İslamofobya Gerçek mi, İcat edilmiş Sanal bir Tehdit mi?

Eklenme Tarihi: 24 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017


Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR* 
   

I. Giriş:

Bu çalışmada İslamofobya'nın içeriği incelenerek bunun müşahhas verilerden oluşan bir tehdit mi, yoksa Batının "gücü" temel referans olarak gören emperyalist güç odakları tarafından soğuk savaşın sona ermesinden sonra "kendi çıkarlarını sağlamak ve hâkimiyetlerini küresel ölçekte yaygınlaştırıp sürdürmek için" icat ettikleri ve oluşturdukları sanal bir tehdit mi olduğu tartışılacaktır. 

Başka bir ifade ile, İslamofobiya'nın "bolşevik kızıl tehlikenin yok olmasından sonra" icat edilmiş bir kavram olduğu; bunun hedefinin de hem Batıda yaşayan insanları İslam'dan uzak tutmak, Müslümanlarla haşir-neşir olmalarını sınırlamak, İslam'ın anlaşılmasını ve yaygınlaşmasını engellemeye çalışmak, ayrıca bazı radikal gurupları el altından destekleyerek onların şahsında İslam'ın değerini düşürmek olduğu vurgulanacaktır. 

Bu bağlamda, Bediüzzaman Said Nursi'nin tüm mevcut olumsuz şartlara rağmen büyük bir vizyon ve firasetle İslam Medeniyetinin temel değerlerinin gelecekte dünyaya hakim olacağına tüm kalbiyle inandığı; bunu gerçekleştirmek için her şeyini feda ederek çalıştığı vurgulanacaktır. Molla Said'in bu derin ve keskin vizyonunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir-iki örnek vermek istiyoruz.

İngiliz tarihçi Edward Gibbon'un (1737-1794) Roma tarihini ve medeniyetini anlatan en önemli kaynaklardan biri olarak kabul Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi adlı kitabında bin yıllık bir dönemi incelerken Avrupa merkezci anlayışın dışına çıkmaya gayret göstererek; tarihi ve tarihi olguları gelip-geçici hadiselerden ziyade geniş ve derinlikli bir bakış açısıyla anlamlandırmaya çalışır.  

İngiliz tarihçisi A. Toynbee de Gibbon gibi içerisinde bulunduğumuz durumu ve onu şekillendiren dinamikleri derinlemesine anlamak; bunların geleceği nasıl şekillendireceğini öngörmek için daha geniş bakış açılarına; daha da önemlisi derin bir vukûfiyete ihtiyaç olduğunu vurgular. 

Aynı şekilde Molla Said'in mütarekenin en karanlık ve umutsuz günlerinde yazdığı Lemaât adlı eserini ve içerdiği derin vizyon ve öngörüyü daha iyi anlamak için konuya geniş bir açıdan bakmak gerekmektedir. 

Söz konusu eser, Osmanlı Müslüman  toplumunun en karanlık döneminde kaleme alınmıştır. Verili duruma baktığımızda, Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı Devletinin "maddeten tamamen mağlubiyetinden başka, 18 milyonluk nüfusun bir milyon dörtyüzbinini şehid ve yaralı vermiş; seferberlik giderleri ise 1 milyar 802 milyon doları bulmuştu" (Ergin, 1986). 

Burada dikkat çeken nokta, Molla Said'in Devlet-i Aliyye'nin içerisinde bulunduğu inhitat ve çözülmenin hazin durumundan ve Müslümanları mahzun, mükedder ve nevmid eden olgulardan çok, geleceği şekillendirecek dinamiklerden hareketle "istikbal-i inkılabat içinde en gür sâdâ İslam'ın sâdâsı olacaktır"  diyerek umut aşılamasıdır. 

Aslında, onun da bir beşer olarak bazen "dehrin hadisatının verdiği yeis ile şiddetle muzdarip" olduğunu görüyoruz. Ancak varoluşçu bir mü'min tavırıyla mevcut "kesif zulmet içerisinde bir nur" arar ve o nuru Kur'an'ın üstatlığında hayat kitabını okuyarak bulur. Bu dönemdeki genel görünümü Lemaât'te bir örnekle bizlere anlatırken, kendisinin halet-i ruhiyesiyle ilgili de bizlere ipuçları vermektedir.

Karşılaştığı bir dostunun toplumda yaygın olan ümitsizliğe kapıldığını ve bunun sonucunda da "bedbinlikle" hasta olduğunu ifade eder. Toplumda sorunları çözecek ulemanın azalmasından şikayet eden dostu "korkarız dinimiz sönecek" der. Mola Said'in bu olumsuz tablo karşısındaki tavrı açık ve nettir: "Nasıl kâinat söndürülmezse, iman-ı İslâmî de sönemez". 

Zira İslâm, vahiy ve fıtrat gibi iki metin esasa istinad etmiştir. Bu gücüyle de asırlardır toplumlara derinlemesine nüfuz etmiş; toplumları dönüştürerek  şekillendiren İslam Medeniyetini vücuda getirmiştir. Bu gücün yok olması veya sönmesi söz konusu olamaz. (Nursi, Sözler, Lemaât).

Molla Said bu olumlu ve pozitif anlayışını, "her kıştan sonra bir baharın ve her geceden sonra bir sabahın geleceğinden" hareketle daha sonraki yıllarda da sık sık tekrarlar; dünyanın ve insanlığın geleceğini İslami değerlerin şekillendireceğinden şek ve şüphesi bulunmadığını açık ve net olarak belirtir. 

Üstadın mufassal tarihçesini telif eden Abdulkadir Badıllı'ya göre hayatının bu dönemi "çok büyük, çok azametli, küllî hakikatlerin inkişaf ve zuhur devresi" olarak görülmelidir. Molla Said, tüm olumsuz verilere karşın gelecekten ümitlidir ve geleceği şekillendirmek için tüm enerjisini iman merkezli bir hizmet anlayışına teksif eder.

Peki, tarih tekerrür eder mi? İhtiyarlayan bir medeniyetin yeniden gençleşmesi ve dirilmesi; neşv- ü nema bulması mümkün müdür? Ünlü tarihçi Arnold Toynbee de benzer soru(ları) Molla Said'den yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra şu şekilde sorara: 

• Tarih kendini tekrarlar mı? 
• Tarih bizim görünüşümüz konusunda bilgi verebilir mi? 
• Eğer verebilirse bunu nasıl kanıtlayabilir? 
• Bizim için kendi gücümüzle bile değiştiremeyeceğimiz, saptıramayacağımız, ellerimiz bağlı beklemek zorunda olduğumuz bir sonu mu tek tek söylemekte? 
• Ya da geleceğimizle ilgili olasılıkları mı haber vermekte? 

Toynbee, bu sorulara doğru, mantıklı ve yeni cevaplar verebilmek için "geçmişin yazıtlarını bir ders almak için araştırmayı" önerir. Aslında bu, Kur'an'ın eski medeniyetleri ve kalıntılarını incelemeye davet eden emrinin hatırlatmaktadır: "Sizden önce (nice) hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse, yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün" (3/Âli İmrân, 137; Muhammed Esed çevirisi). 

Ancak İngiliz tarihçinin burada yaptığı yorum ilginç ve önemlidir. Ona göre "bu son seçenek, yani " geleceğimizle ilgili olasılıklar" uyuşukluktan kurtulup eyleme geçmemiz gerektiğini hatırlatıyor". Dahası, "son seçenek tarihin dersinin astrologun zayiçesine değil, fakat dümencinin haritasına bağlı olduğunu hatırlatıyor. Bu harita dümenciye olası bir deniz kazasından kurtulmak için güvence veriyor, çünkü önündeki haritada denizin altındaki kayalar önceden belirlenmiş durumda; yeter ki, onda gemiyi kayaların arasından geçirttirmek yürekliliği, becerisi olsun" (Toynbee, Uygarlık Yargılanıyor, 32).
 
II. Batı'nın Düşman İcat Etme Kültürü

Günümüzde yaygın bir olgu olarak karşımıza çıkan İslamofobia kavramının nasıl oluşturulduğunu daha iyi anlamak için Samuel P. Huntington'un ilk kez 1993 yılında ortaya attığı "Medeniyetler Çatışması" tezini hatırlamak gerekmektedir. 

Huntington, soğuk savaşın bitmesi ile dünyanın barış ve huzur ortamına gireceğini bekleyenlerin aksine, "dünya’da yeni hareketlenmelerin olacağını ve 21. yüzyılın Medeniyetler Çatışmalarına sahne olacağını" ileri sürüyordu. Huntington'a göre "yeni dünya’da mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ya da ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadelenin kaynağı kültürel olacak. Milli devletler, Dünya’daki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadeleleri, farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek” (Huntington, 1995). Onun anlayışına göre "insanlar kendilerini tanımlamak ve motivasyon için düşmanlara ihtiyaç duyarlar, çatışma her zaman için geçerlidir ve insan, doğası gereği [başkasından/öteki olandan] nefret eder".  

Aslında, Batı medeniyetinin "düşmansız yaşayamayacağını; bu niteliği ile de insanlığa barış ve huzur getiremeyeceğini" Said Nursi ilk dönem eserlerinde açıkça belirtmiştir.

Huntigton'un tezinde dikkat çeken ve önemli olan noktalardan birisi, aydınlanmanın öne sürdüğü ve beklediği gibi "dinin zamanla ortadan kalkmadığı, aksine  kimlik belirlemede modern ulus devletten daha belirleyici olduğu" olgusudur. Bunun farkında olan Huntington, bir kimlik kaynağı olarak dinin önemini özellikle vurgular ve devletin, dinin ihyası ile karşılaştırdığımız zaman, kimlik ve sadakat kaynağı olma bakımından değer kaybettiğini belirtir. 

Bundan dolayı da, soğuk savaşın bitmesi ile bir barış ve huzur dönemine girmek yerine "yeni bir düşman oluşturmalı" ve mücadele devam etmeli/ettirilmelidir. Nursi'nin kavramlaştırması ile "hayattaki kanunu, teâvün bedeline, bir düstur-u cidâl" olan Batı medeniyetinin zorunlu sonucu "çatışma kültürüdür". Batının düşman oluşturma kültürüne biraz daha yakından bakarsak, Huntington'un sözcülüğünü yaptığı bu damarı daha iyi anlayabiliriz.

Uzun yıllar İngiltere'nin başbakanlığını ve Muhafazakâr partinin liderliğini yapan Margaret Thatcher bunun tipik bir örneğidir. 9 Kasım 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı ile Batının düşmansız kalacağından korkan Margaret Thatcher, Eylül 1989 da SSCB'nin son Başkanı Mikhail Gorbachev'a başvurarak duvarın yıkılmasının ve iki Alamayanın birleşmesinin durdurulmasını ister. Bunda başarısız olan Thatcher Berlin Duvarının yıkılmasının ardında, yeni bir düşman icat etmekte gecikmez. Hür dünyanın en büyük düşmanı olarak lanse edilen komünizm daha mezara gömülmeden, insanları korkutmak ve Batının güç temelli politikalarını meşrulaştırmak için yeni bir düşman "icat" edilir.

Başbakan Thatcher, Berlin Duvarının yıkılışından kısa bir süre sonra yeni durumu değerlendirmek için  7-8 Haziran 1990 tarihlerinde İskoçya’da toplanan NATO Zirvesi'nde söylediği 4 kelimelik cümle ile Batının mücadele etmesi gereken yeni düşmanını “İslamcılar” olarak ifade eder.

Thatcher'e göre  İslamcılar [Müslümanlar]yeni Bolşeviklerdi. Bununla beraber dikkatle ve özenle İslam ve Müslümanların düşman olarak görülmediği; sadece İslamcıların düşman olarak görüldüğü medya ile duyurularak Müslümanların tepkisi azaltılmaya; dikkatleri de başka yönlere çekilmeye çalışıldı. Ona göre dünya barışını dün Bolşevikler, bugün ise silahlı [Batı tarafından silahlandırılmış] İslamcı teröristler tehdit ediyor. Batı, komünizmi dize getirdiği gibi, şimdi de İslamcıları dize getirmeli ve bunun için uzun vadeli bir strateji geliştirmelidir (Thatcher, 2002).  Thatcher 11 Eylül 2011 hadiselerinden sonra da aynı saldırgan tavrını sürdürmüş, ABD Başkanı G.W. Bush'un Haçlı Seferine tam destek vermiş ve tüm müttefiklerin de desteğini talep etmiştir (The Guardian, 12 Şubat 2002).

 Yazar ve eylemci Dave Stratman "Düşmanı İcat etmek: Siyasal İslam'ın Rolü" adlı yazısında Batının düşman icat etmedeki becerisini - Thatcher örneğinde gördüğümüz gibi -detaylı şekilde ortaya koymaktadır (Stratman, 2004). Bu bağlamda daha soğuk savaş döneminde bile "eğer Komünist tehdit olmasaydı, ABD bunu icat etmek zorunda kalacaktı" denildiğini ifade ederek, geçen zamanın bu kanıyı doğru çıkardığını vurgulamaktadır. Aslında sadece ABD değil, SSCB'nin elit yönetici kesimleri de vatandaşlarını dünya çapında kapitalist tehditle korkutup sindirmiş; silahlanma yarışını ve toplumu kontrol etmeyi bu şekilde sürdürmüşlerdir.

Stalin döneminde Komünist rejimin tıpkı kapitalist sistem gibi, nasıl düşman(lar] icat ettiğini; toplumu sözde düşmanlarla nasıl birbirinden kuşku duyan ve sürekli teyakkuzda bulunan vatandaşlar haline getirdiğini Wendy Z. Goldman'ın yeni yayınlanan kitabı detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır (Goldman, 2011). Her iki sitemde sözde düşman tehdidine karşı silahlanma bütçesini meşrulaştırmış, dünyayı komünizm/kapitalizm tehlikesinden korumak için sürdürdükleri politikalarına destek sağlamışlardır. 

Bu anlayışın her iki bloğun müttefiklerince de dâhili siyasette farklı tonlarda olsa da taklit edilerek uygulandığını biliyoruz. Örneğin Batı değerler sistemi ve ulus devlet modeli üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti de daha ilk günden başlayarak sürekli muhayyel düşmanlar üretmiş ve toplumu bu hayali düşmanlara karşı tayakkuz durumunda tutmaya çalışmıştır. Bu sözde tehdit algısı ile, gelişmekte olan bir çok ülkede demokratikleşme askıya alınmış; halkın eğitim, sağlık ve bayındırlık gibi temek ihtiyaçları için harcanacak milli serveti öncelikli olarak silah sanayinde kullanılmıştır (Stratman, 2004).

Stratman'a göre, "soğuk savaş dönemimde kominizim tehdidine karşı siyasal İslamcılara destek verenler, şimdi onu tehdit olarak sunarak savunma sanayinin daha hızlı çalışmasını temin etmektedirler". Yazara göre bu ilişkide her halükarda karlı olan savunma sanayini elinde tutan küçük bir Amerikan azınlığıdır. Bu çatışmanın mağdurları ise sadece Müslümanlar değil, aynı zamanda Amerikan halkının büyük ekseriyedir. Başta eğitim, sağlık, çevre vb. sektörlere ayrılacak bütçe savunmaya aktarılmakta,"sürekli savaş hali" canlı tutularak savaş sanayinin varlığı güçlendirilerek sürdürülmektedir.

İtalyan yazar Gabriele Marranci de İslamofobia kavramını tahlil eden yazısında yukarıda özetlemeye çalıştığımız sonuca ulaşır. Ona göre, İslam dini "Avrupa'nın gerçek çok kültürlü ortamında, Avrupa’yı dönüştürme görevine sahip bir dindir. İslamofobi ile bu olgu engellenmek istenmektedir". Bundan dolayı da "İslamofobi’nin oluşturulmuş bir mit olduğundan şüphe edilmemelidir" (Marranci, 2011

İslamofobia’nın icat edilmesinin en büyük sebeplerinden biri İslami değerlerin bu dönüştürücü gücünden kaynaklanmaktadır. Bunu engellemek isteyenlerinin Lewis ve Huntington’un rehberliğinde “çatışma” ve “savaş” çığırtkanlığı yapmaları doğal karşılanmalıdır. Doğal olmayan ise, İslam Medeniyetini temsil edenlerin Batının “çatışmacı” şiddet politikalarına su taşımalarıdır. Müslüman ülkelerdeki şiddet yanlısı hareketler sadece ve sadece Batının çatışmacı tüccarlarını daha zengin etmekte; İslam ile buluşacak kitlelerin bir buluşmasını engellemekte veya geciktirmektedir.

Batı dünyasında son onlu yıllarda tanıklık ettiğimiz İslamofobia, yukarıda özetlemeye çalıştığımız sebeplerden dolayı bir olgu değil, oluşturulmuş sanal ve yapay bir olgudur. Bunun önüne geçmek için, çatışmayı dışlayan ve boşa çıkaran yöntemler bulmak gerekmektedir. Bu bağlamda, Said Nursi'in "müspet iman hizmeti" ve "manevi cihat” olarak tanımladığı İslam'ı dünyaya "yeniden" anlatma anlayışına bir de bu açıdan bakılmalıdır.

III. Yeni Bir Medeniyet Projesi

Said Nursi’ye göre İslam medeniyetinin temsil ettiği değerler, gelecekte Batı Medeniyetinin temsil ettiği değerlere galip gelecektir. 1911 gibi erken bir dönemde "istikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyet'in olacak; Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak" demektedir. Buradaki vurgu belli bir Müslüman ülke, devlet veya liderin hâkimiyeti değil, doğrudan doğruya Kur'an ve iman hakikatlerinin ifadesi olan değerlerin hâkimiyetinedir

Molla Said'in gelecek vizyonuyla ilgili diğer bir örnek "Rüyada Hitabe"de geçmektedir.  Mütarekenin başında, bir Cuma gecesi gördüğü sadık bir rüyada "büyük ve önemli bir meclis" tarafından kendisine Osmanlının yenilgisi, bunun sebepleri ve gelecekle ilgili ne düşündüğü sorulur.

Molla Said burada bir kez daha toplumun içerisinde bulunduğu reel duruma değil de, geleceği şekillendirecek dinamiklere bakar ve ona göre bir değerlendirmede bulunur. Ona göre bugün galip olan Batı medeniyeti zaman içerisinde suret değiştirecek ve sistemi de bozulacaktır. Batı medeniyetinin başarısız olduğu ve tükendiği noktada İslam Medeniyeti yeniden zuhur edecektir. Bunun bir temenni değil, her iki medeniyetin temel değerleri ile alakalı olduğunu göstermek için Batı Medeniyetinin temel değer ve esasları ile İslam Medeniyetinin esaslarını karşılaştırır.
Sonuçta, İslâm Medeniyetinin temel değerlerinin "yed-i beyza" gibi ortaya çıkacağını; Batı Medeniyetin bu değerlere hayretle teslim olacağını (secde edeceğini) belirtir. Burada yed-i beyza kavramının kullanılması manidar  olduğu kadar dikkat çekicidir. Hz. Musa, Allah ile ilk kez konuşurken içerisine düştüğü bir anlık şaşkınlık ve şüphede asa ve yed-i beyza mucizeleri ile kurtulmuştu. Burada da vurgulanmak istenen, zamanla İslami değerlerin en muannit ve muhalif kesimlerce bile -insanlığın huzur ve refahı noktasında- takdir ve kabul edileceğidir.

Bediüzzaman, Avrupa medeniyetinin temel ve eserlerine bakarak beş “olumsuz” esas üzerine kurulup işlediğini belirtir.

Birincisi, “dayanak noktası, Hakk değil, kuvvettir. Hakk'a dayanmayan kuvvetin zorunlu sonucu ise "tecavüz ve teâruz"dur. 

İkincisi,  Batı medeniyetinin "ben merkezli" menfaatiçi yönüdür. Menfaatin zorunlu sonucu ise "tezâhum ve tehâsum"dur. Bunun sonucu ise "cinayet"tir.

Üçüncüsü, hayattaki kanunu yardımlaşma yerine, mücadeledir. Bu anlayışa göre "mücadele" hayatın temel kanunu olduğu gibi, bu mücadelede galip çıkanların hayat hakkı vardır. Zayıf, güçsüz ve marjinal kesimlerin yaşama ve hayat hakkı yoktur. Ona göre dünyadaki sefaletin gerisinde bu anlayış yatmaktadır. 

Dördüncüsü "başkasını yutmakla beslenen ve zayıfa hayat hakkı tanımayan" menfi ırkçılıktır. Irkçılığın sonucu ise 20. yüzyılda sık sık tanıklık ettiğimiz soykırımlar, cinayetler, zorunlu göçler ve yaşanan trajedilerdir.

Beşincisi ise insanın arzularına ve insani zaaflarına hitap eden çekici yönüdür. Bu yön Batı medeniyetinin eğlence ve sefahat kültürünün gerisindeki en temel güçtür. (Sözler, s. 653)

Bediüzzaman, dayanak noktası, hedefi, içtimai hayattaki kanunu, kavimler-milletler arasındaki bağı ve cazibesi bakımından Batı medeniyetinin bu zikredilen beş temel esaslarının olumsuz ve zararlı olduğunu ve insanlığa mutluluk getiremeyeceğini belirtmektedir.

Erich Fromm gibi psikanalist ve düşünürlerin sık sık ifade ettikleri insanın anlam arayışı; insanı bu mutluluğu vat eden ve potansiyel olarak barındıran düşünce sistemlerine yöneltecektir. Fromm 1960lı yıllarda Mevlana üzerine yazdığı bir yazıda, gelecekte sadce Batı toplumlarının değil, komünist dünyanın bile anlam arayışında olan insanlarının  Mevlan'ın düşüncesine başvurma ihtiyacı hissedeceğini belirtmektedir. Geçen zaman Fromm'u haklı çıkarmıştır (Aresta, Aşkta ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş, 2000).

IV. Sonuç:

Huntigton ve Lewis'in akıl hocalarının öncülüğünde Batı dünyasında belirli kesimlerin icat ettiği ve dünyanın başka yerlerinde de tedavüle sokulan "İslamofobia" kavramı ile İslam'dan korkmalarının ve titremelerin temelinde, İslam'ın sahip olduğu vahiy temelli değerler sisteminin dönüştürücü gücü yatmaktadır. Bu düşünürlerin İslam'ın medeniyet inşa edici dönüştürücü gücünün farkında oldukları açıktır.  

Dahası, medeniyet ve medeniyetin temsil ettiği değerler bağlamında konuya bakıldığında, aydınlanmadan bu yana dini değerlerden soyutlanmış ve ahlaki olarak tefessüh etmiş bir Batı ile, ekonomik ve siyasi tüm olumsuzluklara karşın "ahlaki ve moral" değerler açısında ter-ü taze bir İslam medeniyeti imkanı dikkat çekmektedir. 

Bu olgunun farkında olan Molla Said, en olumsuz şartlarda ve karanlık günlerde bile umutsuzluğa kapılmamış; dahası, tüm hayatını bu ideali gerçekleştirmeye adamış; bu yolda her türlü sıkıntıya katlanmış; İslam'ı ötekileştirmek ve toplum hayatından tecrit etmek, yada sistemle çatıştırarak marjinalleştirmek isteyenlerin tuzağına düşmemiş; stratejilerinin bir parçası olmamış; rakiplerini sağlam ve derinlikli bir dünya görüşü üzerine inşa edilen Kur'an'ın sunduğu ahlaki değerler ile alt etmeye çalışmış ve görünürde muvaffak da olmuştur.

Kanaatimce, İslamofobiayı icat edenlerin engellemek istedikleri tam olarak da budur. Sadece onlar değil, bazı Müslümanlar da Molla Said'in ileri sürdüğü "eğer" şartını yerine getirmemekle, yani "İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin kemâlâtını fillerimizle; hal ve hareketlerimizle göstermeyerek; İslam'ı günlük hayatımızda yaşamayarak, dünyanın, kıtaların ve Batının İslam Medeniyetinin değerleri ile buluşmasını öteliyor ve geciktiriyorlar.

Ancak, erken dönem eserlerinden biri olan Lemaât ile bu idealini ortaya koyan üstad Nursi, bir ömür boyu onu gerçekleştirmek için dünya ve ahretini oraya koyarak mücadele etmiş; "herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak" şahsını düşünmemiş; dahası "maddî-mânevî füyuzat hisleri" dahil "maddî ve mânevî her şeyini feda eder; her musibete katlanır, her işkenceye sabreder. " Amaç, "iman hakikatlerinin" tam olarak anlaşılması, her tarafa yayılması ve yaşanmasıdır".  

Bu amaca ulaşmak için "müspet iman hizmetinden" taviz vermeyen Said Nursi, asla kindar ve intikamcı da değildir. Bu konudaki tavrı ve âli cenaplığı takdire şayandır. Yirmisekiz sene boyunca çektiği eza ve cefalar, mâruz kaldığı işkenceler, katlandığı musibetlerden dolayı buna sebep olanlara hakkını helâl eder. "Bana zulüm edenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim" der. Bu davranışı ile muhaliflerini bile hayrette bırakan üstad, vefatından önce talebelerine "erdem, fazilet ve ahlaktan" taviz vermemelerini; vasiyet ederken "sorgulanmayan bir hayatın yaşanmaya değmeyeceğini" anlatan Socrates'i hatırlatır. 

Üstadın bu mirasını bugün  her kıtadan, ülkeden, ırktan ve renkten mensubu bulunan "Nur mekteb-i irfanının" sadık, samimi, ihlaslı, fedakar, diğerkam ve aziz" talebeleri sürdürmektedir. Onların bu hizmeti "konuşan yalnız hakikattir" anlayışı ile yapmaları, sadece bizler için değil, dünya barışı için büyük önem arz etmektedir. Çatışma, şiddet, savaş ve kaos lobisinin icat ettiği sanal İslamofobia anlayışını ve bağlamdaki çabalarını boşa çıkarabilmek için, adalet, barış, huzur ve erdemin hâkim olduğu; sadece insan- insana olan ilişkilerin değil, insan-tabiat ilişkilerinin de muhabbet üzerine temellendiği bir dünya tesis etmek isteyen herkesle ve her kesimle diyalog kurmak önemli bir görev olarak önümüzde durmaktadır. 

Sonuç olarak, "istikbal-i inkılabat içinde en gür sâdânın İslam'ın sâdâsı olması, olabilmesi için" Müslüman bireyin üzerine düşeni yapması; kendini ve tarihi dönüştürücü rolünü oynaması gerekir. İslami değerler ekseninden kendini değiştiren ve dönüştüren Müslüman bireyin, tarihi dönüştürme imkan ve gücü vardır. Molla Said'in bu konuda şek ve şüphesi de yoktur. Başta Huntigton ve B. Lewis olmak üzere İslamofobiyayı icat edenlerin İslam medeniyetinin özünden gelen bu imkânının ve gücün farkında olduklarını; çatışma teorisiyle de bunu engellemeye çalıştıklarını da bir kez daha belirtmek isterim. 

*Hasan Kalyoncu Üniversitesi Rektörü

popüler cevapdünya atlası