İMAN VE HÜRİYET İLİŞKİSİ

Eklenme Tarihi: 27 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 19 Ağustos 2019

Prof. Dr. Musa K. YILMAZ'ın İman ve Hürriyet Sempozyumu tebliğidir

Giriş

Resûl-i Ekrem (sas), Bizans ve Roma hükümdarlarının kendi vatandaşlarına köle muamelesini yaptıkları bir sırada peygamber olarak gönderilmiş ve İslam dinini anlatmaya başlamıştır. İslam gelir gelmez ilk önce, insanların özgürlüğünü gündeme taşımıştır. İnsanın, ancak ve ancak yaratıcının kulu olabileceğini, özgür olmanın asıl esprisinin, bir tek Allah’a inanmak ve şirki reddetmek olduğunu ilan etmiştir. Bu arada Resûlüllah (sas), zaman zaman kendisini abartılı ifadelerle yüceltenleri kınamış ve en sevdiği unvanının, Allah’ın “Kulu ve elçisi Muhammed” olduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir.

Adım adım Resûlüllah’ı takip eden ikinci halife Hz. Ömer’in (ra), insanları köle gibi çalıştırma merakında olan bazı kimselere “İnsanlar annelerinden özgür olarak doğdukları halde siz ne zamandan beri onları köleleştirdiniz?” şeklinde söylediği söz çok meşhurdur. Hz. İmam-ı Ali (ra) bir vasiyetinde, “Allah seni özgür yarattığı halde kimsenin kölesi olma” buyurmuştur. Bu ifadeler, Allah’ın yarattığı insanın özgür olduğunu, köleliğin bir esaret ve insan iradesine getirilen bir sınırlama olduğunu ve bu durumun, Allah’ın rızasına aykırı olduğunu açıkça gösteriyor.

İslam peygamberi (sas), insanların fikren, siyaseten, dinen ve ekonomik olarak köleleştirildikleri bir devirde gelmiştir. İslam, insanın inanç bakımımdan, düşünce bakımından, söz söyleme ve tenkit etme bakımlarından özgür olduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. Mekke döneminde gelen bir ayette Cenabı Allah, “Eğer Rabbin isteseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken, sen mi mümin olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?[1] buyuruyor. Demek ki, insanların tümünün imana gelmesi ve iradeleri üzerine ipotek konularak bir tek kalıba sokulmaları, Allah’ın istediği bir şey değildir. Bu Mekke’de nazil olan bir ayet; bir de Medine’de nazil olan Bakara Suresinde Allah, “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice tebeyyün etmiştir[2]” buyuruyor.

Bu ayetin nüzul sebebine baktığımız zaman görüyoruz ki: Hz. Peygamber Medine’ye gelmeden önce, çocukları küçük iken vefat eden Ensâr kadınlarından bazılarının şöyle bir adakta bulunduklarını görüyoruz; demişler ki: “Eğer çocuğum ölmezse onu ehl-i kitabın dinine koyacağım.” Bazıları böyle bir adak sonucunda, hayatta kalan bir kısım çocuklarını Hıristiyanlığa veya Yahudiliğe sokmuşlardı. Peygamber (sas) Medine’ye gelince bu çocukların babaları Müslüman oldular ve çocuklarını zorla Ehl-i Kitabın dininden çıkarıp İslam’a koymak istediler.[3] İşte Cenâb-ı Allah onlara, “Durun! Sakın çocuklarınızı zorlayarak onların iradelerine ipotek koymayın” anlamında “Dinde zorlama yoktur” buyurdu.

Allah’a imanın en temel şartının özgürlük ve “akledebilmek” olduğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman, özgürlük ve iman ilişkisinin ne derece önemli ve güçlü olduğunu daha kolay anlayabiliriz. Başka bir deyimle, insanın sahip olduğu en büyük manevi serveti olan dinde zorlamanın kaldırılmış olması, özgür insan aklı ile iman cevheri arasındaki güçlü münasebeti ortaya koyuyor. Bu yüzden Kelam ilminin imamı Sadettin Teftezânî imanı, “İnsanın hür iradesiyle yaptığı bit tercih sonucu, kalbe ilka edilen bir nurdur” şeklinde tarif etmiştir.

Diğer yandan, Allah tarafından gönderilen elçilerin temel çabası, heva ve heveslerine tabi olup ağır yükler, zincirli kayıtlar ve esaretler altına giren insanın üzerindeki bu yükleri almak ve boyunlarındaki zincirleri çözmektir. Şu ayet bunu açıkça gösterir: “Peygamber ise onlara iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır, temiz şeyleri onlara helâl eder, pis şeyleri haram kılar; daha önce üzerlerinde bulunan ağır yükleri kaldırır, zincirleri ve bağları söküp atar.[4]

İnsanların sırtlarındaki ağır yüklerden maksat, insanların başta nefislerine, baba ve dedelerine, büyüklerine ve siyasî liderlerine körü körüne tabi olmalardır. Irkıyla, malı, mevkii veya siyasal konumuyla övünmek de, boyunlara bırakılan zincirlerden farksızdır.

Mutlak irade ve Özgür insan

İnsana verilen özgürlük alanı ile yaratıcı karşısındaki sorumluluğu, öteden beri, insanların kafasında bir sorun teşkil etmekte ve: “insanın özgürlüğüne müdahale” şeklinde bir algıya sebep olmaktadır. Nitekim Kur’an’ı dikkatle okuyabilen herkes, Kur’an’ın, insanın düşünce kaynaklarına hitap eden sınırsız ve mutlak bir iradeden söz ettiği gibi, aynı zamanda insanın seçme yeteneğinden (cüzi iradeden), geniş olan fikir özgürlüğünden ve buna bağlı olarak insanın sorumluluğundan söz ettiğini görecektir. Başka bir deyimle, Kur’an’ı okuyabilen her insan, seçim yapabilen ve irade sahibi olan insanın, aynı zamanda ilahi iradenin tesiri altında olduğunu kabul edecektir.

Gerçekten insana verilen “tercih etme” yeteneği (cüzî irade) insanı mutlak bir özgürlüğe sahipmiş gibi göstermektedir. O kadar ki insan, kendi yaratıcısını bile kabul edip etmemekte kendisini serbest hissediyor. Allah da, “De ki: hak olan bu Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin; dileyen inkâr etsin[5] ayetiyle bir anlamda insanın böyle bir özgürlüğe sahip olduğunu ifade buyuruyor. Kuşkusuz insana verilen bu özgürce tercih ayrıcalığı, aynı zamanda onun başıboş bir varlık olmadığını, yaptığı her tercihten mutlaka sorumlu olduğunu da gösterir.

Esasen hür yaratılan ve hür olan insanın yaptıklarından sorumlu olması imanın ve dini ahlakın temelini oluşturur. İlk bakışta bu hayret verici durum bir çelişki gibi görülebilir. Yani insan hem özgür, hem tesir altında gibi bir durumla karşı karşıyadır. Başka bir deyimle, kendi amelini mutlak bir iradenin hükmü altında gören insanın, yaptıklarından sorumlu olması bir kafa karışıklığına yol açmakta ve bir çelişki oluşturmaktadır. Kur’an’ın da ifade ettiği gibi, tarih boyunca insanların ekserisi Allah’a karşı sorumlu olmaktan kaçınmışlar. İnsan hep kendisini “Lâ yüs’el” (sorumsuz) görmek istediğinden, bazı hareketlerinin günah hanesine yazılmasını anlamak istememiştir. Allah iradesinin mutlak olduğunu ve buna karşı beşerin de iradesinde serbest olduğunu ifade eden birçok ayet, azımsanmayacak sayıda fikir hareketlerinin ve mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Ancak Kur’an’a göre insanın cüzî (sınırlı) bir iradesi vardır. Bu sınırlı irade çerçevesinde kendi hareketlerinin hâkimidir. Bu yüzden insan, hareketlerinden ve sahip olduğu yeteneklerin iyi veya kötü yönde kullanılmasından sorumludur. İnsan kendi arzu ve isteklerine göre hayat yolculuğunda ya yücelir ya da sukut eder, alçalır. Allah’a inanan ve Allah’tan yardım isteyen herkes mutlaka yardım görür. Ruh, tazarru ve niyazda bulunmak suretiyle Allah’ın vaat ettiği zafer ve yardımı hak eder.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan yardım dileyen zayıflar ve teselli isteyen felaketzedeler bu dünyada istediklerine kavuşmasalar da, ahirette mutlaka kavuşurlar. İnsanın hiçbir hareketi cebir (zorunluluk) altında değildir. Yani hiçbir insan cennetlik veya cehennemlik olmak üzere yaratılmamıştır. Bilakis her insanın amelleri, kendi akıbeti hakkında etkileyici ve belirleyicidir. İşte İslam’ın, Allah’ın mutlak hâkimiyeti ve insan iradesinin özgürlüğü hakkındaki temel öğretileri bu merkezdedir.

Bunu şu şekilde de izah edebiliriz: Kur’an ayetleri ve Rasulüllah’ın sahih hadisleri, külli iradenin egemenliğini öngördüğü kadar beşer iradesinin serbestîsini de dile getirmektedir. Cebre inanan bazı mezhepler tarafından irsi bir şekilde meydana geldiği iddia edilen ahlaksızlık ve tabii günahkârlık İslamiyet tarafından ret edilmiştir. Her insan temiz ve doğru olarak doğar. İnsanın doğru yoldan sapması ve güzelliklerden uzaklaşması, nefsini terbiye edip etmemesine bağlıdır. Hz. Peygamber (sas) “Her doğan çocuk fıtrat üzere (İslam üzere) doğar[6] buyurmuştur. Dolayısıyla doğan çocukların tümü müspet ve yüksek bir ahlaki karaktere sahiptir. Ancak hangi çocuğun toplum için faydalı ve Allah'a yakın olacağı bilinemez.

Bütün bu temel öğretilere rağmen insan öncelikle kendi nefsini düşündüğü için doğru yol olan hidayet yoluna bir türlü gelmek istemez. Bu konuda bir takım bahaneler bulup isyan ve itaatsizliğini haklı göstermeye çalışır. Zaten Kur’an’-ı Kerim’de en sık geçen insan tiplemelerinden birisi de insanın iman ve inkâr, itaat ve isyan çerçevesinde oluşturduğu kişiliktir. Özellikle Kur’an’ın Allah kelamı (vahiy) olduğu hususunda insanın gösterdiği tereddüt, dini emirlere karşı gösterdiği direnme ve kendini savunma konusunda ilginç tiplemeler yer almaktadır.

Bu çerçevede, kâinatta, insanı hidayete teşvik edip adeta doğru yola sevk eden ilahi, doğal, psikolojik ve sosyal unsurlar olduğu gibi insanı dalalete sevk eden bir takım sebepler de vardır.

Allah’ın Değer Verdiği Özgürlük Alanı

Allah Teâlâ, Kur’an’ın birçok ayetinde insanı tefekkür etmeye, özgürce düşünmeye davet ediyor. Çünkü düşünmek, hür olan insan tabiatının en temel faaliyetidir. Denilebilir ki, insan düşündüğü sürece insandır; düşünmediği zaman da gittikçe insaniyetten uzaklaşır. Dolayısıyla özgürce düşünmek, insan için adeta kutsal bir alandır. Allah, kutsal olan düşünce alanına değer verdiğini şu ifadelerle dile getiriyor: “De ki: "Size bir tek şeyi öğütleyeyim: 'Allah için, ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz!"[7]De ki, “Göklerde ve yerde neler var, [neler oluyor] bir bakın[8]Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akıllarını çalıştırsınlar, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki, kafadaki gözler kör olmaz ama göğüslerin içindeki gönüller körleşir.”[9] Bunun gibi daha pek çok ayette Allah insanı düşünmeye, akletmeye ve geleceği ile ilgili planlar yapmaya davet ediyor.

Özgürce düşünmeyen insan zan ve evhama tabi olur. Başkalarının sözüyle hareket eder ve onları taklit eder. Allah ise, özgürce düşünmeyen ve akletmeyen, ancak zan ve evham peşinde koşanları kınıyor, “Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Zan ise haktan hiçbir şey kazandırmaz[10] diyor. Düşünmeyip de babalarını taklit edenlerin, devlet başkanlarına ya da reislere tabi olanların kıyamet günü üretecekleri bahaneler mutlaka geçersiz olacaktır. Çünkü Allah onlara, “Siz neden düşünmediniz?” dediği zaman onlar, "Ey Rabbimiz! Biz, efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar"[11] diyeceklerdir. Bu da çaresizliklerinin bir ifadesidir.

Allah, bu ayetlerin lisanıyla insanlara şöyle diyor: “Siz neden akılsız olan babalarınıza tabi oluyorsunuz? Onlar ahmaklık yaptılar diye siz de mi ahmaklık yapacaksınız? Kâinata bakın, çevrenize bakın, kendi nefsinize bakın ve Allah’ın yeryüzündeki rahmet eserlerini görün. Böylece ölümden sonraki hayatınızla ilgili bir hazırlık içine girin” diyor. Ayrıca onlara, yanlış edindiğiniz sapık düşüncelerinizde ısrarcıysanız, “o zaman getirin delillerinizi, görelim eğer doğru iseniz,”[12] diyor.

Kısacası sağlam olan akıl, aynı zamanda sahih naklin de kaynağıdır. Çünkü Allah’ın varlığı, özgürce düşünen akıl ile bilinir. Resûlüllah’ın nübüvveti akl-ı selimle ile kabul edilir. Muhammed’in (sas) getirdiği Kur’an mucizesinde tefekkür eden akıl-ı selim, “Bu haktır, bu mucizedir” der. Ama yalancılara, peygamber düşmanlarına baktığı zaman da akl-ı selim, “Bu deccaldır, kezzaptır; yalan söylüyor” şeklinde hükmedecektir.

İnsana Verilen Özgürlüğün Kaynağı ve Sınırı

İnsana verilen özgürlüğün çıkış noktası elbette ki, toplumun baskısıyla veya bir ihtilal sonucu kazanılmış haklar türünden değildir. İnsana verilen bu hak, onu yüceltmek için mele-i aladan gelen bir haktır. Allah insanı inanç özgürlüğü ve din edinme konusunda özgür yaratmıştır. Ancak insana verilen bu din edinme ve inanç özgürlüğün de bir kuralı, bir sınırı vardır. Allah din edinmedeki özgürlük alanını, dini oyuncak haline getirmemek gibi bir şarta bağlanmıştır.

Başka bir deyimle insan, Yahudilerin yaptıkları gibi dini, kendi heva ve hevesine uygun bir eylem haline getirmemek gibi bir sorumluluğun altındadır. Kur’an Yahudilerin bu eylemini şöyle dile getirir: “Kitap ehlinden bir grup, ‘İnananlara indirilmiş olana, günün başında inanın, sonunda inkâr edin; belki size bakarak onlar da dönerler’ dedi.”[13] Adam sabahleyin kalkıp bir dine inanacak, akşam da başkalarının inanç ve din edinme özgürlüklerini baskı altına almak için dinden dönüp alay edecektir.

İşte Allah dini oyuncak yapmanın önüne geçmek ve bu yolla başkalarının özgürlüklerine kısıtlama getirmek için bu işi yapanlara ağır bir ceza getirmiştir; mürtetlik cezası… Çünkü mürtet, önce dini kabul ediyor; sonra maddi şahsi menfaati haleldar oldu, nefsanî arzuları engellendi diye, edindiği dinden vazgeçiyor. Vazgeçerken de, terk ettiği dini en acımasız bir şekilde alaya alıyor ve müntesiplerine hakaret ediyor. Böylece başkalarını baskı altına alarak özgür düşünmelerini baltalamış oluyor. Mürtet, özgürce düşünme alanının dışına çıkarak, bu tavrıyla başkaları için baskıcı bir kişilik haline geliyor. Bu yüzden mürteddin hakk-ı hayatı yoktur.

İki özgürlük

İki özgürlükten maksat elbette ki, İslam’ın tarif ettiği özgürlük ile Batı’da gelişen özgürlük anlayışıdır. Bediüzzaman, “Hürriyetün harriyetün bi’nari- İz ennehâ tahtassu bi’l-küffâri; Hürriyetün atiyyetü’r-Rahmâni, İz ennehâ hasiyetü’l-İmâni” derken tam da bu iki özgürlükten söz ediyor. Birisi sahih bir dine sahip olmayanlara mahsus bir özgürlük, diğeri de ehl-i imana mahsus olan bir özgürlüktür.

Tahrif edilmiş bir dine sahip olan Batının, dünyaya yaydığı özgürlük için geliştirdiği tanım şudur: “Özgürlük bir insanın, başkasına zarar vermemek kaydıyla, engellenmeden ya da sınırlandırılmadan istediğini seçebilmesi, yapabilmesi ve hareket edebilmesi durumudur.” Bu tanıma göre, insana lazım olan sadece, başkalarına zarar vermeyen kişisel kanaatleridir. İnsan istediği mesleğe, istediği dine ve istediği kanata sahip olabilir.; ayrıca başkalarına zarar vermediği sürece istediğini yapabilir. Ancak toplumun öngördüğü temel yasalara aykırı bir tek harekette bulunamaz.

İslam’ın kabul ettiği tarife göre ise, “Hürriyet insanın, kendisine ve başkasına zarar vermemsidir.” Dikkat edilirse, her iki tanımda da özgürlük için bir sınırlama vardır. İslam’ın getirdiği tanıma göre, insan ne kendisine zarar verebilir, ne da başkalarına… Başka bir ifadeyle, insan hem dünyası için hem de ahreti için zararlı olabilecek hareketleri yapmakta özgür olamaz. Çünkü, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz…. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet...[14]

İslam’ın kabul ettiği tanıma göre insanın, doğru olan dinden ayrılmak gibi bir hakkı yoktur. Çünkü bunun, hem kendisine hem de başkasına zararı vardır. Aksine özgür aklıyla doğruluğunu kabul ettiği bir dinin sayesi altında bulunma ve buradan ayrılmama hakkına sahiptir. İnsanın, akıl süzgecinden geçmemiş kişisel kanaatleri, nefsî arzuları ve istekleri, onun dinden uzaklaşması için geçerli bir sebep değildir.

Müslüman, dinin emirlerine boyun eğmek zorundadır. Tıpkı Batılı bir vatandaşın, toplumun ürettiği kanunlara uymak zorunda olması gibi… Bu itibarla, Allah ve Resûlüne iftira etmek, zina yapmak, içki içmek ve namazı terk etmek gibi konularda insanın özgür olması düşünülemez. Bu alanlarda kendisi hür kabul eden bir mümin öncelikle kendi imanına zarar vermiş olur. Bu da özgürlük alanının dışında bir eylemdir.

Görüldüğü gibi, özgürlüğün tanımı konusunda ahirete inanma gibi bir kaygısı olmayan Batı ile ahireti imanın temel şartlarından kabul eden İslam arasındaki fark şudur: Batıda toplum özgürlüklere sınırlama getiriyor; İslam’da ise Allah ve onun Resûlü özgürlüklere sınırlama getiriyor. Başka bir deyimle, özgürlük tanımlarındaki bu farklılıklar, insanın kendi zatı ve Allah ile olan münasebetlerinden kaynaklanmaktadır. Batı insanı, iman edip de hayatında tatbik edemediği veya tatbik etmek istemediği tahrif edilmiş bir dinle karşı karşıyadır. Dolayısıyla Batı’da, her şeyin odak noktasında insanın menfaatleri ve zevkleri vardır.

İnsanlığa sunulan son mesaj İslam’da ise her şeyin odak noktasında Allah vardır. İnsan, deyim yerindeyse, o merkezin yörüngesinde dönen bir yıldız gibidir. Döndüğü yörüngede insanın değeri, Allah’a olan kulluk borcunu yerine getirip getirmemesiyle ölçülür. Kısacası, Batının özgürlük anlayışında Allah’ın yeri yoktur. Ama bizim anlayışımızda Allah, her şeyin merkezindedir.

Bediüzzaman’ın Özgürlük Anlayışı

Bediüzzaman, Emirdağ’da sürgünde olduğu zaman kaymakamlık, onun iaşesi ve istirahatı için Bakanlık nezdinde girişimde bulunmuş ve bu girişim kabul görmüştü. Bediüzzaman, hem merkezî hem de yerel hükümetin bu çelişkili tutumuna işaret ederek insanın en temel gıdası olan “ekmek”in bile hürriyet kadar değerli olmadığını, hapis ve zindanın hatta topak altında bulunmanın bile hürriyetsizlikten daha evla olduğunu şu şekilde dile getiriyor:

Ben işittim ki, benim iaşeme ve istirahatıma buradaki hükümet müracaat etmiş, kabul cevabı gelmiş. Ben bunların insaniyetine teşekkürle beraber, derim:En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan, hürriyetimdir… Değil hapis ve zindanı, belki kabri bu hale tercih ederim… Madem bu insaniyetli zatlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşru dairedeki hürriyetime dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” [15]

Bediüzzaman, “Asıl mü’min hakkıyla hürdür. Sâni-i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek, ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur[16] diyerek inanç ile hürriyet arasında ciddi bir ilişki kurmuştur. Böylece, bazılarının hürriyeti Batı meşeli gösterme çabalarını boşa çıkararak, özgürlük fikrinin asıl itibariyle İslam akidesinin temelinde var olduğunu ortaya koymuştur.

Bediüzzaman Batılı devletlerin, İslam şeriatını özgürlük düşmanı ve istibdada müsait bir sistem olarak kabul ettiklerini ve buna çok üzüldüğünü, onların bu zannını tekzip etmek için meşrutiyeti, herkesten ziyade şeriat namına alkışladığını ifade ediyor.[17] Ona göre Batı’nın kabul ettiği ve iftiharla dünyaya takdim etiği hürriyet-i mutlaka ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir.[18]

Bediüzzaman, şeriatın kurallarına uygun olmayan hiçbir hürriyetin insana yakışmadığını sıklıkla vurgular. Ona göre Asya’nın ve âlem-i İslam’ın terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir.[19] Hatta Meşrutiyetin ilan edilmesinden üç gün sonra Selanik’te yaptığı “Hürriyete Hitap” adlı bir konuşmasında, “Hürriyeti su-i tefsir etmeyiniz; ta ki elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esareti başka bir kapta bize içirmekle bizi boğmasın. Zira hürriyet, müraat-ı ahkam ve adab-ı şeriat ev ahlak-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşv-u nema bulur” demektedir.[20] Bediüzzaman bu sözleriyle, meşrutiyet, yani demokrasi peşinde koşanları meşruiyet sınırları içinde kalmaya davet etmektedir.

Bediüzzaman hürriyetin mutlaka adab-ı şeriatle tahdit edilmesi gerektiğini, böyle olmadığı takdirde avam-ı nasın sınırsız hürrüyetle sefih ve itaatsiz olacağını vurgulayarak, müthiş bir teşhisle, memleketin bugünkü genel durumuna o zaman işaret etmiştir.

 


[1] Yunus, 10/99.

[2] Bakara, 2/256.

[3] Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, II/168;Almanya, tarihsiz.

[4] Araf, 7/157.

[5] Kehf, 18/29.

[6] İbnu Hanbel, Müsned, IV, 24.

[7] Sebe, 34/46.

[8] Yunus, 10/101.

[9] Hac, 22/46.

[10] Necm, 52/28.

[11] Ahzab, 33/67.

[12] Âl-i İmrân, 3/111.

[13] Âl-i İmrân, 3/72.

[14] Münazarât, s. 59.

[15] Emirdağ Lahikası, I/18.

[16] Münazarât, s. 23.

[17] Divan-ı harb-ı Örfi, s. 15.

[18] Münazarât, s. 23.

[19] Divân-ı Harb-ı Örfi, s. 41-42.

[20] Tarihçe-i Hayat, s. 48.

 

popüler cevapdünya atlası