İSLAMOFOBİ-AYDINLANMA -SEKÜLERLEŞME İLİŞKİSİ

Eklenme Tarihi: 24 Ocak 2017 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

 

Gerek Batı ülkelerinde gerekse Türkiye’de seküler kesim arasında giderek yaygınlaşma eğiliminde olan İslam korkusu birbirinin içine geçmiş çok sayıda sosyo-psikolojik faktörün ürettiği bir patolojidir. Bu faktörlerin içinde genel olarak kapitalist sistemin özünden, Aydınlanma-sekülerleşme süreç ve politikalarının ürettiği toplumsal değer yargılarına, kültür endüstrileri, felsefe ve dünya görüşleri, tanrı, tarih, insan ve evren algıları, eğitim sistemi, fetişleştirilmiş ekonomik gelişme tutkusu, güvenlik ve ulusal birlik bütünlük kaygısına kadar çok sayıda politik, sistemik, sosyolojik ve psikolojik sapkınlık yer alır. Burada biz genel olarak Bediüzzaman’ın yaklaşımlarını Frankfurt Okulu mensubu filozoflarından Adorno, Horkheimer, Habermas gibi düşünürlerin (bu arada filozof Hannah Arendt’in) özellikle kapitalizm ve faşizmle ilgili geliştirdikleri analizleriyle harmanlayarak genelde Batı’da ve özelde Türkiye’de Kemalist Aydınlanma-Sekülerleşme süreçlerinin ürettiği insan tipi ve o tipin en ciddi korku ve kaygıları demek olan İslamofobi olgusunu tahlil etmeye çalışacağız. İslamofobi yerine biz rahatlıkla Kürdofobi ya da Alevifobi’yi de koyabiliriz.

Araştırmamızın esasını İslam korkusu teşkil ettiğine göre burada ilk olarak böyle bir patolojinin hangi sosyo-psikolojik ve sosyo-politik kaynaklardan ortaya çıktığını inceleyecek, daha sonra ise bu hastalığın tedavisi için ne gibi operasyonlara ihtiyaç olduğunu ele alacağız.

Kardeşlik ve sevgi ilkelerine dayanan sosyal entegrasyon

Bir toplumsal bünyede, içinde yer aldığı bir sistem, bu sistemin alt üniteleri olan kültür, toplum ve birey olmak üzere üç temel yapısal unsur ve bunlara ruh ve şekil veren bilgi stoku, meşruiyet kaynağı ve aidiyet bilinci gibi üç hareket ettirici dinamiği vardır. Genel olarak sistem ve sistemin alt üniteleri olan kültür, toplum ve birey insani ve akli temellere dayanması durumunda bireyler ve toplumlar arasında diyalog, dayanışma ve kardeşlik söz konusu olacak ve bu toplumda sosyal entegrasyon sağlıklı bir şekilde gerçekleşmiş olacaktır.   Kültür, toplum ve birey’e ruh veren bilgi, meşruiyet ve aidiyet oluşumunda deformasyon olması durumunda ise Habermas’ın derin keşfine göre bireyler kimlik krizi ve bundan kaynaklanan çeşitli psikolojik patolojiler, politik sistem meşruiyet krizi, ekonomik sistem motivasyon ve ekonomik krizlere maruz kalacak, toplumda diyalogsuzluk, yabancılaşma, ötekileştirme, paranoya ve bireyler arası nefret ve düşmanlık, toplumlar arası polarizasyonla toplusal bünye çürüyecektir. Doğal olarak çarpıtılmış ya da gelişmesi engellenmiş insani doğa sürekli nefret, yabancılaşma, paranoya üretecektir. İslamofobi böyle bir toplumsal bünyeden kaynaklanacaktır.

İslamofobinin sosyolojik ve psikolojik iklimini oluşturan sistem ve alt sistemleri: a- sosyo-politik sistem, b-bilgi sistemi, c-eğitim sistemi ve d-kültür endüstrileri sistemi olarak tasnif edebiliriz. Aşağıdaki tabloda genel sosyo-politik sistem, bilgi sistemi, eğitim sistemi ve haz endüstrisi sistemiyle bireysel aidiyet oluşumu, toplumsal diyalogsuzluk ve polarizasyon ve bunların sonucu ortaya çıkan İslamofobi arasındaki ilişkiler verilmektedir.

Yapısal Unsurlar

Kültür

Toplum

Birey

Değerlendirme Boyutu

 Kültürel Yeniden Üretim

-Tek boyutlu positivist bilgi

-hazcı kültür endüstrileri

-Meşruiyet göçü

-İhtilal Kanunu: hukukun, ahlakın ve bireyselliğin öldürülmesi

Pozitivist eğitim 

Irkçılık, saldırganlık, bencillik, hazcılık, çıkarcılık

Sosyal Entegrasyon

Sözde milli birlik bütünlük, gerçekte polarizasyon

Toplumlar arası diyalogsuzluk ve paranoya:İslamofobi

Evrensel dini kimlik- ulusal milli kimlik çatışması

İstikrara kavuşmayan  aidiyetler: çocuksu narsizm-psikolojik patolojiler

 

 

a-sosyo-politik sistem

Kemalist aydınlanmanın da içinde yer aldığını iddia ettiği Batı uygarlığı Kapitalist, seküler, rasyonel bir sosyo-politik sistemdir. Bu özelliklerin birleştiği nokta Weber’in ifade ettiği bu uygarlıkta değer alanlarının, yani yönetimin, ekonominin, sanat ve bilimin din ve ahlakın birbirinden kopması, kendi içsel mantıklarıyla işlemeye başlamalarıdır.Bunun anlamı, gerek ekonomik sistemin gerekse politik sistemin toplumsal meşruiyet kaynağı olan sosyo-kültürel sistemden bağımsızlaşmaları, yani ahlak ve dinî değerlerin emredici ilkelerinden kendilerini azade hissetmeleridir. Bu kopuşun neticesi bir taraftan paranın hayatın geri kalan kısımlarını kolonize etmesi ve baskı altına alması, her şeyi çıkar, başarı ve kâr maksimizasyonu için araçsallaştırmasıdır. Diğer taraftan sosyo-kültürel sistemden kopan ve bağımsızlaşan politik sistemin de sadece formel ve prosedüre dayanan kanunlar yoluyla işlemeye başlaması, ahlak ve değerden arınmasıdır.Bunun ürettiği sonuç bürokratik hegemonyanın politik hayatı kolonize etmesidir. 

Kapitalist sistemin krizleri

Habermas’a göre sosyo-kültürel sistemden kopan ekonomik ve politik sistem zorunlu olarak; a-ekonomik, b-meşruiyet, c-aidiyet ve d- motivasyon krizlerine maruz kalacaktır. Konumuz münasebetiyle biz burada kısaca meşruiyet ve aidiyet krizleri üzerinde duralım.

Yukarıda değinildiği gibi meşruiyet krizi ekonomik ve politik sistemin toplumun değer yargıları, ahlak ve dini dünya görüşünden kopması yoluyla olur. Habermas meşruiyet krizi olgusunu Durkheim ve Weber’den alır. Modern-öncesi dönemde ekonomik ve politik sistemler meşruiyetlerini kutsal kaynaklardan alıyorlardı. Modern hayat, kutsaldan ve gelenekten kopuşu ifade eder. Durkheim’e göre bilerek yerinden edilen kutsalın yerine modern hayatta başka bir şey ikame edilememiş; hem ekonomik sistem hem de politik sistem ahlaki ilkelerden mahrum kalmışlardır. Bu da sonuçta anomi, yani toplumsal bunalım ve çözülmelere, bireysel hayatta intiharların artmasına neden olmuştur. Benzer yaklaşımı daha güçlü bir tonda Weber de seslendirir. Weber’e göre kapitalizm ilk zamanlarda meşruiyetini Protestan etik’ten alıyordu. Disiplinli çalışma ile Allah’ın rızasının kazanılacağı inancı vardı. Metodik bir iş düzeni insanın kurtuluşunun bir göstergesi olabilirdi. Ancak zamanla kapitalizm geliştikçe kendisinin herhangi bir ahlaki sisteme ihtiyacının olmadığını düşünerek Protestan etik’ten uzaklaştı ve sekülerleşti. Bu süreçte amaçsal-akılcılık, yani başarı ve paranın hayata egemen olması hakim oldu. İnsan dâhil her şey para ve güç için araçsallaştırıldı. Bunun iki sonucu oldu; biri ‘anlam kaybı’, diğeri ‘özgürlük kaybı’. Bu da Batı insanını yeni-putperestliğe götürdü. Eskiden insanlar sadece bir ilaha tapınırken şimdi sayısız ilaha tapınmaya başladılar. Öte yandan politik sistem giderek baskısını arttıran bürokratik çarka teslim oldu ve insanlar ‘demir kafes’in içinde yaşamaya mahkum edildiler.   

b-tek boyutlu bilgi sistemi

Batı uygarlığı aydınlanma ve sekülerleşme dönemlerinde tek boyutlu bir bilgiyle yetindi. Bu bilgi pozitivist, sadece deney ve gözleme dayanan beşeri bilgiydi. Bu bilginin tüm insani sorunların üstesinden geleceğine inanıldı. Oysa Habermas’ın vurguladığı gibi pozitivist bilgi insanın çok sınırlı ihtiyacını karşılayabilir; mesela ekonomik olaylarda işe yarayabilirken musibetler, yaşlılık, yabancılaşma, hastalıklar ve ölüm gibi hayati konularda insanlara bir teselli sağlayamazdı. Bu konuda Horkheimer daha ileri gidecek ve pozitif bilginin benim neyi sevip neye düşman olmam gerektiği hakkında bana hiçbir şey söyleyemez diyecektir.

Kemalist aydınlanma sürecinde benimsenen bilgi sadece pozitif bilgidir. Bu süreçte eğitim politikası pozitivist yaklaşımların yeni nesillere aktarılması amacını gütmüştür. Eğitim politikası Fransız ateist ve pozitivistleri tarafından geliştirilen kaba positivist ve materialist politikanın yine kabaca tercüme edilip ithali ve taklit edilmesinden ibarettir. Bu poltikada; din olarak Roma Katolik Kilisesi, tarih olarak feodalite, gelenek olarak büyü ve hurafelere dayanan karanlık Ortaçağ alınmış; sekülerleşme, aydınlanma ve bilimselleşme üzerine dayanan yeni eğitim politikalarıyla hem dinin, hem tarihin hem de geleneğin kökünün kazınması seferberliği ilan edilmiştir. Doğal olarak bu politika düşük dozlarda olsa da hemen tüm Batı ülkelerinde uygulanmıştır. Pozitivist eğitim politikası Max Weber’in keşfiyle değer alanlarını ayrıştırıcı, birbirine yabancılaştırıcı hatta düşman edici bir politikadır. Nitekim Batı’da değer alanları; yani bilim, ahlak, sanat, yönetim ve ekonomi birbirinden ayrışmış, her biri kendi mantığına göre işlemeye başlamış; Habermas’ın ifadesiyle ekonomi ve yönetim ahlak ve insani değerlerden kopmuş; bir taraftan para, diğer taraftan bürokrasi hayatın geri kalan kısmını kolonize ederek baskı altına almıştır. Nihayetinde bu eğitim sistemi Habrrmas’a göre ‘düşüncesiz uzmanlar, hissiz hedonistler’ yetiştirmiştir.

Eğitim politikası Adorno’nun nefis buluşuyla hazcılık üzerine dayanan ‘kültür endüstrileri’ ile desteklenmiş; müzik, tiyatro, sinema, edebiyat bireyin hayvansal kaba içgüdülerini kışkırtan hazcı, bireyci, bencil, narsist, paranoyak bireyler üretmiştir.

Kemalist aydınlanmacı eğitim politikalarının üreteceği nesilleri Nursi önceden görerek ikazını yapar. Ona göre bu eğitim politikası toplumun büyük çoğunluğunu hedonist ve çıkarcı yapacağını ve toplumsal ahlakı tahrip edeceğini söyler. Ve bunun mutlak anarşizme yol açacağını öngörür. Nursi’ye göre meşrutiyet döneminde ‘hürriyetçilerin ahlak-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece laubalilik göstermeleri’ yirmi-otuz sene sonra dini yaşantıda, ahlakta ve iffette ciddi erozyonlar ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bundan anlaşılıyor ki ‘elli sene sonra bu dindar, namuskar, kahraman seciyeli milletin nesl-i atisi, seciye-i diniye ve ahlak-ı içtimaiye cihetinde’ ciddi tahribatlara maruz kalacaktır. Hatta ‘Bin seneden beri bu fedakar millet, bütün ruh u canıyla Kur'ân ın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mazisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek’tir. Bu eğitim sistemiyle gelecek nesillerin ‘elli sene sonra yüzde doksanı nefs-i emmareye tabi olup millet ve vatanı anarşiliğe sevk etmek ihtimali’ vardır (Emirdağ Lahikası, s. 21)

c-hazcı kültür endüstrileri

Hazcı kültür endüstrisi sistemi ile İslamofobi arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? Aslında gerek Batı gerekse Türkiye’de seküler kesimler arasında mevcut olan İslamofobinin kapitalist bilgi, eğitim, kültür endüstrisi sistemiyle yakın ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi Adorno’nun hazcı kültür endüstrisi ile çocuksu narsizm arasındaki bağlantının nasıl antisemitizme ve Yahudi toplama kamplarına yol açtığını derinden analiz eden Aydınlanmanın Mit’e dönüşmesi tezine dayanarak kurabiliriz.       

Aydınlanmanın Mit’e Dönüşmesi

Adorno (1903-1969)’ya göre (geniş bilgi için bkz: Sherratt, 2002) antisemitizmin gerisinde ‘aydınlanmanın mit’e dönüşmesi’ yatar. O aydınlanma sürecini insan kişiliğinin doğal gelişmesinin engellenerek çocuksu narsizim aşamasında bırakılması; kültür ve haz endüstrisi ile insanların birer haz makinesine dönüştürülmesi; aydınlanan bireylerin kendi güvenliklerini sağlamak için olağanüstü teknolojiler üretmesi ve onları ‘öteki’ni yok etmek için kullanması süreci olarak görür. Adorno-Horheimer ikilisinin ortaklaşa yazdıkları ancak genellikle Adorno damgasını taşıyan Aydınlanmanın Diyalektiği (Horkheimer-Adorno, 1979) kitabına dayanarak profesör Sherratt 82002)’ın bu konudaki çıkarımlarını verelim.

Adorno’ya göre gerçek aydınlanma nesnel akılla yönetilen iyi bir toplumu; mit ise cehalet ve barbarlığı ifade eder. Ona göre aydınlanmanın aslında temel amacı mükemmel ve özgür birey yetiştirmek; global olarak güven ve barış ortamı sağlamaktı. Ancak zamanla aydınlanma temel amaçlarının tam tersi sonuçlar doğurmuş, tersi olan mit’e dönüşmüştür.

Adorno ilgili tezini Homeros’un Oddyseus mitolojisini kullanarak temellendirir. Bu mitoloji Yunanlılarla Truvalılar arasındaki savaştan sonra Yunanlı kahraman Oddyseus’un gemisiyle evine dönerken yaşadığı serüvenlerin hikâyesidir.

Adorno’nun aydınlanma eleştirisi ilk olarak aydınlanmanın gelişmiş kişilikli insan bireyi yetiştirmedeki başarısızlığından başlar. Düşünür bu düşüncesini Odysseus’a atıfta bulunarak anlatır. Oddyseus’un en hayati amacı gemisini fırtına ve kayalardan koruyarak sahile ulaşabilmektir. Bunun için o hem kendi karar ve davranışlarını hem de tayfalarının davranışlarını çok akılcı bir şekilde kontrol ve organize etmelidir. Bu nedenle onun çok sağlam bir iradeye ve sağlıklı bir akıl yürütmeye ihtiyacı vardır. Yani Oddyseus kaba iç güdüleri ve duygularının arzularına uymamalıdır. (Sherratt, 2002, s. 80) Oysa hayat onun duygularını baştan çıkarıcı tuzaklarla doludur. Nitekim o, kayalar ve fırtına ile boğuşurken denizkızı (Siren) büyüleyici şarkılar söyleyerek onu ve tayfalarını kandırmaya çalışır. Oddyseus bu cazip hazlardan kendini ve tayfalarını uzak tutabilmek için tayfalarının kulaklarına kapatır ve kendisini geminin direğine bağlar. Bu yolla Oddyseus geçici zevkleri yerine evine sağ salim ulaşma hedefini tercih eder.

Adorno’ya göre aydınlanma bireyin temel amaçlarını ihmal ederek kurduğu haz endüstrisi ile bir taraftan bireylerin birer hazcı varlık olmasına neden olmuş ve bu yolla onları çocuksu narsizm aşamasına mahkûm etmiş; diğer taraftan insanların akli melekelerini dumura uğratarak onların gerçeği keşfetme kabiliyetlerini yitirmelerine neden olmuştur. Oddyseus amacına ulaşabilmek için başta kendi varlığı olmak üzere; yani duygularının istek ve arzularını; aklının emir ve buyruğunu; aynı şekilde dış dünyanın somut gerçekliğini; yani üstünde yüzdükleri suyu; çarpmamak için özen gösterdikleri kayayı; fırtınayı ve gemiyi birbirinden kesin hatlarıyla ayırt edebilecek bir akıl ve bilinç düzeyinde olmalıydı. Oysa aydınlanmış- seküler birey akli gelişmesi engellenip çocuksu narsizm aşamasında bırakıldığı için ne kendi duyguları arasındaki farkı ne de kendisi ile dış dünya arasındaki farkını ayırt edebilirler. Bildikleri tek şey annesinin memesinden farklı başka şeylerin de olduğunu bilmeyen çocuk gibi haz kaynakları olan şey ya da şeylerdir. (Sherratt, 2002, s.83)

Adorno’ya göre böyle bir gelişim bozukluğunun doğal sonucu fantezi durumudur. Bu durumda bireyin gerçekle teması tamamen son bulur. Bunu Freud’ün analizlerine dayanarak şöyle açıklar: kişide hayvansal duygular (id-insticts) ve teknik zeka (ego) olmak üzere iki ayrı kabiliyet vardır. Hayvansal duygular haz peşinde koşan; teknik zekâ ise kişiyi çevresinden yönelen tehlikelerden koruyan duygudur. Zekâ, kişiyi dış tehditlerden koruyabilmek için araç ve teknoloji geliştirir ve bunlarla çevresini kontrol eder. Kişide zekâsal faaliyetler geliştikçe hayvansal duygular haz kaynağı olarak zekânın ürünlerine (bilgisayar, tv, sinama, araba, ev vs) yönelir, hatta onlara tapınmaya başlar.Oysa o ürünlerin özünde bir haz yoktur; yani kişi bir illüzyon yaşamaktadır. Oysa olmayan şeyi varmış gibi kabul edip ona tapınma ilkelliğin en aşağı mertebesidir. Adorno’ya göre aydınlanma, bireyi böyle bir illüzyona itip onun hem gerçekle ilişkisini kesmiş hem de sahte bir hazla kandırmıştır.

Adorno bu durumu Oddyseus’un fırtınayla sürüklenerek çıktığı ve sadece lotus çiçeği yiyip yarı bağımlı halde barış içinde yaşayanların durumuna benzetir. Lotus öyle bir çiçektir ki baldan daha tatlıdır, fakat ondan yiyen hafızasını kaybeder ve geçmiş tüm hatırasını unutur. Oddyseus burada yine bir seçimle karşı karşıyadır; ya o baldan daha tatlı olan Lotus’tan yiyecek ve ebediyen orada kalacak; ya da ondan vazgeçip hafızasını koruyacak ve yolculuğuna devam ederek evine ulaşacaktır. Adorno’ya göre lotus denizkızının şarkısından daha baştan çıkarıcı ve daha gerçek dışıdır. Çünkü Oddyseus’un en temel gerçekliği olan eşi ve oğluyla ilişkisini ebediyen bitirmektedir. Lotus, Adorno’ya göre, geçici sarhoşluk veren bir nesne gibi değil, bireyi kendine sonsuza dek bağımlı kılan eroin gibidir.Aydınlanmanın insanlara verdiği mutluluk da Lotus yiyen kişilerin aldığı haz gibidir. Onlar kendilerini mutlu sanırlar, aslında derin bir bağımlılık içinde kimliklerini kaybederler.(Sheratt, 2002, s.84) Adorno’ya göre aydınlanmanın ürettiği haz ve kültür endüstrisi Lotus çiçeğinin fonksiyonunu görür; çünkü mevcut kültür bireyleri gerçeklikten koparmakta, bireylere sahte bir mutluluk vermektedir.

Adorno’ya göre sahte haz ve zekasal tekniğin ürettiği başka çarpık ve tehlikeli bir sonuç paranoya durumudur. Bu durum çok tehlikelidir; çünkü paranoya içinde olan birey ürettiği teknolojiyi ve ondan elde edilen gücü kontrolsüz olarak kullanır. Bu şöyle olur: Yukarda ifade edildiği gibi kendi egosunu koruma zekânın en önemli amacıydı. Bunun için geliştirdiği teknolojilerle birey çevresini kontrol etmek ister. Aydınlanmış-seküler birey kendi egosu dışında her şeyi bir tehdit unsuru olarak görmeye başlar. Farklı olan her şey onun için yok edilmesi gerekli bir tehdit unsurudur. Bu paranoyanın sonuçları, aydınlanan-seküler bireyin tehdit olarak gördüğü her ‘farklı’yı yok etmesi demektir. Adorno buna Nazizm örneğini verir; ona göre Naziler Musevileri sadece bir azınlık olarak görmedi, kendi Alman ırkına karşı bir tehdit olarak gördü ve toplama kamplarında imha etmeye kalkıştı. Böylece aydınlanmanın temel amacı olan güvenlik ve barış bu şekilde çatışmaya, savaşlara ve dünyanın ateşe verilmesine dönüştü. (Sheratt, 2002, s. 85)

Adorno’ya göre süreç burada bitmez; aydınlanan-seküler birey, nihai olarak kendinden de korkmaya ve kendini de yok edilmesi gereken bir canavar olarak görmeye başlar. Bunun anlamı aydınlanan bireyin doğrudan kendisine saldırıya geçmesidir. (Sheratt, 2002, s.95 vd)

Sonuç olarak Adorno’ya göre Batı aydınlanması insanlığa mutluluk, huzur, barış ve kardeşlik getirmemiş; tersine huzursuzluk, özgürsüzlük, savaş ve gözyaşı getirmiştir.

Nursi ve Bireyin kişisel gelişmesi

Aydınlanmacı bakış açısı çerçevesinde yetişen bireyin çocuksu narsizm aşamasında sıkışıp kaldığı konusunda Nursi ile Adorno arasında fikir birliği vardır. Hatırlanacağı gibi Adorno’da aydınlanmanın mit’e dönüşmesinin ilk aşaması aydınlanma sürecinde bireyin yetişkin olmasının engellenmesi idi. Nursi bu süreci Ene odaklı inceler. (Nursi, c.I, 1994, s.494 vd) Kısaca inceleyelim.

Birey ruhsal seferine ilk olarak kendine doğru baslar. Yani insan ilk olarak kendi nefsine, kendi iç dünyasına bir sefere çıkar ve kendini keşfeder, kendinin farkına varır. Bu iç’e doğru yolculukta insan kendinin kabiliyetlerinin önemini ve değerini keşfederek kendinin akleden, irade eden, seven, kızan, gururlanan, onurlanan, haz duyan, affeden, keşfeden vs bir varlık olduğunu anlar. Bu kabiliyetleriyle kendisinin sıradan bir varlık değil, tersine çok özel bir varlık olduğunu hisseder. Özellikle bilmenin, irade etmenin, yapmanın, keşfetmenin, sevmenin, memnun ve mutlu olmanın ne kadar özel ve müstesna birer kabiliyet olduğunun farkına vararak kendinde bir çeşit ‘ulûhiyet’ vehmeder. Kendini kâinatın merkezine yerleştirir (çocuksu narsizm; benim babam herkesi döver). Yaptıkları ve ettikleriyle sarhoş olur ve kendisinin her şeyin efendisi olduğunu, kendisinin üzerinde başka değerli bir şeyin bulunmadığını düşünür.

Dikkat edileceği gibi buradaki bilme, irade etme, akletme vs eşyanın mahiyetine yönelik bir keşif değil; kaba, sıradan ve yüzeysel bir keşif ve fark ediştir. Sol yolun yolcusunda aslanın attan, yılanın oğlaktan, kuyunun evden, meyvenin zehirden ayırt edilmesi bu tarz bir fark ediştir.

Bu aşama aynı zamanda bireyi akıl dışı illüzyonların çepeçevre sardığı bir aşamadır. Gerçek anlamda akıl devre dışı olduğundan bireyin karar ve davranışları sadece hayvansal kaba duyguları tarafından belirlenir. Nursi’nin ifadesiyle Ene öyle şişer ki kişinin tüm varlığını yutar. Etrafını saran somut gerçeklikler birer birer önemini yitirir; yani sol yolun yolcusu için saldırmak üzere kuyunun başında bekleyen aslan, ayağına doğru yaklaşan ejderha, ağacın köklerini kemiren fareler yakın tehlike olmaktan çıkar; o sadece eline geçirdiği meyvelerden yemeyi hayatın tek gerçekliği olarak görür. Bu şekilde kendine çocukça bir sahte evren kurar; her türlü yakın-uzak tehlike ve riski yok kabul ederek sadece o anlık arzularını tatmin etmeye çalışır.

Hayatı sadece hayvansal içgüdülerinin perspektifinden gören kişi gelişmesi engellenmiş ve olgunlaşamamış kişidir. Bediüzzaman’a göre küfür ve dalalet bireyin akli gelişmesini önler ve bu yolla kişinin ebedi çocuksu bir dünyada yaşamasına neden olur.

İman-akıl duyarlı birey ise bu aşamayı başarıyla tamamlar ve aklını kullanarak başka bir aşamaya sıçrar. Bu aşamada bireyin kullandığı malzemeler yine bilme, irade etme ve akletme gibi insani vasıflardır. Bu vasıflar insanin ruhsal seferinde olağanüstü değere sahiptir; çünkü bu vasıflarla birey hem kendi evrenine ait ‘öteki’ni keşfeder hem de İlahi İsim ve Sıfatları keşfeder.

Bu seferde sosyal-siyasal hayata çıkan birey sadece kendinin değil ayni zamanda başkalarının da düşündüğünü, irade ettiğini, keşfettiğini fark eder ve onların yapıp ettikleriyle kendisininkini kıyaslamaya baslar. Kıyasladıkça fark eder ki bazı insanların kabiliyeti onunkinden daha üstündür. Bu aşamada kişi narsist-bencil düşünce ve hareketten kısmen kendisini kurtararak sosyalleşir. En azından öteki’nin varlığını fark etmiş ve ötekiyle iletişim kurmanın gerekliliğine inanmış demektir.

‘Öteki’yle iletişim

Bu aşamada insan ‘Ene’si öteki’nin var oluşunu keşfederek kendi varlığını hisseder ve kendini olumlar. Öteki olmadan kendisi de yoktur. Bu nedenle öteki ile kendi arasında diyalektik bir ayniyet vardır. Bunun anlamı kişinin ötekiyle hem özdeş, hem de ondan bağımsız ve farklı olmasıdır.

Bu gerçekten hareketle ‘öteki’ ile iletişimin çeşitli safhalarını şöyle anlatabiliriz. Kişi ilk olarak ötekiyle diyalog ve tanışma sürecini yaşar. Öteki onu, o ötekini kabullenir ve tanır. Bu fıtratın zorunlu bir gereğidir. Ancak kişi ve öteki sadece saf bir iyi niyet ve akıl sahibi özneden ibaret değildir; aynı zamanda ‘ben’lerinin içeriğinde ‘kurnaz’, ‘bencil’ ve ‘yıkıcı’ nefisler de vardır. Bediüzzaman’a göre tarafgirlik, inat ve haset; nifak ve şikakın, kin ve adavetin sebebidir. (Nursi, c.I, 1994, s. 469 vd) Bu tanışma ve diyalog sürecinde kendini beğenme, inat, haset, ırkçı duygular, abartılmış milli birlik bütünlük kaygısı, toplum güvenliği vs gibi mülahazalar devreye girer ve iletişimi sonlandırır. Birey bu defa ‘öteki’ni aşağılama, araçsallaştırma ve ciddi bir tehdit olarak görüp yok etme gibi eylemlere başvurur. Bediüzzaman’ın çarpıcı ifadesiyle Ene’si şişer ve kişinin tüm varlığını yutar; bir Firavun, Nemrut ve Şeddat olur.

Adorno’nun aydınlanmış- seküler bireyinin kendi egosunu güvence altına almak için her farklı olana savaş açması, yani paranoya durumu, Bediüzzaman’da Ene’nin bireyi yutması düşüncesi denk gelir. Bireyi yutan Ene’nin bireysel, toplumsal ve küresel sonuçları; güce tapınma (hak kuvvettedir), ırkçılık, hazcılık, çıkarcılık, çatışma ve biyolojik ve kimyasal savaştır. (Nursi, c.II, 1994, s.2049)

Bediüzzaman bu paranoya durumunu bir cani yüzünden topyekun bir köyün imha edilmesi çılgınlığı olarak özetler. Gerçekten o aydınlanmış-seküler bireyin kurduğu faşist, komünist ve siyonist dikta rejimlerinin ‘öteki’ni imha etmek için kentleri nasıl ateşe verdiklerini bizzat yaşayarak görmüştür.


"...(içinde yaşadığımız) asırda gaddar medeniyetten neşet eden hodgamlık ve asabiyet-i unsuriye (ırkçılık damarı) ve umumi harpten gelen istibdad-ı askeriye (militarist baskı) ve dalaletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki… çünkü mezkur hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı adi bahanelerle vurur, perişan eder." (Nursi, c. I, 1994, s. 997.)

Adorno, aydınlanmış-seküler bireyin sadece kendi egosunu koruma adına ötekini tahrip etmeye kalkıştığını söylüyordu; Bediüzzaman buna başka yeni unsurlar da ekler; vatanın birliği ve bölünmezliği; devletin kutsallığı;toplumun güvenliği…

"Siyaseti beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasisi (anayasa maddesi) olan "selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatın selâmeti için eşhas kurban edilir, vatan için her şey feda edilir."


"Bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun su-i istimalinden," kaynaklanmıştır. "Bu kanun-u esasiye-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi (belli bir sınırı) olmadığı için çok su-i istimale yol açmış. İki harbi umumi bu gaddar kanun-u esasinin su-i istimalinden çıkıp bin sene(lik) beşerin terakkiyatını zir-u zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun mahvına (da) fetva verdi. Bir menfaat-ı umumi (kamu yararı) perdesi altında şahsi garazlar, bir cani yüzünden bir kasabayı harap etti..." (Nursi, c. I, 1994, s.997)

Bu firavunlaşan ve her türlü farklı olanı imhaya kalkışan Ene en sonunda silahının namlusunu kendisine çevrir ve kendisini de acımasızla yok eder. Bu aşama ‘ötekini’ idam etme ve yokluğa atma aşamasıdır.

Kemalist aydınlanma ve meşruiyet

Kemalist seküler aydınlanma hem ilahi hem de toplumsal meşruiyet kaynaklarından mahrumdur. İlahi meşruiyet kaynağını laiklik adına devre dışı bırakmış, hatta kutsala karşı yer yer açık yer yer örtülü bir mücadele içine girmiştir. Aynı şekilde Kemalist aydınlanma projesi toplumsal meşruiyetten de mahrumdur.  Bu süreçte topluma güvenilmemekte, toplumun ancak pozitivist elitler tarafından dizayn edilebileceğine inanılmaktadır. Dolaysıyla toplumun kendi özünden kaynaklanan ve rasyonel tartışmalarla şekillenen politikalar ve yasalarla değil Batı’dan transfer edilen yasa ve dünya görüşleriyle yönetilmesi ve eğitilmesi yoluna gidilmiştir. İşin kötüsü Kemalist aydınlanmacılar aydınlanmanın Batı’dan en kötü ve kaba yanlarını almışlardır, yani kapa pozitivizmi Fransa’dan ve kaba diktatörlüğü faşist İtalya ve Almanya’dan ithal etmişler, ancak ne İngiliz ve de Alman rasyonalizmine iltifat etmemişlerdir. Bu nedenle Kemalist aydınlamacıların baskın özelliği totaliterlik, sadistlik ve narsistliktir. Onlar bu özelliklerini politik gücü ellerine geçirdiği her dönemde göstermişlerdir (elli öncesi, altmış sonrası, 12 mart sonrası, 12 Eylül sonrası, 28 Şubat sonrası) . Bu azınlık her defasında hukuki ve toplumsal meşruiyetten uzaklaşarak ‘ihtilal kanunu’na müracaat etmişler ve toplumu bu kanunlarla yönetmeye çalışmışlardır. Bu kanun, Kemalist aydınlanmanın bireysel ve toplumsal amaçlarının hayata geçirilebilmesi için öne çıkan engellerin acımasızca aşılması için her türlü şiddetin, hukuksuzluğun ve hatta ahlaksızlığın yasal olduğunu ön gören bir sosyo-politik sistemler bütünüdür.

Hannah Arendt’in Naziler için geliştirdiği ‘üç öldürme’ politikasını -düşük dozda da olsa -Kemalist aydınlanma sürecinde de uygulandığını söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi kişinin içindeki ‘hukuk adamı’nın öldürülmesi. Bunun anlamı bireyin içindeki hak arama bilincinin kökünden kazınarak artık onun gasp edilen hukukunun hiç bir şekilde talep edilemeyeceği, talep edecek bir merciin bulunmadığına onun ikna edilmesidir. Bu dönemlerde tamamen ihtilal kanunu egemen olur artık kişi için ne ‘Berlin’deki yargıçlar, ne de ‘Türk Adaleti önünde hesaplaşma’ ümidi kalmaz.

İhtilal kanununun ürkütücü boyutunu yakınlarda konuşması medyaya düşen bir generalin ifadelerinde en yalın halde bulmak mümkün:

‘Hep onu söylüyorum. Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu “Çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün” diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle’.

‘Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten. Bu kadar da boş değiliz ya’.

‘Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek. Bu iki seçenekten bir tanesi kapımızı çalacak. Ondan sonra dönüş yolu orada başlayacak.”

Dikkat edileceği gibi yukarıdaki ifadelerin ifşa ettiği kişilik Kemalist aydınlanmacı eğitim tarafından gelişmesi engellenmiş ve çocuksu narsizm aşamasında hapsedilmiş bir kişiliktir. Dünyanın merkezinde kendileri bulunmakta başkaları onların egemenliği altında bulunmak zorundadır. Çok küçük bir azınlığı temsil ettiklerinden sürekli korku ve panik içindedirler. Empati, sevgi, şefkat duyguları gelişmediği için kimin dost kimin düşman olduğunu fark edecek kabiliyetten mahrumdurlar ve derin paranoyalar içinde yüzmektedirler. Kendi organını düşman gören psikolojik hastalar gibi kendi insanını, akrabasını, komşusunu, vatandaş ve dindaşını yok edilmesi gereken düşmanlar olarak görmekte ve elindeki silahı o amaçla kullanmaktadırlar. 

İkincisi kişinin içindeki ‘ahlak adamı’nın öldürülmesi. Kemalist aydınlanmacılar için toplumu dönüştürme yolunda şey mubahtır. Eşleri birbirinin aleyhine jurnalciliğe zorlamaktan, kendi yetiştirdiği asistanını hocasının aleyhine delil üretmeye zorlamaya; aynı ırktan ya da mezhepten ya da ideolojisinden olan kişilere karşı bireyi tetikçi olarak kullanmaya kadar. Kendisi de toplama kampında kalan Arendt, toplama kamplarındaki insanlık dışı işlerden sadece Gestapo ya da SS subaylarını sorumlu tutmaz, aynı zamanda onlarla işbirliği yapan, yapmaya zorlanan çok sayıda Yahudi’nin de sorumlu olduğunu söyler.

 

popüler cevapdünya atlası