İslâm Medeniyetinin Kaynağı Olarak Kur’an

Eklenme Tarihi: 08 Mayıs 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ziya KAZICI’nın 1. Kur’an Medeniyeti Sempozyumu Açış Konferansıdır

Kaynağını Kur’an ve buna bağlı olan Hz. Peygamber’in Sünneti’nden alan “İslâm Medeniyeti”, Müslüman olan bütün milletlerin müştereken meydana getirdikleri bir medeniyetin adıdır. İslâm Dini’nin bir tezahürü olarak gelişen bu medeniyetin tarih sahnesine çıkışından kısa bir müddet sonra Müslümanlar, Cebel-i Tarık Boğazı’ndan Çin Seddi’ne kadar olan bir coğrafyayı ellerine geçirdiler. Kur’an’ın, bu medeniyette mücessem hale getirdiği anlayışa göre Müslümanlar, ellerine geçirdikleri (fethettikleri) bölgelerde yaşayan yerli halka şefkat, merhamet ve insanî anlayışla muamelede bulundular. Onlar böyle davranmak zorunda idiler. Çünkü inandıkları Kitap (Kur’an), bunun dışında bir muamelede bulunmayı kendilerine yasaklamıştı. Nitekim Kur’an-ı Kerim, “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel tarik (yol) hangisi ise onunla yap.”[1] Keza “Dinde zorlama yoktur.”[2] gibi âyetler, İslâm’ın başka din ve anlayışlara sahip olan insanlara bakış açısı ve nasıl davranmaları gerektiğini açık ve net ifadelerle ortaya koymaktadır. Bu emir ve bunlara bağlı olarak Müslüman efkâr-ı umumiyesinde meydana gelen anlayış sonucunda İslâm tarihinde zorla İslamlaştırma gibi bir harekete rastlanmaz. İslâm, Müslümanların fethettiği topraklarda yaşayan hiç kimsenin zorla dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Hak ile bâtılın neler olduğunu, inançlar arasındaki doğru yolun hangisi bulunduğunu belirtmekle yetinir. Zorlama sonunda Müslüman olma keyfiyetinin İslâmî bir hareket olmadığını beyan etmekten de çekinmez. Müslüman devletlerin yönetimi altında gayr-i müslimlerin (Müslüman olmayanların) müreffeh bir hayat yaşamaları ve inançlarına göre serbestçe ibâdet etmeleri böyle bir anlayışın sonucu mümkün olmuştur. Böyle bir uygulama İslâm medeniyetinin manevî cihetinin ne kadar insanî olduğunu göstermektedir.

Kelime anlamı olarak “medeniyet” şehirleşmek ve şehir hayatını benimsemek demektir. Arapça “şehir” demek olan “medine” kelimesinden türetilen “medeniyet”, Batı dillerindeki “civilisation” a karşılık olmak üzere dilimizde XIX. yüzyıldan itibaren kullanılmaktadır. Osmanlı yazarlarının, bundan önce insanlığın maddî ve manevî bakımından yüksek refah dönemlerini anlatmak için medeniyet anlamında imar, umran ve ma’mur kelimelerini kullanmayı tercih ettikleri görülür.[3]

Tarihten günümüze kadar insanın bulunduğu her yerde az veya çok medenileşme hareketinin görüldüğü bilinmektedir. Zira toplu yaşayışın (sosyal) doğurduğu medenî ilerlemeler, insanın yeryüzünde var olduğu günden beri devam etmektedir. Bu bakımdan günümüze gelinceye kadar birbirinden farklı kaç medeniyetin geldiği kesin olarak bilinememektedir.

Kısa sürede gelişip büyüyen İslâm medeniyeti sayesinde Müslümanların Cebel-i Tarık Boğazı’ndan Çin Seddi’ne kadar olan bir coğrafyayı fethettiklerine biraz önce temas edilmişti. Müslümanlar, gerek medeniyet, gerek kültür ve gerekse müesseselerinin en önemli iki kaynağı olan Kur’an ve buna bağlı olarak teşekkül eden Sünnet’in yol göstericiliği ışığında kısa bir müddet içinde ilim, fen, sanat, iktisat, tıp, edebiyat, tarih ve felsefe gibi ilimlerde büyük ilerleme kaydettiler. Bu sayede İslâm medeniyeti, Asya, Afrika ve Avrupa’nın önemli bir kısmını içine almakla kalmamış aynı zamanda başka ve özellikle günümüz Avrupa’sının medeniyeti olarak isimlendirilen Batı medeniyetinin gelişmesinde de önemli rol oynamıştır. Bugün aktif fonksiyonunu kaybetmiş gibi görünmekle beraber halen yaşamakta olan bu medeniyetin, Batı medeniyeti üzerinde büyük bir etkisi bulunmaktadır. Bununla beraber günümüzde pek çok kimse bunun farkında değildir. Ama tefekkür ve ilimle uğraşmayı nafile ibadetlerden daha üstün tutan, böylece ilmi teşvik eden, âlimin uykusunu dahi değerlendiren ve âlimin mürekkebini şehidin kanından üstün tutan bir dinin mensubu, elbette ilimle meşgul olacaktır. Böyle bir uğraş ise medeniyet ve vâsıtalarının gelişmesine yardımcı olacaktır.

İslâm medeniyeti, İslâm Dini’ni kabul eden milletlerin el birliği ile meydana getirdikleri ortak bir medeniyetin adıdır demiştik. Bununla beraber bu medeniyetin kuruluş ve gelişmesinde Araplar, İranlılar ve Türklerin büyük payları olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim W. Barthold’un da işaret ettiği gibi İslâm Medeniyeti ve Arap Medeniyeti adı, Orta Zaman Şark Medeniyeti’ne verilmektedir. Bu medeniyeti meydana getiren Müslümanlar, sadece Araplar olmadığı gibi, Yakın Asya ve kısmen Afrika halklarının tamamı, devlet dini olan İslâm Dini’ni, ilim ve edebiyat dili olan Arap dili vâsıtasıyla birleşmişlerdi.[4]

Genel anlamda kabul gördüğü gibi dinler, toplumların düşünce, anlayış, hareket ve davranışlarının şekillenmesinde büyük rol oynarlar. İşte İslâm medeniyetinin doğuşunu, gelişmesini ve şekillenmesini sağlayan en büyük etken, bu dinin kitabı olan Kur’an tarafından ortaya konan ve uygulanması istenen prensiplerdir. Bu prensiplerin başında da ilim gelmektedir. Zira ilim olmadan ilerleme ve gelişmeden söz etmek mümkün değildir. İslâm’ın dünya görüşünün tam ve doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için bilgiye ihtiyaç vardır. Bu sebeple Kur’an’ın kuşatıcı bir kavramı olan ilim, âlem tasavvurunda hayatî bir önem arz etmektedir. Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu ilim kavramı, İslâm medeniyeti içerisinde çok zengin bir bilgi kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Toplumu ıslâh edip geliştirmek için eğitim – öğretim faaliyetleri programlarının yapılmasına ve bu programların zamanla sistemli bir şekilde geliştirilmesine olan ihtiyaç bilinmektedir. Buna göre İslâmî eğitim ve öğretimin gayesi, iyi ve dengeli insan (insan-ı kâmil) yetiştirme olmaktadır. Bu anlayış, ırk, dil, renk, zaman, sınır ve coğrafî bölge gibi kayıtlarla sınırlandırılmış değildir.[5]

Bilindiği gibi Kur’an, ilk âyeti ile eğitim ve öğretimi emreden bir dinin Kitabı’dır. Bu Kitab’ın gönderildiği peygamber de ümmetine bu yolda talimat veriyordu. Kitab ve Sünnet’in okuma ve öğrenme ile ilgili emirlerini göz önünde bulunduran Müslümanlar, daha İslâm’ın ilk yıllarından itibaren öğrenmek için bütün imkânlarını seferber etmeye başladılar. Başlangıçta bu imkânlar, daha ziyade dinî alanda kullanılıyordu. Zira bu bilgilerin bir kısmı günlük, bir kısmı haftalık, bir kısmı aylık, bir kısmı da senelik ibâdetleri için gerekli idi. Bu bilgiler olmadan doğru dürüst ibâdet yapılamazdı. Bununla beraber ibâdetler için gerekli olan bilgilerin sadece dinî bilgiler olmadığını da belirtmek gerekir. Zira namaz kılmak veya oruç tutmak isteyen bir Müslüman, başını yerden kaldırıp gökleri araştırmak ve ay ile güneşin hareketlerini takip etmek zorundadır. Böylece basit bir şekilde de olsa bir astronomi bilgisine; zekât vermek isteyen bir başkası matematik bilgisine; hacca gitmek veya namaz için kıble yönünü tayin etmek isteyen bir diğeri de en azından basit bir coğrafya bilgisine sahip olma zaruretini duyar.

Bütün bunlar, zamanla Müslümanların değişik branşlardaki ilimlerle uğraşıp meşgul olmalarına sebep oldu. Nihayet bazı hadislerin genel anlamda ilmi teşvik etmeleri, Müslümanların asırlar boyu her türlü ilmî faaliyette bulunmalarına vesile teşkil eder oldular.

İslâm âleminde, astronomi ve matematik gibi ilimlerin gelişmesi için en büyük teşvik, ibâdetlerin yerine getirilme zamanlarının tayini ile ilgilidir. Bu bakımdan astronomi ile matematik ve özellikle küresel geometriye ihtiyaç vardı. Nitekim Ramazan ayı ile iki bayramın (Ramazan ve Kurban bayramları) başlangıcında hilali görme çaba ve çalışmaları, Müslüman matematikçi ve astronomların en önemli işlerinden biri olmuştu. Ayrıca benzer özel problemleri çözmek için çok daha kompleks bir küresel geometrinin tatbiki gerekiyordu. Bunlardan biri, dünyanın herhangi bir yerinden Mekke’nin bulunduğu (kıble tayini için) yönünün belirlenmesi, diğeri de günde beş defa kılınan namaz vakitlerinin güneşin hareketine göre tesbit edilmesiydi. Bu ve benzeri konularda kesin ve doğru hesaplamaları yapabilmek için gök küre üzerindeki üçgenlerin bilinen açı ve kenarlarından hareketle bilinmeyenlerini bulmak gerekiyordu. Batlamyus metodunun kullanışlı olmaması yüzünden Müslüman matematikçi ve astronomlar, daha basit trigonometrik metodlara ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun bir sonucu olarak IX. asırda, bu gün de kullanılan altı trigonometrik fonksiyon tarif edilmişti. Bunlar, sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant ve kosekant fonksiyonları idi. Batlamyus zamanında bunların hiç biri bilinmiyordu. Bu altı fonksiyondan beşi kesinlikle İslâm kökenli olup, sadece sinüs fonksiyonunun Hintlilerden alındığı söylenebilir.

Kur’an, İslâm kültür, medeniyet ve müesseselerinin en önemli ve başta gelen kaynağıdır. Toplumun uyması gereken kanun ve nizamlar ile toplum fertlerinin hem devlet, hem de kendi aralarındaki münasebetlerin tanzimi gibi konular, ilahî vahye dayalı bu kitapta mevcuttu. Bu, Müslüman toplumlarda dinî, siyasî, iktisadî, sosyal, ahlakî ve askerî müesseselerin kurulup gelişmesine imkân sağladı. Çünkü Müslümanlar, aradıkları her şeyi Kur’an’da bulabiliyorlardı. Zira onda eksik bırakılan hiçbir şey yoktu.[6] İnsanları doğru yola çağıran bu kitap, akla büyük bir önem veriyordu. Müslümanlar, daha vahyin ilk parıltıları ile akla verilen değerin farkına vardılar. Böylece onun, sağlam, mantıklı ve serbest düşünceyi ne kadar desteklediğini anladılar. Bu sebepledir ki, İslâm dünyasının her renk ve ırkından olan bilginleri, Kur’an’ın bu işaretlerine dayanarak fikir, siyaset, edebiyat, ahlâk, felsefe, sosyoloji, sanat, hukuk ve metodoloji gibi sahalarda büyük bir şevkle çalışmaya başladılar. Çalışma ve gayretlerinin semeresini (meyvesini, sonucunu) da bilgi, akıl ve mantıklarının emrettiği şekilde düzenlediler. Bu gayret, Müslüman toplumlarda daha işin başında birçok müessesenin temelinin atılmasına sebep oldu.

Kur’an’ın emirleri, Müslümanların siyaset, idare ve teşkilatlarını kurmada rehberleri oldu. İslâm coğrafyasının sınırlarının genişlemesine paralel olarak bu prensipler, Arap Yarımadasının dışında da kullanılmaya başlandı. İlahî vahye müstenid bir kitab (Kur’an)’a dayanan İslâm medeniyeti ve buna bağlı olarak kurulan müesseseler, nev’-i şahsına münhasır bir özellik taşırlar. Bu bakımdan onları, dünyanın diğer müesseseleri ile karşılaştırmamak gerekir.

Gerçekten, Kur’an’dan alınan ilham sonucu VII. asırdan başlayıp XIII. asra kadar devam eden dünya medeniyeti tarihi, İslâm medeniyetinden ibarettir. Bu bakımdan, tarihin kabul ettiği reddedilmez gerçeklerden birisi de miladın VII. yüzyılından XIII. yüzyılın ortalarına kadar hem Avrupa’nın, hem de Ön Asya’nın en medenî ve ileri memleketlerinin İslâm ülkeleri olduğudur. Bu devirde Bağdad ve Kurtuba dünya zenginliklerinin aktığı, ticaretin en bereketli olduğu ve çeşitli sanatların geliştiği en zengin şehirlerdir. Bu şehirler, aynı zamanda yoğun kültürel bir hayatın merkezi ve medeniyetin ışıklı kaynaklarına da sahiptirler. Eşine rastlanmayacak biçimde gelişen ilim ve medeniyet, dünyanın her yanında yetişen âlim ve sanatkârları buralara çekmekte idi. Burada şuna da işaret edelim ki, her ne kadar biraz önceki ifadelerde VII – XIII. asırlar deniyorsa da biz buna XV ve XVI. Osmanlı asırlarını da ilave edebiliriz. Zira bu iki yüzyılda Müslüman Osmanlılar tarafından meydana getirilen medenî gelişmeler (maddî ve manevî unsurları ile birlikte) sâyesinde bu iki asra “Osmanlı Asırları” denilmektedir. Günümüzde bile Osmanlı medeniyet ve müesseseleri üzerinde özellikle arşivlerimizde batılı ilim adamları tarafından yapılan araştırmalar ve bu araştırmalar örnek alınarak yapılan bazı uygulamalar, Osmanlı (dolayısıyla İslâm) medeniyetinin Batı medeniyet ve müesseseleri üzerinde hala tesirini devam ettirdiğini göstermektedir. Nitekim bu alandaki araştırmaları ile dikkatleri üzerine çeken Prof. Dr. Fuat Sezgin eserlerindeki bilgilere ilaveten bir konferansında epey örnekler verdikten sonra “Batı, gelişmesini İslâm Medeniyetine Borçludur”[7] diyerek bu gerçeğe işaret eder.

Bilindiği gibi medeniyetler biri maddî, diğeri de manevî olmak üzere iki ana unsurdan meydana gelirler. Bu medeniyette, insan sevgisi, insan ve hatta hayvana verilen değer ve yardımlaşmanın yanı sıra günümüzde yanlış anlaşılmakla beraber İslâm’ın bir nizam ve sisteme bağladığı harplerdeki insanî hareket gibi prensipler bulunmaktadır. Bunlar, bir anlamda bu medeniyetin manevî unsurları diyebileceğimiz konulardır. Ama biz bunların üzerinde durmayacağız. Bununla beraber konun aydınlanabilmesi için bir iki noktaya temas etmeden de geçemeyeceğiz. Sözgelimi Kur’an’ın kaynaklık ettiği ve İslâm dünyasında herkese karşı uygulanması gereken bir adalet anlayışına kısaca temas etmek isteriz. İslâm’ın, gerek Kur’an, gerekse Hz. Peygamberin hadisleri vasıtasıyla herkese karşı aynı şekil ve şartlarda uygulanmasını istediği adalet, önemli bir prensip, hatta bir ibâdet gibi telakki edilmektedir. Zira bu sayede her türlü haksızlık ortadan kalkacaktır. Bu da insanların özellikle sosyal yaşantılarında güvene dayalı sağlam ilişkiler meydana getirmelerine sebep olacaktır. Nitekim Kur’an’ın en-Nahl sûresinin 90. âyetinde “Şüphesiz ki Allah, size adâleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yaradım etmeyi emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar” denilmektedir. Sadece bu âyet-i kerimeye bakıldığı zaman bile Müslümanlar arasında adeta kanunlaşmış ve sosyal hayatın huzurlu olmasını sağlayan 6 tane manevî prensibin ortaya konduğu görülmektedir. Keza: “Ey insanlar, Allah için adâleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adâletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun ki, o, takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Doğrusu Allah, işlediklerinizden haberdardır.”[8] Görüldüğü gibi Kur’an’ın savunduğu adâlet anlayışı, her türlü menfaat, imtiyaz, ayrıcalık ve beşerî zaaflardan uzak bir uygulamayı gerektirmektedir. Aynı şekilde bu adâlet, herhangi bir öfke, kin veya sevgi gibi duyguların tesiri altında kalmadan tatbik edilmelidir. İşte Kur’an’ın, gerek fert, gerekse toplum bazında uygulamasını arzuladığı adâlet budur. Böyle bir anlayışa sahip olan Müslümanlar, bir şahıs veya topluma düşman da olsalar, onlara karşı büyük bir kin ve nefret hissiyle dolu da olsalar, bu duyguları onları adâletsizliğe sevk etmeyecektir.

Avrupa’nın, kuvvetten başka bir güç ve otorite tanımadığı bir dönemde yeni yeni filizlenip gelişen ve İslâm’ın emirlerine uygun hareket etmeyi hayatlarının en önemli prensibi olarak kabul eden Müslüman Osmanlı Beyliği’nde adâlet, hak ve hukuk prensiplerine göre davranma, babadan oğla intikal edip duracaktır. Gerek inandıkları kitab (Kur’an), gerekse Peygamberlerinin bu konudaki uygulama ve emirlerini bilen ve ondan asırlarca sonra gelmiş olan bir devletin başındaki hükümdar, bu anlayışın uygulanmasını, kendisinden sonra yerine geçecek olan oğluna vasiyet eder. Bu vasiyet, ölüm döşeğinde bulunan Osman Gazi’nin, oğlu Orhan’a yaptığı vasiyettir. Bu vasiyet, “Tâcu’t-Tevârih” adındaki eseri ile büyük bir tarihçi olarak tanıdığımız Şeyhülislâm Hoca Sadedin Efendi tarafından aşağıdaki şekilde nazımlaştırılarak günümüze intikal ettirilmiştir:

“Dilerim ey sâhib-i ikbâl u câh

Etme sen cânib-i zulme nigâh

Adl ile bu âlemi âbâd kıl

Resm-i cihâd ile beni şad kıl

Râh-ı cihâd içre edüp ictihâd

Memleket-i Rum’da kıl adl u dâd”[9]

İslâm dünyasının, özellikle manevî alandaki olağan üstü gelişmesi, Kur’an inkılâbının gücü ile ruhundaki aksiyon kabiliyeti ve bunların yanı sıra bu medeniyetin öncülüğünü yapmış olan Arap ve Arap olmayan milletlerin parlak düşünce ve sanat yetenekleri ile birlikte İslâm’ın ilme verdiği değer ile açıklanabilir.[10] Gerçekten de gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse Hz. Peygamberin hadisleri ışığında değerlendirildiği zaman İslâm’ın ilme ne denli büyük bir önem verdiği kendiliğinden anlaşılır. Bu bakımdan biz, konu ile ilgili âyet ve hadislere müracaat etme ihtiyacı duymuyoruz. Bununla beraber İslâm, maddî olduğu kadar manevî alanda, başka bir ifade ile hayatın bütün safhalarında tatbik edilen bir sistem olduğundan, onun gayretini sadece ruhanî ve manevî saha ile sınırlandırmak mümkün değildir. Bu gayret ve anlayış sayesindedir ki, İslâm âleminde ilimlerin hemen her şubesi ile uğraşılmıştır. Zira İslâmî anlayışa göre ilim ve ibâdet birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Bu sebeple Müslümanlar, İslâm’ın ilk asırlarından itibaren çeşitli ilimleri araştırmaya başladılar. Başlangıçta, kısmen tercüme şeklinde olan bu çalışmalar, daha sonra gelişerek bizzat Müslümanların kendi eserleri olarak ortaya kondu. Bu çalışmalarda Kur’an, Sünnet, Fıkıh ve Kelâm gibi tercümeye ihtiyaç duymayan dinî ilimlerin yanında tarih, coğrafya, astronomi, tıp, felsefe, matematik, mimarî, iktisat, sosyoloji vs. gibi ilimler de onların çalışma sahalarına giriyordu. Böylece kısmen unutulmuş, kısmen de terk edilmiş bulunan birçok ilim dalının gelişmesi, Müslümanlar sayesinde olmuştur. Binaenaleyh hiç çekinmeden günümüz medeniyetinin İslâm araştırmalarının temelleri üzerine bina edildiğini söyleyebiliriz. Araştırmalar ve buna bağlı olarak ortaya konan keşifler için birkaç isim, söylediklerimizin şahidi olarak hatırlanacaktır: Ali b. Rabban et-Taberî, Râzi, İbn Cülcül, İbn Cezzar, İbn Sina, el-Mes’ûdî, el-Birûnî, İbn Hazm, İbn Rüşd, el-Gazzalî, Ebu’l-Fida, İbnu’n-Nefis, Abdulaziz es-Sivasî, Geredeli Murad, Hacı Paşa, Mukbilzâde Mü’min, Sabuncuoğlu Şerafettin Ali, Ak Şemsededin, Ali Kuşçu, Mirim Çelebi, İbn Kemal, Ebu’s-Suûd Efendi vs. gibi birçok âlim, çalışmaları ile bütün dünyaya ışık tutmuşlardı.

Müslüman âlimlerin her alandaki ilmî araştırıma ve buna bağlı olarak ortaya koydukları buluşları, daha önce görmezlikten gelinmesine rağmen, artık yavaş yavaş günümüz Hıristiyan Batı dünyası tarafından da kabul edilmektedir. Nitekim Montgomery Watt, hem bu durumu, hem de Batılı dünyanın, İslâm dünyasına karşı beslediği kin ve garezine temas ettiği ifadesinde şunları söylemektedir:

“Müslümanlarla Hıristiyanların, Araplarla Avrupalıların bir dünya içinde gittikçe kaynaştığı şu zamanda, İslâm’ın Avrupa’ya yaptığı tesiri incelemek, son derece isabetli bir çalışmadır. Ortaçağ Hıristiyan yazarlarının zihinlerde tablosunu çizdikleri İslâm’ın, tamamen iftira mahsulü olduğu çoktandır bilinmektedir. Yalnız şimdi, geçen asır boyunca araştırmacıların yaptıkları taktikler sayesinde Batılıların gözleri önünde daha objektif bir şekil belirmektedir. Fakat biz Avrupalıların kör gözü, İslâm kültürüne olan borcumuzu görmeye manidir. Geçmişten gelen mirasımıza İslâm’ın yaptığı tesirin kıymet ve kadrini bazen küçümsüyor, bazen de tamamen görmezlikten geliyoruz. Müslüman ve Araplarla daha iyi münasebetler kurabilmek için borçlarımızın tamamını itirafa mecburuz. Onu saklamak ve inkâr etmek sahte bir gurur alametidir.”[11]

Avrupalıların, İslâm medeniyet ve müesseselerinin kendi medeniyet ve kültürleri üzerindeki etkilerini görmezlikten gelip inkâr yoluna sapmaları, başka bir Batılı yazar tarafından da şöyle dile getirilmektedir:

“Dinî taassup yüzünden objektif ve adalete uygun bir şekilde yargılamaktan kaçındığımız ve üstün başarılarını sistemli bir şekilde küçümsemeye çalıştığımız, kültürümüzün temeli olan eserlerini örttüğümüz ve adını bile anmaktan çekindiğimiz bir milletin hakkını vermenin zamanı artık gelmemiş midir? İslâmiyet’in çıkışından günümüze kadar Batı ile Arap dünyası (İslâm dünyası) arasındaki ilişkiler, duygu ve tutkuların, tarihi, nasıl yalana boğduğunun en açık örneğidir. Bu, başka din mensuplarından gelecek her etkinin tehlikeli görüldüğü ve bu sebeple de elden geldiği kadar önlemeye çalışıldığı zamanlar için tabiî idi. Ama bu Ortaçağ görüşü, hala ortadan kalkmış değildir. Günümüzde de geleneklerin sınırladığı ufuk, çoğu zaman bilinçsiz, ama kökleri çok derinde olan bir kaygı, eski propagandaların bize, katiller ve puta tapanlar olarak tanıtmış olduğu bu insanlara karşı görüşümüzü alabildiğine daraltmaktadır.”[12] Görüldüğü gibi Hıristiyan Batı dünyası, dinî taassup yüzünden İslâm dünyasındaki ilmî ve medenî gelişmeleri hemen her zaman görmezlikten gelmiş veya bu dünyanın buluşlarını kendine mal etme cihetine gitmiştir. Bu konuda epey örnek olmakla birlikte biz sadece bir araştırıcıya daha müracaat etmek suretiyle bu konuya (tebliğimize) son vermek istiyoruz.

Belirtildiği gibi İslâm Dini’nin ilme verdiği değer, Müslümanların dev adımlarla ilerlemelerine sebep olmuştu. Nitekim bu anlayıştan dolayıdır ki Müslüman âlimler (bilgin) her alanda ilmî araştırma ve buna bağlı olarak pek çok buluşa imza attılar. Bu ilerlemenin neticesi de sadece kendi ülkelerinde kalmıyor, diğer ülke ve milletlere de sirayet ediyordu. İşte bu etki altında kalan Hıristiyan Avrupa, zamanla Rönesans’ı gerçekleştirdi. Fakat Rönesans ve garp ırkçılığı, bu tesiri inkâr etme cihetine gitti. Nitekim E. F. Gautier, “Moeurs et Coutumes des Musulmans” adlı eserinin 251. sayfasında şöyle demektedir:

Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm Medeniyeti’ne bitkin bir hürmetle bakmakta idi. Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garb’ın kolları sarkıyordu. Herhalde biz bugün de, tamamıyla aksine bir ifrata düşüyoruz. Irkî dalaletlere dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”[13]

 


[1] . Kur’an, en-Nahl, 125.

[2] . Kur’an, el-Bakara, 256.

[3] . Kelime ve ıstılah manaları hakkında daha geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, İslâm Medeniyeti ve MüesseseleriTarihi, İstanbul 2014, s. 17 – 18.

[4] . M. Fuad Köprülü – W. Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara 1973, s. 3.

[5] . Konu ile ilgili âyet ve hadisler için bk. Ziya Kazıcı, Osmanlı’da Eğitim Öğretim, İstanbul 2014, s. 14 – 15.

[6] . Kur’an, el-En’âm, 38.

[7] . Yeni Şafak Gazetesi, 14 Mart 2010, s. 17.

[8] . Kur’an, el-Mâide, 8.

[9] . Hoca Sadedin Efendi, Tâcu’t-Tevârih, İstanbul 1279, I, 139 – 140.

[10] . Haydar Bammat, İslâm’ın Çehresi, trc. Osman Fehmi Giritli, İstanbul 1975, s. 93 – 94.

[11] . Montgomery Watt, İslâm’ın Avrupa’ya Tesiri, trc. Hulusi Yavuz, İstanbul 1986, s. 11.

[12] . Sigrid Hunke, Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde, trc. Hayrullah Örs, İstanbul (tarihsiz), Altın Kitaplar yayınevi, s. 8.

[13] . İ. Hami Danişmend, Garp Medeniyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İstanbul 1971, s. 20.

 

popüler cevapdünya atlası