İMAN KARDEŞLİĞİNİN HUKUKUNU ÎFÂDA İHLÂS

Eklenme Tarihi: 16 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 13 Ekim 2019

Prof. Dr. Ömer Çelik[1]'in Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

 

  1. GİRİŞ

İhlas; lügat olarak bir şeyi saf temiz ve arıtılmış hale getirmek demektir. Kalbi saflaştırmak da bu manadadır. Çıkar ve şöhret amacı güdülmeyen, içten, riyasız, samimi sevgi ve bağlılık da yine ihlas kelimesiyle ifade edilir.

İhlas; yapılan ibadet ve işlerde gösterişe yer vermemek, ibadet ve taatte riyadan uzaklaşmak ve kalbin safâsına keder veren şeyden kalbi uzak tutmaktır. Yine ihlas; sırf Allah rızasını düşünmek, ona göre hareket etmek ve sadece Allah için ibadet etmektir.[2]

İhlâs; bir kalp hareketi ve ruhanî bir davranıştır. Kalp temizliğinin ve sağlamlığının bir delilidir. Yalnız Allah'ın rızasını arayan bir niyettir. Kişinin bütün varlığı ve benliği ile Allah'a kulluk etmesi ve bu kulluğun da ondan başkasını düşünmemesidir. Ayrıca İhlâs, "kalbi garaz şüphesi ve zan eğriliğinden temiz tutmaktır" şeklinde tarif edilmiştir. İhlâsta Hakkın rızâsı talep edilir, yapıları işlerde, riya, gösteriş, menfaat ve şöhret gayesi güdülmez.[3]

İmam Gazzalî (r.h.) ihlası şöyle tarif eder:

"Bir şey karışıklıktan arındığı zaman, temiz olur. Saf ve temiz hareketlere de ihlâs denir."[4]

Dolayısıyla ihlâs bir kalp hareketi ve ruhâni bir davranış olmaktadır. Kalbî davranışların makbul oluşu, niyet ve irademizin sağlamlığına bağlıdır. İhlâs, kalp sağlamlığının bir delilidir. Böyle olunca her işe başlandığı zaman niyette ihlas, yani her türlü dünyevî karşılık beklemekten uzak olmak gerekmektedir.

İhlası ana hatlarıyla izah ettikten sonra biz bu tebliğimizde ihlasın, iman kardeşliğinin hukukunu yerine getirmedeki yeri, önemi ve fonksiyonunu ele almaya gayret göstereceğiz.

Şunu hemen belirtelim ki, dünya hayatındaki tecelliler farklı farklıdır. Çeşitli cinsiyet, ırk, renk ve şekillerde yaratılan insanların hayat tarzları, içinde bulundukları şartlar ve sahip oldukları maddi imkânlar değişik seviyelerdedir. Malının hesabını bilemeyecek kadar zenginler bulunduğu gibi, yiyeceği bir lokma ekmeyi olmayanlar da vardır. Çalışıp kazanacak fizikî ve maddi gücü olanlar bulunduğu gibi, hasta, zayıf, çaresiz kimseler de bulunmaktadır. Bir yanda sıhhati ve kuvveti yerinde olanlar, diğer tarafta ise hasta ve biçare olanlar yer almaktadır.

Bu aslında hayatın bir kanunu, dünyanın bir imtihan mekânı olmasının da bir gereğidir. Nitekim konuyla ilgili bir ayet-i kerimede bu husus şöyle dile getirilmektedir:

“…Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırıyor ve bir kısmının diğerine iş gördürmesi için akıl, kabiliyet, zenginlik gibi yönlerden kimini kimine derecelerle üstün kılıyoruz! Fakat Rabbinin (iman, hidâyet ve peygamberlik) rahmeti, onların biriktirmekte oldukları dünyalık şeylerden çok daha hayırlıdır.”[5]

 

  1. İMAN KARDEŞLİĞİ

Sözü tekrar iman kardeşliğine getirmek gerekirse, Yüce Rabbimiz bütün mü’minleri kardeş ilan ederek şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler ancak kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki rahmete nail olasınız.”[6]

Unutmamak gerekir ki, iman kardeşliği kan kardeşliğinden daha üstün ve daha kuvvetlidir. Çünkü kan kardeşliği din ayrılığı halinde kesintiye uğradığı halde, din kardeşliği neseplerin farklılığı dolayısıyla kesintiye uğramaz. İman kardeşliğinin bir gereği olarak, gerek iki mü’min fert, gerek iki mü’min cemaat bozuştuklarında, hemen aralarını bulup barıştırmak, din kardeşliğinin bir gereğidir. Bu bakımdan hem din kardeşliğinin gereğini yerine getirme, hem bozuşmaktan ve kavgadan uzak durma, hem de bozuşanların aralarını düzeltme noktasında Allah’tan korkmak, Allah’ın emrine göre hareket etmek, yanlış yapıp da Allah’ın cezasına uğramaktan korkmak icap eder. Ancak böylece ilâhî rahmete ermek mümkündür.[7]

Rasûlüllah (s.a.v) iman kardeşliğinin hukuku ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurur:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”[8]

“Birbirinize haset etmeyiniz, birbirinizin aleyhine alışverişi kızıştırmayınız, birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz, birinizin alışverişi üzerine alışveriş yapmayınız. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz! Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez. (Üç defa göğsüne işaret ederek) takva buradadır. Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter. Her Müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.”[9]

Mü’minlerin birbirlerini sevmeleri, Allâh’ın râzı olduğu güzel bir haslettir. İki cihan saâdeti de bu muhabbete bağlıdır. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kıyâmet günü Allâh Teâlâ şöyle buyurur: Celâlim hakkı için, bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları gölgemde gölgelendireceğim, onları muhâfaza edeceğim.”[10]

Allâh Teâlâ, hadis-i kudside: “Ben’im rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için, peygamberlerin ve şehîdlerin bile gıpta edeceği nurdan minberler vardır” buyurmuştur.[11]

Rasûlullâh (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allâh katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır.”

Ashâb-ı kirâm:

“–Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!” dediler.

Rasûlullâh Efendimiz:

“–Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allâh rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler” buyurdu[12] ve peşinden şu âyeti okudu:

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allâh’a îmân etmişlerdir ve hep takvâ ile (de) korunur dururlar. Onlara dünyâ hayâtında da, âhiret hayâtında da müjdeler vardır. Allâh’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur.”[13]

Diğer bir hadîs-i şerîfte de, Allâh Teâlâ’nın, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, birbirlerini Allâh için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allâh için olan din kardeşlerini, Arş’ının gölgesinde gölgelendireceği haber verilmektedir.[14]

Bu bakımdan mü’min kardeşlerin birbirlerine küsmeleri ise hiçbir zaman tasvîb edilmeyen kötü bir davranış olarak kabul edilmelidir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Bir mü’minin, din kardeşini üç günden fazla terk edip küs durması helâl değildir. Üç gün geçmişse, onunla karşılaşıp selâm versin. Eğer selâmını alırsa, her ikisi de sevapta ortak olurlar. Yok eğer selâmını almazsa, almayan günâha girmiş olur. Selâm veren ise küs durmaktan çıkmış olur.”[15]

“Kim, din kardeşini bir yıl terk edip küs durursa, onun kanını dökmüş gibi günâha girer.”[16]

Bu bakımdan, İslam ve iman kardeşliğinin ne anlama geldiğini iyi idrak edip öncelikle, bu kardeşliğin teşekkülüne mani olan, diğer yönden tesis edilen kardeşlik bağlarını zedeleyen tutum ve davranışlardan uzak durmak icap etmektedir. Tam aksine yukarda zikrettiğimiz hadislerde Efendimiz (s.a.v)’in tavsiye buyurduğu şekilde kardeşlik haklarını yerine getirmeye çalışacaktır.

 

  1. İMAN KARDEŞLİĞİNİN HUKUKU

Bilmek gerekir ki, iman kardeşliğinin hakları zannedildiği kadar az ve bunları yerine getirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Fakat Rabbimiz bizden bunu istemektedir. Bahsi geçen kardeşlik haklarından bir kısmını şu şekilde maddeler halinde belirtip izah etmek mümkündür:

1. Mü’min, kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de isteyecektir. İmanın kemâle ermesi için bu şarttır.

Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:

“Kendisi için sevip istediğini mü’min kardeşi için de sevip istemeyen gerçek mânada iman etmiş sayılmaz”[17]

2. Mü’min, iman kardeşinin hayrına çalışacak, onun iyiliğine dua edecektir.

Hiç şüphesiz Allah, mü’min kardeşleri için gizli gizli dua edenlerin duasını kabul buyurur. Bu sebeple mü’min, Efendimiz (s.a.v)’in tavsiye buyurduğu ve Allah dostlarının dillerinde daimî vird haline getirdiği gibi:

“Allahım ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle!

Allahım ümmet-i Muhammed’e yardım eyle!

Allahım ümmet-i Muhammed’i muhafaza eyle!

Allahım ümmet-i Muhammed’in dertlerine devâ, borçlarına edâ nasip eyle! diye dua edecektir.

3. Bütün gayretiyle ve imkânlarıyla en yakından başlayarak yeryüzünde yaşayan Müslüman kardeşlerinin yardımına koşacak, ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

Bu hususta göstereceğimiz fedakârlığın da en asgariden başlayıp kademe kademe yükselen dereceleri bulunmaktadır.

Birinci kademe; durumu iyi ve müsait olan mü’min, kendine müracaat eden kardeşine yardımcı olmalı ve ihtiyacını karşılamalıdır. Yüce Rabbimiz:

“Allah sana nasıl iyilik ve ihsanda bulunuyorsa, sen de başkalarına o şekilde iyilik ve ihsanda bulun.”[18]

Hz. Ali (k.v.) şöyle buyurur: “Şu iki nimetten hangisine daha fazla sevineceğimi bilemiyorum: Bir adamın ihtiyacını karşılayacağım ümidiyle bana gelmesi, beni tercih etmesi ve tüm samimiyetiyle benden yardım istemesi. Allah Teâlâ’nın o kişinin ihtiyacını benim vasıtamla gidermesi. Bu sebeple bir Müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünya dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya tercih ederim.”[19]

İkinci kademe; mahrum ve muhtaç olan fakat iffetinden dolayı el açıp istemeyen kardeşinin halini anlayacak, kalp bir röntgen haline gelip muhtaç kardeşinin duygularını okuyacaktır.

Allah Teâlâ bu gibiler hakkında şöyle buyurur:

“İffet ve hayâları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıklarından cahiller onları zengin zanneder. Sen ise onları sîmâlarından tanırsın. Hele yüzsüzlük edip de insanlardan ısrarla bir şey istemezler..”[20]

Hz. Ömer (r.a.) bu gibilerin evlerine sırtında un ve yağ taşırdı. Ömer b. Abdulaziz (r.h.), İmam Zeynelabidin (r.h), bu gibi fakirlerin duasını alabilmek için sabah erkenden kimsenin görmediği vakitlerde sırtlarında taşıdıkları erzakları ihtiyaçlıların kapılarına bırakırlardı. Bazılarının yaptığı bu hayır hizmetleri ancak öldüğünden sonra anlaşılabilirdi.

Osmanlı medeniyetine özgü müstesnâ bir yardım vasıtası olan “sadaka taşları”, Müslümanların, ihtiyaçlı kardeşlerinin yardımına koşma ve insan haysiyet ve şerefine en münâsip tarzda bu ihtiyaçları karşılama bakımından ulaştıkları ufku gösteren muazzam bir iyilik ve ihsan tezahürüdür.

Hayırsever zenginlerin mübârek ramazan ayında rızâ-i Bârî’yi kazanma aşkıyla bakkalları dolaşarak, bakkal defterlerinde borçları birikmiş fakir ailelerin, dul ve yetimlerin borçlarını hiç kimsenin ruhu duymadan ödeyip sildirivermeleri de İslam’ın o muazzam ve muhteşem yardım anlayışının güzel bir örneğidir.

Üçüncü kademe; sırf iyiliğin kemâline ulaşmak ve iyiliğin gerçek sahibi olan Allah’ın sevgi ve hoşnutluğunu kazanmak için Müslüman kardeşine yardım edecek, sevdiği şeyleri onunla paylaşacaktır.

Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe erişemezsiniz. Küçük büyük her ne verirseniz, Allah onu kesinlikle bilir.”[21]

Hz. Osman ile alakalı şu hâdise bu âyetin anlaşılması bakımından ne güzel bir örnektir:

Osman (r.a), Medîne’ye hicret edince Müslümanların su sıkıntısı çektiğini görmüştü. Medîne’deki bütün kuyuların suyu acıydı. Sadece bir Yahudi’ye âit olan Rûme Kuyusu’nunki tatlı idi. Yahudi, bu kuyunun suyunu satarak geçiniyordu. Efendimiz (a.s): “Rûme Kuyusu’nu, cennette ondan daha hayırlısını kazanmak üzere kim satın almak ve kendi kovasını Müslümanların kovalarıyla eşit kılmak ister?” buyurdu. Hz. Osman, derhâl bu kuyuyu satın almak istedi. Lâkin Yahudi kabûl etmedi. Sonunda bir gün Yahudi, bir gün de Müslümanlar kullanmak üzere yarı hissesini satın almaya muvaffak oldu. Daha sonra da tamamını satın aldı. Peygamber Efendimiz, Hz. Osman’a: “İnsanların ondan su içmeleri için kuyuyu vakfeder misin?” diye sorunca, o da bu arzuya gönülden icâbet ederek kuyuyu vakfetti. Böylece Hz. Osman’ın bu himmetiyle Medîneli Müslümanlar su sıkıntısından kurtuldular. İşin en mühim tarafı, Hz. Osman (r.a), büyük bir fazîlet daha sergileyerek, kendisinin satın alıp vakfettiği bu kuyudan su alabilmek için herkes gibi sıraya girip beklerdi.[22]

Ömer bin Abdülaziz’in hanımı Fâtıma anlatıyor:

“Bir gün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuş, elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:

«Nedir bu hâlin?» diye sordum. Şöyle cevap verdi:

«Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, sırtına giyecek elbisesi olmayan muhtaçlar, boynu bükük yetimler, yalnız başına terkedilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki Müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar, âile efrâdı kalabalık olan fakir âile reisleri… Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim!..»”[23]

Hanımı Fâtıma der ki:

“Onun ibâdeti sizlerinki kadardı. Lâkin gece yatakta Allah korkusunu, kıyâmet hesâbını tefekkürden öyle bir hâle gelirdi ki çırpınıp dururdu. Sanki suya düşmüş bir kuşun çırpınması gibiydi. Haşyetullah ile kalbi çarpmaya başlardı. Sanki avuç içine alınmış bir kuş gibi çırpınırdı. Ben de dayanamazdım, üzerine yorganı atardım. Onun bu hâlini görünce, keşke hilâfetle aramız, güneş ile dünyâ arasındaki mesâfe kadar olsaydı, derdim.”

Hâfız şöyle der:

“Dünyâ ve âhiretin emniyet ve safâsı şu iki cümlededir:

Dostlara lutuf ve ihsanda bulun, düşmanlarını da idâre et.”

İnsan-ı kâmilin hayat tarzıyla ilgili olarak şöyle denilmiştir:

  • Cenâb-ı Hakk’a sıdk (vuslat),
  • Halka insaf (ve merhamet),
  • Nefse kahr (nefsânî temâyüllerden uzaklaşmak),
  • Elinin altındakilere şefkat (Efendimiz’in son sözleri),
  • Büyüklere hürmet,
  • Dostlara nasihat (kardeşliği yaşamak),
  • Düşmanları idâre (insan ihsâna mağlup),
  • Ulemâya tevâzû,
  • Dervişlere/fakirlere cömertlik,
  • Câhillere sükût (selâmâ diyebilmek) sûretiyle muâmele eder.”

Şu misâl ne kadar ibretli ve mânidârdır:

Seriyy-i Sakatî (k.s), birgün derste talebelerine:

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir”[24] hadîsini îzâh ederken, bir talebesi heyecanla içeri girer ve:

“Üstâdım! Bütün mahalle yandı, kül oldu. Yalnız sizin ev kurtuldu” der. Hazret; “Elhamdülillâh!..” der. Otuz sene sonra bir dostuna:

“–Ben o vakit; «Elhamdülillâh!..» demekle, bir anlık da olsa sırf kendimi düşünmüş, felâkete uğrayanların ıztırâbından uzak kalmış oldum. İşte, otuz senedir o andaki gafletimin tevbesi içindeyim!..” der.

Bir diğer ibretli misal:

Evvelce bir ortodoks olan Yaman Dede, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’si bereketiyle hidâyet bulmuş, içli, yanık bir Peygamber âşığı idi. Adetâ O’nun ve ashâbının ahlâkı ile ahlâklanmıştı. Şu hâdise, onun bu hâlini aksettirmeye kâfîdir:

Bir gün derste öğrencilerinden biri sorar:

“Hocam ağır bir günâhın altında kalmayı mı, yoksa cüzzam illetine tutulmayı mı tercih edersiniz?”

Yaman Dede şöyle cevap verir:

“Allah’ın kullarının gönül dünyasından bir an için uzaklaşmak ve duyarsız olmaktansa diri diri yanıp kül olmayı tercih ederim!”

İşte İslâm’ın insana kazandırdığı diğergâmlık, merhamet ve muhabbet ufkunun enginliği!..

Dördüncü kademe; mü’min kardeşlerimize iyilik ve yardımda isâr derecesinde bir fedâkarlık anlayışı içinde olmaktır. İsar, hakkını kardeşine devretmek, kardeşini kendinden daha fazla düşünmek, kendin muhtaç olduğun halde kardeşinin ihtiyacını karşılamak için canla başla gayret göstermek. Rabbimiz bu hususta bizlere Ensar-muhacir kardeşliğini örnek vererek şöyle buyurur:

“Muhâcirlerden önce Medîne’yi yurt edinen ve îmâna sarılan Ensâr, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mümin kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, gerçekten felâha erenler işte onlardır.”[25]

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü olarak zikredilen hâdiseler, hem Efendimiz (s.a.v) hem de ashâbının müslüman kardeşleri için yapmış oldukları hârikulâde fedâkarlık ve îsârların mahiyetini haber verir. Bu hadislerden biri şöyle cereyan etmiştir:

Bir adam Peygamberimiz (s.a.v)’e gelerek:

“Ben açım”, dedi. Allâh’ın Rasûlü hanımlarından birine haber göndererek yiyecek bir şeyler istedi. O da:

“Seni peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki evde sudan başka bir şey yok” dedi. Efendimiz bu sefer diğer bir hanımından yiyecek bir şey istedi. O da aynı cevabı verdi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem, öteki hanımlarından da aynı cevâbı alınca ashâbına dönerek:

“Bu gece bu şahsı kim misâfir etmek ister?” diye sordu. Ensâr’dan Ebû Talha (r.a):

“Ben misafir ederim yâ Rasûlallâh” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:

“Rasûlullâh (s.a.v)’in misafirini ağırlayalım” dedi. Sonra:

“Evde yiyecek bir şey var mı” diye sordu. Hanımı:

“Hayır, sâdece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var” dedi. Sahâbî:

“Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misâfirimiz içeri girince de lâmbayı bir bahaneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım” dedi.

Sofraya oturdular. Misâfir karnını doyurdu; onlar da aç olarak yattılar. Sabahleyin Ebû Talha Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Onu gören Allâh Rasûlü:

“Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ râzı oldu” buyurdu.[26]

Ashâb-ı kirâmın hayatında böyle nice îsâr örnekleri vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak onları;

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esîre yedirirler. «Biz sizi Allâh rızası için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den korkarız.» derler. İşte bu yüzden Allâh onları o günün fenâlığından korur; yüzlerine parlaklık, gönüllerine sürûr verir”[27] şeklinde medhetmiş ve müjdelemiştir.

İbn-i Ömer (r.a.) asr-ı saâdetteki kalbî olgunluğu şu sözleri ile ne güzel ortaya koymaktadır:

“Biz öyle zamanlar gördük ki, içimizden hiç kimse kendisinin altın ve gümüşe müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi öyle bir devirdeyiz ki, altın ve gümüşü müslüman kardeşimizden daha çok seviyoruz.”[28]

Bu bakımdan bir mü’min, din kardeşleriyle alâkadar olmalı, onları düşünmeli, dertleriyle dertlenmelidir. Hattâ kendisinden evvel onları düşünmeli ve ihtiyaçlarını gidermeye çalışmalıdır. Bunun en güzel tezâhürlerinden birini, Dâvûd-i Tâî Hazretleri’nin şu muhteşem davranışında müşâhede etmek mümkündür:

Hizmetine bakan talebesi bir gün ona:

“Biraz et pişirdim; arzu buyurmaz mısınız?” dedi ve üstâdının sükût etmesi üzerine eti getirdi. Ancak Dâvûd-i Tâî -kuddise sirruh-, önüne konan ete bakarak:

“Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?” diye sordu. Talebe, durumlarının iyi olmadığını ifâde sadedinde içini çekip:

“Bildiğiniz gibi efendim!” dedi. O büyük Hak dostu:

“O hâlde bu eti onlara götürüver!” dedi. Hazırladığı ikrâmı üstâdının yemesini arzu eden samîmî talebe ise:

“Efendim, siz de uzun zamandır et yemediniz!..” diye ısrâr edecek oldu ise de, Dâvûd-i Tâî Hazretleri kabûl etmeyip:

“Evlâdım! Bu eti ben yersem kısa bir müddet sonra dışarı çıkar, fakat o yetimler yerse, ebediyyen kalmak üzere Arş-ı Âlâ’ya yükselir!..” dedi.

 

  1. İMAN KARDEŞLİĞİNİ ZEDELEYEN HUSUSLAR

Mü’minleri birbirleriyle kardeş yapan Cenâb-ı Hak, onlardan kardeşlik hukukunu yerine getirmelerini ve hususiyle de İslam kardeşliğini bozacak kötü huylardan uzak durmalarını istemektedir.[29] Burada yasaklanan hususlar şunlardır:

1. Alay etmek: Alay etmek; hakaret etmek, horlamak, aşağılamak ve gülünecek şekilde bir ayıp ve kusura dikkat çekmektir. Kişinin yaptığı işini veya sözünü hikâye, işaret veya imâ ile küçük görmektir. Yahut kişinin konuşmasına, işine, herhangi bir kusuruna veya suratına gülmektir. “Alay”, bir şahsı huzurunda gülünecek şekilde sözle veya hareketle tahkir etmek, onunla eğlenmektir. Fahreddin Razi’nin izahına göre; “kişinin mümin kardeşine tazim ve hürmet gözü ile bakmayıp, derecesinden düşürerek iltifat etmemesidir.” Buna göre âyet-i kerime, “kardeşlerinizi tahkir etmeyin, küçültmeyin” buyurmuş olmaktadır.[30]

Alayı yasaklamanın sebebi, “Belki o alaya aldıkları kendilerinden daha hayırlıdır”[31] cümlesidir. Alaya alınan ve eğlenilen kişinin, Allah yanında alaya alan kişiden daha hayırlı olma ihtimali daima vardır. Çünkü insanlar yalnız görülebilen halleri bilebilirler; kişinin iç yüzünü, gizli yönlerini bilemezler. Allah yanında tartı tutacak olan ise vicdanların ihlası ve kalplerin takvasıdır. İnsanın ilmi ise onun Allah yanındaki tartısını tartmağa, iki kalbin gizli meyillerini ölçmeye yeterli değildir. Onun için kimse dış görünüşe bakıp da gözünün kestiğini horlamaya, eğlenmeye cür’et etmesin. Eğer Allah yanında değerli, vakarlı ve saygılı olan bir şahsa hakaret etmiş olursa kendisine büyük bir zulümde bulunmuş olur.

İnsan sınırlı bilgisiyle muhâtaplarının hâlini tam olarak bilemez. Zâhire aldanarak yanlış hüküm verebilir. Bu sebeple kimseyle alay etmemeli, onu hakîr görmemeli, işin hakîkatini Allah’a havâle etmelidir. Şâir ne güzel söyler:

Harâbât ehline hor bakma zâhid,

Defîneye mâlik vîrâneler var!

2. Ayıplamak: Bu anlamda kullanılan “lemz” kelimesi; dil ile yaralamak, kaş göz işaretiyle bir kimseyi karalamak, ayıplamak, kötülemek, yermek, şeref ve haysiyetine leke sürmektir.

“Birbirinizi ayıplamayın” hitabında “enfüseküm” kelimesi geçer ve ifade “kendinizi ayıplamayın” anlamına da gelir. Müminlerin hepsi bir nefis gibi olduklarından bir mümini ayıplayan kendi nefsini ayıplamış gibi olur. Buna göre mânâ: “Müminleri ayıplamayın, kötüleme ve yerme yapmayın ki kendi nefsinizi ayıplamış olursunuz.”[32]

3. Kötü lakap takmak: İnsanları hoşlarına gitmeyen, küçük düşüren, üzen kötü lakaplarla çağırmak yasaklanmıştır. Bunların en kötüsü, şüphesiz bir mü’mine “kâfir, münâfık, fâsık” gibi lakaplar takmaktır. Bunun dışında kötü ve pis vasıflarda mesel olmuş bir kısım hayvanların isimlerini de lakap olarak kullanmak doğru değildir. Ancak insanların tanınmasını sağlayan, söylendiği zaman kendilerini üzmeyen, alışılmış güzel mânalı lakaplar bunun dışındadır. Allah Teâlâ, bir insan “mü’min” olarak anılmaya başladıktan sonra, sadece isim veya lakapla bile olsa yahut böylece anılmasını gerektirecek bir günaha düşmek suretiyle bile olsa, artık fısk ile, fasıklıkla, günahkârlıkla anılmasını uygun görmemekte ve bunu şiddetle yasaklamaktadır.

4. Sû-i zan beslemek: Zannın hepsinden değil, bir çoğundan sakınmak istenir. Bunlar kötü zanlardır. Rasûlüllah (s.a.v) bu hususta şöyle buyurur: “Kötü zandan sakınınız. Çünkü kötü zan, sözlerin en yalanıdır…”[33]

5. Tecessüs yapmak: “Tecessüs”, dikkat ve gayretle gizli olan şeyleri araştırmak demektir. Bundan hareketle bazı gizli şeyleri araştıran kimseye casûs denilir. Bununla insanların gizli yönlerini araştırmak, kusurlarını soruşturmak, iki kişinin konuşmasına kulak kabartmak, komşuların evlerinin içini merak etmek, çeşitli yollarla başkalarının aile hayatlarını ve şahsi davranışlarını araştırmak, öğrenmeye çalışmak gibi hususlar yasaklanmıştır.[34] Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur:

“Ey diliyle iman edip de kalplerine iman tam olarak yerleşmeyen kimseler! Müslümanları gıybet etmeyiniz, onların kusurlarını da araştırmayınız! Kim müslümanların kusurlarını araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil eder.”[35]

Kardeşlik bağlarını kopardığı için yasaklanan bir diğer husus:

6. Gıybet etmek: “Gıybet”, bir kimsenin arkasından, onun hakkında sevmediği bir şeyi söylemektir. O kimse söylenen şeyi gerçekten yapmış ise söylenen söz gıybet olur, yapmamış ise iftira olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) bir gün:

“Biliyor musunuz, gıybet nedir?”diye sormuştu. Ashâb-ı kirâm:

“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” karşılığını verdi. Peygamberimiz (s.a.v):

“Gıybet, din kardeşinden, onun hoşlanmayacağı bir şekilde bahsetmendir” buyurdu. Yanındakilerden biri:

“Söylediğim ayıp eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v):

“Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, ona iftirâda bulundun demektir” buyurdu.[36]

Allah Teâlâ gıybet etmenin çirkinliğini beyan etmek için onu ölü eti yemeğe benzetmiştir. Gerçekten de arada benzerlik vardır. Çünkü ölen kişi etinin yendiğinin farkında olmaz. Gıybet edilen de o anda gıybet edenin söylediklerini bilmez. Ayrıca bu benzetmede insanın şeref ve namusunun, eti gibi haram olduğuna da bir işaret vardır. Ölü eti insana iğrenç gelir. Hele insan ölüsünün etini yemek daha iğrençtir. Ölen insan kendi kardeşi olursa onun etini yemek daha da iğrenç olur. İşte Yüce Allah, mü’minleri gıybetten şiddetle sakındırmak için, onun, ölü kardeşinin etini yemek gibi insan fıtratının asla hoşlanmayacağı çirkin bir şey olduğunu haber vermektedir.

Yapılan bu izahlar, Müslümanlar arasında iman kardeşliğinin teşekkül edebilmesi ve bunun kuvvetlenerek devamının sağlanabilmesi için gerek yerine getirilmesi gerekse kaçınılması lazım gelen zaruri durumların bulunduğunu ortaya koymaktadır. Kaliteli bir ürün elde etmek için nasıl ki hammadde safhasından ta hayırlı bir netice elde edilinceye kadar tüm safhalarda gerekli dikkat ve itinanın gösterilmesi lazımsa, aynı şekilde iman kardeşliğinin teşekkülünde de yukarıda bahsedilen şartların yerine getirilmesine belki daha fazla ihtimam göstermek gerekecektir.

 

  1. NETİCE

Günümüzde dünya üzerinde çok muhtaç ve perişan halde olan islam ülkeleri, milyonlarca müslüman bulunmaktadır. Gelişen iletişim araçları vasıtasıyla bunların içler acısı durumlarını yakinen görüyor, biliyoruz. Savaşlar, depremler ve seller milyonlarca müslümanı evsiz, barksız, yiyeceksiz, içeceksiz, ilaçsız perişan bir hale getirmiş durumdadır. Elbette İslam ülkeleri ve Müslümanlar bu kardeşlerimizin yaralarını sarmak için seferber olmuş vaziyetteler. Fakat yapılanlar, yapılması gerekenin yanında çok az kalmaktadır. On milyarlarca dolar paraya, yiyecek, içecek, ilaç ve ihtiyaç maddesine gerek var. Savaşlarla perişan hale gelen Filistin özellikle Gazze, Keşmir, Afganistan ve uzun yıllardır batının sömürgesi altın bütün yer altı ve yerüstü zenginlik kaynakları sömürülüp kurutulmuş, aç ve sefil bir halde terk edilmiş Afrikadaki müslüman kardeşlerimiz var. Öyleki onların yaşadıkları ülkelerin isimlerini bile yeni yeni öğrenmekteyiz. Gidip gelenler oradaki acı manzaraların hikayelerini anlatıyor, resimlerini gösteriyor, vidyolarını izletiyorlar.

Hasılı dünyanın her bir tarafından yardım çığlıkları yükseliyor. Gerçekten ihtiyaç içinde kıvranan; açlık, susuzluk ve hastalık içinde yardım diye feryat eden milyonlar, hatta milyarlar var. İslam kardeşliğinin bizden istediği iyilik ve ihsan duyguları içinde, Rabbimizin rızasını ve cennetini kazanma niyetiyle bu çağrılara kulak vermek, aynen Rasûlüllah Efendimiz ve sahabe-i kiram gibi kendimiz ve ailemizin geçimi için harcayacağımız zaruret miktarı dışında bütün imkanlarımızı bu yolda seve seve harcamak, canımızla malımızla bu yola baş koymak dünya saadetimizin ve uhrevi kurtuluşumuzun reçetesi olacaktır.

Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’nin, İslâm kardeşliği hakkında taşıdığı şu duyguları bizim içinde yüreğimize yerleştireceğimiz kardeşlik hissiyatına bir numûne olmalıdır:

“Dünyanın doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine hangi yerinde olursa olsun birinin parmağına diken batsa, o diken benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına taş çarpsa o benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben hissederim. Bir kalbde hüzün varsa o kalb benim kalbimdir.”

 

  1. KAYNAKÇA

Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, I-VI, İstanbul, 1992;

Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, I-XVI, Beyrut, 1985.

Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed bin İsmâil, el-Câmiu’s-Sahîh, I-VIII, İstanbul, 1992;

Dârimî, Ebû Muhammed Abdullâh bin Abdirrahman, Sünenü’d-Dârimî, I-II, İstanbul, 1992.

Deylemî, Ebû Şücâ’ Şîrûye bin Şehridâr, el-Firdevs bi-Me’sûri’l-Hitâb, Beyrut, 1986.

Ebû Dâvud, Süleyman bin Eş’as es-Sicistânî, Sünenü Ebî Dâvud, I-V, İstanbul, 1992.

Gazzali, İhyau ulûmiddin, I-IV, İstanbul, 1985.

Hâkim, Ebû Abdillâh Muhammed bin Abdillâh en-Neysâbûrî, Müstedrek ale’s-Sahîhayn, I-V, Beyrut, 1990.

Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I-X, Beyrut,1988.

İbn-i Kesîr, İmâdüddin Ebû’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-Nihâye, I-XV, Kâhire, 1993;

İbn-i Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed bin Yezid el-Kazvinî, Sünenü İbn-i Mâce, İstanbul, 1992.

Müslim, Ebû’l-Hüseyin bin Haccâc el-Kuşeyrî, el-Câmiu’s-Sahîh (thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî), I-III, İstanbul, 1992.

Ömer Çelik, Hakk’ın Daveti: Kur’an-ı Kerim’in Meali ve Tefsiri, İstanbul 2013

Tirmizî, Ebû İsâ, Muhammed bin İsâ, Sünenü’t-Tirmizî, I-V, İstanbul, 1992.

Şâmil İslam Ansiklopedisi, İhlas maddesi.


[1] Prof. Dr. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

[2] Şâmil İslam Ansiklopedisi, İhlas maddesi.

[3] Şâmil İslam Ansiklopedisi, İhlas maddesi.

[4] Gazzâ1î, İhyâ, IV, 379.

[5] Zuhruf 43/32.

[6] Hucurat 49/10.

[7] Ömer Çelik, Hakk’ın Daveti, İstanbul 2013, IV, 599.

[8] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.

[9] Müslim, Birr 32.

[10] Müslim, Birr, 37.

[11] Tirmizî, Zühd, 53/2390.

[12] Ebû Dâvûd, Büyû, 76/3527; Hâkim, Müstedrek, IV, 170.

[13] Yûnus, 62-64.

[14] Buhari, Ezan 36.

[15] Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4912.

[16] Ebû Dâvûd, Edeb, 47/4915.

[17] Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71-72.

[18] Kasas 28/77.

[19] Ali el-Mütteki, Kenzu’l-ummâl, VI, 598/17049.

[20] Bakara 2/273.

[21] Âl-i İmran 3/92.

[22] Buhari, müsakat 1; Tirmizi, Menakıb 18/3703; Ahmed b. Hanbel, I, 70, 75.

[23] İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye, IX, 201.

[24] Hâkim, Müstedrek, IV, 352; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I, 87.

[25] Haşr 59/9.

[26] Buhârî, Tefsîr 59/6; Müslim, Eşribe 172-173.

[27] İnsân 76/8-11.

[28] Heysemî, Mecmau’z-zevaid, X, 285.

[29] bk. Hucurât 49/11-12.

[30] Çelik, Hakk’ın Daveti, IV, 602.

[31] Hucurât 49/11.

[32] Çelik, Hakk’ın Daveti, IV, 602.

[33] Buhârî , edeb 58; Müslim, Birr 28.

[34] Çelik, Hakk’ın Daveti, IV, 604.

[35] Ebû Dâvûd, Edeb 35/4880; Tirmizî, Birr 85/2032.

[36] Müslim, Birr 70; Ebu Davud, Edeb 40/4874.

 

popüler cevapdünya atlası