ISPARTA KAHRAMANLARININ HİZMET TARZLARI

Eklenme Tarihi: 14 Mayıs 2017

Burada yazılanlar, Risale-i Nur Külliyatında ısrarla anlatılan, Bediüzzaman’ın Yeni Yolunun Ana Prensipleridir. Bediüzzaman Hazretleri, Kastamonu’da, kendisiyle hizmet için beraber olan Mehmet Feyzi Efendiye, Tasavvuf ilgisiyle alakalı olarak; ‘Risale-i Nur hizmetinin prensiplerine uyan Ispartalı Talebelerine izafeten, onlar gibi olmasını tavsiye anlamında’ –Onlar gibi davranmazsan- “Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın” ifadesini kullanmışsa da; bu unvan, sonradan bu hizmetin Prensiplerine tâbi, Halis Nur talebeleri için kullanılmış, öyle algılanmış, öyle kabul edilmiştir.

Anlatılanların pek çoğu, her zaman ölçülmesi kolay olmayan, olamayan yüksek hasletler olup; uygulanan her prensip, uygulayıcısına derece kazandırmakta, uygulanabilenlerin çokluğu oranında Risale-i Nur’a Talebelikte merhale kat ettirmektedir. Daha açık bir ifadeyle, sadece bu eserleri okuyanlar, sohbetlerine katılanlar, “Halis Nur Talebeliği” anlamındaki “Isparta Kahramanı” olamazlar. Belki kardeş, dost gibi, Onunla İlgilenenler manasında, daha hafif bir hale sahip sayılabilirler...

“Isparta Kahramanları” unvanı, ancak Nur’un Prensipleriyle hizmet edenlere aittir. Onlar, Bediüzzaman Hazretlerinin, ömür boyu hedef ittihaz ettiği ve “Medresetüzzehra” diye dillendirdiği üniversitenin hem talebeleri hem öğretim üyeleridirler.

Risale-i Nur Külliyatı’nın tarzına sadakatle bağlı kalıp, Onunla iktifa ederek son asrın muktezasınave Sünnet-i Seniyyeye uygun, Sahabe Mesleği diyebileceğimiz bir tarzda hizmet edenlere; Onun tarzında sebat edenlere, Bediüzzaman, Isparta Kahramanları” demiştir. Onların hizmet tarzlarında kısaca; İhlâs, Sadâkat, Sebat, temel manalarda ve usulde Risale-i Nurla İktifa Etmek, Adanmışlık söz konusudur.

Aşağıda sayılan prensipler; hem Risale-i Nur’un Temel Düsturları; hem de onların Hizmet Tarzlarının en önemli umdeleri olarak ifade edilebilir.

1. Risale-i Nur talebeleri olarak onların en Temel İşleri; sadece ve sadece, asrın imana dair bütün ihtiyaçlarına cevap verecek ve İman ve İslam’a yapılan bütün hücumlara karşı koyabilecek harika bir muhtevaya sahip İman ve Kuran Hizmeti olmuştur.

2. “Kendi imanını kurtarmak ve başkalarının imanına kuvvet verecek tarzda…” çalışmış; İman, ahlak ve ibadet bazında kolay ve yaşanabilir bir İslam’ı, post modern asırda, adeta keyfe kâfi bir versiyonuyla, bizzat yaşayarak beşere sunmuşlar, sunmaya devam etmektedirler.

- İnsanların kıymetleri himmetleriyle ölçülürmüş. Ve kimin himmeti milleti ise, o tek başına, adeta bir millet olurmuş. Onlar bu hakikati en üst seviyede gerçekleştiren kahramanlardır.

- Onların, emr-i bil ma’ruf… ile yaptıkları, sosyal sorumlulukta adeta benzersiz faaliyetlerdir ve her türlü övgüye layıktır.

- Onların zihinlerinde daima İman ve Kur’an’a hizmet gayesi bulunduğundan zihinleri asla enelere dönüşmemiş, yüksek bir takva

mertebesinde yaşamayı becermişlerdir.

3. Başka yollardan daha kısa daha selâmetli, daha umumiyetli olan tarzlarının en önemli umdeleri: İttibâ-ı sünnet, Ferâizi işlemek, Kebâiri terk etmek; Bilhassa, Namazı tâdil-i erkânla kılmak, Namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

4. İman Hakikatlerinin tamamen safi olarak takdim edilmesinin önemini çok iyi kavramışlar; “Euzü billahi mineşşaytani ves siyase” fikrinin tam tatbikiyle, insanlara tesirin; sadece ve sadece iman üzerinde çalışmakta olduğunu göstermeyi başarmışlardır. İslam’ın politize edilmesini, başka maksatlara alet edilmesini fikren ve fiilen reddetmişlerdir.

5. “Siyaset, ihlâsı kırar” fikriyle siyaseti bırakmışlardır. Fakat dini tezyif etmek, sonra da siyaseti dinsizliğe âlet etmek, dinsizlik düsturlarını kanuna bağlamak isteyen münafıkların, dünyada hiç bir zalimin yapmadığı dehşetli hallerini görünce;

- Manen, samimi ve Müslümanlarla müttefik olan Ahrar Fırkası ve takipçilerini, İslâmî şeairin başlarında olan Ezan-ı Muhammedîyi (a.s.m.) zalimlerin zincirlerini kırıp aslına döndürenleri, halkın kahir ekseriyetinin desteğine nail olan memleket severleri, cemaat olarak asla politikaya ve menfaat rüzgârlarına kapılmadan iman ve

Kur’an namına desteklemişler, lehlerinde çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. (Beyanat ve Tenvirler, s. 7)

- İman Hizmetinin şakirtleri olarak, siyasete karışmamaya, partilere girmemeye çalıştılar. Çünkü imanı, mâl-ı umumî gördüler. Her taifede iman hakikatlerine muhtaçların olduğunu idrak ettiler. Tarafgirlik zemininde bulunmamaya gayret ettiler. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı müdafaa için cephe aldılar. Çünkü Nurlu mesleklerinde, bütün mü’minler ile uhuvvet mecburiyeti vardı. (Emirdağ Lâhikası, s. 234)

- Siyasetle iştigal etmeyip, siyasetten kaçmışlardır. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dinsizliğe alet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstermek için siyaseti, dine âlet yapmışlar; siyasî bir cemiyetleri asla olmamıştır. (Emirdağ Lâhikası, s. 100; Mektubât, s. 553)

-Kısacası, Onlar dünyaya bakmamışlar; baktıkları vakit de insanlara yardımcı olarak çalışmışlar; asâyişi muhafazaya müspet bir şekilde yardım etmişlerdir. (Emirdağ Lâhikası, s. 633)

- Geçmişte, Sebilürreşad, Doğu gibi mecmuaları, iman hakikatlerini ehl-i dalâletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, mücahit olarak algılamış; onlar İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaması gerektiğinden, dost-düşman, derste fark etmediğinden;

-siyaset noktasında olmamak şartıyla- ruh u canlarıyla onları takdir, tahsin edip dost ve kardeş bilmişlerdir. Şimdi de ayni tarzlarını pek çok yayın organı için aynen uygulamaktadırlar. (Emirdağ Lâhikası)

6. Ömür sermayesinin çok az, lüzumlu işlerin pek çok olduğunu idrak etmişler; her insanın, kalp, mide, hane dairesinden memleket, nev-i beşer… dairelerine kadar, vazifeleri bulunabildiğini;

- Fakat en küçük dairede en büyük, önemli, daimi; en büyük dairede ise küçük, ara sıra vazife bulunmasının önemini anlamışlar.

- Geniş dairelerin cazibedarlığına, lüzumsuz, mâlâyani, âfâkî işlerine kapılmamış; küçük dairelerdeki lüzumlu, ehemmiyetli hizmetleri bırakmamışlardır. (11. Şua, 4. Mesele)

7. İbadet ve İmana Hizmet başta olmak üzere her şeyi sadece Allah rızası için yaparak, müminler için çok önemli ve makbuliyette temel bir mana olan ihlâsta muvaffak olmayı başarmışlardır.

8. “Kur’an’ın düsturları; Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) dersleri ve ilmî veriler onların daima en önemli rehberleri olmuştur. (4. Şua)

- Onlar malumatlarını asla kâfi görmemişler, eslaf-ı i’zamın da keşfiyatlarından mahrum kalmamışlar. Düşmanlarından bile ders almayı bilmişlerdir.

9. Bediüzzaman Hazretleri ile tamamen uhrevi hayat cihetiyle irtibat kurmuş ve O’nu, Kur’an-ı Hakîmin dellâlı gördükleri için, dava arkadaşı olmuşlardır.

- Üstadlarının şahsına değil de Kur’an tefsiri olan eserlerine bağlanmışlar.

- Hatta, “Her şeyi Kutsi Kaynaklarla değerlendirin.” anlamında, “Mihenge Vurun...” demesini, tam gerçekleştirerek; her fikri öyle değerlendirmeyi başarmışlardır.

- Üstatları gibi kendilerini de birer kuru çubuk ve çekirdek olarak görebilmişlerdir.

- Envâr-ı Kur’anîyeye dair olan hizmete ciddî taraftar olup; haksızlığa, bid’alara, dalâlete kalben taraftar olmayan; kendine de istifadeye çalışanları, Dost;

- Bu hizmete samimi ve ciddî çalışıp, farz namazını edâ eden, büyük günahları işlemeyenleri, Kardeş bilmişlerdir.

10. Risale-i Nur’u kendi malları ve telifleri gibi düşünerek; Onunla İmana Hizmet etmeyi, her şeyin fevkinde en ehemmiyetli bir vazife bilmişler, ciddi sahiplenmiş, bu davaya kalben bağlanarak Talebe olmuş, hayatlarını Kur’an Hizmetine adamışlardır.

- Hatta pek çoğu, mücerret kalıp, Ashab-ı Suffa gibi sadece İman hizmetiyle uğraşan Vakıf olarak yaşamaya muvaffak olmuşlardır. (10. Mesele)

11. Tâbi oldukları Risale-i Nur’un düsturlarıyla, onlara bahşedilen hizmet noktasında, feyizli makamlara kanaat etmiş; haddinden fazla hüsn-ü zan, müfritane âlî makam vermek yerine; fevkalâde sadakat, müfritane irtibat, sebat ve ihlasta terakki etmişlerdir. (KastamonuLâhikası)

- Onlara göre “Bazen Hak Ehaktan ehaktır,” diyerek huzur için, mutabakatın sağlanabildiği hakka razı olup saadeti elde etmişlerdir.

- Isparta Kahramanlarında, evliyalar gibi, maddî kerametlere mazhariyetleri zahiren görülmemiştir. Dünyada muvakkat zevkler, kerametler bir maksat olduğunda, uhrevî amellere bir sebep teşkil edip ihlâsı kırdığından, amel-i uhrevî ile dünyevî maksatlar, zevkler aramamışlar, sırr-ı ihlâsı bozmamışlardır.

- Hem, kerametler, keşfiyatlar; âmi, yalnız imanı taklidî bulunan zayıfları takviye ve vesveseli şüphelilere kanaat vermek için olduğundan; Risale-i Nur’un, gösterdiği hüccetler, keşfiyatlar ile verdiği tahkikî iman, hiçbir cihette vesvese bırakmadığından, kerametlere, keşfiyatlara da hiç ihtiyaç kalmamıştır.

-Bu enaniyet zamanında, ehl-i gafletin nazarında, sû-i zanlara sebep olmamak, benlik ve enaniyetle itham edilmemek için, keramet ve keşfiyat peşinde koşmamayı elzem görmüşlerdir. Onlar, kusurlarını bilmiş mahviyetkârane yalnız rıza-yı İlâhî için rekabetsiz hizmet etmişlerdir.

- Şirket-i mâneviye olarak birbirinde tefâni noktasında Risale-i Nur’un mazhar olduğu binler keramet-i ilmiye ve intişar-ı hizmettekiteshilât ve çalışanların maişetindeki bereket gibi İlâhi ikrâmâtumumuna kâfi gelmiş; başka kemâlât, keramet aramamışlardır.

12. İhlâs gereği olarak da:

- Başkalarının kusurlarıyla uğraşmamış, kendi doğrularını anlatmışlar;

- Kardeşlerinin kusurlarına gözlerini kapamış; onları daima kendilerinden daha yüksek görmüş,

- Tenkit etmemiş,

- İmamlık şerefini onlara verebilmişlerdir.

- İnsanların, kimden olursa olsun istifade etmesine taraftar olmuş,

- Kemiyetin, keyfiyete nispeten ehemmiyeti azdır deyip

- Neticeleri ve muvaffakıyeti, Cenâb-ı Hakka aittir, diyerek, esas kabul etmemişlerdir.

- Kardeşlerinin tükürüklerini misk ü amber görmeyi başarmış,

- Bin haysiyetleri olsa da, dava arkadaşlarının ittifakları için feda etmeyi de gerçekleştirmişlerdir.

- “Hislerinin Yönetiminde” Kur’an ve Hadislerle tavsiye edilen çok yüksek davranışlara, İhlâs ile muvaffak olmuşlar;

- Hadisteki, “Bilmek, bildiği ile amel etmek, bunu da ihlâsla yapmak…“ tavsiyesine, bihakkın riayet ederek; hakiki, halis müminlerden olduklarını göstermişlerdir.

- Hep müspet hareketi; yani, kendi mesleklerinin muhabbetiyle hareket etmeyi seçmişlerdir. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının noksanları, onları hiç ilgilendirmemiş, fikirlerine müdahale etmemiş; onlarla meşgul olmamışlar.

- Haklı bir meslek sahibi olarak, başkalarının mesleklerine ilişmemiş; sadece, “Mesleğimiz haktır,” yahut “daha güzeldir” demişler; daha fazlasının hakları olmadığını düşünmüşlerdir.

- İnsaf düsturlarını rehber ederek; başkalarının mesleğinin haksızlığını, çirkinliğini ima eden “Hak yalnız benim mesleğimdir”, “Güzel benim meşrebimdir” fikirlerine asla itibar etmemişlerdir.

- Ehl-i hakla ittifak etmeyi, tevfik-i İlâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı kabul etmişlerdir.

- Hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için, Nefislerin, enâniyetlerin ve yanlış düşünülen izzetlerini, ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatlarını terk edere, ihlâsı kazanmış, vazifelerin hakkıyla ifa etmişlerdi.

- Şahıslarına yapılan tenkitleri, itirazları, kabul etmiş, insanları münakaşa ve münazaraya sevk etmemişler; hattâ tecavüz edilse de bedduayla mukabele etmemişlerdir.

- Fikren bir yanlışı olanları da affetmesini bilmişler. Sadece onlar gibi ehl-i diyanet ve tasavvufa mensup Müslümanları affetmekle kalmamış; hem meslekleri, hem kudsî hizmetleri iktiza ettiği için bu acip zamanda, imanı bulunan ve hattâ fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamış, Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla bile medâr-ı nizâ noktaları medâr-ı münakaşa etmemişlerdir.

- Kim olursa olsun, imanı varsa, o noktada kardeş görüp onlara düşmanlık da etse, mesleklerincemukabele etmemişlerdir. Ve bilhassa ehl-i ilim olanların düşmanlıklarına, onların ilimden gelen, enaniyetleri de olabilir düşüncesiyle onların enaniyetlerini asla tahrik etmemişlerdir. (Kastamonu Lâhikası, s .304)

- Müsbet hareketi esas alan meslekleri gereği, ehl-i bid’a ile değil fiilen, belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmamış her vakit İhtiyatla hareket etmişlerdir. (Kastamonu Lâhikası)

- Pek çok insanın, kendilerini, kusurlardan, noksanlıklardan tenzih edip Mâbuda lâyık bir tarzda sevdikleri; her şeyi nefislerine feda edip, avukat gibi onu müdafaaya giriştikleri; hattâ, Mâbud-u Hakikîye, hamd ve tesbih için verilen latifeleri, kendilerine sarf ettikleri bir zaman ve zeminde…

- Onlar, böyle yapmayıp kusurlarını, acz ve fakırlarını idrak etmiş;

- Nefislerin tezkiyesini, temizlenmesini; “Onu tezkiye ve tebrie etmeyerek” yapmışlardır.

- Pek çoklarının, Mevti, başkalarına verdiği; Fenâ ve zevâli kendine almadığı; külfet ve hizmet zamanında nefsini unutup, ücret ve lezzet makamında öne atıldığı bir zamanda;

Onlar,

- Bunların aksini yaparak, lezzet, ücret ve ihtirâsatta nefislerini unutmuş; mevtte ve hizmette ise düşünüp öne çıkarak, Kutsi Kaynaklara uymayı başarmışlardır.

- “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” (Nisâ, 79) Kutsî emrini, çok başarılı şekilde yaşamışlar; fahr ve ucbe düşmemiş, iyiliği kendilerinden bilmemişler;

- Nefislerinde, aczi ve fakrı görüp, fahr yerine şükür ve hamd etmeyi seçmiş; Kemâllerini, kemalsizlikte, kudretlerini aczde, gınâlarını fakrda bulmuşlardır.

- Çok nefisler kendilerini serbest, müstakil ve bizzat mevcut bilip, bir nevi rububiyet dâvâ ederken, Onlar, fâni, hâdis, mâdum olduklarını idrakle; “Vücudunda adem, ademinde vücud” prensibini yaşamayı başarmışlardır. (Sözler, s. 212)

13. Bu asırda şirkin bütün envaının; enaniyet, gurur, kibir gibi bütün süflî hallerin temel kaynağı olan; kâinatın acip muamması Ene’yi çözerek, onu, Tevhit Akidesine uygun, doğru olarak kavramışlar; Esma-i Hüsna ile yakîn hâsıl etmeyi başarmışlar; Nübüvvet yolundaki Yıldızların arkasından gitmeyi gerçekleştirmişlerdir. (30.

Söz)

- Kutsi Kaynaklarda belirtilen pek çok Tagut, Üstatları tarafından öncelik ve asra göre önemlilik açısından Tabiat ve Ene olarak ikiye indirilmiş olduğundan onlar da bütün hayatlarını bu iki tagutla mücadeleye harcamışlardır. Hem kendi nazarlarında hem bütün insanlık için iki tagutu da yerle bir etmeyi başarmışlardır.

14. Onlar muvaffakiyet için emniyetin teminini, yardımlaşmanın zaruretini ve mesai tanziminin esas olduğunu fiilen göstermişler;

- Çok yoğun geçen hayatlarını mesai tanzimi yaparak düzenlerken, bütün ilişkiler için güvenli bir ortamı ve yardımlaşmayı üst seviyede gerçekleştirmeyi; günlerini, haftalarını, hatta yıllarını böyle bir zeminde planlanmayı başarmışlardır.

15. Onlar, İman Hizmetindeki dava arkadaşları ile aralarındaki ilişkide; Şeyh ile mürit, Peder ile evlatlar asındaki ölçüyü benimsememiş; “Ümmet-i Muhammedi, sahil-i selamete çıkaran gemideki hademeler” olarak, kardeşane bir ilişkiyi esas almışlardır. Âhirzamanda artık salâhat ve mahareti birlikte bulunduranlar vazifelere kafi gelmediğinden; önemli bir içtihatla, işte maharet esas olduğundan mahareti öncelikli görmüş, maharetlilere vazifeleri vermiş, öyle olmasının gerekliliğini anlatmışlardır.

16. Bütün Mü’minleri bir Hane-i Rabbaniye gibi görüp;

- Onlarda, iman, İslâmiyet ve komşuluk gibi pek çok masum sıfâtlar; Hâlık, Mâlik, Mâbud, Râzık, Peygamber, Din, Kıble, Köy, Devlet, Memleket gibi, belki Esma-i İlahiye adedince, vahdet, ittifak ve Uhuvvet birliktelikleri bulmuşlar;

- Olabilecek muzır veya hoşa gitmeyen bazı sıfatlar yüzünden onlara asla kin, adavet bağlamamışlar; Mümin kardeşlerini muhakkak sevmişler; fenalıkları için yalnız acıyıp, tahakkümledeğil, lütufla, ıslahlarına çalışmışlardır.

- Şikak ve nifaka, kin ve adavete düşmemeye çok önem vermişlerdir.

- Hayatları boyu süren hukuk ihlallerine rağmen hukuk içinde mücadeleyi sürdürmüş ve üç binin üzerinde beraat kararıyla müspet İman Hizmetini taçlandırıp, tarihe mal olmuşlardır.

17. Hizmetlerde bizzat meşveret ederek, Kur’an’da Mü’minlerin vasfı olarak belirtilen Şuranın, Ekip halinde, Meclis usulüyle yaşamının önemini ortaya koymuşlar, çok açık bir şekilde şurayı, vazgeçilmez prensip olarak hayata yerleştirmişlerdir.

-Zamanın, cemaat zamanı olduğunu; Hâkimiyetin, ruh-u cemaatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîde bulunduğunu; şûraların o ruhu temsil ettiğini idrak ederek, hayatlarını meşveretlerle sürdürmüşlerdir.

- Üstadları, Risale-i Nur’la harika bir tefsir örneği ortaya koymasına rağmen, yine onun fikrine uyarak, hakiki Kur’an Tefsirinin, ancak her branştan ilim adamlarınca ortaya konulabileceğini;

- Müesseselerin idaresinin artık tek şahısla mümkün olamayacağını, ancak bir meclis ve şurayla doğru yönetilebileceğini anlamışlar, anlatmışlar, yaşamışlardır.

- Ene’yi Nahnü’ye tebdil edip, enaniyeti bırakarak, Ben yerine Biz demeyi başarmışlardır.

- Ehl-i tarîkatın, “fena fi-ş şeyh» ve Nefs-i emmareyi öldürmek gibi, Riyadan kurtaran vasıtalarını, bu zamanda “fena fi-l ihvan” tarzında gerçekleştirerek; şahsiyetlerin kardeşlerinin şahs-ı manevîsinde eritmiş; nefislerini öldürmeden, riyadan kurtulabilmişlerdir. (İhlâs Risalesi, Kastamonu Lâhikası, s. 185)

-Hatta Sahabeye mahsus isar hasletini, asırlar sonra, hakikatiyla gerçekleştirmiş, toplumsal ahlaka en iyi örnekliği sergilemişlerdir

- Bu acib komitecilik ve şahs-ı manevî-i dalaletin tecavüzü zamanında, eski zamanlardan farklı olarak, şahısların, ne kadar hârika da olsa; şahs-ı manevî karşısında mağlub olacağını idrak ile Onlar da bir şahs-ı manevî teşekkülü ile hizmet etmişlerdir. (EmirdağLâhikası 2, s. 152 )

- Bu zamanda, Şahs-I Manevî ile adeta, gayet âlî bir deha, nüfuzlu derin bir içtihad ve bir nevi kuvve-i kudsiye vasfına ulaşmış, öyle de yaşamışlardır.

- Bu üstün halleriyle Üstadları ile birlikte adeta Kur’anın manalarının nüzulünü devam ettirmiş; İstihrac-ı hakikat yapmaya muvaffak olmuşlardır.

- Çünkü onlar; ruhların imtizacını, tesanüdü, telahuk-u efkârı, samimi yardımlaşmayı, kalplerin in’ikasını, ihlâs ve samimiyetle gerçekleştirmeyi bilmişlerdir. Şahsen kendilerinde bulunmayan bu yüksek halleri, nur-u velayetin hâssalarını, bir cemaat olarak gösterebilmişlerdir.(Emirdağ Lahikası)

18. Onlar, enaniyetin en tehlikeli ciheti olan, kıskançlığa hiç kapılmamışlar; Lillah için olmayan kıskançlığın, yapılan faaliyetlere müdahale edip, bozduğunu idrak etmişler, o hissi yanlarına yaklaştırmamışlardır.

- Nasıl ki bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz; gözü, kulağına haset etmez; kalbi aklına rekabet etmez. Onlar da mensup oldukları insan-ı kâmil ismine lâyık şahs-ı manevîde, her biri, bir duygu, bir âza gibi davranmış; rekabeti değil, birbirlerinin meziyetiyle iftihar etmeyi, bir vazife-i vicdaniye olarak gerçekleştirmişlerdir. (Mektubât)

- Kusurlarını görüp bildirenlere -hakikat olmak şartıyla- minnettar olmuş; “Allah razı olsun” diyebilmişler; kusurlarının bildirilmesinden, boyunlarındaki bir akrebin ısırmadan atılması gibi memnun olmuş; kusurlarını -fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla- kabul edip gerçekten minnettar olmayı başarmışlardır. (Emirdağ Lâhikası) Mahviyetkârane, yalnız rıza-yı İlâhî için rekabetsiz hizmet etmişlerdir.

- Gaflet ve dünya perestlikten çıkan dehşetli bir enaniyet, bu zamand hükmettiğinden, buz parçası gibi gördükleri enaniyetlerini havz-ı müşterek olan şahs-ı manevîlerinde eritmişler; fena fi-l ihvan mesleğinde uhuvvetle; şeytan ve avenelerinin tecrübeli, münafıkane plânlarını akîm bırakmış, bu fırtınalı asırda sarsılmamışlardır.

- Hizmetlerinde, dayanışma, şuurlu bir İman kardeşliği vardır. Herkese bu faaliyetlerinde R.Nur’ların ölçülerine uymak şartıyla katılma hakkı vermişlerdir.

- Bütün müspet İslamî Hizmet guruplarıyla, Ehl-i Sünnet Meşrebi dâhilindeki, Risale-i Nur’ların prensiplerine uyan faaliyet ve fikirlerine destek olmuşlardır. Bu sınırlar ve prensipler dışındaki radikal gruplarla hiçbir ilişkileri olmamıştır.

- Mesleklerinin esasatına binaen, muarızlarını hiddet ve tehevvürle, adavetle, mukabele-i bilmisille karşılamamışlardır. El-i takvâ, ehl-i ilme karşı da dostane vaziyet almışlardır. (Kastamonu Lâhikası)

- Meslekleri, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakaik-i imaniye hizmet olduğu için, hayat-ı dünyaya, hayat-ı içtimaiyeye mecbur olmadan karışmamak; rekabet ve tarafgirliğe, mübarezeye sevk eden hâlâttan tecerrüt etmeye meslekleri itibarıyla kendilerini mecbur hissetmişlerdir. (Kastamonu Lâhikası)

- Onlar ittihadın cehl ile olmayacağını bilmişler; tahkiki imanla imtizac-ı efkarı temin etmiş ve marifetin şua-i elektriği ile gerçek ve sağlam bir uhuvveti gerçekleştirmişler, insanlara toplumsal ahlakta çok güçlü bir örneklik yapabilmişlerdir.

19. “Kainat’ı” Rabbimizi bize tarif eden muarriflerinden görerek en çok anlayıp, kullananlar onlardır. Ona, “Daima Allah’ı anlatan...” bir kitap olarak bakmış, Müşterek İnsanlık Dili olarak değerlendirmişler, müspet fenlerin ulaştığı ilmî birikime; Allah adına nazar etmek anlamında, Mana-i Harfîyle bakarak Marifetullaha

çevirmişler;

- Dua ve zikirlerinde bile kâinatı kullanmışlardır. Allahtan bahsetmeyen öğretmen ve ilim adamlarını değil, Fenleri, onların hakikatini dinlemişler, ayni tarz problemler karşısında bu davranışı tavsiye etmişlerdir. (Hizbü’l-Hakaik, 33. Söz, A. Kübra, 6. Mesele)

20. Üstadlarının Seyrr-i Sulûku olarak tavsif edilen Ayetü’l-Kübra’da anlattıklarının, adeta her şeyde takbikatını yaparak, Tasavvuftan farklı, kısa, selametli bir yolda, ihlâs ve tefekkürle cevelan etmişlerdir.

- Marifetullahta çok mertebeler kat’ edederek, mü’minane bir miraçla, yakîn hasıl edebilmiş; ehl-i küfrün, yaratılışı reddetmede temel olarak kullandıkları Sebepleri, Tabiatı ve Kendi Kendine Olmayı, okudukları Nur Külliyatının ilmî izahlarıyla çürütmeyi becererek; çok üstün bir Tevhid anlayışını, hepimiz için ortaya koyabilmişlerdir.

21. Cenab-ı Hak, Seriüsseyr olan, bu zamanın evlatları olan Isparta Kahramanları’na uygun, eslem bir tarıkı, hem de Tarikat Berzahına girmeden, Ulum-u Aliyeyi okumadan Hakikate giden yeni bir yolu, Risale-i Nur Külliyatı’yla onlara buldurmuştur.

22. Onlar, Klasik İslamî Düşünceden çok farklı olarak, İki Şeriatın varlığına inanmışlardır:

- Birincisini, âlem-i asgar olan insanın ef’âl ve ahvâlini tanzim eden ve Kelâm sıfatından gelen bildiğimiz Teşriî Şeriat;

- İkincisini, İnsan-ı ekber olan Kâinatın harekât ve sekenâtını tanzim eden, bazan yanlış olarak “tabiat” diye dillendirilen, esasen İrade sıfatından gelen, Sünnetullah, Adetullah da denebilecek, Tekvinî Şeriat olarak görmüşlerdir.

- Teşriî evâmire itaat ve isyan nasıl oluyor ise; Öyle de, Tekvînî emir olan Adetullah’a, Sünnetullah’a da itaat ve isyanın olduğunu idrak etmişler;

- Ancak, Teşrii olanların Mücâzâtı ve sevabının galiben âhirette; Tekvinî olanların mükâfat ve ikabının ise çoğunlukla bu dünyada çekildiğine itikat etmişlerdir. (106. Vecize, s. 677)

23. Kutsi Kaynakların “El hakku ya’lu vela yula aleyh ...” (Hak yücedir...) demesine rağmen Müslümanların mağlubiyetlerinin gerçek sebeplerinin; küfre ait sıfatları taşımalarıyla ilgili olduğunu;

- Müslümanlığın ve İmanın ise, asla mağlup olmadığını,

- Gerçek galibin kâfirler değil, onların taşıdıkları İslâma ait sıfatlar olduğunu, fikren ve fiilen ortaya koymuşlardır.

24. Pek çok ehl-i velâyet ve hakikatın, Ehâdiste “dünyanın tel’in edilip, cîfe ismiyle yâd edilmesine” bağlı olarak dünyayı tahkir edip, ‘Fenadır, pistir’ demesine karşı;

- Onlar, Mânâ-yı harfiyle bakarak dünyayı üç yüzlü olarak görmüşler;

- Birinci yüzünün, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının nakışlarını gösterip âyinedarlık eden, Mektubât-ı Samedâni olarak aşka lâyık olduğunu düşünmüşlerdir.

-İkinci yüzünü, Âhiretin tarlası, Cennetin mezrası görerek bu yüzü de sevmişlerdir.

- Sadece ehl-i dünyanın hevesâtına bakan, gaflet perdesi olan Üçüncü yüzü çirkin, fâni, zâil, elemli, aldatıcı görüp, Sahabeleri örnek alarak, âhiret ve marifetullah muhabbetiyle, Ehadisin tahkirine bu yüzü muhatap kabul etmişlerdir.

25. Mimsiz Medeniyet, Taaddüd-ü Ezvâcı kabul etmeyip Kur’an’ın hikmetli, maslahatlı o hükmünü reddederken; Onlar, izdivaçtaki en önemli hikmeti, yalnız kazâ-yı şehvet görmemişlerdir.

- Bütün hayvânâtın ve izdivac eden nebâtâtın tasdikiyle izdivacın hikmeti ve gayesini, neslin devamı; Kazâ-yı şehvet lezzetinin ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz’iye olarak düşünmüşlerdir.

- Senede yalnız bir defa tevellüde kabil (doğum yapabilen) ve ayın yalnız yarısında kabil-i telâkkuh olan (sıhhatli olabilen) ve elli senede pek çok vasfını yitiren bir kadın;

- Ekserî vakitte sıhhati devam eden erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyetin pek çok fahişehâneleri kabul etmeye mecbur kaldığını,  medenilerin feci hallerini İslam’ın haklılığına delil kabul etmişlerdir.

26. Peygamberlere ve mucizelerine maddî manevî hayatımız için önemli bir rehber, pişdar olarak bakarak; Fenlerin gerçeğini bu şekilde ortaya koyup; henüz gerçekleşmeyen önemli keşif ve icatların ana felsefesini de ifade ederek; kıssaların, ana temasıyla insanlığa geniş ufuklar açmayı; bütün Peygamberleri, hayatın mihenktaşları olarak görmeyi başarmışlardır.

27. Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (a.s.m.) klasik tarzda, hayatının kronolojisiyle tanımaktan ziyade;

- Rabbimizi Bize tarif eden bir muarrif sıfatıyla; iki cihan saadetinin prensiplerini Kur’an ve Sünnetiyle getiren; Kâinatın hakikatini kitap gibi ortaya koyan; insanı Ahsen-i takvim sırrına mazhar eden Andelib-i Zişan olarak tanımışlardır.

- A.s.m.’ın hakikatini ve ulviyetini öyle kavramışlardır ki hayatlarını tamamen Onun tarzıyla geçirmeye çalışmışlar, Onsuz düşünemez, Onsuz yapamaz hale gelmişlerdir.

- A.s.m.’ın Sünnetini “Kıblenameli Pusula” gibi görerek, Rabbimizin marzisine, Ona uyarak ulaşılacağını düşünmüş, çok hikmetli bir hayat ve İman Hizmetini de Onun rehberliği ile gerçekleştirmişler, 1400 yıl sonra da olsa Veraset-i Nübüvvet sırrına sahip olmanın tarzını yaşayarak göstermişlerdir.

- Onlar, her muamele-i şer’iyeyle amel ettiklerinde huzur almış, ibadet yaptıklarına, inanarak uhrevî meyvelere ulaşmışlardır.

- Az bir ömürde, hadsiz bir amel-i uhrevî elde etmek; her dakikalarını bir ömür kadar faydalı hale getirmek, âdetlerini ibadete ve gafletlerini huzura çevirmek için daima Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmeye çalışmışlardır. (Sözler, s. 485)

- İman ve Kur’an hakikatlerini yeniden günlük hayata indirmişlerdir. Ameli salihle birlikte, ondandan önce günahlardan azami derecede sakınıp, verilen bütün latifeleri, Marzi-i İlahi doğrultusunda kullanarak yüksek bir Takva sergilemişlerdir.

- ASM’ın Hadislerinde sarahatle haber verilen cemiyet-i nuraniye gibi, âhirzamanın dalâlet komitelerinin tahribatçı, bid’akâr rejimlerini tamir edip, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ etmişlerdir.

- Âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi ASM inkâr niyetiyle, şeriat-ı Ahmediyeyi (ASM)tahribe çalışan en organize, en dehşetli, sahabenin bile korktuğu dinsiz komiteleri, ülkemizde mucizekâr, mânevî iman kılıcıyla, yani iman hakikatleriyle dağıtıp mağlup etmeyibaşarmışlardır.

- İslam dünyasının iç savaşlarla hala sarsıldığı dünyamızda Türkiye’de sıhhatli bir Cumhuriyete doğru gidilebiliyorsa bunun arkasında Isparta kahramanlarını Cumhuriyetin Manevi Mimarları olarak görmek bir vefa borcudur. (29. Mek. 7. Kıs. 6. İşr. s. 624)

28. Namazı “dünya saadetini de temin eden..., Abd ile Mâbud arasında en yüksek ve en lâtif bir nispet ve harika bir irtibat hali..” olarak algılamışlar;

- Namazla mü’minane Miraca çıkmanın, Subhane Rabbiyel A’la derken Rabbimizi tenzih ve O’na teslimde, sahabe-i kiramın hissiyatına yakınlaşmanın imkan dâhilinde olduğunu ortaya koyabilmişlerdir.

29. İbadetin mânâsını, dergâh-ı ilâhîde abdin, kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp kemâl-i rububiyetin, kudret-i samedâniyenin ve rahmet-i ilâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmek olarak görmüşler;

- Rububiyetin kudsiyet ve paklığının; abdin, kendi kusurunu görüp, Rabbini bütün nekaisten, kusurâtdan pak ve müberra olduğunu kavlen ve fiilen sübhanallah ile ilân etmesini;

- Rububiyetin kemâl-i kudretinin; abdin, kendi zaafını, mahlûkatın aczini görerek, Kudret-i Samedâniyenin azametine karşı istihsan ve hayret içinde lâfzen ve amelen Allahu Ekber deyip, ona iltica ve tevekkül etmesini;

- Rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmetinin de, abdin, kendisi dâhil bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbinin ihsan ve in’âmâtını şükür, senâ ve kalben, lisânen ve bedenen Elhamdülillâh ile ilân etmesini en zaruri bir vazife, ibadetin temel manası olarak idrak edip öyle de yapmışlardır.

30. Tahiyyatı, Allah’ın huzurunda bütün mahlûkatın ibadet ve tespihatlarını O’na takdim etmede; kendilerini, aslî vazifeli olarak algılamışlar;

- “Perde-i gayp açılsa yakinim ziyadeleşmeyecek..” diyen Hz. Ali’nin (r.a.) İman ve ahlakını biraz olsun sergilemeyi başarmışlardır.

31. Âlimlerin ancak fikir beyan edebildiği Kaderin, ilim nev’inden olmasını; ilmin de ma’luma tâbiolduğunu; Rabbimizin zamanla kayıtlı bulunmamasını, âta ve Kaza kanunlarını, Şerri yaratmanın şer olmadığını, Kader anlayışının insana asla sıkıntı vermeyip aksine rahatlattığını ve Kaderin bütün tafsilatını Ehl-i Sünnet itikadına göre öğrenmişler, anlamışlar, anlatmışlardır.

32. Beşerin en büyük meselesi olan ölüm sonrası Haşir; Melekler, Ruh; Peygamberimiz ASM, Kur’an, Rabbimiz de dâhil olmak üzere bütün İman hakikatlerini aklî delillerle de ispat ederek; bütün insanlığa arz edebilmişlerdir.

33. Dâhilde asayişi asla bozmamış, kuvvet kullanmaya asla itibar etmemiş, sadece ve sadece “Kur’an’ın elmas kılıncı” diye vasıflandırdıkları iman hakikatlerini ifade etmeye çalışmışlardır.

- “Medenilere galebe çalmak ikna iledir...” deyip Sünnete uygun medenî, ikna edici, ilmî ve farklı bir İman ve Kur’an Hizmet tarzını, Modern Devrin Cihadı olarak seçmişler;

- Tecavüz edenlerin çokluğuna rağmen dâhilde asla kuvvet kullanmamışlar; tecavüzü değil müdafaayı meslek seçmişler; kendilerini hâkim değil, adeta mahkûm görerek, tahrip değil, tamir ile uğraşmayı uygun görmüşlerdir.

- Sivil karşı koyuşun, en nezih bir mücadele ve mücahede tarzını sergilemişlerdir.

- “Elimizde nur var, topuz yoktur.” diyerek tecavüz etmemiş; tecavüz edilse, nur göstermiş, bir nevi nurânî müdafaayı vazife addetmişlerdir.

- Onlar, düşman olarak “Cehalet, zaruret ve ihtilafı; silah olarak da “san’at, marifet ve ittifakı” kabul etmiş;

- “Bin müddeiumumî ve emniyet müdürü kadar bu memleketin asayişine hizmet etmemişsem, Allah beni kahretsin.” diyen Üstatlarının bu iddiasına tam mâsâdak olmayı fiilen başarmışlardır. (26. Lem’a, s. 772)

- Onların mesleklerinin en önemli esasından birisi “şefkat etmek, zulüm ve zarar etmemektir.” Çünkü, Rabbimizin: “Birisinin hatâsıyla, başkası, akrabası hatakâr olmaz, cezaya müstehak olmaz” emrine uyarak’ suçun şahsiliğine ‘ inanmışlardır.

- Şiddetli zulme maruz kaldıklarında, zulümle mukabele etmemişler; tarafgirlik hissiyle, zalimlerin taraftarlarına, akrabalarına, çoluk çocuğuna adavet duygusu taşımamışlar;

- Bir insanın bir cani sıfatı sebebiyle bütün sıfatlarına düşman olanların; hatta bir câninin hatâsıyla, onun akrabalarına, taraftarlarına dahi adâvet edip, ellerinden gelirse zulmedenlerin; idare, hüküm elinde ise, bir adamın hatası için onun köyünün tamamına bomba atıp yakanların davranışlarını asla tasvip etmemişler, hep hatalı görmüşler, fikren ve fiilen onlarla mani olmaya çalışmışlardır.

- Çünkü Kur’an’a göre bir mâsumun hakkı, yüz câni için bile feda edilmez; caniler yüzünden başkalarına zulmedilmez. Bu davranışların tam aksine Kur’an’a göre, bir masumun öldürülmesi, bütün insanların öldürülmesi gibi büyük ve affedilmez bir zulümdür. Böyle itikat edip böyle yaşamışlardır.

- Vatanları için müdafaada olduğu gibi, komünizm için uzak doğuya kadar savaşmaya gitmişler amma Hizmetlerinde ise silahlı cihadı asla düşünmemişler; Cihad-ı mâneviyenin en büyük şartını vazife-i İlâhiyeye karışmamak olarak düşünmüşlerdir. “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.” diyerek gücü ele geçirmek, zorla fikir kabul ettirmek; idareye hâkim olup bazı şeyleri bu yolla yaptırmayı hiç akıllarına getirmemişlerdir. (Emirdağ Lahikası, Son Mektup, s. 630)

34. Avrupa’ya düşmanca bakan pek çok Müslüman’dan farklı olarak “İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiyei beşeriyeye nâfi san’atlara ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden…” Avrupa’nın yanında olmuşlar; (17. Lem’a)

35. Hiçbir kimseyi, klasik Kâfir-Müslüman tanımlarıyla değerlendirmemiş; dost-düşman tavırlarını buna göre belirlememişler; insanî ilişkilerin menfi etkilenmesine müsaade etmemişlerdir,

36. Üstatlarına bağlı olarak; Batı’ya, Avrupa veya Amerika’ya, Hıristiyan ve Yahudi’ye İslam adına toptan menfi bir pozisyon almamışlar, onları lanetlememişlerdir.

- Ancak analiz ve sentezci bir tavırla, daha derin bir fetret manasını da düşünerek yanlış fikir ve icraatlara karşı tenkitlerini ilmî delillerle ortaya koyup diğer dinlerle müspet diyalogu seçmişler;

- Çoğu yerde onların gerçek müntesiplerini geniş mânâda İslam’ın içinde telakki edip, onlara “Müslüman İseviler” diyebilmişlerdir. Hatta A.s.m.’ın haberine dayanarak:

- Ahir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) geleceğine,

- Hıristiyanlık din-i hakikisiyle İslamiyet’in birleşerek küfrü mutlağı perişan edeceğine, Asr-ı Saadete benzer bir zeminin ortaya çıkacağına ruh-u canlarıyla inanmış; dinsizliğe karşı onlarla diyalog, yardımlaşma yolunu seçmişlerdir. (20. Lem’a, 15. Mektup)

- Âhirzamanda Hadislerle haber verilen, Mehdi ve Hz. İsa (a.s.) gibi önemli eşhas tarafından gerçekleştirilecek iman, hayat… gibi safhalarla ilgili olarak Hakikat noktasında en mühim ve en âzamını, iman meselesi görmüşler; şimdiki insanların çok geniş, cazibedar ve ehemmiyetli gördükleri diğer safhaları öyle telakki etmemişlerdir.

- Üç mesele ile birden, umum rû-yi zeminin vaziyetini değiştirmeyi, Rivâyât-ı Hadisiyede, tecdid-i din hakkında ziyade ehemmiyetin imanî hakaikteki tecdid itibarı ile oluşunu nazara alarak; nev-i beşerde câri olan âdetullaha muvafık görmemişlerdir.

- İman hizmetinin safvetini umumun nazarında bozmamak, avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, hizmeti başka maksatlara âlet etmemek için; faaliyetlerinde en âzam, en mukaddes mesele olan imanı esas almışlardır. (Kastamonu Lahikası)

- “Müslüman İsevîleri» ünvanına lâyık bir cemiyetin, Deccal komitesini, Hazret-i İsâ AS’ın riyaseti altında öldüreceğine ve dağıtacağına; beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracağına inanmışlar, şahs-ı manevi olarak onlara program hazırlamaya çalışmışlardır. (Mektubât)

37. Felsefeye de pek çok insan gibi toptancı bir zihniyetle menfi bakmayıp İnsanlığa faydalı, mataryalist olmayanını desteklemişlerdir.

38. Şükrü, “Hilkatin Neticesi...”; Bismillahı, “Her Hayrın Başı...”, Duayı, “Bir Sırrı Ubudiyet…” ve “Kâinattan dergâh-ı ilahiyeye gidin her şey…” olarak görüp, kabul ederek; Şükrün, Besmelenin ve Duanın çok küllî manalar ifade ettiğini pek yüksek bir idrakle sergileyebilmişlerdir.

- Besmeleyi, bu âlemde, her şeyin, Allah’ın izniyle gerçekleştiğini bilmenin, farkında olmanın bir ifadesi olarak; hep büyük bir zevkle, dillerine vird-i zebân yapmışlardır.(1. Söz)

- Zihnî ve kalbî tefekkürle, Besmelenin sihirli bir anahtar haline gelişini idrak edip yaşamışlar, o lezzeti tadabilmişlerdir.

- Esasen Şükrün, Allah’a yapılan bir teşekkür olarak, nimetlerden İn’amı görmenin, oradan damün’im-i hakikiye geçmenin bir ifadesi olarak daima tatbik etmişlerdir.

- Böyle değerlendirilen bir Şükür sayesinde, kulluğun gerekli kıldığı, tevhid esaslı farkındalığın önemini tam kavrayıp, her zaman Şükür Ehli olmayı becermişlerdir.

39. Kur’an’ın, bütün hükümlerinin tazeliğini koruduğuna akıl ve kalp ittifakıyla inanarak; O’nun için tarihselliğin olmadığını, bütün efkârıyla, yeni nazil olmuş gibi taptaze durduğunu ilmen anlamış ve anlatmışlardır.

Kur’anı,

- Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

- Âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

- Şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

- Zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

- Sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

- Âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve

- Şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi olarak idrak etmiş, öyle anlatmışlardır.

Onu, insana;

- Hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir … olarak düşünmüşler; idrak etmişlerdir.

40. “Kazandığına Sevinmez, Kaybettiğinize Üzülmez” müminler olarak doğru tevekkülün zirvesinde mükemmel bir hale gelebilmiş;

41.”Gücü dâhilinde acze düşmeyen, gücü dışında cezaa sarılmayan, kâinatın üzücü hadisatını; doğru ve sağlam okuyabilen bir iman gücünü ifade edebilmişlerdir.

42. Medeni olduğunu iddia eden pek çok insan, sosyal hayatta:

- İstinat noktalarını, kuvvet; Hedeflerini menfaat; Hayat prensiplerini mücadele, bağlılık temellerini menfi milliyet, Gayelerini, helal–haram demeden nefislerini tatmin ve İnsan ihtiyaçlarını artırmak olarak belirlemiş; bu tercihleri ile de ortaya; tecavüzler, boğuşmalar, çarpışmalar çıkmıştır.

Onlar ise,

- Kuvvet yerine hakkı; menfaat yerine fazilet ve rıza-i İlâhîyi; Hayatta, mücadele yerine, teâvünü; İnsanların ilişkilerinde, ırk yerine, din ve vatanı esas kabul ederek; Nefislerinin zararlı arzularına mani olarak kemâlâta koşmuşlardır.

- Bu ahlakları neticesi ittifak, tesanüt, uhuvvet ve birbirinin imdadına koşmakla; Dünya saadetini de çok açık şekilde gerçekleştirmişlerdir. (12. Söz)

43. Onlar beşerin perişan hallerinin arkasında: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!” felsefesinin, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmesini; “Sen çalış, ben yiyeyim.” felsefesinin ise avâmı, kine, hasede, mübarezeye sürüklemesini Kur’an’ın rehberliğinden anlamış;

- İnsanlığın huzurunu bir kaç asırdır yok eden bu fikirlerin; şu asırda da emek-sermaye çatışmasıyla sosyal hayatı da mahvettiğini de Kur’an sayesinde idrak etmişler, onlarla mücadelenin en iyi örneklerini göstermişlerdir.

- Zengin ve fakirlerin ancak adil bir ilişkiyle rahatla yaşayabileceğini; bunun için, zenginlerde merhamet ve şefkatin; fukarada hürmet ve itaatin bulunması hakikatini ve bu büyük beladan kurtuluşun ancak Faiz yasağı ve Zekat vermek ile gerçekleşebileceğini idrak etmiş, anlatmış ve fiilen göstermişlerdir.

44. Sosyal hayatta fıkrat kanunlarına aykırı çığır açan, Bolşevik ve Sosyalistlerin hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamayacaklarını; bütün hareketlerinin şer ve tahrip hesabına geçeceğini;

- İnsanların, çok vazifelere uygun olmaları için ve çok hikmetlerle eşit yaratılmadığını; nev-i beşerin hilkatindeki bu hikmet-i esasiyeyi kaldırmadan, mutlak eşitlik kanununun tatbik edilemeyeceğini, Kur’an’dan öğrenerek ortaya koymuşlardır.

- Neseben, hayatça avam tabakasından, ancak meşreben, fikren, hukuk açısından eşitlik mesleğini kabul edenlerden olarak; şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı hep muhalefetle çalışmışlar; bütün kuvvetleriyle adalet lehinde, zulüm, tahakküm ve istibdadın aleyhinde olmuşlar ve hallerini devam ettirmektedirler. Onlar, sosyal hayata acz ve fakr ve tevazu ile girerek örnek bir hayat sürmüşlerdir.

45. Takva adına, sofiyane söylenen “Bir lokma-bir hırka” iftirasının dillendirildiği zeminde, buna tamamen zıt olarak; “Terk etmeden Terk etmenin, Yeni Yolunu” ortaya koymuşlardır.

- Tasavvuftan, matlup olup, Sünnette bulunan güzel şeyleri, farklı bir Kur’anî tarzda mesleklerinde yaşamışlar; ancak,

- Post modern asrın; lezzetlerin, hazların peşinde koşuşan narsis insanlarının karşısına, sofiyane bir anlayışla çıkmayıp;

- Yaşanabilir bir İslam’ı, Şarkın ulûmundan, Garbın fünûnundan oldukça farklı yeni bir tarzda, “Dünyayı kesben değil, kalben terk ederek…”bu asırda Sahabe Mesleğininin özünü göstermeyi başarmışlardır.

- Çok üstün varlık olarak yaratılan insanın, dünya ve onun lezzetlerini terk anlayışı ile karşı karşıya kalmasını “Lâ yukellifullahü nef’sen illâ vüs’eha” (İnsanların gücü yetmediği vazifeler, onlara verilmez) sırrına aykırı görmüş; teklif-i mâlâyutak yoktur’u fiilen ifade etmişlerdir.

46. Onlar, “İnsanın, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acip ve lâtif bir mizaçla yaratıldığın, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana geldiğini, en müntehap şeyleri isteyip, en güzel şeylere meylettiğini, ziynetli şeyleri arzu ederek, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak istediğini düşünerek..; (Risale-

i Nur Külliyatı, s. 1215)

- Büyük evliyanın, yenen tavukları “Kum bîiznillâh” ile yürütmesini, yeme-içme için lüzumlu bir hallolarak anlatmak yerine;

- Ruhun cesede, kalbin nefse, aklın mideye hâkim olmasını esas alıp; lezzeti şükür için istemişlerdir. (Söz, İktisat Risalesi, s. 658)

47. Bu dünyada saadetin, terk-i dünyada olduğunu düşünmüş ancak “terkin; her şeye Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakla gerçekleşmesi gerektiğini, yaşayarak göstermişlerdir.

- Onlar, mutasavvıflar gibi, ”Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk” demeyip;

- Aksine, adeta “Celb-i dünya, celb-i ukba, celb-i hesti, celb-i celb” denilebilecek umumi, kolayyaşanabilir bir yol ortaya koymuşlardır.

- Kalben terki, kutsi kaynakların bu asra bakan bir hali olarak kesben terkin yerine başarıyla yerleştirip, yaşanabilir bir İslam’ın daha geniş bir yolunu sergilemişlerdir.

48. İnsanı yalnız bir kalpten ibaret görmeyerek; mâsivâyı terk etmemişler; Esmâ ve Sıfâtı bırakmamış, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın zâtına rapt-ı kalb etmek lâzım gelir diye, nefislerini öldürmeyi düşünmemişler;

- İnsanın, akıl, ruh, sır, nefis gibi, pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri olduğunu bilen ehl-i kemâl olarak, bütün letifelerini, kendilerine mahsus ayrı ubûdiyetlerle hakikat cânibine sevk etmiş, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette yaşamışlardır.

- Nefislerini ıslah edip, Kalplerinin kumandasında, diğer latifelerle beraber kahramanca yaratılış maksadlarına yürümeyi bilmişlerdir.

49. İmkânları kadar da olsa, İman Hizmetlerine muhakkak maddi katkıda bulunmuşlar; Kur’an’ın tavsiyesine uygun olarak “varlıklarında yokluklarında da verenlerden…” olabilmişlerdir.

50. Ruhun yaşayabilmesi için verilen, Akıl, Gadap ve Şeheviye kuvvelerinin, ifrat ve tefrit mertebeleri dışındaki Vasat hallerini füruatıyla beraber Sırat- müstakim görmüşler;

- Kutsi Kaynakların helal dediği nimetleri terk edip, nasipsiz kalmayı, yanlış bir davranış olarak görmüş; böyle hallerin, dinin emrettiği Sırat- müstakim olmadığını, fiilen, ortaya koyarak kıyamete kadar örnek olabilecek ilmî ve temel davranışlar sergilemişlerdir.

- Vasat mertebesine ait Hikmet, Şecaat ve İffet hallerini; Yaşanabilir bir İslam’ın, mümkün, kolay, hafif ve doğru şekilleri olarak Nur Külliyatından öğrenmiş, yaşamış, örnek bir hayat olarak ortaya koymuşlardır.

51. Dünyayı bir misafirhane telakki etmişler; onu yapan Mihmandar-ı Kerimlerinin Kanunları dairesinde hareket etmiş, izni dairesinde yiyip içmiş, şükretmişler; sonra arkalarına bile bakmadan, çıkıp, ebedi saadete doğru gitmeyi bilmişlerdir.

52. Tevekkülü, esbabı bütün bütün reddetmek gibi görmemişler. Belki esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüsü ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak’tan istemiş ve neticeleri ondan bilmiş ve O’na minnettar olmuşlardır. (23. Söz, 3. Nokta)

53. Leziz taamları, peder, valide ve evlâtlarını, eşlerini, ahbaplarını, hayatı, gençliği, güzel şeyleri, dünyayı sevmeyi, klasik insanlardan farklı olarak, fıtrî birer İhtiyaç görmüşler; ancak, bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfât ve esmâsına vermeyi bilerek, Nurlu Mü’mine yakışanı gerçekleştirmişlerdir. (Sözler, s. 870)

- Kendi ihtiyarları ile, bütün sevgililerin, asıl muhabbete layık olan Cenab-ı Hakkın Esmasına âyine olduğunu görerek, muhabbetlerinin yüzünü bu mecazî mahbuplardan hakikî Mahbuba çevirmesini bilmişlerdir.

- Meselâ, leziz taamları, güzel meyveleri, Rahmân-ı Rahîmin in’âmı, ihsanı cihetinde severek, hemRahmân, Mün’im isimlerini sevmeyi başarmış; hem de mânevî şükre muvaffak olmuşlardır.

- Bu muhabbetin Rahmân namına olduğunu, meşru dairede kanaatkârâne kazanıp; mütefekkirâne, müteşekkirâne yemek tarzıyla göstermesini de bilmişlerdir.

- Rahman-ı Rahim olan Rablerinin, peder ve validelerine verdiği şefkat ve merhametle yetiştiklerinin farkındadırlar. Onlara, Hikmet ve Rahmet hesabına hürmet, muhabbet ederler. Onlar ihtiyar oldukları, hiçbir faideleri kalmadığı, evlatlarını zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyade muhabbet ve şefkat ederek Cenâb-ı Hakk adına sevdiklerini göstermişlerdir.

54. Hemen her zeminde “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayattan lezzet alır” kaidesiyle bakmayı becermişler; bela ve musibet karşısında müstakim, mü’minane bir tavır sergilemeyi, tevekkülle mücadeleyi;

- Hastalıklarda acz ve fakrı kavrayarak kemâlâta gidişin sırlarını bulmayı, hikmetli davranışlarla isyan etmeden normal hayata dönmeyi başarmışlardır.

55. Onlar, Yedi sekiz yaşındaki, elifbâyı ders almakta olan çocuklardan; tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın-erkek, köylü-şehirli; tahsilli-tahsilsiz hatta bir işçiden, bir bakana kadar, bir neferden, büyük bir kumandana kadar bütün fertler hemen hepsi:

- Beraberce

- İmanlarıyla tekniğe meydan okuyup, elleriyle ve hatta yaptıkları camlı rahlelerde ışıkla kopya çekerek yazdıkları Risalelerle bütün insanlığa büyük bir tefsir sunmayı,

- Bu Risaleleri çoğaltmayı,

- Büyük tehlikelere, büyük imkânsızlıklara rağmen,

- Çok iyi, müthiş bir organizeyle,

- En ücra köşelere, devlet reisine, parlamentoya kadar ulaştırmayı,

- Birlikte çoğalttıkları Risale-i Nur’dan birlikte ders dinlemeyi,

- Bir vücudun azaları gibi hizmetleri paylaşıp faaliyet göstermeyi,

- Birer âlim gibi takva ile yaşayıp örnek bir hayat sergilemeyi,

- Allahtan başka hiçbir şeyden korkmayarak,

- Hayatlarını bile hiçe sayarak,

- Rızk, makam vb telaş ve endişesine düşmeden; Hayatlarını vakfetmeyi,

- İman Davasına adanmışlığı gerçekleştirmişlerdir.

“Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lazım gelen bir kuvvet vardır: Bediüzzaman’ın “Isparta Kahramanları” dediği Risale-i Nur Talebeleri ve onların yapmaya çalıştığı Nur Hizmeti” (Risale-i Nur Külliyatı, s. 2207)

Isparta Kahramanlarına, bu keşmekeş asırda, bütün insanlığın iki cihan saadeti için sundukları bu Kur’anî hizmette, muvaffakiyetler, yazıma O’nun ümit var sözleriyle son vermek isterim.

“İstikbalde en yüksek gür seda İslam’ın sedası olacaktır.” İnşallah…

popüler cevapdünya atlası