İslam Dünyası ve Küresel Barış: Ahlaki Çöküntünün Geri Kalmışlığa Etkileri

Eklenme Tarihi: 12 Şubat 2017

Bu tebliğde;’İslam Dünyası ve Küresel Barış’ başlığı altında, Bediüzzaman Said Nursi’nin görüşlerinden yola çıkarak,’Ahlaki çöküntünün geri kalmışlığa etkileri’ni alt başlık olarak sunmaya çalışacağım.

Said Nursi’nin Şam Emevi Camiinde, 1911 yılında bir Cuma günü, binlerce dinleyenine yaptığı Hutbe-i Şamiye adlı uzun hitabesinde, üzerinde durduğu hususlar, yaptığı tesbitler, sebeb ve sonuç ilişkilendirmeleri, sıkıntılar ve çözüm yolları, teşhis ve tedaviler dikkat çekici olduğu kadar aynı zamanda hayranlık uyandırıcıdır.

Günümüz İslam dünyasının, hatta tüm insanlığın ihtiyacı olan reçeteler, küresel barışın inşaasında ve devamında lazım olan ölçüler, Bediüzzaman’ın Hutbe-i Şamiye adlı eserinde, çağımız insanına ve gelecek nesillere bir hazine niteliğindedir.

Bu gerçekten yola çıkarak, bugünkü dünyaya ışık, reçete ve ölçü olacağına yürekten inandığım ‘Dünya Barışında Bediüzzaman Modeli’ne küçük bir pencere açmak istedim.

Alt başlıklardan biri olan ‘Ahlaki çöküntünün geri kalmışlığa etkileri’ni seçmemdeki nedenlerin en başında ‘anne’ kimliğim sayılabilir.

Feminen bir yaklaşımdan tamamen uzak olmasa da ‘annece’ bir hassasiyet diyelim biz buna.

Yani Bediüzzaman’ın bizler için kullandığı ‘şefkat kahramanı’ kimliği ile bu çalışmayı yaptığımı belirtmek isterim.

Malumdur ki,’ahlak’ önce fertleri, sonra aileyi, sonra da toplumları ve nihayetinde de tüm dünyayı etkisi altına alabilecek önemli bir değerdir.

Bu değerin kazanılması, yaşatılması ve devamlılığı için anneler ilk basamak, ilk eğiticilerdir.

‘…..sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum, demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum validemin ders ve telkinatını şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm, büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahade ediyorum….’ Diyen Bediüzzaman, terbiyenin ve ahlakın kazanılmasında, annelerin rolüne ciddi vurgu yapmaktadır.

Ahlak, kelime anlamıyla insanın huy, davranış ve tarzının adıdır.

Ahlak, hulk kökeninden gelir. Yani yaradılışla ilişkisi vardır. Yani fıtridir. İnsanın güzel ahlak İslam fıtratı üzere doğması bundandır. Ancak yaşadıkça fıtri kanunlara aykırı eğilimler neticesinde bozulmalar ve çözülmeler olur. Bu süreç içerisinde ahlaklı veya ahlaksız olarak nitelendirilir.

İslam ahlakı=Kur’an ahlakı=Peygamber (s.a.v.) ahlakı.

‘Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’ beyanı, iman temelli, Kur’an endeksli bir hayatın ‘emin’ profilli bir rehberin, asırlar sonrasına hükmeden bir sistemin damgasıdır.

Kur’ani emir ve yasakların dışında, Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) bizzat yaşadığı, yaptığı, söylediği, hal ve hareketlerinin tamamı olan sünneti, takip ve taklit eden asr-ı saadet Müslümanına bakalım:

Tamamen cehaletin, vahşetin, zulmün, barbarlığın ve karanlığın ortasında olan insanların nasıl da kısa bir zamanda aydın, merhametli, adil ve hassas insanlar haline gelebildiğine şaşırmayın.

Zira onları insan yapan, hatta kâmil insan yapan İslam ahlakıydı. Çünkü onlar güzel ahlak sahibi bir zatın, öğrettikleri ve yaptıkları yaşayış ve düşünüş tarzıyla hayatlarına istikamet veriyorlardı… Onlar iman şuuru içerisinde Allah’ın isimlerine ayinedarlık yükümlülüğünü üstlenmişti. Kemalat-ı İlahiyenin ünvanlarını üzerlerinde taşıyarak kâmil imanı elde etmişti.

İşte o iman, insanı insan belki de sultan yapacak yegâne cevherdi.

Burada şu soruyu sorabiliriz: Sultanlık nedir?

Sultanlık yeryüzü halifeliğidir. Sultan olmak kâmil insan için mümkündür. Sultanlık, insanın nefsini aşa aşa, nefsine basa basa miraca yükselmesidir.

İman, ibadet, tefekkür yeryüzü halifesinin terakki yoludur.

Terakki için, kâinatı okumak, kâinatın sanatkârını tanımak yani ilim gerekir. İlim ve ibadet kalkınmanın yoludur. Fen ve din ilimlerinin birlikte anlaşılması, kendine gelişin, topyekün dirilişin, derinlerden uyanışın çaresidir.

Bediüzzaman bunun için doğuda fen ve din ilimlerinin birlikte öğretileceği bir üniversite için çabalamış, adeta o günlerde anarşi ve terörün acısıyla bugünleri görür gibi çırpınmıştır.

Barış için elzem olan her şeyi kitaplarında, sohbetlerinde, meydanlarda, zindanlarda durmadan anlatmıştır. Çorbasının suyunu kendi içmiş, tanelerini ‘cumhuriyetçi’ dediği karıncalara vermiştir.

Bediüzzaman başkalarını düzeltmekten ziyade içe hitap eder. Nefsi terbiye O’nun eserlerinde sıkça karşımıza çıkar.

Çünkü güzel ahlak için, sağlam karaktere ihtiyaç vardır. İrade, mücadele gerektiren haller karşısında zayıflık, çöküntünün habercisidir.

İlahi emir ve yasaklar, nefsini dizginlemeyi başaranlara gönderilmiştir. Nefsin hatırını kıramayanlar, bu emir ve yasakların uygulanmasında başarısız kalacağından, günahlarına, zulümlerine, haksızlıklarına birer sebeb arayışına gireceğinden, bu yolun sonu küfre kadar gidebilir.

Oysa Bediüzzaman için İlahi hatır her şeyin önünde ve üstündedir. İmanın bir hakikati için saçları adedince başı olsa vermeye hazırdır.

Bu; Peygamber eksenli bir duruştur. Bu duruşu itibarıyla O’na Peygamber varisi denilir.

Güzel ahlak dini olan İslamiyet, iyiliğin iç boyutudur. ‘Güzel olan iyidir, iyi olan gerçektir.’ Güzel düşünen güzel bakar, güzel bakan hayatından lezzet alır.

Hayatın her alanında, her anında yerini bulan Muhammedi (s.a.v.) ahlaka ve Kur’an ölçülerine günümüz dünyası muhtaçtır.

İslâm ahlakı: Farzdır… sünnettir… adettir… niyettir… zandır… hayaldir… kıssadır… ümittir… sıdktır…

Küresel barışa muhtaç olduğumuz şu zamanın acınası yüzüne baktığımızda görünen şey kan, zulüm, ölüm, vahşet, haksızlık, cehalet, geri kalmışlık ve gözyaşıdır.

Olmayan şeylerin eksikliğini, özlediklerimizin kuru yaygarasını koparmanın, saf zihinleri ihlal etmenin kimseye faydası olmaz.

Zaten var  olan ve gittikçe sıkıntılı bir hâl alan kavganın, savaş ve zulmün şikayetini yapmak da beyhude…

Şiddete şiddetle karşılık vermenin faydasız olduğunu artık bütün dünya görüyor.

‘Elimizde nur var, topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz’ diyen Bediüzzaman kavganın yerine nurani müdafaayı telkin ederken, başkalarının dalaletinin Müslümanın hidayetine zarar vermemesini belirtir.

‘Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur’ derken de aynı hassasiyetle kavgaya set çekmektedir. Muhabbet fedailiği inanmış biri için öyle bir şeydir ki, yeri geldiğinde ‘Cennet’ bile istenmez.

‘Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu’ fedakârlığı muhteşemdir.

‘Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım’ fedakârlığı kâmil insanın muhabbetinin gereğidir.

Çünkü muhabbet kâinatın sebeb-i vücudu, rabıtası, nuru ve hayatıdır. Bu asrın fırtınası manen Hz. Nuh’un fırtınasından daha tehlikelidir.

Muhabbete dair, nurani müdafaaya dair, İslami ahlaka dair ibareleri anlamak ve anlatmak herkes için mümkündür. Asıl zor olan ve başarılması gereken hakikatini anlamaktır.

Uhuvvet Risalesini anladığı halde, hâlâ kavga eden, yakınlarını, arkadaşlarını, din kardeşlerini sevmeyen, düşmanlık yapan, kin duyan, intikam almak için fırsat kollayan adam, uhuvvet risalesinden sadece ibareyi anlamış sayılır.

Bu sebeble İslâm ahlakını sadece anlamak yetmez. Bu ahlakı önce kendimizde, sonra ailemizde hayata geçirebilmeli, hayatımızın pusulası olmalı ki, barış önce içimizde, sonra çevremizde olsun. Ta ki küresel barışı yakalayana kadar.

Ahlaki erezyona uğrayan topluluklara bakın. Ya topyekün çöküş yaşamışlardır ya da İlahi gazaba uğrayarak helak olmuşlardır.

 ‘Benim insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi’setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlak-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlaksızlıktan kurtarmaktır.’

      

BEŞERİ AHLAKSIZLIKTAN KURTARMAK:

Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) Müslümanlar için örnek teşkil eden ahlakına dikkat çeken Bediüzzaman, İslam ahlakının sadece Müslümanlara değil, tüm dünya insanları için de önemli bir uyanış sebebi olacağını vurgulamak için şunları söyler:

‘Eğer biz ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiyete girecekler, belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de, İslamiyete dehalet edecekler’

Dünyanın bu herc u merci içinde, bunalmış, sıkışmış, çaresiz kalmış insanın başkaca bir çaresinin olmadığının altını çizen Bediüzzaman gelecek belalardan kurtulmanın çaresi olarak yine İslam ahlakını göstermiştir. Akıl, ilim ve fenne hükmeden iman hakikatlerinin istikbalde insanlığı aydınlatacağını belirtir.

Şam’da, Emevi camiinde binlerce insana hitabesinde adeta bugünün problemlerini görür gibi tesbitlerde bulunan ve çareleri sıralayan Bediüzzaman Müslüman dünyanın geri kalmışlığının sebebleri arasında altı hastalıktan bahseder.

1-ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulması,

2-sıdkın hayat-ı ictimaiye-i siyasiyede ölmesi

3-adavete muhabbet

4-ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek,

5-çeşit çeşit sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdat

6-menfaat-i şahsiyesine himmeti sarf etmek

Ahlaki çöküntüye zemin hazırlayan sebebleri ve neticelerini ferdi ve toplumsal yanlarıyla ele almak gerekir.

Bediüzzaman bu hastalıklara Kur’an eczanesinden reçeteler sunar. Hutbe-i Şamiye’de ve diğer Risale-i Nurlarda bu reçeteleri bulmaktayız.

Bu hastalıklar tedavi edilmezse çöküntü kaçınılmaz olacaktır. Bu ise geri kalmışlığımız demektir. Zira ahlaki erezyon ferdin bizzat kendisini etkileyecektir.

Sosyal hayatı, ailevi hayatı, bedensel hayatı, dünyevi hayatı, uhrevi hayatı, maddi hayatı, ruhsal ve milli hayatı tamamen etkilenecektir.

Dinin terakkiye mani olduğu safsatasından bir an evvel kurtulmanın yolu ahlakın temeli olan semavi dinleri doğru bilmektir. Semavi dinler arasında asliyeti bozulmamış olan İslam dinini ehil kimselerden ve kaynaklardan öğrenilmesi şarttır.

Nasıl ki dünya, beşerin bulaşık eli vasıtasıyla bozuluyorsa, insanın ahlakının bozulması da geri kalmışlığı tetikler.

Bediüzzaman farklı bir yaklaşımla geri kalmışlığa dikkat çekiyor: Moda tabirle ‘dış güçleri’ suçlama kolaycılığına kaçmadan, adeta bir öz eleştiri yapılmasına kapı açıyor. Şam Emevi camiinde yaptığı konuşmada, Müslümanların farkına bile varamadan kendilerinden, değerlerinden uzaklaştıklarına vurgu yapmaktadır.

Gayri ahlaki ve imani tutum, davranış ve yaşayışların, Kur’ani ve İslami ihmallerin ve tavizlerin Müslümanları getirdiği noktaları bir bir sıralar.

Öz malımız ve değerlerimizden uzaklaşmanın sebeb sonuçlarını anlatır ve bunun muhasebesini yapmak isteyenlere, yüz yıl öncesinden ışık tutar.

İslam hakikatlerinin hem maddeten hem de manen gelişmeye tam uygun olduğunun altını kalın çizgilerle çizen Bediüzzaman:

‘İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyetin olacaktır’ müjdesiyle Rahmet-i İlahiyeye kuvvetli ümit beslenmesinin yolunu da açmıştır.

Müslüman dünyanın içine düştüğü ye’is, korku, tembellik, nemelazımcılık gibi pek çok hastalığın tedavisi de bu hakikatlerde aranmalıdır.

Değişik nedenlerle incinen, fakrı, aczi, çaresizliği itibarıyla bir dayanak noktası arayan insanın tek çaresi vardır: Yaratıcısını tanımak, ahirete inanmak ve tasdik etmek… Bunu bilfiil hayatına geçirmek.

Eğer bu yapılmazsa insanlığın başına maddi-manevi kıyametlerin kopacağı kaçınılmazdır.

Baskı, kapitalist veya feodal rejimlerin ve İslama muhalefetin getirdiği su-i ahlakın çirkin neticeleri görüldükçe, İslam ahlakına itibar edilecektir.

‘Yüksek ahlakımızı öldüren ye’is hastalığından kurtulmak için şahsi menfaatler peşinden koşmayı bırakıp, umumi menfaate yani sosyal kazanç ve faydalara öncelik verilmelidir! Ye’is İslam âleminin kalbine girmiş, maneviyatını kırmıştır ki, bu dehşetli bir hastalıktır. Korkak ve acizlerin bahaneleridir.

‘Sıdk’ Bediüzzaman’ın önem verdiği ve üzerinde ısrarla durduğu önemli bir husustur. Bir Müslüman ahlakıdır ve olmazsa olmazıdır. Çünkü sıdk ve kizb, imanla küfür kadar birbirinden uzaktır. Çünkü Muhammed aleyhiselatu vesselam sıdk vasıtasıyla ala-yı illiyine çıkmış, iman hakikatlerine ulaşmıştır.

Beşeriyetin sosyal hayatı için de, ahiret hayatı için de önemli bir anahtardır. Kurtuluşun yalnız sıdkta, doğrulukta olduğunun vurgusunu ısrarla yapan Bediüzzaman, Asr-ı saadette sıdk ile kizbin iman ile küfür kadar uzak olmasına karşın, zaman içerisinde birbirine yaklaştığını, bu sonucun ise güven kaybına neden bir ahlak zaafiyeti olduğunu dile getirir.

İslamın malı olan uhuvvet, muhabbet, istişare, ihlâs, tesanüd ve bunun gibi pek çok yüksek ahlak ve seciyeleri bir kenara bırakıp, hatta ecnebilere kaptırıp sefihane ahlakı ve günahları omuzlamak çöküşün davetçisidir.

Ahlaki erezyonun neticesinde nesiller, gayesiz, idealsiz, mefkûresiz, doyumsuz, mutsuz, inançsız, umutsuz ve vatansız boş ve nefsanî olacağı kaçınılmazdır.

                                                                                                           

popüler cevapdünya atlası