İslam Eğitiminde Kadının Genel Durumu ve Medreselerle İlişkisi

Eklenme Tarihi: 30 Ağustos 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Esra ŞENGÜL'ün Medreseler ve Din Eğitimi Sempozyumu tebliğidir.

İslam Eğitim Tarihi ile ilgili yazılmış olan kaynaklara baktığımızda kadının eğitim ve öğretim alanında neredeyse hiç yer alamadıklarını fark ederiz. Ancak son zamanlarda yapılan bazı çalışmalar bizlere bu konuda cesaret verici sonuçlar sunmaktadır. Bu tebliğimi hazırlarken bu çalışmalardan önemli ölçüde istifade ettiğimi ifade etmek isterim.

İslam’ın ilk zamanlarında kadınların eğitim ve öğretimi için Hz. Peygamber’in özel bir günü ayırmış ve o günde kadınlara eğitim vermiştir.[1] Ayrıca Mescid-i Nebevi’de kadınların eğitim ve öğretimden istifadeleri için özel bir mekân ayrılmış ve burası “Kadınlar Suffası” olarak isimlendirilmiştir.[2] Hz. Peygamber döneminden sonra çeşitli sebeplerle kadınların eğitim ve öğretim fırsatından yeterince yararlanamadıkları anlaşılmaktadır. Bu yüzden uzun bir müddet kadınların isimlerini duyuramadıkları ve kendilerini ifade edemedikleri anlaşılmaktadır.

Resulullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra bir müddet ilmi sahadan uzak tutulan kadınların, zaman geçtikçe ilimle iştigal etmeleri ve ilmi alanda uzmanlaşmaları, sayılarının giderek arttığı görülmektedir. Bu meyanda zaman kadınların lehine işlemiştir. İbnu Esir meşhur “el-Kâmil fî’t-Tarih” adlı tarih kitabında 628/1231 yılına kadar geçen dönemi ele almaktadır. İbni Esir, söz konusu kitabında kendi zamanına kadar gelen süre zarfında (Ümmü Derda es-Suğrâ’yı da sayarsak) ilim ehlinden yalnızca üç kadını tanıtmaktadır. İbni Esir’den yaklaşık iki asır sonra vefat eden İbni Hacer el-Askalanî ise, yalnızca 8/14. asırda yaşamış ilim ehlini tanıttığı “ed-Dürerü’l-Kâmine fî A’yani’l-Mieti’s-Samine,” adlı eserinde toplam 193 kadın ilim ehlini tanıtmaktadır. İbni Hacer el-Askalanî, bunların dışında muhtemelen haklarında yeterli bilgi toplayamadığından tanıtamadığı, fakat bazı âlimlerin biyografilerinde kendilerinden ders veya icazet alındığına dair işarette bulunduğu yüzlerce kadın ismini zikretmektedir. Es-Sehavî ise 9/15. yüzyılda yaşamış ilim ehli kadınlardan 1075 tanesini tanıtmaktadır. Dolayısıyla zaman ilerledikçe kadınların da ilim alanında yetişmeye ve yeni nesiller yetiştirmeye gayret gösterdikleri ve tarih kitaplarındaki yerlerini almaya başladıkları görülmektedir.[3]

1-Kadınların Eğitim Öğretim İçin İlim Meclislerinde Yer Almaları

Kadınlar için her ne kadar İslam dünyasında onların eğitim ve öğretimi için özel okullar açılmamış olsa ve erkekler için açılan okullara katılmalarına müsaade edilmemişse de camilerde yapılan ve herkese açık olan, ilim meclisi adı verilen eğitim öğretim etkinliklerine katıldıkları görülmektedir. İsteyen herkesin katılabildiği ilim meclisleri, her yaştan ilim ehline açık olduğu gibi Müslüman kadınlara da açıktı. Zaten ilim meclislerinin ders halkalarından ayrılan yönü buydu. Ders halkalarına katılan öğrenciler belli ve sınırlı iken, ilim meclislerine katılım serbestti.

Verilen bilgilere göre “Ali b. Muhammed b. Abdilvehhab el-Hebbanî’nin yaptığı müzakere meclislerine, kadınlar da katılırlardı ve ders esnasında el-Hebbanî onlarla muhatap olurdu. Ebu Hasan Ali b. Muhammed el-Vaiz’in Mısır’da vaaz üslubuyla gerçekleştirdiği ders meclislerine de kadın ve erkekler birlikte katılırlardı. Ebu Hasan Ali b. Muhammed el-Vaiz, çok yakışıklı ve güzel yüzlü olduğu için, kadınlar fitneye düşmesinler diye ders verirken yüzünü bir peçeyle kapatırdı.”[4]

2-Kadınların Öğretmenlik Yapmaları

İslam âleminde ders veren ve en önemli kadın öğretmen şüphesiz Hz. Aişe’dir. Bu yüzden Hz. Aişe en çok hadis rivayet eden sahabelerdendir. Kuvvetli hafızası ve yüksek seviyedeki hukuk bilgisi ile Resulullah’tan (a.s.) rivayet ettiği hadislerin yanında, kendisinden hadis nakleden kadınların sayısı iki yüzden fazladır. Onun öğrencilerinin en az dörtte birinin kadın olması, kendisinin kadın öğretmen yetiştirmesindeki başarının da bir göstergesidir.[5]

Sonraki dönemlerde yukarıda işaret ettiğimiz gibi ilim meclisine devam eden kadınların bir müddet sonra kendilerine ait ilim meclisi oluşturduklarını görmekteyiz. Kadınların ders meclislerine katıldıklarına dair rivayetlerin yanında, bizzat ders meclisi düzenleyen kadınların bulunduğuna dair rivayetlere de rastlamaktayız. Bunlardan biri Ümmü Cafer binti Ebi’l-Fadl’dır. Ümmü Cafer, ilimde döneminin en önde gelen simalarındandır. Kendisinin ikamet ettiği İsa b. Ali Kasrında bir ders meclisi vardı. Onun meclisine ancak matematikçiler ve doktorlar katılabiliyorlardı. Görüldüğü gibi kadınların kurduğu ilim meclisleri, erkeklerin ilim meclisi gibi herkesin katılabileceği cami ve mescit gibi yerlerde değil, özel mekânlarda gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır.

Burada öğretmenlik yapmış bazı kadınlardan örnekler vermek istiyoruz: Meryem Sittu’l-Kudat binti Şeyh Abdurrahman, döneminde isim yapmış âlimlerden biri olan bizzat kendi oğlu Şemsuddin b. Abdulkadir en-Nablusî’ye icazet vermiştir. İbni Hacer el-Askalanî’nin, sekizinden icazet olmak üzere, altı tanesinden de ders aldığı toplam on dört ayrı kadın hocadan ilim almıştır. İbni Asakirdiye meşhur Ali b. Hasan b. Asakir’in seksen küsur kadın hocadan ders alması, kadınların ilimde kat ettikleri mesafe ile eğitim ve öğretime olan katkıları hakkında bir fikir ortaya koymuş olmaktadır.[6]

3-Tasavvuf Kurumlarında Kadınlar

Temel dini eğitimin verildiği medreseler içinde kadınlara tahsis edilmiş bir tek medrese mevcut değilken, mutasavvıfların eğitim ve öğretim kurumları olan hankah, zaviye ve ribatların bir kısmının yalnızca kadınlara tahsis edilmiş olması çok enteresandır.

Bu anlamda sadece Şam’da yalnızca kadınların eğitim ve öğretimine tahsis edilmiş yirmi civarında hankah ve ribat bulunduğunu, İbni Şeddad döneminde yalnızca Haleb’in merkezinde kadınlara ait yedi adet hankahın olduğunu söylemek bile, mutasavvıfların kadınların öğretimine ne kadar olumlu yaklaştıklarını ortaya koyması bakımından yeterlidir. Şam’da özel olarak kadınların eğitim ve öğretimin yapıldığı ve kadınların adıyla anılan “Ribatu’n-Nisa” (Kadınlar Ribatı) diye bilinen ve meşhur Akikî Hamamının yanında bir ribat mevcuttur. Halepşehrinde de “Ribatu’n-Nisa” adında yalnızca kadınlara ait bir ribata rastlıyoruz. Buradaki ribat Halep Kalesi’nin hemen alt tarafında bulunuyordu.

Keza Medine’de de, Ribatu’s-Sebil diye bilinen “Ribatu’n-Nisa” adında kadınlara has bir ribat bulunmaktaydı. Emine binti Muhammed b. Hasan el-Karşiyye (555/1160 yıllarında sağdır), yalnızca fakir kadınların kalması için özel bir ribat yaptırmıştı. Bunların dışında değişik isimlerle bilinen fakat yalnızca kadınlara tahsis edilmiş pek çok ribat, hankah ve tekkeyi görmek mümkündür. Bu durum, kadınlar adına yaptırılan ve onların eğitim ve öğretimine tahsis edilen tasavvufi kurumların ne kadar yaygın olduğunu da ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, ihtiyaç duyulan her yerde kadınlara özel tasavvufî kurumlar kurulmuştur.

Kadınlar, hankah, ribat ve zaviyelerde tasavvufî eğitimin zikir, sohbet gibi gereklerini yerine getirdikleri gibi, dini ilimlerin öğretimini de gerçekleştirirlerdi. Bu bakımdan tasavvufa gönül vermiş ilim sahibi kadınlardan yukarıda da kendisinden söz ettiğimiz Fatıma binti Hüseyinb. Fadlaveyh er-Razî’in, kendisine ait bir ribatı vardı ve tasavvufa gönül veren kadınlar orada toplanır vaazlarını dinlerlerdi. Fatıma, ilmini El-Hatib ve İbni Muslime’den almıştı. Meşhur âlim Ebu’l-Ferecİbni Cevzî de kendisinden İmam Şafiî’nin Müsned’ini dinlemişti. Keza yine iyi yetişmiş ilim ehlinden biri olan Zeyneb binti Ebi Berakat el-Bağdadiyye, dönemin en meşhur vaizelerinden biriydi. Yalnız kadınların devam edebildiği Bağdadiye Ribatında kadınlara vaaz ettiği gibi, burada fıkıh ve edebiyat dersleri de verirdi. Bağdadiyye Ribatında vaaz veren kadınlardan biri de Zeyben binti Fatıma binti Abbas el-Bağdadî’dir. Zeyneb binti Fatıma, fıkıh ilminde iyi yetişmiş biriydi, Şam ve Mısırlı kadınlar ondan çokça istifade etmişlerdi, sonradan gelip yerleştiği Bağdadiyye Ribatında ölünceye kadar kadınlara vaaz etti.

Zühre binti Muhammed, iyi bir hadisçi olmasının yanında kadınların devam ettiği bir ribatta da şeyhlik makamında oturuyordu. Huccab binti Abdullah da Zühre binti Muhammed gibi Bağdat’taki bir ribatta şeyhlik makamında oturuyordu. Binti Kureymizan diye ünlenen Fatıma binti Abdilkadir el-Halebî, zamanında şöhretli mutasavvıfelerdendi, hem Adiliyye, hem de Ducaciyye Hankahının şeyhliğini beraber yürütürdü ve aynı zamanda güzel yazısıyla çok sayıda kitap istinsah etmişti. Daha sonra şeyh Kemaluddin Muhammed b. Mir Cemaluddin b. Kıllı Derviş el-Erdebilî ile evlenince Halep’teki Revahiyye Medresesine yerleşmişti.[7]

4-Kadınların Medreselerle İlişkileri

Kadınların, İslam dünyasının en önemli ve en görkemli eğitim ve öğretim kurumu olan medreseler ile ilişkileri kuşku yok ki sınırlıdır. Çünkü medreseler ilk dönemlerden kapandıkları zamana kadar yalnızca erkeklerin eğitim ve öğretimde bulundukları kurumlar olmuşlardır ve bu vasıflarını hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. İslam tarihinin hiçbir döneminde kadınların eğitimine ayrılmış herhangi bir medreseye rastlamamaktayız.

İslam âleminde kadınlara ait müstakil eğitim ve öğretim kurumlarının bulunmayışı, onların genellikle evlerde, cami ve mescitlerde öğretim görmeye ve buralarda görev almaya mecbur bırakmıştır. Kadınların medreselerde hoca (müderrise) olarak ortaya çıkmaları için çok uzun bir zamanın geçmesi gerekiyordu. Medreselere, öğrenci olarak dahi kabul edilmeyen kadınların, buralarda öğretmen olarak görev almaları, görev alan kadınların ne kadar üstün bir ilmi yetenek ve birikime sahip olduklarına bir işaret sayılmalıdır.

Medresede ders veren kadınlardan, tespit edebildiğimiz en erken ve belki de o zamanın yagâne örneği Elif binti Kadı İlmuddin el-Balkinî’dir. O dönemde ünlü bir âlim olan Fethuddin Muhammed’in öz kız kardeşi ve Salah el-Mukeynî’nin de anne tarafından kız kardeşiydi. Bir ara Halife Müntencid Billah ile de evlenen ve daha sonra boşanan bu kadın bilgin, dedesinin medresesine devam ediyor ve medresenin bütün işlerini görüyordu. Elif binti Kadı, medresenin işleriyle meşgul olduğu esnada medrese öğrencileri yanına gelip yanında tefsir ve hadis derslerini alıyorlardı. Bu şekilde ondan ders alanlar arasında İbrahim el-Hamevî, Fahru ed-Deymî el-Belbisî, İbni Halil el-Hüseynî ile bunların dışında başka kimseler de vardı.

Bir müddet sonra yani 8/14. yüzyılda benzer örnekler yine karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan biri Aişe binti Seyfuddin Ebi Bekir b. İsa’dır. Aişe binti Seyfuddin, Şam’da Nurettin Zengî’nin eşi Hatun binti Ener’in Banas Nehri’nin kenarında kurduğu Hatuniyye Cuvaniyye Medresesi’nde 793/1391 yılında hadis dersleri vermiştir. Aişe binti Seyfuddin, medresede hadis derslerini verdiği yıl içerisinde vefat etmiştir. Dolayısıyla buradaki hocalığı yaklaşık bir yıl sürmüştür.

Medresede ders veren kadın hocalardan biri de, Fatıma binti Kanbayi el-Amrî’dir. Bu kadın ilim insanı, Şam’da Babu’l-Kantara’da çok güzel bir medrese kurmuştu. Fatıma binti Kanbayi el-Amrî, kurduğu bu çok güzel medresede Hanefî fıkhı, hadis ve tefsir dışında başka dersler de veriyordu. Fatıma, kurduğu bu medreseye çok sayıda kitap da bağışlamıştı.

Bu örneklerden sonra benzer bir durumla hicri 13. asırda karşılaşmaktayız. Reyyid Hanım adında şair ve edebiyatçı bir kadın, İstanbul’da Yusuf Paşa Medresesinde hoca olarak görev almıştı. 30 Mayıs 1876’da Sultan V. Murat tahta çıktığında çok nefis bir kaside okumuştu. Benzer bir medrese hocası da Mısır’da karşımıza çıkmaktadır. Celile binti Salih Ali el-Hakim (öl.1317/1899), ebelik konusunda uzman biriydi ve Kahire’deki Medresetu’l-Kubale’ye burada görev yapan annesinden sonra hoca olarak atanmıştı.

Bazen kendilerine biçilen kader yazgısını bozan, toplumun alışık olmadığı yerlerde boy gösteren bu tür kadınların varlığı, onların arzu edilen yerlerde ve düzeyde görev aldıkları anlamına gelmemektedir. İlk kez saltanata hükmeden Selçuklu Sultanı Melikşah’ın eşi Türkân Hatun, oğlunu sultan ilan edip onun yerine kendisi bir müddet hükmeden, saltanatı eline geçirip kendi adına hutbe okutup ve yine kendi adına para bastıran Tendu binti Hüseyin b. Üveys gibi kadınlar da, bu gerçeği değiştirememiştir.[8] Her ne kadar Kuzey Afrika ve Batı Asya üzerinde devlet idaresini seksen gün boyunca elinde bulunduran Şecerü’d-Dürr de Cuma Hutbelerinde kendi adına hutbeler okutmuşsa[9] da bu gerçek yine değişmemiştir.

SONUÇ

İslam dünyasında Hz. Peygamber döneminde kadınların eğitim ve öğretimden istifade ettikleri ve mümkün mertebe bu tür etkinliklere hiçbir engellemeyle karşılaşmadan katıldıkları anlaşılmaktadır. Ancak sonraları kadınların çeşitli sebeplerle eğitim ve öğretim etkinliklerinden uzaklaştırıldıkları görülmektedir. İlme merak duyan ve özel ilgi sahibi kadınların kendi gayretleriyle eğitim ve öğretimden faydalanmaları neticesinde bir müddet sonra çeşitli alanlarda ihtisas sahibi olduklarına şahit olmaktayız. İlk zamanlar erkeklerden ders alan Müslüman kadınların, yeterli ilmi elde ettikten sonra bu kez kendilerinin erkeklere ders vermesi dikkat çekici bir gelişmedir.

İslam âleminde kadınların, eğitim ve öğretimine tahsis edilmiş bir öğretim kurumu bulunmamasına rağmen her geçen gün sayıları artarak ilim sahasında boy göstermeleri sevindiricidir. Yalnız erkeklerin eğitim ve öğretimlerine ayrılmış olan medreselerde ders görmeseler bile zamanla bazı ilim ehli kadınların buralarda öğretmen olarak görev almaları, eğitim ve öğretim alanında kadınların kat ettikleri merhaleyi ve başarıyı göstermektedir. Osmanlılar döneminde mahalle mekteplerinin dışında ilk kez Sultan Ahmet Kız Rüşdiyesi’nin ne yazık ki 1859 yılı gibi çok geç bir dönemde açılması,[10] üzücü bir durumdur.

İslam dünyasında kadınların eğitim ve öğretimde yeterince yer almaları, kız sibyan mektepleri ve rüşdiyelerine kadın öğretmenleri yetiştirmek amacıyla ilk kez 1870 yılında eğitime başlayan bir Daru’l-Muallimat açılması ile birlikte olmuştur.[11]

İslam âleminde ilk dönemden itibaren kadınların eğitim ve öğretimi ile ilgili yapılan çalışmalar, günümüzde kadınların eğitim alanında yer almalarının zeminini hazırlamıştır.


[1] Şakir Gözütok, “Hz. Peygamber Döneminde Kadın Eğitim ve Öğretimi” Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı Sempozyumu, 20-22 Nisan 2007, İslami İlimler Dergisi Yayınları, 2007, s. 563.

[2] Şakir Gözütok, İlk Dönem İslam Eğitim Tarihi, Fecr Yay., Ankara, 1992, s. 141 vd.

[3] Şakir Gözütok, İslam’ın Altın Çağında İlim, Nesil Yay., İstanbul, 2012, s.363.

[4] Şakir Gözütok, İslam’ın Altın Çağında İlim, s.334.

[5] Bedruddin ez-Zerkeşî, Hz. Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, Çev: Bünyamin Erul, Kitabiyat Yay., Ankara, 2002, s. 33.

[6] Şakir Gözütok, Kadınlara da Farzdır, Nesil Yay., İstanbul, 2012, s. 80, 81.

[7] Şakir Gözütok, Kadınlara da Farzdır, s. 110-112.

[8] Şakir Gözütok, Kadınlara da Farzdır, s. 108-113.

[9] Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çev: Salih Tuğ, İFAV Yay., İstanbul, 2011, s. 926.

[10] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, A.Ü. Eğitim Fak. Yay., Ankara, 1989, s. 183.

[11] Yurdagül Mehmetoğlu, Tanzimat Sonrası Okullarda Din Eğitimi, İFAV Yay., İstanbul, 2001, s. 190.

 

popüler cevapdünya atlası