İnsanî ve Vicdanî Yaklaşımla Geleceğin İnşasına Katkı: Çoğulcu Üniter Yapı

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017

Özet:

Ulaşım ve iletişimde yaşanan gelişmeler, herkesin birbirleriyle yoğun bir şekilde haberleşmesi suretiyle her şeyden anında haberdar olunmasını mümkün kılmakta, ırki ve dini alanda ya da kültürde tek tipleştirme politikalarının gayrî insanlığını ve anlamsızlığını daha fazla ortaya koymakta, tepkilerin çığ gibi büyümesine ve bu politikaların uygulanabilirliğinin ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

Said Nursi 100 yıl öncesinden Hutbe-i Şamiye ile Araplara, Münazarat ile Kürtlere seslenerek, 100 yıl sonrasını yarın gibi görerek hitap etmiş; farklı kavim, mezhep ve meşrepteki Müslümanların ve dahi gayrimüslimlerin birlikte yaşamalarının yolunu göstermiş, tavsiye ve uyarılarda bulunmuştur.

Özelde Araplara ve Kürtlere, genelde ise tüm Müslümanlara yapılan bu sesleniş; zamanın en büyük Müslüman devleti olan Osmanlı ve Türklerle birlikte hareketi tavsiye ettiğinden, Türklere de hassaten edilmiş bir sohbet ve nasihat niteliğindedir.

Kürtlere “İslâmiyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsur-u İslâm aleyhine olarak menfi surette intibah hâsıl etmesini kabul edemez”, “Gözünüzü açınız, sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz... Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır” diye seslenirken, Kürtlerin bu mesajın gereğini yerine getirebilmesi için gerekli ortamın hazırlanması hususunda Türklere ve Araplara da önemli görevler yüklemiştir.

“Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyevileri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim olan üstatlarla bağlıdır. Sizin tembelliğiniz ve füturunuz ile biz biçare küçük kardeşleriniz olan İslam taifeleri zarar görüyoruz…Hususen kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz.”

Türkiye’deki Araplar ve Kürtler, İttihad-ı İslâm’ın sağlanması için bölge ülkelerdeki Araplar ve Kürtler üzerinde etkili olacaklarsa, onları etkileyebileceklerse, bu ancak ve ancak medeniyete katkıda bulunacak kültürlerini yaşayıp, aktarabilme imkânına sahip olmaları ile mümkündür.

Irak’ta nihayetine yaklaşılan, Suriye’de başlatılan mezhep ayrıştırması; Hıristiyanların bir dönem yaşadığı ortaçağ karanlığına Müslümanları da sürüklemektir. Elbette şeytan azapta gerektir, ancak Müslümanlar uyanık olmalı, kavimlerini ve mezheplerini birbirine düşmanlığın bir aracı haline getirmedikleri gibi;  tanışmaya, dayanışmaya ve işbirliğine vesile olarak görmelidirler.

İdari adem-i merkeziyetçi yapılanma, sınırımızdaki ya da yakınımızdaki küçük ve/veya özerk cumhuriyetler ile gelecekte muhtemel birlikteliklerde; siyasi adem-i merkeziyetçi yapı ise İttihad-ı İslâm çerçevesinde irili-ufaklı çevre ülkeleriyle ve bölgeleriyle yapılacak işbirliği için düşünülebilecek, daha uygun bir model olacaktır. Ülkemiz için etnik ve kültürel çoğulculuğun bir değer olarak benimsendiği çoğulcu üniter devlet ise; mevcut sıkıntıları çözmenin ötesinde ve fevkinde; insani, vicdani ve İslami fikir ve hislerle barışık bir devlet yapılanmasının, istikbalde de İttihad-ı İslam’ın hem temeli hem de numunesi olacaktır.

Ayrılığa düşmeden, birbirimizi zor durumda bırakmadan ve zulmetmeden bir çözüm bulacağız elbette. Hem de geleceği kurgulayan ve kuran öyle bir çözüm bulacağız ki; 14 asır, 10 asır; 500 yıl, 100 yıl öncesinden bize bakan ceddimizin ve 100–300 yıl sonrasından bize bakan evlatlarımızın tebessümlerine sebep, teveccühlerine mazhar olacağız.

İşte yeniden yapılanarak ortak geleceğimizi kurmanın stratejisi, ölçüsü ve reçetesi:

“Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlâl”

“Kürdistan dağ ağacının meyvesi acı da olsa devadır, amma hazmı ağır ve zordur”,

“Bir derman hadden geçse dert getirir”.

Anahtar kelimeler:

Said Nursi, İttihad-ı İslâm, Kimlik, Kürt, Türk, Arap, Üniter Devlet, Adem-i Merkeziyet.

İnsanî ve Vicdanî Yaklaşımla Geleceğin İnşasına Katkı:

Çoğulcu Üniter Yapı

                                                                                                             

I - Giriş:

Nasıl ki Said Nursi “Kur’an’ın bu asra bakan manevi mu’cizesini insanlara ispat ederek gösterme” (2007, s.12) kararı ile Risale-i Nuru yazmaya ve yaymaya başladı ise; bizler de Kur’an’ı, O’nun mesaj ve nurunu, çağın ve gelecek nesillerin insanına, toplumlarına karşılık gelecek şekilde aktaran Risale-i Nur ile birlikte; gönül ve idraklerimizde tazelenerek, 21. asırda yeniden ve daha derinden anlamaya ve anlatmaya çalışmalıyız. Bunu yaparken de zamanın icap ve gereklerini dikkate alarak, ulaşım ve iletişimdeki gelişmeleri de değerlendirerek kullanmalıyız.

Münazarat, Said Nursi’nin II. Meşrutiyetten (1908) sonra Doğudaki aşiretler arasında yaptığı sohbetlerden, sorulardan ve cevaplardan müteşekkil olup, ilk baskısı 1911, sonraki baskısı ise 1950 yılında yapılmıştır.

Said Nursi’nin ikaz ve tavsiyeleri, bir İslâm Âliminin, bir Kürt aydınının, kalp kulağı ile ilahi ilhamlara açık, akıl gözüyle asır ötesini gün gibi gören bir bilgenin, bir erenin; vicdanının sesine kulak verecek, basiret sahibi ehl-i imana, Kürtlere, Türklere, Araplara, tüm ehl-i İslâma; ve dahi Ermenilere, Rumlara, Hıristiyanlara ve Yahudilere, hülasa tüm ehl-i insafa yöneliktir.

Said Nursi (2007, s.42) kitabının önsüzünde, Münazarat’ı beğendirmek için değil, hakka hizmet için yazdığını, eserin mesajını almak için de empati/duygudaşlık yapmak (bir Kürt cesedi giymek)  gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca, tüm İslam âleminin, bilhassa Osmanlıların ve özellikle Kürtlerin saadetinin gerçek aydınlanmasının vaktinin geldiğini Başit’ten gördüğünü, yalnız Kürdistan’a değil bütün dünyaya seslenmektedir (Nursi, 2007, s.47-48). Özelden genele doğru gidecek olursak; Kürtlere seslenişi ve tavsiyeleri, Osmanlıdan doğan devletlere -kavimlere- halklara, tüm İslâm âlemine ve tüm insanlığadır. Bu sese kalp kulağını ve akıl gözünü açanlar görecektir ki; Kürt Reçetesi tüm insanlık için numune olabilecek idrak, tavır ve tarzları içermektedir. Bu nedenledir ki, Kürtlerin bu konudaki duyarlılık ve tutumları, hassaten Türklerin kabul ve yaklaşımları, sonrasında Arapların, Farisilerin gelişmelere verecekleri tepkiler, İttihad-ı İslâm (İİ)’ın ve evrensel barışın köşe taşları olacak niteliktedir.

Said Nursi’nin “her bir eseri Arap abasını iktisa, ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürt’tür” (2007, s.30). (İİ)’ın o zamanki Osmanlıdaki yansıması gereği ana unsurları; Arap, Türk ve Kürt olup, medeniyeti de bunlardan ve kültürlerinden müteşekkildir.  Arap baharının ve Kürt (ve dahi Türk) Nevruzunun insanî, millî ve İslamî çizgiye girmesi; mensubiyetler üzerinden kimlik savaşları vasıtasıyla bölge ülkelerini bölmeyi, halklarını birbirinden uzaklaştırmayı planlayan sömürgeci güçlerin oyununu bozacağı gibi, kültürel manada İİ’ın önündeki engelleri ortadan kaldıracak, tüm insanlığı nurlandıracak ahlak merkezli yeni bir medeniyetin işaretlerini verecektir. Bir tehdidi fırsata dönüştürmek için tavır belirleme imkânı ve ihtimali belirmiş olup, yapmamız gereken de meseleye değil fırsata ve çözüme yönelmek ve yoğunlaşmaktır.

Said Nursi 100 yıl öncesinden Hutbe-i Şamiye ile Araplara, Münazarat ile Kürtlere seslenerek, 100 yıl sonrasını yarın gibi görerek hitap etmiş, yol göstermiş, tavsiye ve uyarılarda bulunmuştur. Özelde Araplara ve Kürtlere, genelde ise tüm Müslümanlara yapılan bu sesleniş; farklı kavim, mezhep ve meşrepteki Müslümanların ve dahi gayri Müslimlerin birlikte yaşamalarının yolunu göstermiş, tavsiye ve uyarılarda bulunmuştur. zamanın en büyük Müslüman devleti olan Osmanlı ve Türklerle birlikte hareketi tavsiye ettiğinden, Türklere de hassaten edilmiş bir sohbet ve nasihat niteliğindedir.

 “Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlâl” (Nursi, 2007, s.126),

 “Kürdistan dağ ağacının meyvesi acı da olsa devadır, amma hazmı ağır ve zordur” (Nursi, 2006, s.11-12),

“Bir derman hadden geçse dert getirir” (Nursi, 2011, s.301)

yeniden yapılanmanın, ortak geleceği kurmanın stratejisi ve ölçüsü (veya İİ’ın reçetesi) sanki bu sözlerde yatıyor!

II- Kimlik:

Bir kişiye sen kimsin denildiğinde büyük bir ihtimalle vereceği cevap, adını-soyadını söylemek olacaktır. Geçer akçe bir unvanı var ise onu da adının önünde kullanacaktır. Milletvekili Ali Yazar, Emniyet Müdürü Veli Bozar gibi.

Kimliği nüfus kimlik cüzdanı ya da meslek kimlik kartının dışında düşünürsek, kişinin Ali Yazar dediği kimdir? Kendisi ve çevresi, sevenleri-sevmeyenleri(!) O’nu nasıl bilmekte ve tarif etmektedirler? Kişi ben derken, diğerleri O derken neyi kast etmektedir? Kişiliği ve benliği nelerden mürekkeptir? Aidiyetleri, mensubiyetleri, yetenekleri, eğitimi, ilişkileri ve diğerleri ne derece etkili olmaktadır;  tarifte kullanılan bileşenler ve bu bileşenlerin önündeki katsayılar/değerler herkes için aynı mıdır? Aynı olmak zorunda mıdır? Bu fıtri midir, yaratılışın gayesine uygun mudur?

Bu bölümde, milliyet fikri ve Kürt sıkıntısının çözümünde dikkate almak üzere, kimliğin oluşumuna etkide bulanan etnik yapı, din-mezhep, parti-hizip-sosyal grup, dil ve eğitim, vatandaşlık ve hürriyet-demokrasi üzerinde değerlendirmelerde bulunulacaktır.

A- Etnisite

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır” (Hucurât Suresi: 13)[1].

İnsanların birbirine üstünlüğü ancak takva ile olup, bir kavme mensup olmak ya da olmamak, alçaltıcı ya da yüceltici bir özelliğe sahip değildir.

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip kabileler ve boylar halinde) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir” (Nisa Suresi: 1).

Ancak, akrabalık bağlarını koparmak, Allah’a isyan etmenin hemen arkasından zikredilmiş olup; yaratılıştaki bu farklılığı ve hikmeti göz ardı etmek, beşeri açıdan yanlış ve sorunlu, imanî açıdan riskli olacaktır.

Bu nedenle, mensubiyetlerinin gereğini millî, insanî, vicdanî ve dinî sınırları aşmadan yaşamak ve yaşatmak isteyen farklı boylara mensup insanları, uçlarda göstererek birbirine düşman gibi algılanmasına çalışmak, rahatsızlık ve huzursuzluğun kaynağı ve/veya hızlandırıcısı olacaktır.

Bu duygu ve düşünceleri; fikrî, siyasi alanda ve meydanlarda birbirine kırdırarak ya da insanları bunlardan korkutarak kullanmak yerine; bunların birbirini anlamasını ve çözüme katkıda bulunmasını sağlamak, siyasi olmasa da fıtrata uygun, insanî ve daha içtimaidir.

B- Din ve Mezhep

“Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet, aklı Kur’an ve imandır” (Nursi, 2007, s.240).

“Her bir millet için, o milletin cesaret-i milliyesini teşkil eden ve namus-i milliyesini muhafaza eden ve kuvveti onda toplayacak bir manevi havuzu vardır” (Nursi, 2007, s.231).

Hürriyet, meşrutiyet ve meşveret “Üç yüz milyondan ziyade ehl-i İslâmı bir aşiret gibi birbirine rapteder; siz de o rabıtayı muhafaza ediniz. Zira meşveret perdeyi attı; milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde, İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi. Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyettir; hakikî ve nisbî ve izafîden mürekkeptir. Başka milletlere benzemiyoruz” (Nursi, 2007, s.56-57).

“Ben de fikr-i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryak misal adalet ve muhabbeti o nur ile mezç ettirerek, sülfato misal ilâç veriyorum” (Nursi, 2007, s.62).

Mezhep ve meşreplerde birliği savunmak yanlıştır ve dahi mümkün de değildir. İşletme yönetiminde benzeşik bir hususu belirtmek üzere bir örnek verilir: Bir işyerinde çalışan iki kişi her konuda aynı fikirde ise ikisinden bir fazladır, çünkü bir kişiyi azaltmakla sonuçta bir kayıp olmayacaktır. Eğer bu iki kişi her konuda ayrı düşünüyorsa, bu kez ikisi de fazladır, çünkü bu durumda herhangi bir sonuç elde edilemeyecektir.

Asıl olan amaçta, hedefte birliği sağlayabilmektir. Toplum mühendisliği pek de hoş çağrışımlar yapmadığı gibi insana hayvan, robot ya da melek muamelesi yapmak demek olacaktır ki; fıtrata aykırı ve aynı zamanda insana haksızlıktır da.

“Maksadımız dinî cemaatler maksatta ittihat etmelidirler. Mesalikte ve meşreplerde ittihat mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira, taklit yolunu açar ve Neme lazım, başkası düşünsün sözünü de söyletir” (Nursi, 2011, s.246-247).

Nasıl ki uzun süre kardan, beyazdan başka bir şey gör(e)meyen bir insan sonunda kör olursa; aynı âkıbet yeşil-turkuaz-kırmızı hiç fark etmez diğer renklerde de aynıdır ve körlüğe yol açar.

Aynı durum sosyal olaylarda ve etrafında hep aynı düşünceden kimseler bulunlar kişiler için de geçerlidir. Onlar da içtimai açıdan kör olurlar ve değil diğer renkleri-hakikatleri, kendi rengi ve hakikatini dahi göremez hale gelirler.

C- Particilik ve Hizipçilik

Etnik yapıya ya da dine-mezhebe dayanan partilerin zararı, particiliğin tabiatından gelen, ayrışmayı ve kendilerine hasım insan ve grupları artırmasıdır. Irka veya dine-mezhebe dayalı parti kurulursa, diğer partilere karşı mücadele verileceğinden bu mücadele diğer ırk ve din-mezheplere karşı da olmuş/yapılmış olacaktır. 

Kanaatim odur ki; ülkemizde kavmiyetçiliğin menfiliği önemli derecede anlaşılmış iken, aynı farkındalık ve hassasiyet mezhepçilik konusunda henüz oluşmamıştır. Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz elbette ama kavmiyetçilik mi daha kötüdür mezhepçilik mi? Irak’a, Suriye’ye bakalım, cevap kendini gösterecektir.

“Bir partiye taraftar olan kişi kendisine muhalif olan melek gibi bir insanı şeytan kadar alçaltıyor, partisini destekleyen şeytan gibi bir insanı da melek kadar yükseltiyor. (Bir şeytan senin fikrine yardım etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lânet edeceksin)(Nursi, 2011, s.125). Siyasette tarafgirlik vardı ve tarafgirlik hak esasına değil taraf esasına dayanıyordu. Tarafgirlik doğruya taraf olmaya dayanmazsa insanlar suç işlemediklerini zannettikleri yerde dehşetli birer zalim olarak yazılırlar. Hangi parti/taraf olursa olsun mümin yanlış icraata taraftar olamaz. Ya da mümin insanları taraftar oldukları partiye/tarafa göre değerlendiremez...Etnik kimliğe dayalı partinin sakıncalarının başında etnik parçalanma gelir…Mezheplerin siyasal oluşuma dönüşmesi, mezhep cepheleşmelerini ve sonuçta örneğin Hıristiyan dünyasında yıllar boyu yaşanan mezhep savaşlarını doğurur. Toplumsal bütünlüğe Türk Partisi / Kürt Partisi oluşumunun vereceği zarardan daha fazlasını örneğin Alevi Partisi / Sünni Partisi oluşumu verir” (Bozdağ, 1995).

Hiçbir kimsenin milleti ırkına, dinine, mezhebine göre ayrıştırma ve partisini ya da cemaatini toparlanma mevziine koyarak, sokaktaki ve dahi gönüllerdeki huzuru bozmaya hakkı yoktur.

İİ’ın önündeki en büyük engel farklı kavimlerin varlığı değildir. Ülkemizde Kürtler, Araplar, Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar Türklerle ve birbirleriyle hiç de nazlanmadan kız alıp-verebilmektedirler. Fakat aynı ortak paydayı bırakın Sünni ve Aleviler arasında görmeyi, farklı Sünni cemaat ve tarikatları arasında dahi görememekteyiz. Birbirleri arasında aile birliği dahi kur(a)mayan Müslümanların İİ nasıl gerçekleştirecekleri önemli bir soru(n) olarak ortada durmaktadır.

D - Lisan ve Eğitim

Dil: “Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (İbrahim Suresi: 4).  Cenâb-ı Hak mesajının iyi anlaşılması için, peygamberleri kendi kavminin dilinden konuşanlardan seçmiştir.

Said Nursi (2007, s.303),  Şark Vilayetlerinin istikbâli ile ittihad ve terakkiden payını alabilmesi için gerekli şartları sayarken önceliği eğitime, yeni fenlere vermekte, Arapçayı vacip, Kürtçeyi caiz, Türkçeyi ise gerekli gördüğünü belirtmektedir.

“Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta, sair ihvan gibi yekaheng-i terakki olmak için himmet-i hükümetle Kürdistan’ın kasaba ve kurasında mekatib tesis ve inşa buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkiye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşına olmayan evlad-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi maden-i kemalat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufları cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise vahşeti, keşmekeşi; dolayısıyla garbın şemametini davet ediyor. Hem de ahalinin vahşet ve taklid-i hal-i ibtidasında kalmaları cihetleriyle evham ve şükukun tesiratına hedef oluyor” (Nursi, 2006, s.507).

Dil, bir insanın etrafını anlamasında ve anlatmasında önemli olduğu gibi, kendini tanımlamada dikkate alınan en belirgin vasıflardan biridir. Kişinin kültürle buluşmasını, medeniyetle iletişimini sağlar, uygarlığa katkıda bulunmasını mümkün kılar.

Birleşmiş Milletlerde bir kişinin konuştuğu dilleri bile yaşatmak için çaba gösterilirken bizim ortak medeniyetimize katkıda bulunan dillere kayıtsız kalmamız düşünülemez.

10 yıl önce kısa süreliğine Afganistan’da iken, hatıra olarak onların geleneksel Afgan Şapkasını almak istedik. Arkadaşımla beyaz mı, siyah mı alalım derken tezgâhtar çocuk söze girdi; siz Türksünüz, bizim burada Türkler ak ile kara der; bizler siyah-beyaz deriz, dedi. Sonrasında düşündüğümde hem sevindim hem de üzüldüm. Sevindim çünkü biz hem ak ile karayı, hem de siyah ile beyazı kullanıyorduk ve bu Türkçemizi zenginleştiriyordu. “Bu işten yüzünün akıyla çıktı” deriz ama beyazıyla çıktı demeyiz. “Aksakallı” başka manaya gelir “beyaz sakallı” başka manaya. “Beyaz sayfa açalım” derken başka “ak sayfa açalım” derken başka şeyi kast ederiz. Üzüldüm çünkü Doğu Türkistan’dan, Yakutistan’dan Balkanlara kadar kuzeyden ve güneyden gelen, sonrasında tekrar Anadolu’da yoğunlaşan ecdadım; irtibatta bulunduğu tüm kavimlerden ak-kara manasına gelen kelimeleri alsaydı da, sevgilinin gözünün beyazına ayrı, bulutun beyazına ayrı, denizin köpüğünün beyazına ayrı bir kelime kullanabilseydik. Bu hissiyatımı burada zikretmemin sebebi geçmişe yönelik bir keşke yaratmak değil, belki geleceğe dönük temennide bulunmaktır. Aslında Said Nursi bunu eserlerinde yapmış; birbirine benzer, bazen eş anlamlı Farsça, Türkçe, Kürtçe, Arapça kelimeleri yalnızca anlamı vurgulamak, manayı kuvvetlendirmek için kullandığını zannetmiyorum: Bir medeniyet dilinde herkesin katkısı olsun, herkes kendisinden bir şeyler bulsun ve hem bu dillerin hem de medeniyet dilinin zenginleşmesini arzuladığını-özlediğini düşünüyorum. Elbette burada bizler için istikbale yönelik açık bir mesaj da var.

Eğitim: Eğitim meşrutiyetin (cumhuriyetin) ve hürriyetin güzelliklerini gösterecek ve istifadeyi mümkün kılacaktır (Nursi, 2007, s.312-313). Said Nursi’ye (2007, s.245-246) göre İslâm’ın yüce duyguları ile doldurulan marifet ve sevgi havuzundaki kayıpları eğitim önleyecektir: “Fikr-i milliyet ile milletin cevfinde havz-ı Kevser gibi havz-ı marifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delikleri maarif ile kapatınız, içine su akıtan yukarıdaki mecraları fazilet-i İslâmiye ile açınız.”

Eğer İİ sağlanacaksa, mâzinin hatırlattıkları âtinin ufukta gösterdikleri, Said Nursi’nin işaret ettiği üzere, ana unsurları başlangıçta Türkler, Araplar ve Kürtler olacaksa; bunun kolaylaştırıcı ve katalizör rolü oynayıcı etmenlerini biz harekete geçirmeliyiz. Türkiye’deki Araplar ve Kürtler, İİ’ın sağlanması için bölge ülkelerindeki Araplar ve Kürtler üzerinde etkili olacaklarsa, onları etkileyebileceklerse, bu ancak ve ancak medeniyete katkıda bulunacak kültürlerini yaşayıp, aktarabilme imkânına sahip olmaları ile mümkündür.

Komşu ve çevre ülkelerde yaşayan Türklerin, Arapların ve Kürtlerin; eğitim, ibadet, ticaret, spor ve eğlence için cazibe merkezlerine dönüştürülmüş; Mardin’e, Urfa’ya, Gaziantep’e, Hatay’a, K.Maraş’a, Bitlis’e, Van’a, Diyarbakır’a gelmeleri ve bu faaliyetlerde Üniversitelerin başat rol oynaması gerekir. Ama bunun öncesinde, hukuki alt yapının hazırlanması ve özellikle üniversitelerimizin eğitim olarak, kurumsal yetkinlik ve enstitüleri ile Said Nursi’nin Münazarat’ta ortaya koyduğu ve “Medreset-üz Zehra” olarak adlandırdığı Kürtçe, Arapça ve diğer bölge dillerini de içeren çok dilli eğitim modeli örnek alınarak buna hazırlanması gerekmektedir.

E - Vatandaşlık

Vatandaşlıkta herkes eşittir; etnik kimliğinin, dininin ya da mezhebinin önemi yoktur. Said Nursi (2007, s.160-161) bir soru üzerine bu eşitliği çok sarih ve nezih bir biçimde açıklamıştır:

“Sual: Gayrimüslimlerle nasıl müsavi olacağız?

Cevap: Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, “Karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tazibinden menetse, nasıl beniâdemin hukukunu ihmal eder? Kellâ! Biz imtisal etmedik. Evet İmam-ı Ali’nin(r.a.) adî bir Yahudi ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyubî’nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.”

Said Nursi, Osmanlıda Müslim ve gayrimüslimlerin durumlarını tahlil ederken (2007, s.150-151) “…onlar neslen ve serveten ziyadeleştiler; biz, bir nevi hizmetkarlık olan memuriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya yuvarlandık. Bence onlar eskiden beri hürdüler. Zira, fikr-i milliyet hürriyetin pederidir. Yine esir, Ekrat ve Etrak idi” demektedir. Ermeni bir Valimiz, Süryani Kültür Ataşemiz, Rum Genel Müdürümüz olsa kime ne zararı olur?

Irki ve dini alanlarda tek tipleştirme politikaları bir ülke için zararlı sonuçlar doğurabileceği gibi belli bir bölge ve alanda da aynı ve hatta daha zararlı sonuçları doğurabilecektir.

Herkesin şahsi kimliğini oluşturan aidiyetleri ve mensubiyetleri birbirine benzer ve farklı özellikler gösterecektir. Sadece etnik aidiyetin kimliği belirlemesi ve fikriyatın, partileşmenin buna göre olması ırkçılığa; din ya da mezhep veya cemaatin tek başına kimliği belirlemesi ve bu bağlamda parti kurulması ya da desteklenmesi inançlarda hoşgörüsüzlüğe yol açacaktır. Sünni, Nakşî, Türk ve milli kimliğine önem veren bir vatandaş; Alevi ve Kürt parti Başkanı olan sosyal demokrat partiye; Kürt, Şafiî, risale-i nur talebesi bir vatandaş; Arap, Hanefî bir şahsın başkanı olduğu liberal bir partiye ya da Gürcü, Caferi bir başkanın muhafazakâr partisine oy verebilmelidir.

F - Hürriyet ve Demokrasi

“Hürriyet, Rahman olan Allah’ın bir hediyesidir. Çünkü o imanın özelliğidir…iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar” (Nursi, 2007, s.143-144), “…ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur” (Nursi, 2011, s.242).

“Sual: Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar, meziyetleri ile bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz. Cevap: Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir; siz de büyük tanımayınız” (Nursi, 2007, s.145).

Cenâb-ı Hak’da insanların kimliğine (zenginliğine-fakirliğine, Türklüğüne-Kürtlüğüne, erliğine-generalliğine, Bakan ya da memur olmasına) değil kişiliğine, yaptıklarına bakacaktır. Ancak, kişiliği oturmamış ve beşeriyetten insaniyete geçme sürecinin başlangıç seviyelerinde olanlar ise yargılamalarını kimlikler üzerinden yapacaklardır.

 Ayrıca, Said Nursi (2007, s.264) ağalığa, körü körüne itaate şiddetle karşı çıkmaktadır. “İşte, benim maksadım; o meylü’l-ağalık ve meyl-i tahakküm ve meyl-i riyaseti öyle öldüreceğim, kıyamete kadar haşrolmasın.”

Dine uygun hürriyetin esaslarını ise “müstebitlere dalkavukluk etmemek ve biçarelere tahakküm ve tekebbür etmemek” (2011, s.96) olarak açıklamaktadır.

Said Nursi (2007, s.103-106) “Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safi suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zira hükümet ve İstanbul daha bulanıktır” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı ammenizin misal-i mücessemi olan mebusan hâkimdir; hükümet, hadim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekki ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız…gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için, fikr-i milliyeti haffar yapıp, marifet ve fazileti eline veriniz…hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir.”

III - Devlet Yapıları:

Kamu kurumlarının çağın gereklerine ve imkânlarına, vatandaşların değişen ve gelişen ihtiyaçlarına uyum sağlamada zorlanması; toplumdaki farklı değerlerin medeni ölçüler içinde dikkate alınması gereği, uluslar arası gelişmelerin ve temayüllerin değişimi neticesinde, devlet aygıtının kurgusu üzerinde yeniden düşünmek bir zorunluluk ortaya çıkmaktadır.

Said Nursi Kürtlere kimliğinizi koruyarak Türklerle beraber olun derken, bu ifadeden Türklere çıkan mesaj da odur ki; “Kürtlerin mensubiyetlerinin gereği olan haklarında onlara yardımcı olun, onları kendinizden ayrı görmeyin, onlardan ayrılmayın”.

Gücün getirdiği hevâ ve nefis ile değil de “bir tarağın dişleri gibi”, “bedenimiz Türk, Kürt olabilir ama ruhumuz İslâmdır”, “Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü” idrak ve kavrayışı ile olmalıdır. Beşeri ilişkilerde hissiyatımız önemli, önde ve öncelikli iken devlet-vatandaş ilişkilerinde fikriyat hâkim, hukuk belirleyici unsur olmalıdır. Devletin mekanizmaları kuvvete göre değil hakka, hakkaniyete, beşeriyete uygun olmalıdır.

Vatandaşlar teba olarak, tabi olmak zorunda olan kişi ve zümreler olarak değil de aklıyla, vicdanıyla ve gönlüyle devletine bağlı bireyler ve farklı mensubiyetleri olan zümreler olarak görülmelidir.

“Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışları) değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfâl Suresi: 53) Eğer bir devlette, toplumda bazı şeyler rahatsızlık verici (tüm taraflar için) ise sosyal kanunlara uyulmamıştır ki, denklemi çözmek zorlaşmaktadır. Bazı şeyleri varsaymak, bazı şeyleri de yok saymak olacağından, yok sayılan ya da ihmal edilen değişkenler yüzünden denklem çözülemiyor olabilir. Bu durumda yapılması gereken de varsayımları değiştirmektir.

A - Çoğulcu Üniter Devlet

“Özellikle çağdaş toplumlar, çeşitli özellikleri itibariyle birbirinden farklılaşan insan topluluklarını içlerinde barındırmaktadırlar. Bunun sonuçlarından biri de, ciddi toplumsal çatışma potansiyelleri taşıyan bu sınıfsal, eğitsel, ırksal, etnik ve dinsel farklılaşmaların doğurduğu çelişik çıkar ve talepleri uzlaştırma zorunluluğudur” (Erkilet, 2004).

Ulaşım ve iletişimde yaşanan gelişmeler, insanların birbirleriyle haberleşmesi, herkesin her şeyden anında haberdar olabiliyor hale gelmesi, ırki ve dini alanda ya da kültürde tek tipleştirme politikalarının anlamsızlığını daha fazla ortaya koymakta, tepkilerin çığ gibi büyümesine ve bu politikaların uygulanabilirliğinin ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

Başta dil, din, mezhep ve kültür olmak üzere; eğitim, sağlık gibi kamusal alanlarda ve sosyal ortamlarda farklılıkları dikkate alan ve herhangi bir dili, dini, mezhebi ve meşrebi ya da bunların karşıtlığını hedefine koymayan/hedef almayan bir devlet anlayışı öne çıkmaktadır.

Mesela, devletin resmi yazışma ve belge dili Türkçedir. Ancak, bazı vilayetlerde Arapça, Kürtçe veya talep olabilecek diğer dillerde de, Türkçe ile birlikte müracaatta bulunulabilir, belge alınabilir.

Eğitim dili Türkçe olmakla beraber, seçmeli derslerde batı dillerinin yanı sıra ülkemizde ve bölgemizde konuşulan diller de öğretilebilir.

Din dersi zorunlu olmaktan çıkar ya da isteyen bu dersi din ve mezhebine uygun şekilde alma hakkına sahip olur. Mesela, Hıristiyan olanlar din dersini Papazdan alabilirler ya da din dersinden muaf tutulurlar.

Yerel ve bölgesel özel gün ve bayramlar, çalışma düzenini aksatmama adına, belki hafta sonlarına getirilecek şekilde resmi veya yarı resmi şekilde kutlanabilir.

B - İdari ve Siyasi Adem-i Merkeziyetçilik

“ … Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır…” (Bakara Suresi: 191).

 “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmran Suresi: 159).

Demokrasilerde halkın tercihi ve seçimi önemlidir ama halkın iradesinin sadece meclise değil, devlete ve devletin tarzına ve örgütlenme şekline yansıması da önemlidir.

Enam Suresinin 159’uncu Ayetinde mealen “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir” denilmektedir. Ahmet Tekin (2010, s.151) anılan sureyi aşağıdaki şekilde tefsir etmiştir: “Dinlerinden ayrılanlar, dinlerini, düzenlerini, kültürlerini ve medeniyetlerini, birliklerini parçalayanlar, tefrika içinde etkisiz itibarsız yaşayanlar, hizipleşerek ayrılık davası güdenler, birbirlerine düşmanca davranarak dini ve insani ilişkilerini kesen bölünmüş, baskıcı, zorba, medeniyetten nasiplenmemiş kapalı toplumlar, taraftarlar haline gelenlerle senin ve sana gelen dinin, senin ümmetinin hiçbir hususta bir ilişkiniz, benzerliğiniz yok. Onların hesabının görülmesi Allah’a kalmıştır. Sonra Allah yapmakta olduklarını birer birer ortaya koyarak onları hesaba çekecektir.”

Said Nursi’nin Prens Sabahattin’e yazdığı mektubu ve adem-i merkeziyete bakış açısını, tarihi perspektif ve örnekleme ile en güzel yorumlayanlardan biri de Mustafa Özcan’dır (2009).

“Tabii ortamda ve bütünleşme ve genişleme trendinde ve dönemlerinde adem-i merkeziyet yaklaşımı bir reçetedir ve büyüme ve kenetleşmeye ve genleşmeye hizmet eder. Gayri tabii ortamlarda ve çözülme dönemlerinde ve çıkış değil de iniş trendinde aksine bölünmeye hizmet eder ve şuubiye hastalığını tetikler veya büyütür… Nitekim Endülüs böyle kaybedilmiştir. Kürtler de Türklerle birlikte çözülme döneminde Girit'ten Trablusgarp'a kadar birçok kardeş coğrafyayı kaybetmişlerdir. Endülüslüler önce tavaif-i mülük olarak ardından da Arap, Berber ve Zenci olarak birbirlerine düşmüşler ve bu da Ferdinand ve İzebella için Endülüs kapılarının açılmasını kolaylaştırmıştır…

Gerçekten de bir enerjimiz varsa bunu Endülüs'ü kaybetmeye değil büyütmeye teksif edelim. Türk-Kürt ittihadı ve kardeşliği üzerinden daha büyük ittifak ve ittihatlara ulaşalım…

Bediüzzaman'nın da ifade ettiği gibi, adem-i merkeziyet için fikri olgunluğa ve seviye-i irfana ihtiyaç vardır...”

Eyalet sisteminin görüşülebileceği ortam ve zamanda dahi bu sistemi ırka, mezhebe dayandırmak büyük yanlışlık olacaktır. Farklı kavimlerden gelip değişik inançlara sahip insanlarımız coğrafi olarak birbiriyle iç içe geçmişlerdir. Eyalet sisteminde ise etnik ve kültürel hakların artması bir yana, tersi eğilimler yaşanacak, zorunlu-gönülsüz göçler başlayacak; bu da sakin bölgelerde bile tahammülsüzlüğün ve şiddetin ve dahi buralarda da zorunlu-gönülsüz göçlere yol açabilecektir.

Siyasi adem-i merkeziyetçilik ayrılıkçı yaklaşımları kuvvetlendirecek, bölgede oluşacak tek parti ve istibdat yönetimi Kürtler dışındaki halklara hayatı çekilmez hale getireceği gibi, ülkedeki Kürtler de geri dönüşü zor bir sürecin acılarını ve belki de pişmanlığını yaşayacaklardır. “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, rey-i vahittir, suistimalâta gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mâhîsidir” (Nursi, 2007, s.50-51).

Kürtlerin; insanî ve demokratik haklarının anayasal olarak da sağlandığı bir ortamda birlikte yaşama yönünde gösterecekleri kuvvetli irade, tüm vatandaşlarımızın daha özgür kimlik oluşturabilmesinin önünü açmakla kalmayacak, bölge ülkelerine ve halklarına çok güzel bir örnek teşkil edecektir. Bu da, Arap Baharının ve Kürt (ve dahi Türk) Nevruzunun millî, İslamî ve insanî çizgiye oturmasına katkı sağlayacak olup, mensubiyetler üzerinden kimlik savaşları vasıtasıyla bölge ülkelerini bölmeyi, halklarını birbirinden uzaklaştırmayı planlayan sömürgeci güçlerin oyununu bozacaktır. Kültürel manada İİ’ın önündeki engelleri ortadan kaldıracak, tüm insanlığı nurlandıracak ahlak merkezli yeni bir medeniyetin öncü işaretlerini verecektir.

“Bediüzzaman, Münazarat’ında toplumsal ve siyasi sorunlara gerçekçi ve uygulanabilir yaklaşımlar öngörmektedir. Yönetimdeki aksaklıkların ülkenin siyasi bütünlüğünü tehdit boyutlarına taşınmaması gerektiği inancındadır. Meşrutiyetin getirdiği özgürlüğün bozguncu amaçla kullanılamayacağı görüşündedir. Meşrutiyetin ilan edilmiş olmasıyla gelen özgürlük ortamı, ona göre, “muhtariyet ve adem-i merkeziyet” taleplerinin gerekçesi yapılamaz. Meşruti ortamı fırsat bilen, “öyle herzegülerin arzuları, beylik ve muhtariyetin ammizadesi olan adem-i merkeziyet-i siyasiye” dir. Bediüzzaman, meşrutiyetin ilanını kendileri için bağımsızlık ve adem-i merkeziyet gibi taleplerle ortaya çıkan Ermenileri, “herzegü”lük yapmakla yani saçmalıkla suçlamaktadır. Bediüzzaman, adem-i merkeziyeti gerekli gören Prens Sabahattin’e yazdığı mektupta da, adem-i merkeziyet fikrinin, bizim toplumsal dokumuz ve tarihi şartlarımız bakımından benimsenemeyeceğini ifade etmiştir. Bugün ciddi bir toplumsal dayanağı olamayan marjinal nitelikli bir “özerklik” talebinin Bediüzzaman’ın düşüncelerinde meşruiyetini bulmak mümkün değildir” (Mürsel, 2011).

Bugün içinde bulunduğumuz coğrafyadaki dâhili ve harici şartlar da dikkate alındığında, çoğulcu üniter devlet ile eyalete geçişi öngörmeyen, bugünkü vilayet sistemi içerisinde ölçüsü belirlenecek idari adem-i merkeziyetçilik arası bir devlet yapılanması ve anayasa, hem kültürel hakların sağlanması hem de birlik ve beraberliğimizi korumamız açısından hayati bir önem arz etmektedir.

“Eski hal muhal, ya yeni hal veya izmihlal” (Nursi, 2007, s.126).

IV - İttihad-ı İslam Yaklaşımı:

“Yağmurun kataratı, nurun lemaatı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat, sönmemek ve mahv olmamak için Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak bize “Ayrılığa düşüp dağılmayın” (Şura Suresi: 13) …nida ediyor” (Nursi, 2007, s.131). Bizler, ayrılığa düşmeden, gücümüz ve takatimizce, Hakk’ın ve hakikatin nurunu (zaten var olan her yerde) görünür kılınması için çalışmalıyız.

“Her bir mü’min i’la-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira, ecnebiler fünun ve sanayi silahıyla bizi istibdad-ı manevileri altında eziyorlar” (Nursi, 2006, s.531). Belki temenni edilmez ama şehitlerimizi savaş meydanlarından ziyade okullarda, lâboratuarlarda, fabrikalarda vermeliyiz (tabii ki gerekli iş güvenliği tedbirleri alınarak, insan sağlığı ve hayatı açısından uygun ortamın sağlanmış olması bir ön zarurettir).

İİ siyasi olmanın öncesinde ve ötesinde imanîdir, kültüreldir; başta küresel barış olmak üzere insanlığa hizmet eden bir medeniyet ufkudur. Din ve İİ asla ve asla bir güç mücadelesinin ve savaşın yakıtı, istibdadın bir aracı olmamalıdır.

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter” (Bakara Suresi: 148).

“İslam, sağ eliyle delil ve bürhandan yapılmış, bilenmiş keskin bir Hint kılıcını, sol eliyle de hürriyetten oluşan parlak renkli bir Arap atının dizginini tutarak, bahçelerimizi ezip mahveden istibdadın başlarını balta ve yayı ile dağıtacaktır” (Nursi, 2007, s.152). Said Nursi’nin 100 yıl öncesinden Hint kılıcı olarak gördüğünü bugün Pakistan kılıcı olarak okumak yanlış olmayacaktır. Arap atı şahlanmıştır, onun dizginini tutarak baskı ve zulmün başını dağıtacak balta ve yay, Kürtlere ve Türklere mi işaret etmektedir acaba?

İİ yolunda ilerlerken ve Türkiye dışındaki Müslümanlarla iletişime geçerken asla unutmayalım ki, ülkemizde kendini dine çok yakın hissetmeyen ya da şüphe içindeki insanlarımızı dışlamadan, onları da kucaklayarak hayat yolculuğuna devam etmemiz gereklidir.

“Hakikaten, bence bir Müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyetten tecerrüt etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçemez…Eğer biz, doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete layık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevç fevç dahil olacaklardır…Din-i Hak olan dane-i hakikati elde etmezse yaşayamaz. Bu sırdandır ki, herkeste Din-i Hakkı bulmak için bir meyl-i taharri uyanmıştır” (Nursi, 2007, s.207-210).

Ayrıca “Hüsnüzan ediniz. Suizan hem size, hem onlara zarar verir. Sual: Neden suizannımız onlara zarar versin? Cevap: Onların bir kısmı sizin tahkiksiz, taklit ile İslamiyetin zevahirini bilirler. Taklit ise, teşkikat ile yırtılır. O halde bazılarına -bahasus dinde sathi, felsefe ile mütevaggıl olursa- dinsiz dediğimiz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, meslek-i İslâmiyetten hariçmiş gibi vesveselerle, Herçi bad abad diyerek me’yusane, belki muannidane İslâmiyete münafi harekâta başlar” (Nursi, 2007, s.199-200).

Bugün büyük bir memnuniyetle müşahede etmekteyiz ki; Alevi vatandaşlarımız, siyasetin üzerlerindeki örtüsünü kaldırarak İslâmiyet’e ve meşreplerine tekrar yönelmiş durumdalar. Birçoğunun ihlâs ve itikadının, bir kısım Sünni’den daha ileride olmasından da ancak memnuniyet duyulabilir.

Ayrıca, ülkemizde ve ülke dışında, uzak doğu inançlarını inceleyen, Yunus ve Mevlana’nın hayranı o kadar çok insan vardır ki; bunlara Allah’ın kendisini arattığı insanlar desek çok mu mübalağa etmiş oluruz? Bu aramada onlara yardımcı olmak, bizim yolculuğumuza da bir ışık tutabilir... “…herkesin kalbinde derinden derine bir din-i hakkı aramak meyli çıkmış. Her şeyden evvel, ölüm idamına karşı din-i haktaki bir hakikati arıyor ki, kendini kurtarsın. Şimdiki hal-i âlem bu hakikate şahadet eder” (Nursi, 2011, s.76).

Said Nursi’nin İİ anlayışı Osmanlıdakinden daha nezih ve billurdur. Osmanlıda İttihadı İslam siyaseten geliştirilmişken, “Bediüzzaman açısından toplumsal denetim ve bütünleşme İslami siyasetin hedefi değildir; olsa olsa onun doğrudan sonucu ve çıktısı olarak kavranabilir. Bu yaklaşım…araçsalcı dinselliği tümüyle dışlamakta ve bu tür bir pragmatik bakış açısının, uğruna işe koşulduğu hedefleri gerçekleştirmeye bile izin vermeyeceğinin altını ısrarla çizmektedir” (Erkilet, 2004).

“Bediüzzaman'ın etnik gruplar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine ilişkin yaklaşımı, İslami, Osmanlı'nın olumlu örneklerinden yararlanmayı bildiği halde Osmanlıcılığı aşan, çağdaş koşulları dikkate alan, yerli ve yerel koşullara duyarlı bir model arayışı olarak nitelenebilir” (Erkilet, 2004). Osmanlı Batıda doğal sınırlarına ulaştıktan sonra ve Anadolu’ya doğru geri çekildi; belki de şimdi yönelinmesi gereken yön Doğudur. Balkanlardan Yakutistan’a, Çin’e kadarki Türk varlığı; Endülüs’ten-Fas’tan Arap Yarımadasını da içine alan Arap varlığı,  İranlılar, Pakistanlılar, Endonezya’ya, Çin’e kadar olan Müslümanlar;  Kürtlerin öz benliklerini koruyarak bölge barışına katkıda bulunmalarını, İİ içinde kalmasını beklemektedirler.

Said Nursi, Kürtlerin kendileri ile ilgili sıkıntıları gidermek için izleyecekleri yolda dikkat etmeleri gereken hususlara işaret eder:

“İslâmiyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsur-u İslam aleyhine olarak menfi surette intibah hasıl etmesini kabul edemez…Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler ecnebi himayesinde bir muhtariyet kabul etmektense ölümü tercih ederler…Kürtler bu hususta kimsenin tavassut ve müdahalesine muhtaç değildirler” (Nursi, 2006, s.579).

“Ey umum Ekrad! Gözünüzü açınız, sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz. Sizin ihtilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifade etmesin. Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır. Zaman size sille vurmakla o ihtilaf ve keşmekeşi atacaktır” (Nursi, 2006, s.30).

Kürtlerin bu mesajın gereğini yerine getirebilmesi için Türklere ve Araplara da önemli görevler düşmektedir:

“Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyevileri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim olan üstatlarla bağlıdır. Sizin tembelliğiniz ve füturunuz ile biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususen ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar! En evvel bu sözler ile size konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstatlarımız ve imamlarımız ve İslamiyet’in mücahitleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tembellikte günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususen kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz.” (Nursi, 2011, s.145-146).

“Âlem-i İslâm milletleri Arab’ın metanetinden ders almışlar. İnşallah yine Arablar ye’si bırakıp, İslamiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesanüt ve ittifak ile el ele verip, Kur’an’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir” (Nursi, 2011, s.120-121).

V - Harici Güçlerin Arzu ve Emelleri:

“İngiliz hükümeti, gerçi zahiren müstebit değilse de, milleti mütehakkimedir, âdâtı dahi mütegallibedir. İşte, size Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bürhandır” (Nursi, 2007, s.150).

Osmanlının son döneminde İngilizler hilafetin Kureyşlilere geçmesini istiyordu. Bugün de mesela Türklerin eline geçsin istenirse, buna da aynı şüphe ile bakmalı ve analitik çözümlemelere gitmeliyiz. Hilafetin saltanata dönüşmesi, saltanatın da emperyalizmle işbirliğine dönüşmesi çok kolay olabilmektedir. Böyle bir dönüşümden sonra bu bizim hilafetimiz, bizim saltanatımız diyebilir miyiz?

Batılı güçlerin Halifeliği kullanma arzusunun yanı sıra bizleri bekleyen bir tehlike de; Müslümanlardaki Mehdi inancı ve kabulünün, müsteşriklerin yönlendirmesi ile sömürgeci güçler tarafından Müslümanların birbirlerine karşı savaşmaları için kullanılması ihtimalidir.

“Terörle mücadele adı altında İslam hayat tarzının, düşünüş biçiminin daha doğrusu yeniden diriliş umutları vaat eden İslam medeniyetinin terörle özdeşleştirilmesi gibi bir medeniyet provokasyonu ile karşı karşıyayız. Bu stratejiyi Huntington'un medeniyetler çatışmasından ayıran nokta: planın İslam içi çatışmaya, ideolojik ve siyasi farklılıkları derinleştirmeye yönelik olmasıdır. İslam'ın İslam'la çatıştırılması tezini dillendiren Kissinger'e göre: Batı Hıristiyan dünyası ile İslam dünyası arasında değil İslam'ın kendi içinde bir çatışmayı beklemek gerekir” (Emre, 2001).

Irak’ta nihayetine yaklaşılan, Suriye’de başlatılan mezhep ayrıştırması; Hıristiyanların bir dönem yaşadığı ortaçağ karanlığına Müslümanları da sürüklemektir. Elbette şeytan azapta gerektir, ancak Müslümanlar uyanık olmalı, kavimlerini ve mezheplerini birbirine düşmanlığın bir aracı haline getirmedikleri gibi;  tanışmaya, dayanışmaya ve işbirliğine vesile olarak görmelidirler.

Bizim batıya, batılı ülkelere ve politikalarına karşı temkinli oluşumuzun nedeni, şahsi-milli ve çok uluslu şirketlerinin menfaatleri için sömürgeleştirmeyi bir araç olarak görmelerinden ve bunun için her sonucu göze almış olmalarındandır. Yoksa bizatihi onlara, yaşam tarzlarına, idrak ve tavırlarına bir husumetimizin olması düşünülemez.

“Osmanlı’yı parçalamayı en büyük bir gaye edinen haçlı zihniyeti, bu maksatla, ırkçılık fitnesini alevlendirmiş ve İngiliz ağırlıklı şeytanî planlarla Osmanlı içerisindeki muhtelif ırkların istiklâllerini ilân etmelerine çalışmıştır. Bu sinsî ve kesif gayretler umumî efkârda yavaş yavaş taraftar bulmaya başlamış, hatta Prens Sabahattin bile Osmanlıların selâmetini muhtelif ırklara muhtariyet verilmesinde görmeye başlamıştır. Bu tehlikeli vaziyetin dehşetini o yüksek ferasetiyle gören (hisseden) Bediüzzaman Hazretleri Prens Sabahattin’e bir ikaz mektubu “Prens Sabahattin’in yanlış anlaşılan güzel fikrine cevap” diye başlayan bu mektubun bir parçası şöyledir:

“Bu topraklar üzerinde bütün yaşayanları, aynı kültür ve düşünce seviyesine eriştirmeden adem-i merkeziyet fikri ve onun kardeşi olan ‘her unsura mahsus klüpler’ kurdurursak, zaten merkezden nefret eden diğer unsurlar ve milliyetler büsbütün alevlenecek, ayrılık fikirlerini tatbike dökme imkânı bulacaklardır. O zaman dehşetle göreceğiz ki sizin adem-i merkeziyet ve tevsi-i mezuniyet fikriniz kendi kabına sığmayacak, dört yana tazyik edecek ve Osmanlılığın ümit bağladığı meşrutiyet perdesi üzerine öylesine baskı yapacaktır ki bu perde tazyike dayanmayacak, yırtılacaktır. Hatta feveran ile patlayacaktır. Muhtelif ırk, din ve milliyetler önce muhtariyet, daha sonra istiklâl isteyeceklerdir” (Kırkıncı 2010).

“Din namına ortaya çıkan partiye muhalefet, bu partinin kendisini özdeşleştirdiği ve temsil ettiği dine muhalefet neticesini doğurur. Yani İslam adına ortaya çıkanlar –yukarıdaki şartların hâkim olduğu bir toplumda kendilerine oy vermeyenleri İslam’ın karşısına itebilirler. Bu tabloyu kullanmaya hazır bir yığın iç ve dış mihrak vardır… kendilerini yalnızca dindar Müslümanların partisi olarak görmemeleri ve varsa toplumda oluşturulan bu paraleldeki imajı yıkmak için gereken meşru her şeyi yapmalarıdır. Aksi takdirde ırk ve mezhep partilerinin yol açtığına benzer daha tehlikeli bir toplumsal cepheleşme ortaya çıkar. Böyle bir cepheleşmenin en kötü yanı diğerleri gibi sadece dünyevi kayıplara değil aynı zamanda uhrevi kayıplara da sebep olmasıdır. İmanların kuvvetli tesis edilmesi ve insanların cehennemden kurtulmasından başka bir amacı olmayan mümin için toplumsal yapı içindeki istisnasız her türlü cepheleşme siyasal zafer kazanılsa bile mü’minin aleyhinde sonuçlanır” (Bozdağ, 1995).  Bu da bizi dinin özünden, ihlâstan, kemalâttan uzaklaştırıp, dini dünyevileştirmemize ve ahiretin kaybına; meyvenin kendisinin değil kabuğunun peşinden gitmemize sebep olur.

VI -Hukukun Üstünlüğü:

“Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdat tevzi olunmuş olur.” (Nursi, 2011, s.219). Baki hakikatlerin fani şahsiyetlerin üzerine bina edilmesi, kerameti kendinden menkul şahısların ve fikirlerin ortaya çıkmasına; fıtrî ve evrensel gerçekliklere göz yumulmasına yol açmaktadır. Oysa ulvi gayeler için bile olsa haktan ve hakkaniyetten uzaklaşarak Hakka yaklaşmak mümkün değildir. Bu bağlamda dindarlara düşen görev, iktidarlarını İslâm adına mutlaklaştırmamak, dini açıdan bile tarafgirlik yapmamaktır.

“Meşrutiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın esası, kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tâbi edebilir, hak kuvvetin mağlûbu” (Nursi, 2007, s.91).

Hakkın çoğulu olan haklar demek olan hukuktaki en temel hak, hayat hakkıdır. Velev ki haklı olsanız dahi, insan hayatına kast etmek, şiddet ve cinayet sizi haksız kılar. Oysa Hak gayelerin mücadelesi de usulüne uygun olmalıdır.

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır” (Nisa Suresi: 93).

“Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir” (Maide Suresi: 32).

“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder” (Nursi, 2007, s.65).

“Zaman-ı istibdadın hâkim-i manevîsi kuvvet idi; kimin kılıcı keskin, kalbi kasî olsa idi, yükselirdi. Fakat, zaman-ı meşrutiyetin zembereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası hak’tır, akıl’dır, marifet’tir, kanun’dur, efkâr-ı amme’dir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir…İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinat ile kılıçları keskin ise, bizzarure düşeceklerdir; hem de müstahaktırlar. Eğer akla istinat ile, cebir yerine muhabbeti istimal ve hissiyatı efkâra tâbi ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir” (Nursi, 2007, s.78-80).

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (Nisa Suresi: 135).

Hukukta adaletin hakkıyla yerine getirilmesini temin için; şahsi ve ailevi çıkarların, zengin-fakir farkının, nefsimizin bize yakın güzel ve yakın göstereceği aynı kavim, cemaat, tarikat ya da partiye mensup olduğumuz kişi için tarafgirliğin yapılmaması gerekir. Aksi halde, adaleti yıkmış oluruz.

“Ey Türkler ve Kürtler! İnsaf ediniz…Belki, hürriyet budur ki: Kanun-i adalet ve te’dipten başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun; “Bir kısmınız, Allah’ı bırakıp da bir kısmınızı ilahlaştırmasın” nehyinin sırrına mazhar olsun” (Nursi, 2007, s.138-139). “Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir” (Nursi, 2007, s.135).

“Sual: İstibdat o kadar fena bir şey iken, niçin herkes bir çeşit ile onu irtikâp ederdi? Cevap: İçinde tefer’unun lezzet-i menhusesi ve tahakküm ve tehevvüs-i Nemrudâne vardı” (Nursi, 2007, s.127-128). İlahlaştırılanın firavunluk iddiasında bulunması gerekmediği gibi (bir mümin de başkaları tarafından ilahlaştırılabilir), ilahlaştırılan bir kişi yerine bir kurum ya da parti de olabilir. Ancak, Allah hiçbir firavunun tanrılaşmasına müsaade etmez.

“Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-i esasîsi olan Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için her şey feda edilir; diye, bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun suiistimalinden neş’et ettiğini kat’iyen bildim. Bu kanun-i esasî-i beşeriye, bir hadd-i muayenesi olmadığı için, çok suiistimale yol açılmış…on cani yüzünden doksan masumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında, şahsi garazlar, bir cani yüzünden bir kasabayı harap etti” (Nursi, 2011, s.362-363). 

 Ayrıca, amaç için her yolu mubah gören bir anlayış ile varılacak sonuç ise hedefin tam tersidir. “Tarik-ı gayrimeşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür” (Nursi, 2011, s.290).  “Adalet-i mahza-i Kur’aniye, bir masumun hayatını ve kanını, hatta umum beşer için de olsa rızası olmadan (Nursi, 2011, s.364) heder etmez” (Nursi, 2011, s.299). 

Dua ederken genelde “Allah’ım zalimlerin zulmünden bizi koru” deriz de “Allah’ım bizi zalimlerden eyleme” pek demeyiz. Bu nasıl bir imandır ki, zalimlerden korkar ama zalim olmaktan korkmayız!

İşkenceleri ve hapisleri de içerse zulüm sadece bunlardan ibaret değildir elbette. Allah adına yalan uydurmak zulümdür, ebeveyn ile ilgilenmemek zulümdür, hakkın ve hakikatin konuşulmasını, yazılmasını yasaklamak zulümdür; beşeri, fıtri, insani hakların ve hürriyetlerin kullanımının önüne geçmek de zulümdür.

Hukuk ve adalet için son söz: “Müsavatsız adalet, adalet değildir” (Nursi, 2011, s.312). 

VII  - Meşveret:

Said Nursi,  Kürtlerle meşveret için doğu vilayetlerine gitmiş ve onlarla sorulu-cevaplı olarak makûl tarzı siyasetin istişaresini yapmıştır. Gazete ile tüm umumu efkâra, mitinglerle haziruna seslenmekle beraber, saha çalışması olarak da ifade edilebilecek şekilde doğu vilayetlerinde halkla yüz yüze görüşmeleri ve fikir alış verişini de tercih etmiştir. Bu görüşmelerinde esas aldığı temel nokta hep Yaradanın genelde tüm insanlığa özelde Müslümanlara olan hitabına başvurmak olmuştur. Zaten, iman edenler için ihtilafların ve tereddütlü hususların çözümünde Allah’ın hitabının yazıya dökülmüş şekli olan Kurana başvurmaktan daha doğal ne olabilir ki!

“Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik” (Nahl Suresi: 64).

“(Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir” (Şura Suresi. 36, 37, 38, 39).

“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” (Nisa Suresi: 65).

Bu konferansı düzenleyenlerin, hazırlayanların ve tartışanların (fikirlerin tartılması manasında tartışmak) amacı; milliyet fikrinin tahlili ile Kürt sıkıntısını,  Yaradanın muradına uygun tahlil etmek, istişare ile hayırlara vesile olmaktır.

“Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter” (Nisa Suresi: 85).

“(Ey Muhammed!) Biz sana Kitabı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma” (Nisa Suresi: 105).

İstişare ile varılacak sonucun hayırlı olma ihtimali daha yüksektir. “Meşverette hüküm ekserindir” (Nursi, 2007, s.100). 

“Tecrübe, hamiyet, nur-i kalp ve nur-i fikri cem edenler, vezaife kifayet etmezler. Bazı ehl-i gayret ve hamiyette, meyl-i tahrip meleke olmuş; tamire pek alışık değildir. Bazı ehl-i tecrübe ve tamir ise, eskisine bir derece meyil ile; istidatları pek müsait değildir. Demek bize bir nesl-i cedit lazımdır.

Bunu da cidden söylüyorum: Eğer, meşveret şeriattan bir parmak müfarakat ederse, eski hal yüz arşın ayrılmıştır” (Nursi, 2007, s.95-96).  “Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şuradır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıtalar dahi o şurayı yapmaları lazımdır” (Nursi, 2011, s.154). 

VIII – Sonuç:

Said Nursi 100 yıl öncesinden Hutbe-i Şamiye ile Araplara, Münazarat ile Kürtlere seslenerek, 100 yıl sonrasını yarın gibi görerek hitap etmiş, yol göstermiş, tavsiye ve uyarılarda bulunmuştur.

Özelde Araplara ve Kürtlere, genelde ise tüm Müslümanlara yapılan bu sesleniş; zamanın en büyük Müslüman devleti olan Osmanlı ve Türklerle birlikte hareketi tavsiye ettiğinden, Türklere de hassaten edilmiş bir sohbet ve nasihat niteliğindedir.

Said Nursi 35 yaşında iken irad ettiği Şam Hutbesinden, çağı aşan seslenişinden, Hakka niyazından tam 100 yıl sonra, Şam’ı da içine alan ve Şam’ın sonraki aşamaları için kilit rol oynadığı Arap Baharı ya da Uyanışı (intibahı), acaba Said Nursi’nin yüzyılı yeni mi başlıyor sorusunu ister istemez akla getiriyor.

Zamanın ahir zaman olduğundan hareketle her şeyin kötüye gideceği karamsarlığına kapılmış olanlara sitem eder ve “Dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun; öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım… Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler Cennetasa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira, asr-ı salis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum, sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie davet ediyorum… Gelen neslin kapısında durmayınız… hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kainat üzerinde temevvüçsaz edecek olan nesl-i cedit gelsin!” (Nursi, 2007, s.213-217) der Said Nursi.

Aynı konuşmanın hemen devamında yine bir soruya cevaben, Türklere ve Kürtlere seslenerek, bin sene evvelki ecdatları ve iki asır sonraki evlatları ile aynı mitingde bulunduklarını tahayyül etmelerini ister. Bu zamanda yolculuğun ötesinde, 12 asırlık bir zaman diliminde 3 farklı kuşağın buluşması, müthiş bir mazi-an-ati perspektifi ile misyonunu hatırlatma ve kendine getirmek için mahşere emsal bir ön buluşmayı gerçekleştirmektir.

Said Nursi’nin işaret ettiği üzere İİ’ın ana unsurları başlangıçta Türkler, Araplar ve Kürtlerdir. İİ kolaylaştırıcı ve katalizör rolü oynayıcı etmenlerini biz harekete geçirmeliyiz. Türkiye’deki Arapların ve Kürtlerin bölge ve çevre ülkelerdeki Araplar ve Kürtler üzerinde etkili olabilmeleri için medeniyete katkıda bulunacak kültürlerini yaşayıp, aktarabilme imkânına sahip olacakları ortamı yasal, sosyolojik ve psikolojik olarak hazırlamalıyız.

Bunun için de ülke dışında yaşayan Türklerin, Arapların ve Kürtlerin; eğitim, ibadet, ticaret, spor ve eğlence için cazibe merkezlerine dönüştürülmüş; Mardin’e, Urfa’ya, Gaziantep’e, Hatay’a, K.Maraş’a, Bitlis’e, Van’a, Diyarbakır’a gelmeleri ve bu faaliyetlerde Üniversitelerin başat rol oynaması gerekir. Ama bunun öncesinde, hukuki alt yapının imarı ve özellikle üniversitelerimizin eğitim olarak, kurumsal yetkinlik ve enstitüleri ile Said Nursi’nin Münazarat’ta ortaya koyduğu ve “Medreset-üz Zehra” olarak adlandırdığı Kürtçe, Arapça ve diğer bölge dillerini de içeren çok dilli eğitim modeli örnek alınarak buna hazırlanması gerekmektedir.

Said Nursi’nin Münazaratından, Hutbei Şamiyesinden anladığım, belki de hissiyatımla temennim ve aldığım mesaj budur.

Arap İntibahı ile hareketlenen Arapların hürriyetlerini ve demokrasilerini sağlamlaştırmaları, kaynaklarını verimli ve kendi faydalarına kullanabilmeleri için bölünmemeleri, birlik ve beraberliklerini, dayanışmalarını hem ülke içinde hem de yaşadıkları bölgede artırmaları gerekmektedir.

Eğer İİ sağlanacaksa ana unsurları başlangıçta Türkler, Araplar ve Kürtler; sonrasında Farsiler, Peştunlar, Uzak Doğudaki Müslümanlar Doğu Türkistanlılar ve Çin’deki diğer Müslümanlar olacaksa bunun işaret fişeği Kürtlerin takınacağı tavır olacaktır. Said Nursi’nin Kürtlerle yaptığı sohbette kendisine sorulan soru ve verdiği cevaptan anlamaktayız:

“Sual: Heyhat! Nasıl hürriyetimiz umum âlem-i İslâmın hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sadıkı olur?

Cevap: İki cihet ile. Birincisi: Bizde olan istibdat, Asya’nın hürriyetine zulmanî bir set çekmişti. Ziya-i hürriyet o muzlim perdeden geçemezdi ki, gözleri açsın, kemalatı göstersin. İşte bu seddin tahribiyle, fikr-i hürriyet Çin’e kadar yayıldı ve yayılacaktır. Fakat Çin ifrat edip, komünist oldu. Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı, git gide kalkacak. Eğer siz sahife-i efkârı okursanız, tarik-ı siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan doğru konuşan ceraidi dinleseniz, anlayacaksınız ki, Arabistan, Hindistan, Cava (Endonezya), Mısır, Kafkas, Afrika ve emsallerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla âlem-i İslâmın efkârında öyle bir tahavvül-i azîm ve inkılâb-ı acip ve terakki-i fikrî ve teyakkuz-i tam intaç etmiştir ki, pahasına yüz sene verseydik yine ucuzdu. Zira, hürriyet milliyeti gösterdi; milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher-i nuranîsi tecelliye başladı.

…Şu hayat, âlem-i İslâmdaki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdat ederek umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı manevî-i umuminin perdelerini parça parça edecektir” (Nursi, 2007, s.153-157).  Said Nursi’nin sözlerinden kırk beş sene sonra karanlığın dağıldığını gördük, pahasına verilen 100 seneden sonra da nurun birleştiğini görmek isteriz.

Bize düşen görev nedir? Devlet olarak nasıl yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız ve soydaşlarımız için “asimile olmadan entegre olun”, benliğinizi ve kimliğinizi koruyarak içinde yaşadığınız toplum ve değerleriyle bütünleşin diyorsak; ülkemizde yaşayan birbirinden farklı etnik, dini ve kültürel değerlere sahip insan ve topluluklarına da aynı imkanı tanımalı, fırsatı vermeliyiz. Bu devletin birliğini korumanın da ötesinde ve fevkinde, insanının fıtratına ve Yaradanın muradına uygun olan yol ve tarzdır.

Kavimleri yok sayarak ya da önemsiz addederek İİ sağlamaya çalışmak hem beşeri, fıtrî ve reel politiğe çok da uygun düşmeyecektir. Bu Kürtler için de böyledir, Türkler için de. Türkler Malazgirt’teki,   Çanakkale’deki, Kıbrıs’taki birliği ve beraberliği hiç unutmamalı; Kürtler de, Anadolu’nun İslâmlaşmasında öncülük eden, sonrasında da Balkanlarda ve Kafkaslarda milli mensubiyetlerinin yanı sıra dini kimliklerini yaşamakta zorluk çektikleri için Anadolu’ya gelen kavimlere Ensar gibi davranıp kucak açan Türkün, ne İslâmiyet ne de Kürtlük adına hakir görülmesine müsaade etmemelidir.

Ayrılığa düşmeden ve birbirimizi zor durumda bırakmadan, zulmetmeden bir çözüm bulacağız elbette. Hem de geleceği kurgulayan ve kuran öyle bir çözüm bulacağız ki; 14 asır, 10 asır; 500 yıl, 100 yıl öncesinden bize bakan ceddimizin ve 100–300 yıl sonrasından bize bakan evlatlarımızın tebessümlerine sebep, teveccühlerine mazhar olacağız inşallah.

“Bahri Umman bir testide sığışmadığı gibi” Türkler, Araplar, Kürtler ve diğer taifelerin Anadolu’da tekrar yeşerteceği kardeşlik, kültürlerin korunması, yaşatılması ve geliştirilmesi, yeni bir medeniyet hamlesi elbette bu coğrafyada hak ettiği yansımayı ve karşılığı bulacaktır. Dicle ve Fırat kardeşlik ve barış öykülerini, canlanan kavim ve kültürlerin nasıl yeni bir medeniyetin müjdecisi olduğunu aktığı yerlere taşıyacaktır.

Tek tip insan yetiştirmeye yönelik üniter devlet politikalarının gayrî insaniliği nedeniyle ve ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerin yarattığı yeni sosyal ortamın etkisiyle günümüzde uygulanabilir olmaktan çıkmıştır. Adem-i merkeziyetçiliğin (özellikle siyasi olanının) ırkçı ve ayrılıkçı politikalarla hızla bölünmeye giden sürece yol açacağı da oldukça aşikârdır. “Eski hal muhal, ya yeni hal veya izmihlal” olduğuna göre, modern yerinden yönetim ilkeleri çerçevesinde kısmi idari adem-i merkeziyetçi yapı ile zenginleştirilmiş çoğulcu üniter devlet sistemi ülkemiz ve devletimiz için, ve dahi İİ ile evrensel barış için en uygun yol ve usul olarak gözükmektedir.

İdari adem-i merkeziyetçi yapılanma, sınırımızdaki ya da yakınımızdaki küçük ve/veya özerk cumhuriyetler ile gelecekte muhtemel birlikteliklerde; siyasi adem-i merkeziyetçi yapı ise İttihad-ı İslâm çerçevesinde irili-ufaklı çevre ülkeleriyle ve bölgeleriyle yapılacak işbirliği için düşünülebilecek, daha uygun bir model olacaktır. Ülkemiz için etnik ve kültürel çoğulculuğun bir değer olarak benimsendiği çoğulcu üniter devlet ise; mevcut sıkıntıları çözmenin ötesinde ve fevkinde; insanî, vicdanî ve İslâmi fikir ve hislerle barışık bir devlet yapılanmasının, istikbalde de İttihad-ı İslâm’ın hem temeli hem de numunesi olacaktır.

Yeniden yapılanarak ortak geleceği kurmanın stratejisi, ölçüsü ve reçetesi şu sözlerde yatıyor!

“Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlâl” (Nursi, 2007, s.126),

“Kürdistan dağ ağacının meyvesi acı da olsa devadır, amma hazmı ağır ve zordur” (Nursi, 2006, s.11-12),

“Bir derman haddinden geçse, dert getirir” (Nursi, 2011, s.301). 

KAYNAKLAR

Altuntaş, H., Şahin, M. (2011). Kur’anı Kerim Meâli (12. Baskı). Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı. http://www.diyanet.gov.tr .

Bozdağ, M. (1995). Bediüzzaman ve Siyaset. Köprü Dergisi, 50. sayı. http://www.koprudergisi.com/

Emre, A.(2001, 9 Ekim). İslam'a karşı İslam. Yeni Şafak. http://yenisafak.com.tr/ .

Erkilet, A. (2004). Etnik ve Kültürel Farklılıkların Bütünleştirilmesinde Bediüzzaman Modeli. Köprü Dergisi, 86. sayı. http://www.koprudergisi.com/

Kırkıncı, M. (2010). Bediüzzaman Hazretleri’nin Irkçılıkla Mücadelesi. http://www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&aid=1185 .

Mürsel, S.(2011). Kürt Sorunu Bağlamında Kısa Bir Münazarat Analizi. RİNYAY:  Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı. http://www.risaleakademi.com/rnyay/tebliler/muenazarat-ekseninde-milliyet-fikri-ve-demokrasi-konferans/2211-kuert-sorunu-balaminda-kisa-br-muenazarat-analz

Nursi, S. (2006). İçtimai Dersler.  İstanbul: Zehra Yayıncılık.

Nursi, S. (2007). Münazarat (5. Baskı). İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Nursi, S. (2011). Hutbe-i Şamiye (3. Baskı). İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.

Özcan, M.(2009, 12 Eylül). Eyalet Tartışmaları Üzerine. Milli Gazete. http://www.milligazete.com.tr/.

Tekin, A. (2010). Lügatli Tefsirî Meal: Kura’an’ın Anlaşılmasına Doğru. İstanbul: Kelâm Yayınları.


[1] Aksi belirtilmediği sürece Ayet Mealleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (2011; Altuntaş ve Şahin) Kur’anı Kerim Meâli’nden, http://www.diyanet.gov.tr internet adresinden alınmıştır.

 
popüler cevapdünya atlası