin hanımları üzerlerine alarak beylerinin biraz daha Risale-i Nur’a yoğunlaşmalarına zaman kazandırıyorlardı. Bu kahraman hanımlar yumurtalardan artırdıkları paralarla çorbada tuzu bulunmak kabilinden risalelerde kullanılmak üzere mürekkep aldırıyorlardı. Böylesi bir hizmete onları canlarını dişlerine takarcasına koşturan dünyaya ilişkin hangi zorunlu sebep vardı ki? Hayır; onları böylesi üstün bir gayretle çalıştıran tek şey o kritik dönemde imanlarını ve davalarını yüzüstü bırakmamak gayreti ile iradelerini “külli irade”den aldıkları güçle özgürce kullanmaktan başka bir şey değildi. Bu yalınayak ve sırtları yarı çıplak insanlar bir tarih yazmış ve yüce bir davanın, İslam davasının cihadını vermişlerdi. Ahir zamanda Kur’an ve İslam’ın özünü yaşayarak bundan bin beş yüz sene önce sahabe topluluğunun iman ve fedakârlığı yaşamışlardı. Ve Bediüzzaman aradan yıllar geçse de Isparta kahramanlarının yaptıkları fedakârlıkları asla unutmadı ve unutamazdı.  Onları hatırladıkça ahir zamanın o büyük mücahidi gözyaşı dökmemesi de mümkün değildi.

Isparta kahramanlarının her biri tam bir özgürdü, hakiki bir özgürdü. İradesini başkalarına, tehditlere, çilelere ve zulümlere rağmen kullanabilen tam bir özgür… Onlar özgürdüler, gülün dikenine de, acılara da, gece ve kışa da katlandılar. Yağsız ve tuzsuz un çorbası yediler,  gece sabahlara kadar uyumadılar, bir deri ve bir kemik oldular, ama Risale-i Nur yazmak için elden kalemi asla bırakmadılar. Kar ve tipi demeden gerektiğinde çıplak ayakla jandarmanın dipçiğine rağmen yine de risalelerin ulaşacakları yerlere taşıdılar. Onların her biri bütün güzellikleriyle, acı ve keyifleriyle kendileri olan insanlardı. Isparta’nın köylerinde bu kahramanlar çağımızda kendi olmanın yolunu gösteriyorlardı. Ve insan bir kendisi olmaya dursun artık önüne gelen engelleri söküp atar, o keçi yolları asfalta ve daracık sokakları geniş caddelere çevirir.

Isparta kahramanlarının duyan ve işitenlere parmak ısırtan öyle örnekleri var ki onlardan birer cümle ile de olsa bahsetmeye satırlar elverişli değil elbette. Isparta kahramanlarının her biri iradelerini özgürce kullanıp tam bir özgür olduklarına göre ihlâs, sadakat, fedakârlık, kendi olmak, bilinçlilik, korkusuzluk, kararlılık, birlik ve tesanüt, tevazu, misafirperverlik, ilkelilik gibi özellikler bu üstün kişiliklerin peşi sıra gelir. O uygun olmayan şartlarda zulüm döneminde birebir yaşanan bu vasıfların her biri bir kahramanlık örneğiydi. Bu vasıflar bütünüyle özgür insanın özellikleriydi. Bunlar zamanlarında görülmemiş ve takdir edilmemişti belki. Ama çağlar sonrasına uzanacak olan değerler bunlardı. O gün kendilerini tehlikelerden uzak tutarak asıl görevlerini unutmuş olanlar ve kendilerini güçlü sanan zalimler çoktan unutulmuştu. Hatırlayıp gıpta ettiğimiz insanlar ise o günlerin çilekeş insanlarıdır, Isparta kahramanlarıdır. Anadolu’nun her köşesinde bunlar anılıyor, bunlar adına paneller ve sempozyumlar düzenleniyor. Onlar kıyametin kopmasına kadar da unutulmayacak ve her zaman dava adamlarının hafızalarında kazınmış, kalplerinde saklanmış olacaktır.

Bu özgürlerin birkaç vasfına değinerek yaşanmış hatıralarla süslemeden konuyu kapatmanın çok eksik ve yavan düşeceği ise muhakkak.

a) İhlâs: Allah rızasından başka bir çıkar gözetilmeden yapılan hizmettir. Bu hizmette dünyaya ilişkin bir çıkar yoktur. İhlâs tam özgürlerin en belirgin özelliği… Isparta kahramanlarının hepsi bu vasfın birer örneğidir. Yalnız bir-iki örnek: Üstad’ın “benim en kıymettar bir talebem ve gayet ciddi bir ahiret kardeşim” diye söz ettiği Muhacir Hafız Ahmet, çoluk çocuğuyla öylesine hasbî bir hizmet etmiştir ki hayatının sonuna kadar hiç unutmadığı tatlı bir hatıradır. Ya Sıddık Süleyman? Bediüzzaman’a hayatının sonuna kadar sadık olan insan. Yaptığı şeyleri hiçbir çıkara dayanmadan yapan ve ihlâsa uygunluğuna dikkat eden bir kahraman. Karşılıksız hiçbir şey almayan doygun bir serdengeçti… Üstad’ın bir çay ikramına bile isteksiz davranan bir garip kişilik. Neden böyle yaptığını söylediğinde Üstadına verdiği cevap da ilginç: “Hizmetimize maddi bir fayda girmeyip fisebilillah, ihlâslı olmak istiyoruz.” [9]

b) Fedakârlık: Bu, özgürlerden ayrılmaz bir vasıf. Fedakârlığa ilişkin o kadar çok örnekler var ki!  Hatice Avşar bir kadın kahraman… Onunla birlikte birçok hanım dava adamları bütün ev işlerini üzerlerine alarak beylerini Risale-i Nur hizmetine adamışlardı. Pembe ve Ümmühan diye söz edilen iki kahraman hanım. Bunlar, bir kuruşa sattıkları yumurta paralarını biriktirirlerdi. Ne olacak diye sorulduğunda verdikleri cevap ise çok anlamlı: “Evlatlarım biz bu paraları biriktirip mürekkep alsınlar diye talebesi Mustafa Toksöz vasıtasıyla Bediüzzaman Hoca’ya gönderiyoruz.”[10] Mustafa Yıldız ve kardeşi Salih Yıldız, Allah rızasından başka bir şey düşünmeyen isimsiz kahramanlardan… Bu iki kardeş inziva hayatı yaşayarak yağsız ve tuzsuz un çorbası yiyerek daha ihlâslı ve verimli hizmet etmeye çalışmışlardır.[11] Büyük Ruhlu Küçük Ali yokluk ve imkânsızlıklar içinde bulunduğu halde hayatını Risale-i Nur’a veren bir kahraman; evinden hiç çıkmayarak hep risale yazmış, durmuş. Hanımı da ona destek çıkmış bir bahtiyar.[12]  Sırf kendini hizmete versin diye görevinden ayrılan Orman Mühendisi Ali İhsan Tola’dan söz etmeden nasıl geçilebilir? Bu koca insan yol kenarında rastladığı çeşmelerden abdest aldığında ihlâsına halel gelmemesi için para bırakan bir kahraman.[13] Çobanisa köyünden Halil İbrahim ve kardeşi Ahmet Çoban, o zamanın şartlarında teksir makinesi alımı için ihtiyaç duyulan beş yüz lirayı vererek cömertlik olarak tezahür eden fedakârlıkta bulunmuşlardır.

c) Kendinden başlamak: İradeyi özgürce kullanmanın bir sonucu, hizmete önce kendinden başlamaktır. Hacı Hafız Mehmet, “kendi nefsini ıslah edemeyen/düzeltmeyen başkasını ıslah edemez” deyip dava arkadaşlarını toplayarak duraklamanın sebebini söyler. Çare; Sav’daki arkadaşlar grubu olarak kırk gün yağsız tuzsuz un çorbasına talim etmek. Sonunda hizmetler akıl almaz bir şekilde parlamış ve gelişmiştir.[14]

ç) Prensipli olmak: Özgür insanların en önemli vasıflarından biri de öncelikleri arasında olanı yapmayı prensip edinmektir. İşte Sav’lı Ahmet Altuğ, hayatın son on beş senesinde günde kırk-elli sayfa Risale-i Nur yazmadan başka bir işi yapmamayı prensip edinmişti. Onun bu hali Üstad’ın da dikkatini çekmişti. Bir Hafız Ali gibi çalıştığını söylemişti.[15]

d) Korkusuzluk: Özgür insan Allah’tan başka neden korksun ki?  Sav’lı İbrahim Gül, o zor günlerin korkusuzlarından. İki odalı evinin bir odasını risale çoğaltmak için teksir makinesine ayıran asil kahraman. Üstad onu son nefeslerinde ziyaret ettiğinde simasının “Cennete gidiyorum” dediğini söyleyerek, yaptığı hizmetleri övmüştü. O zamanlar tehlikelere göğüs germek her babayiğidin harcı değildi.[16]

e) Kararlılık ve görev bilinci: Kararlılık güçlü iradenin önemli bir özelliği. Hasan Kurt, bir arkadaşıyla sarık sardıkları için jandarmalardan dayak yemişlerdi. Onlar bu dayağı sabah risale yazmadıklarına yorumlamışlar. Eve gidip sabaha kadar uyumadan biri ışık tutup diğeri yazarak yazılması gereken risaleleri tamamlamışlar. Artık bundan sonra risale yazmak onların birinci görevi olmuştur.[17] Marangoz Ahmet de gece gündüz risale yazanlardan; gelen mektupları ertesi güne asla bırakmazdı; ne eder edip mutlaka gece uykusunu terk ederek zamanında yerlerine ulaşmasını sağlardı.[18]        

f) Tevazu ve Bilinçlilik: Özgür insan tevazu insanıdır; gurura tenezzül etmeyen bir kişiliğe sahiptir. Gururu olmayan İbrahim Hulusi Yahyagil, Üstad’ın birçok sırlarına vakıf bir dava adamı. Üstad bu dava adamının bahtiyarlığını “Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum; siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız”[19] diyerek bilinçliliğine bağlıyordu.

g) Amaca kilitlenmek: İlamalı Sabri, kimsenin işine karışmayan, abdestinde, namazında bir dava adamı. Sabah namazını Üstad’ın arkasında kılmak için İlama’dan Barla’ya gidermiş. Önceden arkadaşıyla karar verdiği bir sabah buluşmuş. Ama o sabah çok kar yağmış. Arkadaşı vazgeçmiş olmasına rağmen o “Öleceksem bu yolda öleyim”  deyip beline kadar karlara batıp çıkarak gitmiş. Islak vaziyette namazını kılıp geri dönünce hastalanmış. Zaten hasta olan İlamalı Sabri, aradan uzun zaman geçmeden çilesini çektiği davasının ödülünü almak için Allah’ın rahmetine kavuşmuştu.[20]

Bu örnekler çoktur. Doğrusu yüzlerce Isparta kahramanlarının her biri günümüzde eşlerine az rastlanan özgür kahramanlardır. Bediüzzaman, Risale-i Nur davasına en büyük yardımı esirgemeyen bu kahramanların kişiliklerinin temelinde yatan gerçeği de özellikle lahikaların çok yerlerinde dile getirir, onları en samimi duygularla hatırlayarak alkışlar. O zamanın şartlarına göre yaptıklarını şu şekilde tahlil eder: “Isparta kahramanlarının gösterdikleri harikalar ve cihanpesendane hidemat-ı Nuriyenin esası; harika sadakatleri ve fevkalade metanetleridir. Bu metanetin birinci sebebi kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi cesaret-i fıtriyedir.”[21]  

Bediüzzaman Kastamonu’da olduğu sıralarda bütün Risale-i Nur talebelerinin şimşekleri üzerlerine çekip kurulan tuzaklara düşmemeleri için uyanık ve yeterince birlik içinde dayanışmalarının gerekliliği konusunda da Isparta ve havalisi kahramanlarının demir gibi metanetlerini örnek vererek şunları söyler: “Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale-i Nur’un şakirtleri tam bir metanet ve tesanüt ve dikkat etmeye  muhtaçtırlar. Lillahilhamd, Isparta ve havalisi kahramanları demir gibi metanet göstermeleriyle, başka yerlere de hüsn-ü misal oldu.”[22]   

Bediüzzaman bu iki paragrafta Isparta kahramanlarının metanet olarak tezahür eden kişilik vasıflarının gerisinde yatan sağlam iradeleridir. Elde ettikleri sağlam imana eşlik eden içten ihlâsları, şartlar ne olursa olsun, nerede durmaları gerektiği konusunda tam bir kararlılık göstermişlerdir. Demir gibi bir irade demir gibi bir duruşu beraberinde getirir. Bu duruş hakkın ve Risale-i Nur’un istediği özgürlüktür. Bu özgürlüğün özünde doğruluk ve korkusuzluk var. Mademki dünya geçicidir; öngörülen bütün yıldırma ve işkenceler de geçicidir. Hayat bir gün son bulacak elbette. Bütün mesele bu dünyada erdemi ve ruhun özgürlüğünü yakalamak… Ölüm ise beklentilerinin gerçekleşeceği bir umut kapısı… 

Sonuç

Tarih gösteriyor ki bütün davaların bir lideri/sahibi olmuşsa amaçlarına ulaşabilmeleri için de bağlıları da olmuştur. Dava ne denli yüceyse bağlıları da o denli ihlâslı ve donanımlı olması kaçınılmazdı. Bu özelliği sahabelerde çok net görüyoruz. Zamanın sona çok yaklaşıldığı çağımızda olduğu gibi hayatını ve eğer mümkün olsaydı ahretini de vermeye hazır olan Bediüzzaman’ın talebelerini yalnızca tanımak bile davaları hakkında köklü bilgiye sahip olmak mümkündür.

Isparta kahramanları o zamanın şartlarında her zaman doğrudan, adaletten, erdemden yana olmuşlardır. Öncelikleri her zaman ve her yerde davaları olan Kur’an ve İslam olmuştur. Az bir dünyalığa razı olmuş ve ancak çok çalışmışlardır. Karşılaştıkları sıkıntılar ise onları çağın maneviyat dünyasının çilekeşleri yapmıştır. Her birinin hayatı senaryoluktur. Bu Anadolu Ağabeyleri, Isparta kahramanları şimdi panellerle, sempozyumlarla ve konferanslarla anılmaktadır. Ama inanıyoruz ki bu kahramanların hayatları filmlere konu olacak zaman çok yakındır.  


[1] Mevdudi, Tefhimü’l Kur’an, Cilt:6, İnsan Yayınları, İstanbul.

[2] Said Nursî, Bediüzzaman, 2011,  Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[3] Said Nursî, Bediüzzaman, 2011,  Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[4] Said Nursî, Bediüzzaman, 2007, Barla ve Kastamonu Lahikaları, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[5] Büyük Larouse Sözlük ve Ansiklopedisi, İlgili madde. Interpress Basın ve yayıncılık A.Ş. İstanbul.

[6] Said Nursî, Bediüzzaman, 2007,  Barla ve Kastamonu Lahikaları s:105, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[7] Said Nursî, Bediüzzaman, 2007,  Kastamonu Lahikası s:174, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[8] Said Nursî, Bediüzzaman, 2007,  Emirdağ Lahikası s:151, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[9] Koçoğlu, Himmet, 2008, Isparta Kahramanları, s:139, 145, Şahdamar Yayınları, İstanbul.

[10] Koçoğlu, Himmet, 2008, Isparta Kahramanları, s:197, 327, Şahdamar Yayınları, İstanbul.

[11] A.e. s:233.

[12] A.e. s: 260.

[13] Özcan, Ömer, 2008, Ağabeyler Anlatıyor, Kitap 2, s. 57, Nesi yayınları, İstanbul.

[14] Koçoğlu, Himmet, 2008, Isparta Kahramanları, s:188, Şahdamar Yayınları, İstanbul.

[15] A.e. s: 209.

[16] Atasoy, İhsan, 2009, Kulluğu içinde Bir Sultan Tahiri Mutlu, s:105, Nesil Yayınları, İstanbul.

[17] Koçoğlu, Himmet, 2008, Isparta Kahramanları, s:248, Şahdamar Yayınları, İstanbul.

[18] A.e.s: 203.

[19] Said Nursî, 2007, Barla ve Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[20] Koçoğlu, Himmet, 2008, Isparta Kahramanları, s:166, Şahdamar Yayınları, İstanbul.

[21] Said Nursî, Bediüzzaman, 2007,  Kastamonu Lahikası s:198, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

[22] Said Nursî, Bediüzzaman, 2007,  Kastamonu Lahikası s:285, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 153-167,  Risale Akademi. 

 
popüler cevapdünya atlası