İslam Birliğinden Küresel Barışa Giden Yol: Said Nursi’nin Müsbet Hareketi

Eklenme Tarihi: 09 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 06 Şubat 2017

Sempozyumun başlığından hareketle sunumumu şekillendirmeye çalışacağım. Öncelikle küresel barışın eksenlerini ortaya koymak gerekiyor. Küresel barış inançtan, dinden, medeniyetten bağımsız olarak insanlık ölçeğinde kurulmuş barışı ifade eder. Dolayısıyla İslâm Birliği’nin küresel barışın bir aşaması olduğunun algılanması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda Bediüzzaman'ın İslam Birliği’nin oluşturulmasına ilişkin ortaya koyduğu panoramanın Hutbe-i Şamiye ile inşa edildiğini ve aslında bunun için bir türlü manevi bir asabiyet inşası olduğu kanaatindeyim. Bir anlamda Bediüzzaman ittihat ve terakki merdivenini inşa ediyor ama basamak basamak.

Birinci basamak ümittir. Ümitsizlik içerisinde olan insanların herhangi bir aktif irade ortaya koyabilmeleri, bir şey üretebilmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla ümit insanı insan haline getiren bir kavramdır. Her türlü kemâli ortadan kaldırıcı olan ümitsizlik Müslüman toplum için bir kanserdir. Ama bu kanser bütün toplumlar için geçerlidir. Eğer bir gaye-i hayaliniz varsa, bu gaye-i hayali gerçekleştirmenin birinci basamağı ümit içerisinde olmaktır. Ümitsiz insanların ortaya koyacağı hiçbir şey yoktur. Bu anlamda ümit, bir yokluk ve atalet halini de ifade eder. Ümitle çıkılan ilk basamağında, mutlaka birbirine güvenen, doğru sözlü olarak birbirine ilişki kuran ve bunun üzerinden toplumsal düzeni sağlayan, doğruluk üzerine kurulu bir ilişki ağının varlığı gelir. Sürekli olarak birbirine aldatan, birbirine emniyet vermeyen, dolayısıyla Mümin olma vasfının gereği olarak hem güvenilen, hem güven veren insan olamayanların meydana getirdiği bir topluluk, birliğe yönelmiş ortak irade sahibi bir topluluk olamaz. Öyleyse ümidin üzerine mutlaka bizim doğruluğu koymamız gerekir. Bunlar birbirini takip eden geçiş değildir. Aynı zamanda eşzamanlı birbirini takip eden unsurları, basamaklar olarak görmek durumundayız.

Doğruluk üzerine kurulan bir toplumsal ilişki biçimini mutlaka muhabbet takip etmelidir. Buraya bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü bu muhabbet, küresel ölçekli bir muhabbettir. Bediüzzaman'ın koyduğu kriter tecavüzdür. Eğer sizden olmayanlar, sizin gibi düşünmeyenler, sizin gibi yaşamayanlar, sizin haklarınıza, inançlarınıza tecavüz etmiyorlarsa, o zaman bunların müeyyidesi uhrevidir. Düşmanlarınızın seyyiatları, tecavüz olmadıkça adaletinizi selb etmesin. Bu çok önemli bir noktadır. Bunu Münazarat’taki değerlendirmeyle de birleştirdiğimizde, medeniyetler arasındaki ilişkinin diyalog üzerine kurulması gerekiyor. Ancak kaba güce, kaba kuvvete başvurmak, bir saldırı açısından söz konusu olabilir. Bu açıdan Bediüzzaman'ın manevi cihat olarak adlandırdığı, manevi elmas kılıçlar ile materyalizmin İslâm imanını ortadan kaldırmaya yönelik esaslarını ortadan kaldırmak olarak ifade etmiştir. Maddi cihada sadece Müslüman toplumların ve kişilerin kendilerini savunmaları bağlamında yer verilmiştir. Dolayısıyla cihat manevi cihat olarak biçimlendirilmiştir. Manevi cihadın diğer ayağında ise, muhabbet ve Müslümanları birbirine bağlayan manevi rabıtaların farkına varmaları, ortak noktaları ortaya çıkarmaları vardır.

İslâm dünyasının panoramasına baktığımızda çeşitli fay hatları görebiliyoruz. Bunlar MSP ölçeğinde ortaya çıkabiliyor. Şii, Sünni, Sufi ya da Selefi olabilirsiniz. Onlar sizi farklı din mensubu kılmaz. Dolayısıyla birbirinize husumet içerisinde olmanızı gerektirmez. Ama böyle bir fay hattı ile karşı karşıyayız. Eğer Şii ve Sünni Müslümanlar bir masada, diyalog içerisinde, bir araya gelemiyorlarsa, birbirlerine karşı empatik bir ilişki geliştiremiyorlarsa, burada muhabbet ilişkisinden söz edemeyiz. Bu, bizi bir araya getirecek olan ortak noktaların farkında olunmadığını ifade eder. Bediüzzaman'ın ehl-i delâlet fırkalarını da dâhil ederek ve buna gayrimüslimleri de ekleyerek ortak olan noktaların öne çıkarılması ve onun üzerinde ilişki kurulması gerektiğini söyler. Dolayısıyla birbirleri ile çatışmayacak, farklılıkları olmayan, ne kişi, ne de grup vardır. Ama biz materyalizmin saldırıları karşısında, onların ortaya çıkardığı, “bu dünyada rahat yaşamak ve gününü gün etmek” şeklinde ifade edebileceğiniz pop tüketim kültürü karşısındaki küresel barışın en büyük tehdidi, kanaatimce budur. Mücadele etmek, ahlaklı bir yaşayış biçimi ortaya koymak istiyorsak, o zaman mutlaka heterodoks, ortodoks, nasıl tanımlarsınız tanımlayın, İslam’ın bütün fırkalarının ve İslam’ın dışındaki inanç mensuplarının arasındaki ilişkinin, ortaklıklar üzerinden tanımlanması gerekir. Ortaklıkları öne çıkarırsanız o zaman Alevi olmak, Kürt olmak, şu ya da bu meşrebe sahip olmak, haliyle problem olmaktan çıkacaktır.

Müslüman olarak birbirimizle ilişki kurabiliriz. Ama burada şu parantezi açarak buna devam etmek istiyorum. Bediüzzaman İslamiyeti insaniyet-i kübra olarak nitelendiriyor. En büyük insanlığın yaşanabildiği çerçeve İslamiyet’tir. Aynı zamanda fazilete dayanan bir medeniyeti, şeriat üzerinde kurabileceğimizi söylüyor. Öyleyse bu ikisini bir araya getirdiğimizde, karşımıza çıkacak İslâm dünyası görüntüsü ne olmalıdır? “Eflatun’un Medine-i Fazıla’sı olmaya sezadır” diyor. Böyle bir medeniyet-i fazıla ortaya koyabiliyor muyuz? Koyabilmenin basamaklarını, merdivenlerini Bediüzzaman Hutbe-i Şamiye’de net bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer bu birlik noktalarını, bizi birbirimize bağlayan nurani rabıtaları fark edebilirsek yahut “Ehl-i kıble tekfir edilmez” diye bir ilkemiz varken, birbirimizi tekfir ile meşgulsek, birbirimiz üzerinde sürekli dedikodularla doğru olmayan bilgilere dayalı olarak ya da zanna dayalı gıybetle hükümler verebiliyorsak, gerçekten birbirimizi anlama ve dolayısıyla birbirimizi doğru temsil etme gibi kaygılar taşımadan ilişki kuruyorsak ya da kendi kişisel grup ya da ulusal çıkarlarımızı pekiştirmek için buna dini bir renk veriyorsak, o zaman bizim Mümin olmanın beraberinde getirdiği kardeşlik hukukunun gereklerinden hiçbir şekilde haberdar olmadığımız ortaya çıkar. Nasıl bir kardeşlik bu? Bir merdivenin basamakları gibi, birbirini izleyen bir tarağın dişleri gibi, yan yana duran bir kardeşliktir. Hem yatay, hem dikey düzlemde, bu kardeşliğin inşası için, mutlaka aynı Allah’a inanan, aynı kitabı okuyan, aynı kıbleye yönelerek, aynı Peygamberin ümmeti olan insanların, bu birliktelikleri öne çıkararak, bunlar üzerinden ilişki kurmayı öğrenmesi gerekiyor. Aksi takdirde biz daha çok Sünni ihlalinden, Şii ihlalinden, Türklükten, Kürtlükten, Araplıktan bahsetmeye devam ederiz ki, bu da İslâm dünyasındaki fay hatlarının kalıcı hale gelmesi gibi bir sonuç doğurur. Bütün bunları ortaya koyabildiğiniz zaman işte ehl-i hall ve akd haline gelebiliriz. Ümmet olarak birbirine danışabilen, bir birinin meseleleri hakkında görüş ortaya koyabilen ve bir içtihatta bulunabilen ehil insanlar haline geliriz ki, o zaman meşverete layık oluruz.

Meşveretin gerçekleşmesinin şartlarından birisi de istibdadın yokluğudur. Bir başka şartı, insanların fikirlerini ve düşüncelerini, Allah'ın iradesini ve muradını doğru anlama cehdi içerisinde ortaya koyabildiği, serbest bir atmosferin varlığıdır. Eğer bu yoksa, meşveret ortaya çıkmaz. Meşverette farklılıkların rahat bir şekilde ifade edilmesi ve çoğunluk görüşünün esas alınması ile birlikte, azınlıkta kalan görüşlerin bastırılmaması, bir gün azınlıktaki görüşlerin, çoğunluğun içtihadı haline gelebileceğinin unutulmamasıdır. Öyleyse meşveretin ortaya çıkabilmesi için ümitle, sıdkla, muhabbetle ve nurani rabıtaları tekit ederek başladığınız yolculuğun ya da tırmanışın tamamlanmış olması gerekir. Eğer bu adımlar yoksa, bu basamaklar inşa edilmemişse, ortaya meşveret çıkmaz. Meşveretin sadece adı olur, kendisi olur ama ruhu olmaz, manası olmaz. Bu şekilde bir meşveret içerisine girebilen insanlar, işte o zaman vizyoner hale gelir.

Gaye-i hayal nedir? Bunun üzerinde Bediüzzaman çokça durur. Ne aşiret bağlanması, ne aşiretin onuru, şerefi ki, bu cahiliye asabiyetidir. Yani bir babanın neslinden gelen insanların, zalim de olsa, mazlum da olsa birleşmelerini ve birbirleriyle ittihat etmelerini ifade eden asabiyet-i cahiliyenin reddedilmesi, kişisel çıkarların, grup çıkarlarının aşılması, hatta ve hatta İslamiyet ölçeğinde bir insaniyet kavrayışı geliştirilerek gaye-i hayalin insaniyet-i kübraya yönelmesi gerekir. Eğer biz ahsen-i takvim suretine masadak olan bir insanlığı ortaya koymak istiyorsak, o zaman biz, hamiyetimizi, ferdi, cemaati, mezhebi, ulusal perdelerin üstüne çıkarmak zorundayız.

Gaye-i hayal ve hamiyet sahibi Müslüman, kendisini insaniyet-i kübraya göre biçimlendiren, onu gaye-i hayal eden bir insandır. Bizim ufkumuzu, bizim düşüncemizi, hayalimizi, duygularımızı, asla bir ülkenin, bir mezhebin, bir grubun sınırlarını belirleyemez, belirleyememesi gerekir. Onun için, Suruç'ta karşılaştığı köylüye tarımın durumunu sorduğunda, “Ben bilmem ağam bilir” deyince, “Senin ağanın cebindeki aklına konuşuyorum” diyerek hitap eden Bediüzzaman, Müslümanların iradelerini aktif hale getirerek özneleşmesini ister. Aktif irade sahibi olmayan insan, insan değildir çünkü. Bu şekilde hamiyet ölçeğine sahip olan kişi, tek başına bir millettir. Öyleyse Hutbe-i Şamiye’nin ortaya koyduğu bu tablo, aslında muazzam bir manevi asabiyetin inşasıdır. Maddi asabiyetin inşası değildir. Küresel barışa giden yoldaki bütün basamakların, Müslümanlar üzerinden inşa edilmesi anlamına gelir. Küresel barış açısından söz konusu edildiğinde, İslâm üzerinden yürümek, bir başkasını onun dışında bırakmak anlamına gelmez.

Bediüzzaman’ın Kürtler üzerinde teşhis ettiği, aslında evrensel bir nitelik taşıyan eğitimsizlik, cehalet, bunun beslediği yoksulluk, ekonomik geri kalmışlık ve bunun beslediği çatışmalar, gelişmeler, üç eksen ortaya koyuyor bize. Küresel barışın önündeki üç temel engel budur. Bu üç temel engel, herhangi bir ulus devletle, herhangi bir grupla ilişkilendirilmiş ya da özdeşleşmiş değildir. Mesela Mutezile ya da Cebriye, herhangi bir grup değildir, zihniyettir. Siz de bu zihniyete mensup, belli konularda bu yaklaşımı yansıtıyor olabilirsiniz. Öyleyse soyutlamak üzere ortaya konur, bu üç düşman, küresel barışın önündeki en önemli engel olarak karşımıza çıkar. Müslüman dünyaya bu açıdan baktığımızda, karşımıza çıkan panorama aslında, üzerinde düşünülmesi gereken bir panoramadır. Çünkü bir buçuk milyarı aşan bir nüfusa sahip olan, yüzölçümü dünyanın altıda birini teşkil eden bir topluluğun, çok ciddi şekilde ekonomik farklılıklarıyla birbirinden ayrılmış olduğunu, neredeyse büyük çoğunluğunun otoriter rejimlerle yönetildiğini, dünyadaki ekonomik üretimin dünya nüfusunun dörtte birini oluştururken sadece ve sadece yüzde onunu teşkil edebildiğini, AR-GE araştırmalarının neredeyse sıfıra yaklaştığını, belli bir kaç ülkenin bu açıdan öne çıktığını, ciddi şekilde mezhebî ve ulusal olarak, dahası cemaatî olarak bölünmüş bir görüntü verdiğini görüyorum. Bugün dünya üzerindeki kanayan coğrafyaların Müslümanlara ait olduğunu görüyorum. Bu tablonun bir tarafıdır.

Tablonun olumlu olarak değerlendirebileceğimiz diğer tarafı ise, Bediüzzaman'ın önceden öngördüğü ve ortaya koyduğu şekilde, Müslüman toplumların sömürgeleşmiş bir bölge olmaktan, sömürgeci efendilerini vekâleten temsil eden rejimlerden kurtulmaya, hem Türkiye, hem de Arap dünyası ölçeğinde, gerçek anlamda yerli değişimlerin kurulmaya başlamasıdır. Arap Baharı'nın bütün problemleri ile eleştirilebilecek eksiklikleri, kusurlarıyla birlikte neredeyse tamamı otoriter rejimlerle yönetilen Ortadoğu coğrafyasında, Bediüzzaman'ın da haber verdiği şekilde, Arap milliyetinin uyanışı ve bunun İslam’la eklemlenmesi ne ifade ediyor? Bazı çevreler bunu İslam dışı olarak nitelendirse de inşallah bunun İslam baharı olarak gerçekleşeceğini ve bu baharın insanlığın baharı için de çok önemli tohumlar taşıdığını ifade etmek gerekir.

Ortadoğu'daki gelir paylaşımına baktığımız zaman, bu paylaşımın aslında çok ciddi dış ortaklarının olduğunu görüyoruz. Bu pastanın paylaşan tarafı içinde halk yoktur. Halk sadece verilen kesim olarak var. Dolayısıyla otoriter rejimler, kendi iktidarlarının süreklileştirmek için, çok güçlü bir güvenlik cihazı oluştururken aynı zamanda vergiye dayanmayan, vatandaşlık bilincinin gelişmediği, insanların hesap sormadığı, yönetenlerin de şeffaf olmadığı ve hesap vermediği bir siyasi ilişki biçimi meydana getirmişlerdir. Bu ilişki biçiminin Arap Baharı ile birlikte şeffaflaşacağını umuyoruz.

Türkiye’ye geldiğimizde de bunun bence mutluluk verecek, ümit verecek aşamalarından birini yaşıyoruz. Bu tarihi bir süreçtir. Cumhuriyet bakiyesi olan ulus devletin beraberinde getirdiği en önemli problemlerden birini çözme sürecini adım adım yaşıyoruz. Dolayısıyla tarihi bir sürece tanıklık ediyoruz. Evet bu süreç, bizi birbirimize bağlayan manevi rabıtaların yeniden keşfedilme sürecidir.

Daha önceki konuşmalar da kardeşlik hukukuna bahsedildi. Bu kardeşlik asimilasyona sebebiyet vermemelidir. Cihat kelimesini birileri terörle özdeşleştirebilir ama bu cihadı terör haline getirmez. Cihat Allah’ın iradesine uygun yaşama çabası ve cehdidir, işte bu kadar.

Kardeşlik de bizim Mümin olmamızın beraberinde getirdiği ilişki biçimidir ve bizim Allah’la kurduğumuz ilişkide, yatay olarak bizi birbirimize bağlayan en önemli hukuktur. Biz bunu göz ardı edemeyiz. Kardeşlik nasıl olur? Birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibi olur. Öyleyse bizim ulusal farklarımız, bizi birbirimizden ayırmayacak. Niye? Çünkü bunlar ayettir. Ayetler Allah'ı remz eder, O’nu anlatır, O’nun isimlerine götürür, O’nun marifetine vesiledir. Öyleyse biz dillerimizi, renklerimizi, kültürlerimizi, farklılıklarımızı, bir ayine haline dönüştüreceğiz. Bir perde haline dönüştürmeyeceğiz ve bileceğiz ki, İslamiyet ruhunun bedenleridir bunlar. İslamiyet, Arap bedenini de Türk bedenini de Kürt bedenini de canlandırır. Kısacası bu anlamdaki kültürel farklılıklarımız önemlidir. Ulus devletin bize dayattığı ayrımcı, bölücü mantıktan bizi uzaklaştırılması gereken bir durumdur. Bu farklılıklar ve sapmaların farkında olarak kardeşlik hukukunun gereklerini hem vatandaşlık üzerinden, hem de İslamiyet üzerinden yeniden inşa sürecinde Bediüzzaman'ın müsbet hareketinin temellendiği, şiddetsizlik üzerine kurmamız gerekiyor. Çünkü şiddetsizlik mutlak adalete dayanır. Mutlak adalet, en küçük bir hakkın bile zayi edilmemesini öngörür. Çünkü hak nazarında, bir ile bin birdir. Adalet bu açıdan bir fark gözetmez. İnanç farkı gözetmez. Yani mazlumun dini ve milliyetin yoktur. Öyleyse müsbet hareket açısından değerlendirdiğimizde, bu ilkeyi çok iyi anlamaya, Arap Baharı'nı da bu ilke üzerinden devamına vesile olacak çalışmalarda bulunmaya ihtiyacımız var. Suriye için de insan olarak, Müslüman olarak içimiz kanıyor.

Türkiye içinde inşallah bu kan son bulacak. Suriye’deki insanlık trajedisini de hem kavli, hem fiili dualarımızda, şiddetin daha fazla zulme sebep olacak şekilde yaygınlaşmasını önleyerek son bulacağını ümit ederek şununla noktalamak istiyorum.

Umuyorum ki, Hutbe-i Şamiye ile ortaya konan çerçeve, hem Arap Baharı'na, hem çözüm sürecine esas oluşturur, ruh oluşturur. Bu ruhun, hem İslam ittihadına, İslam ittihadının da küresel barışın bir aşaması olarak küresel barışa hizmet etmesine vesile olması temenni ediyorum. Teşekkür ederim.

 

popüler cevapdünya atlası