İslâmofobinin Menşei

Eklenme Tarihi: 13 Aralık 2016 | Güncelleme Tarihi: 12 Şubat 2017

İdris TÜZÜN

“Firavun arzda azgınlaştı. Ve arz ehlini çeşitli fırkalara böldü. Onlardan bir fırkayı güçsüz buluyor, oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. O fesat çıkaranlardandı. Biz ise orada güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (oraya) varis kılmak ve onları o memlekette hâkim kılmak, Firavun ile (veziri) Hâmân’a ve ordularına ise, onlardan korktukları şeyi göstermek istiyorduk”. Kasas, 4-6

İslâm ve terör

20 yıla yakın bir zamandır İslamofobi yani İslam’dan, Müslüman’dan korkma hastalığı literatüre girdi. Gerçi günümüzde bütün dünyada katledilen, öldürülen, işkence gören, hakaret ve alaylara maruz kalan hep Müslüman’lardır, fakat nedense korkan diğer insanlardır.

Bilindiği gibi, İslâmiyet savaşta bile kadınların, çocukların, ihtiyarların, silahsız masum insanların öldürülmesini yasaklamıştır. İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren bazı istisnalar haricinde Müslümanların savaşlarda sivil halka dokunmadığı tarihi bir gerçektir.

Savaşta düşmanın kadınları, çocukları ve diğer sivil insanları öldürmek yasak olursa, barış ortamında evleviyetle yasak olur. Peygamberimiz (s.a.v) “Mümin, insanların canları ve malları konusunda kendisine güvendiği şahıstır” buyurmuştur. Dikkat edilirse hadisde mümin yalnızca Müslümanların değil bütün insanların güvendiği kimse olarak tarif edilmiştir.

Hal böyleyken bugün Batı medyası Müslümanları nasıl oluyor da gözü dönmüş cani teröristler olarak tanımlıyor ve nasıl oluyor da bu tanım bütün dünyada makes buluyor.

İslamofobinin Menşei

Hitler’in propaganda bakanı Gobels’in propagandanın doğruları aktarmayı değil, halkı etkilemeyi amaçladığını, bu amaca ulaşabilmek için gerektiğinde yalan söylenmesi gerektiğini, bu yalanın ne kadar çok tekrar edilirse o kadar tesirli olacağını ve kitlenin ona inanacağını söylediği aktarılır.

Günümüzde Gobels’in söylediklerine uygun şirret bir propaganda yapılmaktadır. Müslümanlar olarak biz ne kadar İslâm’ın barıştan yana olduğunu, samimi bir Müslümanın karıncayı bile incitmeyeceğini yemin billah ederek anlatsak da, bu karşı tarafın umurunda bile olmayacaktır. (Yani kurt kuzuyu yemeyi kafasına koymuş.)

Peki, bunların derdi nedir de İslâm’a ve Müslümanlara karşı böyle bir linç hareketine giriştiler? Bu soruya değişik cevaplar verilebilir. Burada pek çok sebepten yalnızca biri üzerinde durmak istiyoruz.

1990’lı yıllarda “Varşova Paktının” çökmesinin hemen ardından, Batı medyasında İslâm’a yönelik yoğun bir saldırı başladı. Yazılan ve söylenenlere göre Batının yeni düşmanı İslâm’dı ve İslâm “küresel bir tehdit”, “komünizm kadar belki ondan da tehlikeli bir düşman”dı. Bu mevzuda pek çok şeyler yazılmakla beraber, hiçbiri doğuda ve batıda Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesi kadar ses getirmedi. Huntington bu makalesinde kısaca şöyle diyordu: “Dünya politikasında –kapitalist sosyalist çatışmasının bittiği- yeni dönemde ideolojik ve ekonomik çatışmaların yerini kültürel ağırlıklı medeniyetler çatışması alacak. İlerde başta İslâm ve Konfüçyanizm olmak üzere diğer kültür ve medeniyetler batı medeniyeti için tehdit edici bir unsur olacaklar. Bu yüzden batı, bu medeniyetlere karşı kendi üstünlüğünü muhafaza etmek için tedbir almalıdır.” (Derleyen: Murat Yılmaz, Medeniyetler Çatışması, Vadi yy. 7. Baskı, s, 22-50.)

Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi kısa bir zamanda Amerikan’ın yeni dönem politikası haline dönüştü. Bu politika şaibeli Dünya Ticaret Merkezine çarpan uçaklardan sonra, daha belirgin ve resmi bir şekil aldı. Arkasından da Afganistan ve Irak işgal edildi.

Varşova Paktının yıkılmasının hemen ardından, Batının İslâm aleyhtarlığına başlaması, ister istemez akla şu soruları getiriyor: Daha önce İslâm dünyayı tehdit eden bir tehlike değil miydi? Eğer “değil” idiyse, Varşova Paktının yıkılmasından sonra, İslâm âleminde ne gibi değişiklikler oldu da İslâm tehlikeli bir hale dönüştü? Varşova paktının çökmesiyle, İslâm’ın Batıyı tehdit edecek hale gelmesi arasında bir bağlantı var mı? Varsa ne?

İslâm ülkelerinin hiçbirinin –meselâ dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Afganistan’ın-  ne Amerika ne de Avrupa ülkeleri için tehdit oluşturabilecek yapıda olmadığı herkesin bildiği bir konudur. Buna rağmen, Batı’nın –daha doğrusu Amerika’nın- İslâm’ı dolayısıyla İslâm ülkelerini küresel bir tehdit olarak takdim etmesinin, aslında başka sebepleri var. Bu sebepleri biz yine Huntington’un başka bir makalesinden öğreniyoruz.

Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesinden çok önceleri “Demokrasilerin Yönetilemezliği” adlı başka bir makale yazmıştı. Bu makalenin sonuç kısmında şöyle diyordu:

“Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği birbirlerine kelimenin klasik anlamında milli-devlet olmamak hususunda benzerler. Her ikisi de kendilerini siyasal ideolojik kavramlarla tanımlarlar. Bundan dolayı Amerikalılar, Komünizmin yıkılışını akıllarını başlarına getirici bir olay olarak görmüşlerdir. Orada olan burada da olabilir mi? Bazıları olacağını düşünüyor.” (..) Çin bir çok hanedanın yıkılışını atlattı. Ve Komünizmin yıkılışından sonra da Çin hala ortada duruyor. Ama Birleşik Devletler kimliğini tanımlayan siyasal ideolojinin sona ermesinden sonra yaşayamaz. Liberal demokrasinin ortadan kalkması ile birlikte Birleşik Devletlerde tarihin çöplüğündeki Sovyetler Birliği’nin yanına gider. Demokrasinin her yerde başarıya ulaşması bunu mümkün kılar. Çünkü Birleşik Devletler hep kendisini bir şeylerin karşıtı olarak tanımlamıştır: 3. Georg’un Avrupa monarşilerinin, Avrupa emperyalizminin, faşizmin, Komünizmin. Ortada sürekli kendi kimliğimizi şekillendirmemize yardımcı olan bir düşman olmuştur. Kime karşı olduğumuzu bilmez isek, kim olduğumuzu nasıl bileceğiz? (..) Bugün bizim gibi demokrasilere kalan soru, Amerikan demokrasisinin gücü ne ölçüde -ona güç ve hayat veren- bazı dış “diğer”e dayanmaktadır?” (Derleyen: Murat Yılmaz, Medeniyetler Çatışması, Vadi yy. 7. Baskı, s, 123-128.)

Huntington’un bu makalesi daha sonraki “Medeniyetler Çatışması” tezinin, eksik kısımlarının tamamlanmasına ve anlaşılmasına yardım ediyor. Yazar birinci makalede “Amerika’nın varlığı bir düşman yokluğundan dolayı tehlikede, bize bir düşman lazım” diyor. Diğer makalede ise bir durum değerlendirmesi yapıp düşmanı tesbit ediyor.

Amerika, Avrupa ve diğer ülkelerdeki İslâm aleyhtarı yaygaraların ve Müslüman karşıtı politikaların sebebini bu perspektiften bakınca, biraz daha farklı anlayabiliriz.

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası