İslam Düşünce Tarihinde Mevlana ve Bediüzzaman

Eklenme Tarihi: 29 Ekim 2017 | Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2017

Yasin YILMAZ*

ÖZET

Hz. Peygamber hayatta iken ortaya çıkan yeni meselelerle ilgili vahiy gelir ve çözüme ulaşılırdı. Onun vefatından sonra artık bir gerçek vardı ki; o da bundan böyle yeni meselelere doğrudan vahiyle çözüm gelmeyecekti. Onun yerine peygamberin varisleri olan âlimlere başvurulacak ve onlar da Kur’ân ve Sünnete dayanarak, ortaya çıkan yeni durumlara yorumlar getirecekti. Böylece, vahye dayanan, akla güvenen ve ilimle gelişen bir kültüre dayalı bir “Yorum Medeniyeti” kurulmuştu.

Bu doğrultuda fıkıh ekolleri İslâmî kuralları fetvâ, tasavvuf ekolleri fetvaya aykırı olmayan takva ile yaşamayı ve kelam ekolleri de itikadî konuları Kur’ân ve Sünnetin ışığında, onlara ters düşmeyen akıl ve mantık ölçüleri içerisinde yorumlamışlardır. Bundan dolayı İslâm Tarihi, belirttiğimiz esasları prensip edinen ekoller ve alanında uzman âlimlerin yaşam ve yorumlarıyla doludur.

Fıkıh alanında Numan b. Sabit, Muhammed İdris eş-Şafiî, Ahmet İbn. Hanbel ve Malik b. Enes gibi şahsiyetler yeni meselelere doğru İslâmı göstermek için çözümler üretmiş ve birtakım İslâmî hayat yolları belirlenmiştir. İtikadî alanda Maturidî ve Eşâri gibi şahsiyetler tarafından yozlaştırılmak istenen inanç konularına yeni açılımlar sağlanmıştır. Daha sonraki asırlarda “Asırlara göre ahkâm tagayyür eder” kuralına göre bu açılımlar devam ederek günümüze kadar gelmiştir.

Bu sürecin devamında İslam Tarihinde iz bırakmış iki nadide şahsiyet olan Mevlana Celaleddin Rûmî ile Bediüzzaman Said Nursi yaşadıkları dönemlerde selefleri gibi İslam’ın yüceliğini ve insanlığa kurtuluş reçetesi olduğunu göstermek için Kur’an ve sünnet referanslı çağın yeni problemlerine Kur’an’dan reçeteler ortaya koymaya çalışmışlardır. Bilindiği gibi Mevlana, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde beşeriyete İslam’ın evrensel çağrısını yapmıştır. Bediüzaman ise, felsefi sistemlerin dünyayı kasıp kavurduğu ve hayatın her alanını etkilediği dönemde İslam’a yönelen menfi düşünceleri ortadan kaldırmak için Kur’an’ın sönmez-söndürülmez bir nur olduğunu ve kurtuluşun ancak Kur’an’a bağlılıkla olacağını ispat etmekle düşünce dünyasın yepyeni bir ufuk açmıştır.

Anahtar Kelimeler: Mevlana Celaleddin Rûmî, Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi, Risale-i Nur, İslamlaşmak, Felsefî sistemler, Sekülerizm, Hoşgörü. 

GİRİŞ

Mekke’de doğan İslam Dini ve onun Peygamber’i (sav) Medine’ye hicretle evrensel niteliğini göstererek dünyaya açılmaya başlamıştır. Bu evrensel açılım özellikle hicretin altıncı yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Arap Yarımadası ve çevresinde bulunan devletlere, emirliklere ve kabilelere bizzat Hz. Peygamber (sav) tarafından mektuplar gönderilmesi ile başlamıştır.

Raşid halifeler döneminde Hz. Peygamber’in (sav) belirlediği ilkeler doğrultusunda Allah’ın dinini yaymak ve adaleti yerleştirmek için çalışmalar devam etmiş, Emeviler döneminde, İslam’ın şiddetle reddettiği ırkçılığın ön plana çıkarılmasından dolayı bu açılım bir süre sekteye uğramıştır. İslamî davet Abbasiler döneminde ise tekrar ivme kazanmış ve Türkler İslam dünyasına girerek, yeni dini içselleştirmişler, onun yayılması ve korunması için büyük çabalar sarf etmişlerdir. Özellikle Haçlılar ve Moğollara karşı en büyük mücadeleyi Anadolu’da bulunan Türkler vermiştir.

Türklerin İslam coğrafyasına dâhil olmasıyla Anadolu’da İslam’ın yayılması ve kökleşmesinde tasavvufî ekollerin çok büyük katkısı olmuştur. Anadolu’nun İslamlaşmasında başta Ahmet Yesevî ve talebeleri[1] ile Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin Rumî’nin çalışmaları dikkate şayandır. İslam’ın Anadolu’ya yerleştiği dönemdeki Mevlana’nın çalışmaları ile İslam dünyasının Batılılar tarafından yok edilmeye çalışıldığı ve insanın düşünce dünyasına ideolojilerin hâkim olduğu XX. yüzyılda, düşünceleri ile İslam’ın inanç yönünün önemini ortaya koyan Bediüzzaman’ın görüşleri üzerinde durmaya çalışacağız.    

MEVLANA’NIN YAŞADIĞI DÖNEMDE İSLAM DÜNYASI
XIII. Asırda İslam Dünyası ve Anadolu

Mevlana’nın yaşadığı dönemde İslam Dünyası Tevaif-i Mülûk denilen küçük devletçikler halinde parçalanmış durumda bulunuyordu. Her devlet hilafeti kendi uhdesinde bulundurmak için çaba sarf ediyordu. İslam dünyasındaki birliğin bozulup güçlerini kaybetmeleriyle Doğuda Moğolların Batıda ise Haçlıların İslam dünyasına yaptıkları taarruzlar sonucunda büyük yıkımlar meydana gelmişti. Bu yıkımlardan sonra Müslümanların tekrar intibaha gelebilmesi büyük çalışmalar gerekiyordu. Bundan dolayı o dönemlerde yaygın olan tasavvuf ekollerine büyük işler düşüyordu. Her mutasavvıf kendi çevresinde halkı organize ederek İslam kardeşliği bağlamında Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamaya çalışıyordu. Anadolu’da yaygın faaliyet içerisinde olanlardan birisi de Mevlana Celaleddin Rûmî idi. Anadolu’da Büyük Selçuklu devletine başkentlik yapmış olan Konya’da kendi öğretisiyle Müslümanlar arasında birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışmayı sağlama konusunda üstün ve samimi bir gayret göstermiştir.   

Mevlana’nın Düşünce Dünyası ve Hizmet Metodu

604/1207 yılında Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya gelen Mevlana Celaleddin Rûmî, 672/1273 yılında Konya’da vefat etmiştir. Cenazesinde ağlanmamasını vasiyet etmiş ve öldüğü günü Rabbine kavuşma vakti olarak tanımlamasından dolayı bu güne “şeb-i arûs” denmiş ve asırlardan beri ölüm yıldönümleri böyle anılmaya devam edegelmiştir. Hayatı boyunca insan sevgisini merkeze almış ırk, dil, din ve renk ayırımı yapmadan İslam’ın hoşgörüsünü göstererek hareket etmiştir.

Mevlana’nın hizmet ettiği kitle çoğunlukla halk tabakasıydı, her sanat ve meslekten insanlar onun sema meclislerine katılıyordu. Bunun yanında Mevlana’nın dönemin yöneticileriyle de yakın ilişki içinde olduğu görülmüştür. Ancak Mevlana’nın bu ilişkisini genellikle nasihat çerçevesinde sürdürdüğü, yöneticilerin aralarındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasî mücadelelerin içine girmemeye özen gösterdiği bilinmektedir.[2]   
Mevlana’nın tasavvufî düşüncesi, edebî kişiliği, asırlardır okunan eserleri, ilmî ve manevî şahsiyeti ile etkisini hâlen devam ettiren kültürümüzün yapı taşlarından birisi olmuştur. Mevlana’nın muhatap kitlesi sevgi merkezli bütün insanlık olmuştur. Amacı farklı inanç ve kültürde de olsa faziletli, huzurlu ve mutlu bir toplum oluşturmaktı. Bu yönüyle o, Hz. Muhammed’in (sav) evrensel yönünü beşeriyete insan sevgisi ile ulaştırmak istemiştir. Mevlana, bu düşünce dünyası ile henüz İslamlaşma sürecini tamamlamamış olan Anadolu’da büyük başarı sağlamıştır.[3]

Mevlana kâmil manada âlim, sûfî ve şairlik özelliklerine sahip birisi olmuştur. O Şemsî Tebrizî’nin Konya’ya gelmesinden sonra vaazlarını, medresedeki derslerini ve müritlerine yaptığı irşadı bir yana bırakıp onu takip etmeye başlamıştır. İlahî aşk ve vecdi terennüm eden asıl Mevlana bu dönemde doğmuş, önceleri aşkı kulluk yaşamı içinde kısacası takvasında gizlenmişti. Dünya şiirinin zirvelerinden Dîvân-ı Kebir’deki şiirlerinin büyük bir kısmını bu devirde söylemiş ve daha sonraları kaleme alınmıştır. Dîvân-ı Kebir’in[4] tamamlanmasının ardından gelen sükûn döneminde bunu İslam kültürünün en yaygın ve en önemli eserlerinden biri olan Mesnevî[5]takip etmiştir.  Mevlana’nın dinî-tasavvufî düşüncesinin kaynağı Kur’an ve Sünnete dayanmaktadır.

“Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben.
Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım…..” beytiyle bunu dile getirmiştir.
“Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” diyerek bir Müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini belirtmiştir.[6]

Mevlana dinin yatay açılımından ziyade, dikey derinliği üzerinde yani merasim ve şekil boyutundan öte özüne inmeyi, ibadetlerin özünü kavramayı, taklitten uzaklaşarak tahkiki imana ulaşmayı hedeflemiştir. Buna paralel olarak meslek ve meşrebi gereği içselleştirdiği dini aşkla yaşamanın çabasını sürdürmüştür.[7] Yaşadığı dönem Anadolu’da dinî alanda yeniden bir yapılanmanın sürmesinden dolayı insan sevgisiyle, uyuyan ve bozulan ruhları uyandırmak ve Yüce Yaratıcıyı anlamaktan uzak olanları tasavvuf yoluyla hakikat denizine ulaştırıp daldırmak olmuştur.

Mevlana, hiçbir zaman ümitsizlik içinde olmamıştır. Çünkü o, hitap ettiği hiçbir insan kitlesinden ümidini kesmemiş, insanlık mayasını yoğurabildikten sonra dönüşüm sağlayamayan, kıvama eremeyen hiç kimsenin bulunmayacağını belirtmiş, “kötü insan yoktur, eğitilmemiş ve yetiştirilmemiş fertler vardır” diyerek muhataplarına sürekli değer vermiştir.[8]

Mevlana tasavvufta benimsediği aşk felsefesi, vuslat heyecanı, vahdet bilinci, hizmet sevdası, sade yaşantısı, ilmî birikimi, sanatı, estetik ruhu, sıcak nefesi ve hikmetli söylemleri ile Anadolu insanını ümitsizlikten kurtarmış ve onları güçlü medeniyetin temsilcileri konumuna getirmiştir. Şiiri, musikisi, seması, mektupları, nasihatleri ve sohbetleri ile yaşadığı toplumun problemlerini yerinde tespit etmiş, dinin rahmet boyutu ile bir bütün olarak yaşanmasına gayret etmiştir. Seviye itibariyle onun hitap ettiği kitle ne sadece öğrenci ve müritleri ne de yakın dostları idi. O renk, cins, dil, ırk, makam, mevki, yerli ve yabancı farkı gözetmeden hem kendi zamanındaki hem de gelecek kuşaklardaki sancılı ve sıkıntılı gönülleri tedavi ve teskin etmeye çalışmıştır.[9]


BEDİÜZZAMAN’IN YAŞADIĞI DÖNEMDE İSLAM DÜNYASI
XIX. ve XX. Yüzyıllarda Osmanlı Devleti ve Bediüzzaman

Batının Müslümanlara karşı erken çağlarda başlattığı imha planı, tarihi süreç içerisinde hız kesmeden günümüze kadar devam etmiştir ve etmektedir. Dün olduğu gibi bugün de özellikle son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Batılılar, “Yeni Dünya Düzeni” kurgulamaları doğrultusunda Irak, Afganistan, Filistin başta olmak üzere birçok İslam ülkesini çeşitli bahanelerle işgal etmişler ve Müslümanlar açısından çok önemli olan İslam’ın mamur beldelerini çiğneyerek binlerce masum Müslüman’ın öldürülmesine sebep olmuşlardır. İslam toplumları içinde terör kaynaklı olayların artması ve çok sayıda olumsuz gelişmelerin yaşanması Müslümanların birliğinin ne kadar elzem olduğunu ortaya koymuştur. Dünyanın gözü önünde yapılan bu zulümler İslam Dünyasının birlik ve beraberliğe ne kadar muhtaç olduğunun açık bir göstergesidir.

Bu bağlamda İslam Tarihinin uzun bir periyodunu oluşturan Osmanlılar uzun yıllar Müslümanları, hatta Müslüman olmayan birçok milleti tek bayrak altında toplayarak, onların hoşgörü ve barış içerisinde yaşamalarını sağlamışlar. Gelişen dünyaya ayak uyduramayıp, İslam’ın temel değerlerinden de uzaklaşmalar başlayınca da, 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması ile önce duraklamaya sonra da gerilemeye ve yıkılışa doğru gitmiştir. Bunun yanında Büyük Fransız İhtilalı (1789) ile dünyaya yayılan bağımsızlık, eşitlik ve hürriyet anlayışı, milletlerde bir hareketlenmeye sebep olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren Batılı ülkelerin de desteğiyle önce Rumlar, arkasından Sırplar bağımsızlıklarını ilan etmişler ve “millet-i sadıka” olarak bilinen Ermenileri de Osmanlıya karşı direnişe çağırmışlardır. Bunun üzerine Osmanlı bir taraftan dış güçlerle mücadele etmek bir taraftan da içerideki etnik guruplarla uğraşmak zorunda kalmıştır.

XIX yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde birçok cephede Osmanlının toprak kaybetmesi ve devletin aleyhine ağır maddeler içeren antlaşmaların imzalattırılması ve Batılı devletlerin baskıları sonucunda 3 Kasım 1839 yılında Tanzimat Fermanı kabul edilmiş. Ancak Batılılar bununla da tatmin olmamışlardır. Osmanlı Devletinin içte ve dışta büyük problemlerle karşı karşıya kalması üzerine Saray, bunları bertaraf etmek için siyasi ve askeri alanlarda mücadele ederken aydınlar da Avrupalıların teknolojide ilerlemelerinin ve devletin geri kalmasının, sebepleri üzerinde çözümler üretmeye başlamışlardır. Bunların başında da “İslamî değerleri tekrar inanç, düşünce, ahlak, siyaset, idare ve hukuk bakımından hayata hâkim kılmak gerekliliği hissedilmiştir. Buna paralel olarak Müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı tesis etmek İslam ülkelerini Batı karşısında geri kalmışlığının sebeplerini ortaya koyup, çözümler üretmek amacıyla XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı aydınları tarafından İslamcılık-İttihad-ı İslam”[10] akımı ortaya çıkmıştır. Bu akımların ortaya çıktığı dönemde ayrıca Osmanlıcılık, Batıcılık ve Milliyetçilik akımları da Osmanlının kurtuluşu için tartışılmaktaydı.

Karlofça Antlaşmasının imzalanmasıyla başlayan çöküş XIX. yüzyılda Osmanlı tarihinde 93 harbi olarak bilinen 1877-1878 yıllarında yapılan Osmanlı-Rus Savaşıyla devam etmiştir. XX. yüzyılın hemen başında 1914–1918 arası dört yıl boyunca dokuz cephede I. Dünya Savaşı devam etmiş, mağlup, bitkin ve harap olarak çıkmışızdır. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile mağlubiyetimiz tescil ettirilmiştir. Uzun yıllar beşeriyete, insanlığı öğreten, tek amacı i’lâ-yı kelimetullah olan muhteşem devlet, gücünü, kuvvetini kaybederek tarih sahnesinden çekilmiştir. Çünkü İzmir başta olmak üzere, Ege kıyı şeridi yıllarca Osmanlının kanatları altında özgürce hayatlarını sürdüren ve kalemiye sınıfını oluşturan Yunanlılar, Güney ve Güneydoğu Fransız ve İngilizlerin istilasına uğramıştır. 1917 sonunda Bolşevik ihtilalı yapan Rusların gözü Anadolu üzerindedir. İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetleri vardır. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Sultan VI. Mehmet Vahdeddin ve Milli Mücadele boyunca İstanbul hükümetine beş defa sadrazam olan eniştesi Damat Ferit Paşa, ülkenin yarı sömürge haline gelmesine mani olamamış ve hatta Mondros’un değiştirilmesinin ülkeyi büyük felaketlere sürükleyeceği kanaatinde idiler.

Diğer yandan 1908–1918 arasındaki Balkan ve I. Dünya Savaşları gibi iki büyük felaket erkek nüfusu eritmişti. Uzun yıllar devam eden savaşlardan dolayı hazine bomboştur. Yokluk ve fakirlik had safhaya ulaşmıştır. Anadolu başta olmak üzere diğer bölgelerde asayiş ve huzur kalmamış ve dağları eşkıyalar ele geçirmiştir. Anadolu’nun içlerine kadar sızan galip devletlerin mensupları, Mondros Antlaşması gereğince eldeki silah ve diğer savaş malzemesini topluyordu.

Bunların yanında en önemli çöküntü ise; ümit yoktur diyerek, ruhların karanlık ve kederle örtülmesidir. Devletin kaderinde rol oynayan ilmiye sınıfı, içteki kısır çekişmelere, sen-ben kavgalarına alet olmuşlardır. Devleti idare edenler, gerçek medeniyeti temsil eden, kurtuluşun, saadetin ve faziletin tâ kendisi olan İslamî esaslardan uzaklaşmış ve bunun sonucunda yukarıda da belirttiğimiz istilacı düşmanların asırların birikimi olan kin ve intikam duygularıyla yaptıkları insafsız saldırılarla Devlet paramparça olmuştur. Ümitsizliğe düşen ilmiye sınıfını teşkil eden ulemâ İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olmuşlar ve kurtuluşun onlara bağlılıkta olacağına inanmışlardır.

Netice itibariyle Batı’da yaşanan sekülerleşme süreci, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi insanımızı bütün yönleriyle etkisi altına aldı. Osmanlı dünya nizamının aynı seviyede devam edeceğini zannederek yanıldı. Bilim ve dünyevî gelişmede geri kaldığını fark etmeye başlayınca, yönünü Batı’ya döndü ve genç beyinleri oraya gönderdi. Ancak bu genç beyinler Batı’nın seküler düşüncesinin etkisinde kalarak geçmişini, kendi kültürünü ve medeniyetini inkâr etti. Yenidünyayı okumakta geciken ve eski geleneklerden devraldığı bilgileri tekrar ederek görevini yaptığını düşünen İslamî ilimler, gidişattaki olumsuzluklara çözüm üretemediler.[11] 

XX. Yüzyılda Türkiye’de Düşünce

XIX. ve XX. yüzyıllar dünyada felsefi sistemleri temsil eden ideolojilerin savaşına sahne olmuştur. Bunların başında belki de üzerinde en çok durulan pozitivizm gelmektedir. Avrupa’da Auguste Comte’nin çabaları ile ortaya çıkan ve dünyaya yayılan pozitivizm, Osmanlı’da devlet eliyle var olma imkânı bulamamıştır. Ancak özellikle Fransa’ya eğitime gönderilen “Jön Türkler”[12] başta olmak üzere Batıya dönük olan Osmanlı aydınları arasında pozitivizm çok benimsenmiştir. Hatta bu düşüncenin Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetine tam anlamıyla hâkim olduğu hatta yeni devletin kuruluş felsefesi haline geldiği görülmüştür. Çünkü pozitivizm sonrası Avrupa’ya yayılan laisizm, sekülerizm, kapitalizm-materyalizm, modernizim-postmodernizim akımlarının devletin bütün kurumlarını etkileyerek hâkim olmuştur. 

Bu ideolojilerin etkisinde kalan Yeni Türkiye Cumhuriyeti doğudan ziyade Batıya dönük bakışıyla, siyasî alanda laikliği kabul ederek dini, mabetlere ve vicdanlara hapsetme çabasına girmiş. Sosyal alanda da sekülerizm (dünyevîleşme) anlayışını hayata geçirerek, bütün çabaların tamamen dünya merkezli olmasıyla ahlak başta olmak üzere bütün kutsallar yok edilmeye çalışılmıştır. Ekonomik alanda kapitalizm anlayışıyla “sen çalış ben yiyeyim-ben tok olduktan sonra başkası acında ölse bana ne”[13] anlayışını yerleştirilmek uğraşılmıştır. Hatta bunu daha da ileri götürerek hayatı maddeciliğin içine gömerek maddeyi her şeyin ölçütü haline getirilmiştir. Düşünce alanında modernizm ile vahiy başta olmak üzere metafizik yok sayılmış her şeyi suje-obje bağlamında değerlendirilmiştir.

Diğer yandan Cumhuriyet Döneminde milli devlet, pozitivist bir anlayışın oluşmasında, eğitimin gücünden azamî ölçüde yararlanmıştır. Çünkü bu dönemde eğitim alanında köklü ve müşahhas çalışmalara girilmiş, ilköğretimden yüksek öğretime kadar bütün örgün eğitim-öğretim kurumlarında Batıda ortaya çıkan felsefî sistemler doğrultusunda yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Siyasi alanda laikliği, sosyal alanda sekülerizmi, ekonomik alanda kapitalizmi ve düşünce alanında da modernizmi esas alan çalışmalarla fert ve toplum hayatı yeniden farklı bir şekilde dizayn edilmeye çalışılmıştır. Bunu gerçekleştirmek için de eğitim araç olarak kullanılmış ve eğitimin her alanına da laiklik, sekülerizm, materyalizm ve modernizm hâkim kılınmıştır. Hatta eğitimdeki bu anlayışa katkı sağlaması için 1930’lu yıllarda edebiyat ve düşünce alanındaki bütün Batı klasikleri Türkçeye tercüme edilmiştir. Türk toplum hayatındaki bu yapılanma çalışmaları da, toplumdaki tepkileri asgariye indirmek için tedricen yapılmıştır.

Osmanlı Devletinin mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren eğitim programları, tek tek derslere göre değil, bir bütün olarak geliştirilmiştir. Ancak din öğretimi, programları Cumhuriyet dönemi eğitim felsefesi ve uygulamalarından ayrı tutulmuştur.[14] Çünkü din öğretimi programları Cumhuriyet Dönemi laiklik anlayışına ters düşmeden, din-devlet, din-siyaset ilişkileri içerisinde yorumlanmış ve şekillendirilmiştir. Cumhuriyetin kurucuları laik eğitim sistemine bilimsellik, bilginin uygulanması, millilik, yerellik, evrensellik ve herkese eğitim derken din eğitimine de farklı yaklaşmışlar ve tamamen kasıtlı olarak ihmal etmişlerdir.[15] Dolayısıyla söz konusu bu esasların yanında din önemi olmayan tali bir mesele olarak görülmüştür. Eğitim sistemi içerisinde din de dâhil olmak üzere tarihî mirasımızın kendisini vermek yerine, bu mirasın toptan ve yüzeysel eleştirisi öğretilmiştir. Yani tarihî mirasımızın ne olduğundan çok ne olmadığı öğretilmiştir.[16]

3.Bediüzzaman’ın İlk Hayatındaki Çalışmaları ve Düşünce Dünyası

Bediüzzaman Said Nursî büyük yıkılışların, değişikliklerin ve hatta yok oluşların yaşandığı 19. yüzyıl ile 20 yüzyılın ilk yarısında Müslümanların ve İslam dünyasının dinî, sosyal ve siyasi meseleleriyle ilgili orijinal görüşleriyle asrımıza ışık tutan, çağdaş bir İslam düşünürü olarak her zaman Müslümanları ümitli olmaya çağırmıştır.[17] İslam dünyasının, özellikle de uzun süre İslam’ın bayraktarlığını yapan Osmanlı Devleti’nin en sıkıntılı en bunalımlı günlerinde dahi geleceğin İslam’ın olacağını söylemiştir. Ayrıca bütün görüş, düşünce ve çalışmalarında İslam birliği, yardımlaşma ve dayanışmayı hep öne çıkarmıştır. Onun çok önemli bir özelliğinin meşrutiyet, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet dönemlerinde yaşamasına rağmen fikirlerinde bir değişimin olmamasıdır. Hâlbuki başta da belirttiğimiz gibi bu dönemlerde birçok insan konjöktürel duruma göre hareket etmiş, savunduğu ya da sahip olduğu düşünce ve dünya görüşünden vazgeçmiş, geçmişini unutmuş ve hatta inkâra kadar gitmiştir.

Bediüzzaman, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet dönemlerinde gelişen yukarıda saydığımız olayların büyük kısmını bizzat yaşamasından dolayı maddî ve manevi olarak nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğuna bakmak gerekir. Devletin içinde bulunduğu çıkmazdan belki kurtulabilir diye benimsenen 1908 İkinci Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda Bediüzzaman, hayatı gereği meslek ve meşrep olarak şahsiyetini teşkil eden, yani mensubu olduğu ilmiye sınıfının din ve maneviyat kadrosunda eşine rastlanmayan gayret ve faaliyet içinde olduğunu görüyoruz. Daha sonraki yıllarda; “Âlem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum”[18] diyerek bundan duyduğu ıstırabı belirtmiştir. Bunun yanında insanlardaki bu ümitsizliği yok etmek için gayret ve faaliyetlerinden de geri durmamış, 23 Temmuz 1908 (10 Temmuz 1324) tarihinde Selanik’te bir düşünür ve din adamı olarak ilk nutku o vermiştir.[19] Bu konuşması hayatının birçok safhasında olduğu gibi, diğer düşünür ve devlet adamlarında olmayan bir örgü ve yapı içindedir. Çünkü Bediüzzaman, rejimleri, isimleri ile değil de uygulamaları ile değerlendirmiştir. Eğer yapılacak değişiklikler ile çağdaş, yani yaşanılan zamana ulaşılamayacaksa, hasretini çektiğimiz ilim ve teknik varlıklara, aslî değerlerimizi kaybetmeden sahip olamayacaksak, uğruna dökülen kanların, bağlanılan ümitlerin, verilen emeklerin ve gayretlerin iflasa mahkûm olacağını açıklamıştır. Sonuçta üzülerek görmekteyiz ki, Bediüzzaman’ın 1908’de koyduğu cesur teşhis 1918’de vatanın kaderi olmuştur.

O, Selanik’teki Hürriyet Meydanı’nda 23 Temmuz 1908’de ülkesi ve milleti için nelerin hasretini duymuşsa, milli mücadele ve hatta hayatının sonuna kadar aynı gayenin menfaatsiz, tavizsiz takipçisi ve hizmetçisi olmuştur. Gerçekte her alandaki görüşlerinin isabetli olması da bundan değil midir?

Eski Said diye nitelendirdiği sosyal ve siyasî alanlarda İslam’a hizmeti esas kabul ettiği hayat safhasında maddede ve manada sentezi bu ilk gün verdiği “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu dünyaya ilan etmek”[20] sözü olmuştur. Yeni Said ise, son sayılan bir devirden, tükenmemiş olarak yeniden doğuşun asıl kaynağını gösterme ve ebedi yol yapma mücadelesi yapan yani “milletin taklidi imanını tahkikiye çevirmeye çalışan”[21] bir mürşit olmuştur. Çünkü Bediüzzaman, hayatının bu döneminde mürşitliğini en mükemmel şekilde yaparak, bütün mesaisini iman üzerinde yoğunlaştırmış, Batı’nın materyalist ideolojilerinin etkisinde kalan ve imansızlık içerisinde yuvarlanan insanları ilahi olana ve kurtuluşa çağırmıştır. Bütün engellemelere rağmen bu uğurda hiçbir fedakârlıktan da kaçınmamıştır.

Sosyo-ekonomik problemler başta olma üzere Osmanlının ve İslam dünyasının bütün problemleriyle genç yaşta yakından ilgilenmeye başlayan Bediüzzaman, 20. asrın ilk yıllarında (1907) İstanbul’a gelerek, saraya eğitim, ilim ve iktisatla ilgili projelerini sunmuştur. Ancak saray yıkılışa doğru giden bir devleti ayakta tutabilmek için günü kurtarmakla meşgul olduğundan, İstanbul’da istediği desteği bulamadı. Yine de bulunduğu her ortamda düşüncelerini aktarmaya çalıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşrutiyet projelerinin savunucusu olmuş ve II. Meşrutiyet’in ilan edildiği günde Selanik’te ilk konuşmayı o yapmıştır.[22]

1918 yılında yüksek seviyeli âlimlerin içinde bulunduğu Daru’l-Hikmeti’l-İslamiyye’ye üye yapıldı.[23] Bu sırada üç dilin beraber okutulacağı doğuda yeni bir üniversite kurmak için yoğun bir çaba harcadı. Fakat ülkenin boydan boya Batılı devletlerin işgali altında olması bu düşüncesini de akim bıraktı. İşgal yıllarında İstanbul’da kalarak işgalcilere karşı aktif bir çalışma yürüttü. Ankara hükümetinin ısrarlı daveti üzerine, Ankara’ya gelerek yeni oluşturulan mecliste bir konuşma yaptı.[24] Ancak genel olarak dünya, özel olarak da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin içine girdiği kültürel konjonktürün etkisiyle, oradan ayrılarak Van’a giderek ilmi çalışma ve aktif bir çile hayatına başlamıştır.

Ancak Doğu’da çıkan isyanlara katılmayıp hatta önlemeye çalışmasına rağmen Batıya sürgün edildi. Kendi ifadesi ile Yeni Said dediği bu dönemde her türlü eza, cefa, sürgün, zindan, yalnızlık ve tecrid-i mutlaka maruz kaldı. Klasik İslam düşünürlerinin aksine devlet erkânından iltifat yerine işkencelere, zehirlenmelere ve polis nezaretinde yaşamaya mahkûm edildi. İşte bu sırada 130 parçadan oluşan ağırlığını milletin imanını tahkikiye ulaştırma amaçlı olan eserler vücuda gelmiştir. 23 Mart 1960’da Urfa’da vefat ettiğinde maddi olarak hiçbir şeyi yokken, manevi olarak zulme boyun eğmeyen haysiyetli bir yaşam, herkesi hayrette bırakan bir dürüstlük, ideali uğruna her türlü fedakârlığa katlanabilme gücü, engin bir şefkat ve hoşgörü, en olumsuz şartlarda bile ümitsizliğe yer vermeyen bir iradesi kalmıştır.[25] 

Bütün bu olaylara bizzat şahit olan Bediüzzama’nın düşünce dünyasını İslam dünyası ve Müslümanların bu tehlikelerden nasıl kurtulacağı üzerine kurduğunu görüyoruz. Birey merkezli olarak eserlerini ortaya koyan Bediüzzaman, İslâmî ilimlerin değerlendirilmesinde özellikle “isbât-ı vâcibu’l-vucûd” ana konusu olan kelâm ilmini yeni bir anlayışla ele alarak kısa sürede sonuç alınabilecek bir metot geliştirmiştir. Bu eserlerde Bediüzzaman Said Nursî de tarihî silsile içerisinde, doğru İslâm’ın anlaşılması ve yaşanması için, orijinal görüşleriyle yorum geleneğini devam ettirmiştir. Kur’ân’ın anlaşılması için Tefsir, Hz. Peygamber’in sözlerinin anlaşılması için Hadis, İslâm’ın pratik hayattaki yerini tespitte Fıkıh ve özellikle de inanç esaslarını doğru anlaşılmasında kelam alanlarında önemli görüşler ortaya koymuştur. Nursi, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam gibi İslâm’ın temel ilimlerine ile onlara bilgi akışı sağlayan ve daha sonraki dönemlere damgasını vuran tarihî olayları maneviyatçı bir bakış açısıyla değerlendirerek Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamaya çalışmıştır.[26]

Bediüzzaman Said Nursi tarihi olayları Tarih Felsefesi’nin ortaya koyduğu sistem dâhilinde ele almış, pozitivist anlayışa karşı maneviyatçı bir yaklaşımla olayların kaderî ve hikmet yönlerini belirterek, tarihin gösterdiği bazı sebepleri bahaneler[27] olarak nitelendirmiştir. Özellikle İslâm Tarihi’nin ilk dönemlerinde ortaya çıkan dâhili ihtilafları tahlil ederken Tarih Felsefesi’nin bahsettiğimiz metodunu çok kullanmaktadır. İnsanlığın geçirdiği evrelerde ortaya çıkan olayları da bu zaviyeden ele alarak beşerin İlahî mesajdan uzaklaştığı dönemlerde büyük çatışmalara, inkılâplara ve savaşlara maruz kaldığını belirtmiştir.[28]

O, tarihin İslâm düşünce ve sisteminde sadece kültürel ve fikri bir mesele olmadığını aynı zamanda gelecek nesilleri eğitmede ve yönlendirmede önemli bir ilim dalı olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü o tarihi olayların gelecek nesillere aktarılması, yorumlanması ve değerlendirilmesinde, ümmetin eğitimi, birlik ve beraberliğinin oluşmasına büyük katkısı olacağını çok iyi biliyordu. Nursi’ye göre, tarihin İslâm düşüncesi açısından yorumu ve eğitiminin, İslâm toplumları için bir iş değil, aksine terki caiz olmayan acil bir ihtiyaç olduğunu eserlerinden anlamaktayız.[29] O ayrıca tarihin, sadece sosyal ve siyasî olayları aktaran bir ilim olmadığını bilakis Kur’ân’ın takip ettiği metot olan ibret almak ve doğacak sonuçlardan gelecek nesillerin korunması için mutlaka ümmetin faydasına yorumlanması gereğine inanmaktadır. Tarihin hedefsiz ve gayesiz bir kıssalar yığını olmasını kabul etmediği için de ayrıntılara “bahaneler”[30]demektedir.

Tefsir alanında alışılagelen bir tarzda değil de ayetleri işarî bir tarzda yorumlamıştır. Özellikle Kur’an’daki dikkat çeken hususları insanların dikkatlerine sunarak felsefî akımların hücumuna maruz kalmış olan bireyleri ilahî olana çağırmıştır.[31] Hadis ilminde aşırı şüpheciliğe dikkat çekerek Hz. Peygamber’e (sav) ait olanları aklî metotlarla seleflerinin kaynaklarına dayanarak ortaya koymuştur. Nursi’nin belki de en az üzerinde durduğu fıkhî konular olmuştur. İslam hukuku ile ilgili konuların sadece teşriî ve hikmet yönlerini açığa kavuşturmuştur. Onun asıl üzerinde ve eserlerinin büyük kısmını oluşturan kelamî meselelerdir. Çünkü inançla ilgili konular felsefî düşünceler arasında yozlaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, kendi ifadesi ile o “bütün mesaimi iman üzerine teksif ettim”[32] demiştir. 

4.Bediüzzaman’ın Hizmet Metodu

İdeolojilerin etkin olduğu ve başta inkâr-ı ulûhiyet başta olmak üzere bütün kutsalların ötelendiği bir dönemde Bediüzzaman’ın düşünce dünyasının temel taşlarını tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet özellikle de isbat-ı vacibü’l-vücûd konuları oluşturmuştur.[33] Çünkü o, Batı cemiyeti içinde doğan ideolojilerin beşeriyeti huzur ve mutluluğa götüremeyeceği bilakis dünyayı büyük bir manevi buhrana sürükleyeceğini belirtmiştir. İslam cemiyetini bu cereyanlara karışı ancak hala güncelliğini koruyan iman esaslarının koruyacağını bildirerek bütün mesaisini iman üzerine yoğunlaştırdığını ifade etmiştir.[34] Eserlerine baktığımızda hep bunların ispatını yaptığını görmekteyiz. Düşünce dünyasında muhatapları; yakın planda avam tabakası, uzak planda ise materyalist ve ateist filozoflardır. Ortaya koyduğu ve onun tahakkuku uğruna her türlü çileye katlandığı düşüncesinin merkezinde gençler ve geniş anlamda bütün İslam cemiyeti bulunmaktaydı. Hatta cemiyetin imanının kurtulduğunu gördüğünde cehennemin alevleri arasında yanmaya razı olacak kadar düşüncesine ve aksiyonuna bağlı idi.[35]  

Bediüzzaman’ın temel amacı, ideolojilerin etkisi ile zihinleri karışan, kalpleri inançsızlık girdabında daralan ve salim aklî fonksiyonlarını kaybeden avamın özellikle de gençlerin imanını kurtarmak olmuştur. Batıda doğup da yeryüzüne dağılan başta materyalizm olma üzere felsefî cereyanlar insanları gelenekten kopararak ilahî olandan uzaklaştırmıştır. Bunun sonucunda da başta sekülerizm olmak üzere sapık ideolojiler hayatın tüm cephelerine hâkim olmuş ve toplumda birey maddeden ibaret bir varlık haline getirilmiştir. Çünkü insanların akılları gözlerine inmiş ve sadece gördüklerine inanır duruma düşürmüşlerdir.[36]

İmansızlık buhranının insanlığı kâbus gibi sardığı bir dönemde Bediüzzaman, klasik İslam kelamcılarının yaptığı gibi uzun soluklu bir metottan ziyade pratik ve kısa sürede çözümler üretip sonuca ulaşan metotlara başvurmuştur. Selefleri olan klasik dönem İslam kelamcılarının çağında geçerli olan zihinsel çevre tamamen ortadan kalkmış, zihinlerin keşmekeş olduğu yeni bir ortam oluşmuştur. Çünkü felsefî cereyanların etkisiyle akıl her şeyin ölçütü kabul edilerek teolojik değerler yok sayılmıştır. İşte Bediüzzaman bunları etkisiz hale getirecek ve kısa sürede kalıcı sonuç alınacak olan bir metotla hareket etmiştir. Aslında Bediüzzaman’ın geliştirdiği bu metot Kur’an-ı Kerim’de de sıkça kullanılan kâinattan örnekler vererek istenilen hususu ispat etme metodudur.  Bu metoda Batılılar analoji, İslam ulaması ise kıyas-ı temsili adını vermişlerdir.[37]

Bediüzzaman eserlerinde iman, ilim ve tefekkürü kâinat laboratuarında yoğurarak belli cepheleri ile kâinatla tabiatın barışık olduğunu ortaya koyarak yeni bir anlayış içerisinde olduğunu görüyoruz.[38] Çünkü ona göre kâinat “Allah’ın harika bir eseridir.” Bundan dolayı kıyas-ı temsili ile kâinattan örnekler vererek vacibu’l-vücudun varlığını ispat etmiştir.[39] Yine o eserlerinde aklı ön plana alarak insanların Yüce yaratıya karşı görevinin iman-ı billâh, marifetullah ve muhabbetullah olduğunu vurgulamıştır.[40]

Bediüzzaman eserlerinde Hz. Muhammed’in (sav) nebevî yönünü ortaya koyarak, onun insanlara örneklik yönünü göstermiştir. Çünkü cehalet içinde yaşayan bir topluma gönderilen Hz. Muhammed (sav) kısa sürede onları medeni milletlere üstad durumuna getirmiştir. Onun getirdiği dinin insanlığı hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıracağını belirterek ona tabi olmanın insanı yücelteceğini ve mutlu edeceğini ısrarla vurgulamıştır. 

SONUÇ:

İslam Tarihi içinde farklı zamanlarda İslam’ın yayılması ve korunması için çok sayıda mektepler ortaya çıkmıştır. Bu mektepler kendi zamanlarında İslam’ın yayılması için ehl-i sünnet çizgileri içerisinde hizmet etmeye çalışmışlardır. Bunların eğitim tarzları, toplumla ilişkileri farklı olsa da İslam hizmet amacıyla faaliyet göstermişlerdir. Mevlana’nın öğretilerini yaymaya çalışan Mevlevîler ile Bediüzzaman’ın hizmet esaslarını hayatlarına hayat yapan Medrese-i Nuriye eksenli Nuh hareketi de belirttiğimiz amaçlar doğrultusunda hizmet etmişlerdir. Her ikisinin de çıkış kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Mevlana ben Kur’an’ın kölesiyim derken Bediüzzaman hizmetkârıyım demiştir. Dolayısıyla aralarında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Bediüzzaman, “Mevlana benim zamanımda gelseydi Risale-i Nuru, ben de onun zamanında gelseydim Mesnevî’yi yazardım” Mesnevî ve Risale-i Nuru’un farklı çağlarda ortak aklı temsil ettiklerini vurgulamıştır.

Mevlana Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde büyük katkı sağlarken Bediüzzaman ise, Anadolu’dan İslam’ın ve İslam kültürünün yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde büyük katkı sağlamıştır. Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde tasavvufî ekollerin büyük katkısı olmasından dolayı Mevlana tasavvufî öğretilerle insanların gönüllerini ve kalplerini fethetmeye çalışmıştır. Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde fen ve felsefe topyekûn İslam’ın-imanın temeline uzanmasından dolayı o, faaliyet alanını o ideolojilerle mücadele ederek akılları ikna kalpleri tatmin etme yolunu seçmiştir. Dolayısıyla Mevlana da Bediüzzaman da içinde bulundukları çağın duygu ve düşüncelerine tercüman olmuşlardır.

Her iki mütefekkir de eserlerinde Kur’an-ı Kerim’in dayandığı dört temel unsur olan Tevhid, Nübüvvet, Haşir, adalet ve ibadet konularına vurgu yapmışlardır. Zalimlere ve zulme karşı, kardeşlik, hak ve adalet, dayanışma, kaynaşma, işbirliği ile dünya'da beşerin her iki saadetini temin etmeye çalışmışlardır. Ortak noktaların belirlendiği; nefretin ve düşmanlığın yerine barışın, sevginin hâkim olduğu Kur’ani bir yaşama tarzına rehberlik etmişlerdir. Bu noktada Mevlana ve Said Nursi Hazretleri’nin manevi mirası ve düşünce sistemleri insanlığın bu yeni arayışına cevap vermektedir.

Mevlana yaşadığı dönemde devlet adamlarının taltiflerine mazhar olmuş ve onlardan her türlü yardımı görmüştür. Bediüzzaman ise yaşadığı dönemde devlet adamlarının iltifatını, desteğini ve yardımlarını bir tarafa bırakalım, onların akla hayale gelmez eza, cefa ve işkencelerine maruz kalmıştır. O üç farklı dönemde (Meşrutiyet, İttihad ve Terakki ile Cumhuriyet) yaşamasına rağmen düşüncelerinde asla bir sapma olmamıştır. 1908 yılında Selanik’te ne söylemişse 1952 yılında İstanbul’da Gençlik Rehberi davasında aynı görüşleri söylemiştir.


*Dr. Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi İslam Tarihi Öğretmeni

[1] Bkz; Eyüp Baş, “Ahmed Yesevî’nin Bektaşîlik, Alevîlik Üzerindeki Etkileri ve Osmanlı Dinî Hayatındaki İzleri”, AÜİFD, Ankara 2011, S. 52/2, s. 21-53.  

[2] Reşat Öngören, Mevlana Celâleddin Rûmî” DİA, S. 29, s. 445.

[3] Mevlana’nın hayatı, şahsiyeti, meslek ve meşrebi  için bkz; Ferîdûn-i Sipehsâlâr, Risale-i Sipehsâlâr, nşr. Sâid-i Nefisî, Tahran 1325; Osman Behçet, Mevlana Celaleddîn Rûmî, İstanbul 1336; Fuad Köprülü, İlk Mutasavvıflar, İstanbul 1919, Ankara 1966, s. 185-197; Sadettin Nüzhet Ergun, Mevlana, İstanbul 1932, s. 5-37; Âsaf Hâlet Çelebi, Mevlana Hayatı-Şahsiyeti, İstanbul 1940; Mevlana ve Mevlevîlik, İstanbul 1957; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, İstanbul 1952; Sahih Ahmet Dede, Mevlevîlerin Tarihi, nşr. Cem Zorlu, İstanbul 2003, s. 118-200; Mehmet Önder, Mevlana Celaleddîn-i Rûmî, Ankara 1986; Reşat Öngören, Mevlana Celâleddin Rûmî” DİA, S. 29, s. 445.

[4]Divân-ı Kebir için bkz; Mevlana, Külliyyât-ı Şems yâ Divân-ı Kebir, Nşr. Bediüzzaman Fürûzanfer, Tahran 1337.  

[5]Mesnevî için bkz; Mevlana, Mesnevî,  ter. Veled İzbudak, İstanbul 1988; M. Muhlis Korer, Mevnevî’nin Özü, Konya 1961; Midhat Bahari Beytur, Mesnevî Gözüyle Mevlana, İstanbul 1965.  

[6] Reşat Öngören, agm,  DİA, S. 29, s. 445

[7] Bkz; Kadir Özköse, “Mevlana Celaleddin-i Rûmî’nin Düşüncesinde Kadın”, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 11/1, s. 51-67.

[8] Bkz; Kadir Özköse, agm.

[9] Bkz; Kadir Özköse, agm.

[10]Bkz; Mümtaz’er Türköne, “İslamcılık”,  DİA,  C. XXIII,  s. 62.
[11] Ali Bardakoğlu, “Günümüz İslam Toplumlarında İnsan Onurunun Zedelenmesi Sorununa İçeriden Bakış”, Hz. Peygamber ve İnsan Onuru, DİB Yayınları, Ankara 2013, s. 27.

[12] M. Şükrü Hanioğlu, “Jön Türkler”, DİA, XXXIII, s. 584-587.

[13] B. S. Nursi,

[14] Recai Doğan, “1980’e Kadar Türkiye’de Din Öğretimi Anlayışları (1924-1980)”, Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları (Uluslararası Sempozyumu) Bildiri ve Tartışmalar (28-30 Mart 2001 İst.), Ankara 2003, s. 628.

[15] MEB, Cumhuriyet Döneminde Eğitim, Milli Eğitim Basımevi, 1983, s. 257-285.

[16] Mehmet Görmez, Vaha Dergisi, Ankara 2005, S. 2, s. 5.

[17] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 120.

[18] Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s. 207

[19] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, 1994, s. 47 Almanya Baskısı

[20] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 44.

[21] Bütün hayatında bu ideal uğruna çalıştığını veh atta yaşadığını Risale-i Nur adlı eserleri açık açık olarak koymaktadır.

[22] B.S.Nursi, Tarihçe-i Hayat, Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Yönleriyle Bediüzzaman Said Nursi, Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, İstanbul 1976, s. 41 vd.; Necmeddin Şahiner, Son Şahitler II, İstanbul 1981, s. 11 vd.; Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Çev. M. Çulhaoğlu, İstanbul 1992, İletişim Yay. s. 49; Şükran Vahide, “Modern Çağda Cihad: Bediüzzaman Said Nursi’nin Cihad Yorumu”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu III,  İstanbul 1996, s. 120; Ebu’l-Hasan en-Nedvi, “Bediüzzaman ve Davası”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu, İstanbul 1996, Nesil yay. s. 230; Bünyamin Duran, İslam Düşünce Geleneği Açısından Bediüzzaman, İstanbul 2001, s. 39-40.

[23] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 109.

[24] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 124-127. 

[25] Bünyamin Duran, age, s. 39-40.

[26] Bkz; B. S. Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001,  s. 56-59.

[27] B. S.Nursi, Mektubât, İstanbul, 1981, 51

[28] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 117-120.

[29] Bkz; B. S.Nursi, Sözler, Germany, 1993, 229–243; Mektubât, İstanbul, 1981, 5–7,  25–26, 39–40, 47–52; Hz. Peygamber’in dönemindeki olaylarla ilgili olarak bkz; 82–179

[30] B .S.Nursi, Mektubât,  s. 51

[31] Bkz; B. S. Nursi, Sözler; Muhakemât ve İman-Küfür Muvazeneleri, İstanbul 2001.   

[32] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 543.         

[33] Bkz; B. S. Nursi, Muhâkemet ve İman-Küfür Muvazeneleri.

[34]B.S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, Germany 1994, s. 543.

[35] B.S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 544.

[36] Bünyamin Duran, age, s. 49-50.

[37] Bünyamin Duran, age, s. 50.

[38] Bkz; B. S. Nursi, Ayetü’l-Kübra,

[39] Bkz; B. S. Nursi, Ayetü’l-Kübra

[40] B. S. Nursi, Mektubat, s. 218.

popüler cevapdünya atlası