Isparta kahramanları: Me’hazdaki Kutsiyet Kur’an-ı Kerim’in Halkı Motive Etme Gücü: Isparta Örneği

Eklenme Tarihi: 09 Mayıs 2017 | Güncelleme Tarihi: 09 Mayıs 2017

Kur’an’ın Gücü

Dünyayı değiştiren insanlar olduğu gibi, kitaplar da vardır. Batılı bir bilgin Kur’an için dünyayı sarsan kitap demektedir. Ben dünyayı inşa eden, ihya eden harekete geçiren kitap demeyi tercih ediyorum, Kur’an için. O, Cebel-i Nur’un zirvesinden köhne ve karanlık dünyanın üzerine Nur huzmelerini göndermeğe başladığında çevresini yıldırım hızıyla aydınlatıyordu. Onu ilk kez duyan ona meftun oluyor, onu ikinci kez dinleyen ona mahkûm ve teslim oluyordu. Hz. Ömer (ra) gibi bir yiğit Kur’an’ı dinleyince ona teslim olarak “Kelime-i Şehadeti” tüm zerratıyla okumak zorunda kalmıştı. Muhammed (as)’ın tek ordusu, tek silahı ve bir tek gücü vardı: O da Kur’an’dan başkası değildi.

Bazı iç problemlere rağmen, Kur’an’ın gür sedasının İslam’ın ilk birinci asrında İspanyadan Orta Asya içlerine, Kafkaslardan Hint adasına kadar geniş bir coğrafyada intişar edip, Ezan-ı Muhammedi’nin semalara yükseldiğini görmekteyiz. İslam bilimlerine baktığımızda ilk iki yüz yıl içinde temel İslam bilimlerinin temel eserlerinin ümmete sunulduğunu, ilk üç asır içersinde tefsir, hadis, fıkıh, akait ve kelamda, kaynak kitaplar tamamlanmış, ehl-i sünnet mezhep imamları teorilerini köklü bir şekilde mü’minlere sunmuşlar, filoloji ve leksikolojinin muhalled eserleri tamamlanmış bilim adamlarının hizmetine sunulmuştur. Dünya tarihi, kısa bir zaman içinde bu kadar hızlı ve geniş bilimsel faaliyetlerin hayata geçirilmesini kaydetmemiştir. Böyle yüksek ve verimli bilimsel aktivitenin arkasındaki motivasyon gücünün ne olduğunu araştıranlar Kur’an’la karşı karşıya geleceklerdir.

Gönülleri aydınlatan, zihinleri teshir eden bu aziz Kitap nasıl bir kitaptır? Kur’an’ın bize göre iki tanımından bahsetmek mümkündür. Biri, bilim adamlarının ve din büyüklerinin terimleştirerek yaptıkları tanımdır. Bu kolay bir tanımdır. Diğeri ise her ferdin kendine göre, zihin dünyasından, ona karşı olan algılamasından, beklentisinden kaynaklanan biraz idealleştirilen, hedef haline getirilen ve bireyin düşünce, inanç ve ideal dünyasının merkezinde bulunan sembol Kur’an tanımıdır ki, bunu herkes kendi yapar. Bu tanımın sayısını ve sınırını belirlemek de mümkün değildir. Belki mü’minler kadar sayısı vardır, demek bile mümkündür. Bu, sadece bizim Kur’an için geçerli değildir. Tüm dünya milletleri kendi kültür dinamiklerini inşa ederken, kültürel semboller oluşturmaktadırlar, sonra da dönüp onlara başvurmaktadırlar. Bazen bu bir hayvan, bir taş parçası, bir put veya bir ahşap figür de olabilir. Zor zamanlarda adeta kurtarıcı ruhuna bürünen bu semboller insanları heyecanlandırarak hedeflerine doğru motive ederler.

Ancak bunlar arasında Kur’an-ı Kerim, diriltici nefesi, inşa edici karakteri ve özgürleştirici rolüyle çok müstesna bir yere sahiptir. O, hayatın merkezine yerleşerek, başka hiçbir kültürde eşine ve benzerine rastlanmayan kutsal değerler zincirine kaynaklık etmektedir. Diğer yönüyle, inanan insanları doğumdan ölüme, hatta ölümden öteye, mezarda, ahirette, Cennette ya da Cehennemde onları kuşatması bakımından temel ve terk edilmez değerlerin başında yer almakta; kendisiyle başka bir değerin de kıyaslanması mümkün olmamaktadır. Günlük hayatımızda, evlerde, iş yerlerinde ve taşıtlarda rastladığımız Kur’an veya Kur’an’dan alınmış ayetler bunun en güzel örnekleridir. Herkes kendi beklentisine göre duvara asılan, mermere kazınan ayete bir anlam yüklemektedir. Bu haliyle Kur’an hayat anlayışımızın tam ortasında, inancımız, idealimiz, bereketimiz, duamız, şifa kaynağımız, koruyucu kalkanımız ve her şeyimizdir. Ona gösterilen bu olağan üstü saygının eksiltilmeden, eskitilmeden korunması ve devam ettirilmesi gerekmektedir. Kur’an’a karşı en küçük bir saygısızlık, değerler sistemimizden, maneviyat dünyamızdan ve kültür algımızdan bir temelin sallanması veya kayması anlamına gelir ki, bu da ciddi bir tehlikedir.

Mısırlı bir bilgin Kur’an’nın edebî vechesini, muhtevasını anlatmak için görüşünü şöyle beyan etmektedir:

“Kur’an şeklen ne şehirlilerin nazikliğini, ne de bedevilerin kabalığını yansıtır. O ölçülü bir şekilde şehirlinin tatlılığına, bedevinin de gücüne sahiptir. Kur’an’ın hecelerinin ritmi düz yazı üslubundadır ve az da olsa şiire benzemektedir. Duraklar ne düz yazı şeklinde ne de şiir şeklinde, tam tersine bir harmoni ve ritmik simetri görünümündedirler.

Kur’an’ın kullandığı kelimeler ne bayağı, ne de nadir olan kelimelerdir; tam tersine ifade olarak şaşırtıcı derecede asil görünmektedirler. Cümleler öyle özlü bir şekilde kullanılmış ki, az sayıdan meydana gelen kelimeler, açık bir anlam zenginliğini ifade etmektedirler. Kur’an’ın ifade tarzı apaçık, insanüstüdür. Çünkü onda akıl ve duygu daima ters oranda beraber bulunduğundan bununla Kur’an, psikoloji kanunlarını yıkıp geçmektedir. Biz Kur’an’da sürekli karşı fikirlerin çarpışan güçlerini görürüz. Biz onda tarihî olayları, argümanları, doktrinleri, kanunları ahlaki prensipleri, ikna edici öğretileri duygulu bir etkiyle buluruz. Şayet bir surenin ve Kur’an’ın tamamının yapısını gözden geçirirsek bu planı Kur’an’ın her yerinde buluruz ki, bunu hiçbir insan icat edemez.”[1]

Müslümanlar yüzyıllar boyu Kur’an-ı Kerim’in anlaşılabilir gerçeği adına birinci ve ikinci elden yığınla büyük-küçük tefsirler yazdılar. Bunlar öyle çoğaldı ki, kutsal vahyin diriltici ve yaratıcı nefesini neredeyse idam ettiler. Bazı bilginler iddia ediyorlardı ki, İslâm’ın biricik temeli olan Kur’an vahyine dönemin zamanı geldi. Hatta bazı modernistler İslâm hukukunu, hadis kaynaklarını bile yenileşmenin dışında tutuyorlardı. Eğer Kur’an doğru yorumlanırsa, özel, siyasî, dinî ve sosyal hayatın her alanındaki muhtemel problemlere çözüm olabilir. Eğer modern bilimler ile geleneksel Kur’an yorumu ittifak etmezse, Kur’an vahyinin anlaşılmasındaki eksikliği aramak boşuna olur. İndo Pers İslâm felsefesinin büyük şair ve filozofu, Pakistan’ın manevî babası Muhammed İkbal, Kur’an’ın Dünyası “Ebediliğin Kitabı/Buch der Ewigkeit” adındaki kitabı okuyanlara bu yenilikleri gösteriyor, coşkun bir şekilde buna hamd ediyordu. Aynı zamanda Kur’an’da Müslümanların düşünce ve davranışları için tek bir prensip olduğunu tespit etti. Kur’an’ın ayetlerinin akıllı bir şekilde yorumlandığı takdirde Bergson ve Einstein’ın fikirlerinin bulunacağı konusunda, tereddüdü olmadığını bizzat kendi tespit etti. İkbalin tefsir San’âtı böyle bir felsefeye oturur, modern İslam’ı bir görüşün ilginç bir nesnesi olarak ortaya koyar.

Kur’an, İslam san’âtının da hem ifade hem de tezyin kaynağıdır. Yüzyıllar boyu her türlü dinî ve felsefî görüşün temeli olduğu gibi, tasavvuf ve şiirin tükenmez sembol kaynağı yine Kur’an’dır. Onun sözlerini anlayıp anlamamak önemli değil, milyonlarca mümin için makbul bir teselli kaynağı, bundan dolayı şeklî san’âtlar için onun anlamı değer biçilmez olmuştur. İslâm mümkün olduğu kadar canlı varlıkların resmini yapmaktan uzak durmuş, fakat bunun için süslü arabesk ve geometrik şekilli süsleri ve daha çok da eski zamanlardan günümüze kadar İslâm ülkelerinde yazı San’âtına büyük ilgi gösterilmiştir. Allah’ın sözünü mümkün mertebe en iyi şekilde yazmak kaligrafi san’âtının en büyük hırsı idi. Hattatlar için birinci yüzyılda sertliği yavaş yavaş kaybolan kaba köşeli kûfî yazısı parşömen kâğıdına yazsınlar veya san’âtlı olarak süslü sarkıklara yazsınlar, ya da Kur’an’ın ayetlerinden binaların pervazlarını tasarlasınlar yahut da taşlara oyulmuş, fayanslara işlenmiş pervazlar, camilerin kapılarını ve kubbelerini süslemiş yahut bir padişaha mahsus olan Kur’an nüshasının muazzam sayfaları, siyah ve altın rengiyle uyumlu bir biçimde yazılmış nesih ve süslü yazılar veya büyüteçle okunabilen Kur’an nüshaları yazmışlar, onların başlangıç sayfaları zengin yapraklı altunî ve mavi arabesklerle süslenmişler, deri ya da ruganla ciltlenmişler, her hattat, mühezzip, taş ustası, mozaikçi, mücellit, Allah’ın sözüne en iyi formu verebilmek için san’âtının en iyisini yaptı. Pek çok padişah yüzyıllar boyu bizzat kendileri san’ât dolu Kur’an nüshaları yazmışlar, ona kendi elleriyle emek vermişlerdir.

Mimari eserlerimizin muhteşem görüntüsünün arkasındaki ruhu besleyen, onları inşa eden, anlam katan yine Kur’an’dır. Özellikle dinî mimarimiz, camilerimiz her yönüyle, hatta her taşıyla Kur’an’ın yorumudur dersek, hatta etmiş olmayız.

Halkımızın Kur’an’a karşı gösterdiği ilgi ve saygı da her türlü takdirin üstündedir. Pek çok evde diğer kültürlerdeki resim yerine, ince süslü hatlarla yazılmış Kur’an ayetleri, dindar ev sahibinin bunların manasını anladığından değil, her zaman kutsal kitaba yönelmesi gerektiğinden, aynı zamanda göz değmesine karşı koruyucu bir araç olarak da kullanılmaktadırlar. Yine pek çok evin ebeveyn odasında yatağın üstünde süslenmiş bir ipek torbanın içinde Kur’an’ın asılı durduğunu, bununla onların evlilik barışını garantilemek istedikleri görülmektedir.

Kur’an’da ona temiz olarak dokunulması emrolunduğundan, o özel bir örtü ile korunmakta, kadınlar özel hallerinde abdestsiz olduklarından Kur’an’a dokunamazlar; gusül abdesti aldıktan sonra tekrar ona el sürmeleri caiz olur. Kur’an’ın yüceliğini göstermek için, en azından bu Türkiye’de böyle, onu rafın en yüksek bölümüne koymak veya köy evlerinde yükseğe konan Kur’an’ın üzerine bir örtü örtülmektedir. Kur’an’ı okumak isteyen açmadan önce onu öper daha sonra açar okur.

İki kapak arasındaki Allah’ın sözüne iman, onunla tutarlı bir ilişki yürütmektedir. Hatta bu o dereceye varmıştır ki, bazı takva sahibi insanlar şimdi bile Türkiye’de yapılan, Kur’an baskısının ilahi vahiy olduğunu düşünüyorlar; sadece surelerin değil, ayetlerin ve harflerinden, hatta birkaç yüzyıldan beri oluşan sayfalara ayrılışı bile sihirli bir tefsir yöntemi olarak algılamayı düşünüyorlar. Kur’an’ın ilk baskı denemesine, baskı hatalarıyla metnin kutsallığını bozabileceği korkusuyla kaba sofular tarafından karşı konmuştu. Anlasa da anlamasa da, ilahi sözün gücü Müslüman için etkilidir. Belli veya herhangi bir surenin üç, yedi veya kırk defa tekrarlanarak okunması, değerli bir ibadet tarzı olarak, bir adağın ifası olarak kabul edilebilir. Mesela: “Şöyle şöyle olursa, ben kırk Yasin okuyacağım.” Yasin, 36. Sure, özellikle ölüler için okunmakla birlikte,  genel de her şey için etkili olduğu kabul edilir. İslâmî hayat tüm yorumlarıyla Kur’an üzerine temellendirilmiştir.[2]

Kur’an Nasıl Bir Kitaptır?

Bediüzzaman’ın da Kur’an’a bakışı var. Onun Kur’an’ı tavsif ve tanımlaması derinlikli olduğu kadar da kapsayıcı,  tanıtıcı ve etkileyicidir. Kur’an nedir, tarifi nasıldır, sorularına verdiği cevap şaheserdir. Onu dinleyelim:

“Kur’an; şu kitab-ı kebir-i kainatın bir tercüme-i ezeliyesi, ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi, ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri, ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı, ve sutûr-u hadisâtın altında muzmer hakaikin miftâhı, ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı, ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi, ve şu İslâmiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi, ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası, ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı,bürhan-ı kâtıı, tercümanı sâtıı, ve şu âlemi insaniyetin mürebbisi, ve insaniyeti kübra olan İslamiyetin mâ ve ziyası; ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi, ve insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdisi, ve insanlara hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem insanın bütün hâcât-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddes, hem bütün evliya ve sıddikinin ve urefa ve muhakkıkinin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına layık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kiâb-ı semavîdir.

Kur’an, Arş-ı azamdan, İsm-i azamdan, her ismin mertebe-i azamından geldiği için, On İkinci Sözde beyan ve ispat edildiği gibi, Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamıdır, hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır, hem bütün semavat ve arzın Halıkı namına bir hitaptır, hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükalemedir, hem saltanat-ı amme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir, hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir, hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır, hem İsm-i azamın muhitinden nüzul ile Arş-ı azamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddestir. Ve şu sırdandır ki, Kelamullah ünvanı, kemal-i liyakatle Kur’an’a verilmiş ve daima da veriliyor.”[3]

Said Nursi’nin, Kur’an mevcudatı, yani varlık âlemini ikna edici anlatımla bütünleştirmesi büyük bir başarıdır. Bunu başka tefsirlerde görmek çok zordur. Sunmuş olduğumuz cümleleri okuyan, dinleyen bir insan, varlık âleminin adeta satırlara dökülmüş, kelimelere dizilmiş Kur’an olduğunu ayan beyan görür. Bununla da yetinmeyen Bediüzzaman, fizik ve metafizik dünyanın yorumunun Kur’an olduğunu, varlık âleminde ince ince döşenmiş “Esmâ-i Hüsnâ”nın sadece Kur’an tarafından keşfedilip ortaya çıkarıldığını, hadiselerin altındaki görünmez gerçeklerin anlaşılması Kur’an’la olacağını bildirerek, bu dünyada ahiret âlemi hakkında gerçek sözü onun söylediğini, görünmez ve bilinmez dünyanın tek haritası ve rehberi Kur’an olduğunu ihlâslı, tesirli bir anlatımla beyinlerimize yerleştirmektedir. Allah’ın Kelamı unvanı neden Kur’an’a verildiğinin cevabını ararken, fizikle metafiziği, olaylarla Kur’an gerçekliğini, tasavvufî mistik tecrübelerin Kur’an’dan beslendiğini belirttikten sonra, kaynak itibarıyla Kur’an’ın Esmâ’nın en kemal noktasından süzülen, tenezzülâtı ilahiye olduğundan, İslam medeniyetinin nebean ettiği pınar, ümmetin pedegojik yönden beslendiği kayıtsız şartsız bir mektep olduğunudan, ona Allah kelamı denilmiştir. Her şeye kadir olan Allah’ın ihya edici ve düzenleyici sözü ancak böyle olurdu. Onun kaleminden dökülen veciz olduğu kadar şümullü, cezaletli cümleleri yazıya dökmek ne kadar zor olduğu ortadır.

Bediüzzaman Risâle-i Nur’un birçok yerinde tekrar ederek; “Risâle-i Nur Kur’ân’ın çok kuvvetli, hakiki bir tefsiridir” açıklamasına yer vermektedir. Bununla onun amacı halkın inanç değerlerini harekete geçirmek, onların ilgisini Risale-i Nur’a çekmektir. Risâle-i Nur’un bilinen tefsirlerin tarzında bir eser olmadığı iddiasına karşılık, bu itiraza açıklık getirmek, cevap vermek için iki kısım tefsir bulunduğunu ifade eder:

“Birisi malûm tefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın imani olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve izah ve ispat etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti vardır. Zahir malûm tefsirler bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risâle-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannit feylesofları susturan bir manevi tefsirdir.”[4]

Kur’ân’ı tefsir etmek için kelimelerini ayrı ayrı inceleyerek lügat ve ıstılahî manalarını araştıran ve bu şekilde Kur’ân cümlelerine manâ vermeye çalışan klasik tefsirler pek çoktur. Elbette ki bunlar faydasızdır demek büyük bir haksızlıktır. Ancak aktüel problemleri çözecek, her kesime hitap edip ikna edecek eserlere acilen ciddi bir ihtiyacın olduğu müsellemdir. Diğer taraftan pozitivist akımların doğup gelişmesiyle Avrupa’da başlayıp tüm dünyaya yayılan, ülkemiz insanlığının geleneksel din ve imanını tehdit eden çağın asıl problemi iman zaafıdır. Bundan dolayı Kur’ân kaynaklı reçete eserlere şiddetli ihtiyaç olduğu bir zamanda Risâle-i Nur, Kur’ân’ı Kerim’in asrın ihtiyaçlarına cevap veren âyetlerini tefsir etmiş ve bu konuda makul çözümler üretmiş olduğundan halkın çok yoğun ilgisine mazhar olmuştur.

Bediüzzaman; “Kur’ân’ın bir kısmı diğer bir kısmını tefsir eder” düşüncesinden hareketle müfessirleri bu konuda uyarmaktadır. Ona göre Kur’ân’a tefsir yazmak kolay değildir. Zira Kur’ân’ı tefsir etmek isteyen bir kimse öncelikle Kur’ân’ın bir kısmının diğer bir kısmını tefsir ettiğini nazara almalı, Kur’ân âyetlerini doğru bir şekilde muvazene ve muhakeme etmelidir. Böyle yapmadığı takdirde Bektaşî’nin durumuna düşmekten kurtulamaz, diyerek Kur’ân’ın “kendi kendisini tefsir” özelliğini göz ardı eden müfessirleri tatlı bir espriyle tenkit eder. Rivâyete göre Bektaşî, namazı terk etmesine mazeret olarak Kur’ân’da “La-takrabu’s-salât’ diyor, ilerisi için de “Hafız değilim.” der ve hakikate karşı maskara olur.

Bediüzzaman’a göre müfessirler Kur’ân’ın hakkını vermelidirler ki, onların tefsirleri Kur’ân’ın kıymetini azaltmasın. Diğer taraftan, Kur’ân’ı bir biyoloji, ya da bir coğrafya kitabına benzeten ve Kur’ân’a yakışmayan bir üslûpla tefsir yazmaya çalışanları da tenkit ederek özetle şöyle demiştir:

“Belagate uygun olmayan bir tarz ile Kur’ân’ı tevil etmek doğru değildir. Zira Kur’ân’ın manaları hak olduğu gibi, ifade tarzı dahi beliğâne ve ulvîdir, güya serbest her bir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, her bir meşrep sahibine birisini verir.”[5] Bediüzzaman, meslek ve meşrebini azami ihlâs üzerine bina etmiştir. Bu duruma göre kendi ifadesiyle:

 “…değil benlik, enâniyet, dünya saltanatı da verilse bâki bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek azami ihlâsın iktizasıdır. Mesela harp içinde, avcı hattında düşmanın top gülleleri arasında Kur’ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek o gülleler içinde Habip kâtibine ‘defteri çıkar’ diyerek, at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’ân’ın bir harfinin, bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş.[6]”

İşte Bediüzzaman, Kur’ân’ın bir tek harfinin bir tek nüktesi için ölümü göze alan yiğit, kahraman bir müfessir olduğundan, kaynağın kutsiyetini muhafaza etmek için, yazdığı altı bin sayfalık Nur Külliyatının Kur’ân’a ayna olmasını sağlamaya azami gayret göstermeye çalışmıştır. O bütün kitaplarında “mehazdeki kudsiyetin muhafazası” prensibine bağlı kalmıştır. Kendi ifadesiyle şunları kaydeder:

“Ben görüyorum ki, Kur’ân’ın hakikatlerine ait bazı kemâlât, o hakikatlere dellâllık eden vasıtalara veriliyor. Bu ise yanlıştır. Çünkü me’hazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde tesirât gösteriyor. Onunla ahkâmı umuma kabul ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekil gölge etse, yani onlara teveccüh edilse o me’hazdeki kutsiyetin tesiri kayboluyor.” [7]

Bu düşünceden hareketle birçok yerde kendi nefsini ziyadesiyle yererek Kur’ân’a ve imana hizmet noktasında kendisinin de sadece bir nefer olduğuna işaret ederek, dikkatleri vahy-i ilahiye çekmek, onu göstermek ve Kur’ân’ı öne çıkarmak için bütün gayret ve dikkatini sarf etmiştir. Talebeleri tarafından kendisi hakkında beslenen bütün hüsn-i zanları bu noktanın hatırı için te’vil etmiştir. Meselâ, kendisinden biyografisini isteyen bir kişiye gönderdiği mektupta tevazuun zirvesinde olduğunu gösterir ve şöyle der:

“Tarihe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi şahsımı nesl-i atiye göstermek ve bildirmek ne isterim ve ne de liyakatim var. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrederim ki, beni kendime beğendirmemiş, dehşetli kusurlarımı bana göstermiştir. Yalnız bir cihet var ki, Risâle-i Nur bu vatana ve bu millete pek büyük menfaati, mahkemelerin ve ehl-i vukufun müttefikan kararlarıyla tahakkuk etmiş. Bu nokta-i nazardan, benim ehemmiyetsiz, biçare, perişan ve çok kusurlu şahsiyetim değil, belki yalnız Kur’ân’ın malı olan Risâle-i Nur namına sizin suallerinize cevap için bazı işaretler ederim.”[8]

Bediüzzaman, yine me’hazdeki kutsiyetin muhafazası için bugüne kadar hiçbir müellifte görülmeyecek derecede büyük bir tevazu göstererek, telif ettiği Risâle-i Nur eserlerinin Kur’ân’ın malı olduğunu ifade ediyor. Risâle-i Nur’a itiraz eden bir hocanın itirazı sebebiyle yazdığı mektupta özetle şeyle der:

“Bu zamanda milyonlar fedakârları bulunan meslek, dehşetli dalâlet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde, benim gibi yarım ümmî ve daima tarassut altında bulunan bir adam, elbette dalâlete karşı galibane mukavemet eden Risâle-i Nur’a sahip olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki Risâle-i Nur, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamanda bir mucize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam (kendisini kastediyor), binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’ân’iyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüştür. Risâle-i Nur’un onun fikrî ve ilmî zekâsının eseri olmadığına delil, Risâle-i Nur’un öyle parçaları vardır ki, bazı altı saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan Risâleler var.”[9]

Görülüyor ki, Bediüzzaman yazdığı eserlerin Kur’ân’a perde olmaması için ilginç bir üslup ve yeni bir metot takip etmiştir. Onun bütün amacı kaynağın kutsiyetine perde olmamak, aksine ayine olmaktı. Nitekim Risâle-i Nur’daki kuvvetin tesirini soranlara verdiği cevapta şöyle diyor:

“Şeref, i’caz-ı Kur’ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından bilâ-pervâ derim: Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil imandır. Marifet değil şahadettir, şuhuddur. Taklid değil, tahkikdir. İltizam değil izandır. Tasavvuf değil hakikattir; dâvâ değil dâvâ içinde bürhandır. Elhasıl yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-ı Kur’âniyenin lemaatındandır. Benim hissem yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gâyet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur’ân’ındır.”[10]

Kur’ân’ın bir tek harfinin bir tek nüktesi için şehit olmayı göze alan Bediüzzaman Kur’ân için yaşamıştır, Kur’an’la yaşamıştır. O; “Kur’ân’a ait her şey güzeldir, kıymetlidir. Zahiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür.” düşüncesinden hareketle Kur’ân’ı öne çıkarmak, onu yüceltmek ve anlatmak için bir ömür vermiştir. O adeta Kur’ân’ı terennüm etmiştir. Çünkü ona göre Kur’ân kâinatın ruhu ve aklı hükmündedir. Kendi ifadesiyle şöyle der:

“……Risâlet-i Muhammediye (a.s.m.) şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur ve vahy-i Kur’ân dahi, -hayattar hakikatinin şehadetiyle- hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır. Evet, evet, evet... Eğer kâinattan Risâlet-i Muhammediye’nin nuru çıksa gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek; belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kiyameti koparacak.”[11]

Kur’an’ı kainatın şuuru ve aklı olduğunu, bütün insanlığa rahmet olarak indirildiğine işaret eden Bediüzzaman, İslam’ın başarılı kabul edebileceği bir medeniyetin ancak ya insanların tamamına saadet veya en azından çoğunluğa (ekseriyete) kurtuluş temin etmesinin şart olduğunu belirtir.[12]

Kur’ân-ı Kerim’i kâinatın ruhu ve aklı kabul eden bir anlayışla tefsir yazan Bediüzzaman, yazdığı eserlerde Kur’ân’a ayine olmakla kalmamış, aynı zamanda Kur’ân’ın mücevher değerindeki hakikatlerini Risâle-i Nur sergisinde teşhir eden meşhur bir dellal olmuştur.

Isparta Maneviyatına Sahip Çıkıyor

Avrupa Hıristiyan dünyası Rönesans rüzgârıyla yakaladığı gelişmeyi aydınlanma dönemiyle devam ettirmiş ve on dokuzuncu yüz yılda sanayi inkılâbıyla maddi üstünlüğü elde etmişti. Bunun karşısında İslam dünyası tarihte önemli başarılara imza atmış olmasına rağmen, kültür ve medeniyetini güncelleştirememiş, çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmıştı. İslam dünyasını temsil eden Osmanlı Devleti, Batı ile girdiği askerî ve siyasî rekabetlerde geride kalmış ve ülke sınırları gittikçe küçülmüş, Müslüman Türk milleti bir cihan devletinden küçük bir kara parçasına sıkıştırılmıştı. Birinci Cihan savaşından sonra o da elinden alınmak istenmişti. Müslüman millet manevî dinamiklerini harekete geçirerek topyekun ayağa kalmış, tarihsel misyon ve vizyonuna uygun olarak asil bir savunma ile Anadolu’yu savunmuş, yabancı güçleri vatanın harimi ismetinden kovmuş, dünyadaki esir ve mazlum milletlere örnek olmuştu.

Yorgun, bitkin ve bıkkın bir cihan devletinden bakir umutlarla, yeni, genç ve diri bir Cumhuriyet inşa edilmişti. Ancak milletin manevî beklentilerinin tersine olarak, yeni Cumhuriyette çok hızlı ve sert bir kültür devrimine gidilmiş, geleneksel kültürel kurumlar kaldırılmış, yerlerine Avrupa’dan ithal edilen yeni anlayış ve kuruluşlar ikame edilmişti. Milletin bin yıldan fazla hassasiyetle, üzerine titreyerek sahiplenip savunduğu öz değerler yok edilmek istenmiş ve yerine materyalist, ateist, milletin ruh köküyle yüzde yüz ters olan anlayışlar ve uygulamalar ikame edilmek istenmişti.

Yeni bir devletin kuruluşu çerçevesinde yapılan yenilikler anlayışla karşılanması mümkün olabilecek iken, özellikle din ve maneviyât alanında yapılan değişiklikler, toplumun tarihsel misyonuyla ters düşmüş, yüz yıllardır devam eden, abidevî bilimsel ve kültürel eserler vücuda getiren milletin hafızası bir gecelik harf devrimiyle silinivermişti. Bunun peşi sıra katı kültür devrimleriyle kültürel birikim horlanarak ret edilmeye çalışılmıştı. Millet asırlardır benimsediği, savunduğu değerlerinin karşısında boynu bükük, eli böğründe çaresiz kalmıştı.

Tüm bu olumsuzluklar karşısında yiğit bir adamın mert sesi Barla’nın dağlarında yankılandı. Bu sesle sanki her bir ağaç dile geldi, “Hizmet-i İmaniyye ve Kur’aniyye”ye koştu. Bu hareketin altında, tarihî, sosyolojik ve psikolojik sebeplerin yanında manevî sâikler de vardı. Isparta’nın içinde bulunduğu bölge Anadolu’nun mayasını, dindarlığını, tarihi mirasının değerinin bilincindeydi. Bu bilinçle Isparta coğrafyası davasının azametinin farkında olan Bediüzzaman Said Nursi’ye sadakatle mukabele etmede geç kalmadı ve ona ihanet de etmedi. Onu hep sahiplendi, destekledi ve savundu. Onun öncülük ettiği “Kur’an Hakikatlerinin” neşrinde toplumun her kesiminden büyük destek geldi. Bu desteğin arkasındaki güç Kur’an’ın gücüydü. Kur’an’ı rehber edinerek, onun teklif ettiği imanın savunulması, anlatılması ve intişarı hizmetini halka sunan Said Nursi’nin elde ettiği destek halkın, doğal imanî insiyakıdır. Halkın temiz fıtratına ve tarih içersinde sergilediği din ve Kur’an algısına bakıldığında bundan başka da bir cevap beklenemezdi. İnsanlar onları var eden değerlerin, kimliklerin, ahiret umutlarının, inançlarının tahkir edildiğini, yok sayıldığını görünce can havliyle imanlarına ve Kur’an’larına olağan üstü bir gayretle sahip çıktılar.

Halkın Bediüzzaman’ın Kur’an’a hizmet çağrısına her türlü takdirin üstünde, tüm dünya ikballerini elinin tersiyle iterek coşkulu bir tarzda katılan maneviyât erleri toplumun her kademesini temsil ediyorlardı. Onların arasında âlimler vardı, askerler, subaylar, sanatkârlar, çiftçiler, çocuklar, hanımlar ve hatta engelliler vardı. Toplumun her kesimini temsil eden insanları motive ederek harekete geçiren sebep acaba neydi? Akademik bir soru olarak bu henüz ortada durmaktadır. Bir insanın bir işe yönelmesinin pek çok sebep ve gerekçeleri olabilir. Yapılan işin sonucuna göre gerekçelerin her biri ayrı ayrı ele alınıp değerlendirilmesi gerekir. Kanaatimce Risale-i Nur hareketinin arkasındaki en güçlü muharrik Kur’an’dır. Bediüzzaman, eserlerinde sürekli, Kur’an’ı öne çıkarması ve daima en güçlü vurguyu ona yapmasıdır. Mehmed Akif’in Kur’an’dan ilham alıp asrın idrakine göre İslam’ı yorumlama projesini Said Nursi başarılı bir şekilde uyguladığını söyleyebilmek için elimizde yeterince gerekçe bulunmaktadır. Risale-i Nur Kur’an’ın tefsiri olduğu farkı vesilelerle dile getirilmiştir:

Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı imân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kâinattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki: "Aradığınız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân nâmındaki kitaba mürâcaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hàlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır" diye taharrîye başladı.

Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle, en evvel mânevî İ’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risâle-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risâleleri, âyât-ı Fürkàniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risâle-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafa hakâik-i Kur’âniyeyi mücâhidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki; onun üstâdı ve menbâı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risâle-i Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın, kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüş ise, değil tenkit ve îtiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risâle-i Nur’a havâle ederek, yalnız, bir kısa işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

Birinci Nokta: Nasıl ki, Kur’ân bütün mu’cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakâikıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mu’cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da bütün mu’cizâtıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kâtıasıdır.

İkinci Nokta: Kur’ân, bu dünyada öyle nûrânî ve saadetli ve hakîkatli bir sûrette bir tebdil-i hayat-ı içtimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde hem hayat-ı içtimâiyelerinde, hem hayat-ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idâme etmiş ve idâre etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikâmet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.” [13]

Kur’an’ı tanımlayan bu veciz ifadelerin tamamı üzerinde durmamız konu açısından imkânsız olduğundan, bazı noktalarına işaret etmekle yetinmek istiyoruz. Varlık âleminden yaratıcısını soran bir gezginin dilinden, hayatın gayesini, hayatın kendisini anlamlandırma ancak Allah’a iman etmekle olabileceğini vurguladıktan sonra, İslam dininin temeli, İslam medeniyetinin ruh ve kalbi olan Kur’an’a sözü getirerek Kur’an’ın dil yönünden, edebiyat açısından dikkatlice incelenmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bunun için gezgin, çağdaş bir tefsir olan risale-i Nur’a bakmalı, insanları her yönüyle güçsüzlüğe sürükleyen, aciz bırakan ifadelerinin değerini, anlamını oradan okumalıdır. Kur’an’ın yüksek edebî açıklama yöntemi, insanları eli bağlı dilsizler haline getirmektedir.

Risale-i Nur’un kaynağı Kur’an’dır, Kur’an da Allah’ın kelamıdır. Bediüzzaman, Kur’an’ın Hz. Peygamberin (as), risaletinin delili olduğu gibi, Kur’an’ın insan üzerinde yaptığı köklü, bütüncül değişiminin tam bir örneği olması bakımından da Muhammed (as) Kur’an’ın kanıtıdır, mucizesidir. Diğer taraftan, İslam’ın gelmesiyle Ortadoğu’da başlayıp, eski dünyanın önemli bölgelerinde meydana gelen büyük değişimi farklı bir biçimde okuyarak, bireyi her yönüyle değiştiren, temizleyen, yönlendiren ve onu tezyin eden Kur’an’a önemli vurgular yapmaktadır.

Sürekli değişim ve arayış içinde olan insanın, temel değerlerinin tehdit altında olduğunu algılayıp buna duyarsız kalması mümkün mü? Tüm yönleriyle onu donatıp kuşatan kimliği, öz değerleri tehdit altına girdiği zaman, fizyolojisine karşı tehditte olduğu gibi, insan toptan savunmaya geçer. Cumhuriyetin erken döneminde Isparta halkının yaptığı da bundan başka bir şey değildir. O kimliğine yapılan saldırıyı can havliyle savunmaya geçmiştir.

Halkın Bediüzzaman’a gösterdiği sarsılmaz güven, kopmaz ilgi ve alaka, onun görüşlerindeki samimiyet ve tutarlılığının yanında, kendisine yapılan zulüm ve işkencelere karşı Kur’an’nın emrettiği imanla donanları affetmesi ve onları bağışlaması onun civanmertliği halkın takdirine mazhar olmuştur:

"Eğer, Risâle-i Nur’u tenkit fikriyle tetkik eden adliye memurları imanlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni îdam ile mahkûm etseler, şâhit olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü, biz hizmetkârız; Risâle-i Nur’un vazifesi, îmânı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i îmâniyeyi, hiçbir tarafgirlik girmeyerek yapmaya mükellefiz. " Işte ey heyet-i hâkime! Bu hakîkate binâen, Risâle-i Nur’un cerh edilmez kuvvetli hüccetleri, elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş. Aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim; gücenmem. Bunun içindir ki, eşedd-i zulüm ile, bir eşedd-i istibdat tarzında, şahsımı hiç ömrümde görmediğim ihânetlerle çürütmekle, damarıma dokundurulduğu halde, tahammül ettim. Hattâ bedduâ da etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnad edilen suçlara karşı, elinizdeki Risâle-i Nur’un mecmuaları benim mukabele edilmez müdâfaanâmem ve cerh edilmez îtiraznâmemdirler.” [14]

Bu kadar iddialı, samimi bir tarafsızlığın, mertliğin ve merhametin gerekçesi dünyevî bir makam ve menfaat olabilir mi? Yüce bir maksadın dışında hangi sebeple böyle bir özveri ilan edilebilir?  Halkı ikna eden işte böyle şefkatli ve asil bir duruştur.

Top yekûn halk tabakalarını harekete geçiren bu Nur akımını birkaç sayfalık yazıda ifade etmenin güçlüğü açıktır. Ancak ortada başarılı bir sonuç varsa, bu Kur’an’ın başarısı, ondan kaynaklanan bir hizmet anlayışının sadakatle devamının başarısıdır. Özellikle de maddî hiçbir beklenti içinde olmadan ihlâslı, yoğun bir hizmetle onu destekleyen Isparta kahramanlarının, daha doğrusu, onlara yakışır bir tabirle “Kur’an Kahramanları”nın akıl almaz fedakârlıklarını birkaç satıra yerleştirmek mümkün mü? Onların tarihe mal olmuş şanlı hizmetlerini saygıyla selamlarken, rahmet-i Rahmana kavuşanlara mağfiret, hayatta olanlarına bereketli, sağlıklı ömürler dilerim.

Dipnotlar:
[1] M. Abdullah Draz, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer, Çev. Nureddin Demir, İstanbul,1983, 17-18; En Mühim Mesaj Kur’an, Çev. Suat Yıldırım, Ankara, 1985, 164-165;Hüseyin Yaşar, Alman Oryantalizminde Kur’an’a Bakış, İstanbul, 2010,173.

[2] Hüseyin Yaşar, Alman Oryantalizminde Kur’an’a Bakış, İstanbul, 2010,1701-178.
[3] http://www.risaleinurenstitusu.org/ IsaratulIcaz,15.

[4] http://www.risaleinurenstitusu.org/Tarihçe-i Hayat, 517.
[5] http://www.risaleinurenstitusu.org/ Sozler, 127.

[6] http://www.risaleinurenstitusu.org/ EmirdagLahikasi,459.
[7] http://www.risaleinurenstitusu.org/Mektubat, 307.
[8] http://www.risaleinurenstitusu.org/Tarihçe-i Hayat, 26.
[9] http://www.risaleinurenstitusu.org/Tarihçe-i Hayat, 268.
[10] http://www.risaleinurenstitusu.org/Mektubat, 365.
[11] http://www.risaleinurenstitusu.org/Lemalar, 329.
[12] http://www.risaleinurenstitusu.org/ Sozler, 653.

[13] http://www.risaleinurenstitusu.org/Sozler,410-411.
[14] http://www.risaleinurenstitusu.org/ Tarihçe-i Hayat, 491.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 361-377,  Risale Akademi. 

 
popüler cevapdünya atlası