‘İlhâm’ı reddedenlere bir izâh ve cevâbdır…

Eklenme Tarihi: 13 Aralık 2016 | Güncelleme Tarihi: 10 Şubat 2017

Ersin MİMAN

MAKÂLENİN YAZILMA MAKSADI

Günümüzde birtakım şahıslar, Kur’ân’a, İslâmiyete ve îmâna hizmet eden, nice îmânların ve âhiretlerin kurtulmasına ve’sile olan Risâle-i Nûr eserlerini ve müellifi Bedîüzzaman Hazretlerini tenkîd etmeyi kendilerine meslek edinmişler. Ehl-i Sünnet’in mânevî büyüklerini de tenkîd etmekten kaçınmayan ve kendileri için “biz ancak Kur’ân ne diyor ona bakarız” diyerek karşılarına aldıkları ümmeti Kur’ânsız göstermeye çalışan bu tâifeye karşı elbette Kur’ân’dan âyetlerle cevâb vereceğiz.

Risâle-i Nûr eserleri içinde geçen ‘ihtâr edildi’, ‘yazdırıldı’, ‘sünûhât-ı kalbiye’ ve ‘ilhâm’ gibi ifâdeleri kabûl etmeyen ve Cenâb-ı Hakk’ın celle celâluhu Peygamberlerinden aleyhimüsselâm başka hiçkimse ile bir konuşması ve bir irtibâtının olamayacağını iddiâ eden ve ilhâmın mâhiyetini anlayamadıklarından vahiy ile bir göstermeye çalışarak, ‘kendilerince’ Peygamberlik isnâdı yapıp Bedîüzzaman Hazretlerini karalamaya ve avâmın da zihinlerini bulandırmaya çalışan bu ifrât ve tenkîd ehline ve onlara bilmeden tâbi’ olanlara elbette hakîkati izâh edeceğiz.

Zihinleri ve kalpleri bulandırılmışlara bir ışık tutup, Risâle-i Nûr’un kudsîyetini ve istikâmetini elbette ilân edeceğiz…

**

Bir mes’eleyi taharrî ederken, o mes’elenin Kur’ân ile, hadis ile ve Ehl-i Sünnet’in görüşleri ve beyânatları ile muvâfık düşüp düşmediğine bakarız. Mutlaka herşeyi önce kendi kaynağından ve Ehl-i Sünnet’in beyânlarından kavramaya ve anlamaya çalışırız.

Nitekim, ehl-i tenkîdin i’tirazlarının tahlîllerini yaparken de aklımızı ve mantığımızı tek başına ‘mihenk’ yapmıyoruz. Biz Ehi-i Sünnet ve’l-Cemaat, elbette ki Ehl-i Sünnet’in ulemâsına, imamlarına bakar, hangi istikâmette ittifâk etmişlerse öğrenir ve ilmimizin de eksik kısımlarını tamamladıktan sonra mütâlaaya başlarız. Yoksa bu zamanda ‘ilmî bir ma’lûmatı olmadığı halde’ veya ‘mevcûd ma’lûmatını ve aklını yeterli görmekle’ kendisini Kur’ân yerine koyma hatasına düşenlerden oluruz. Nitekim ehl-i tenkîdin düştükleri mühîm bir hataları da budur…

İlhâm nedir, hakîkatı nedir ile başlayalım. İnsanda ilhâma mazhâriyet kesbedecek bir letâif, bir his var mı beraberce mütâlaa edelim. Sonrasında sâir husûsları da ilâve ederek, hadis ve âyetlerden de delîller nakledip makâlemizi tamamlayalım.

Yeri geldikçe ‘ilhâm’, ‘sünûhât-ı kalbiye’, “vahiy” gibi ifâdelerin bâzı lugatlardan mânâlarını aktaracağız, zirâ bu kelimeler hakkında lugatlar ne diyor bilelim, hem lugatların içinde bu kelimelerin ve mânâlarının bulunması da gösteriyor ki; beşer içinde istimâl edilmiş, vuku’ bulmuş ki lugatlara girmiş, mânâları yazılmış.

Hepimiz biliriz ki, lugatlar; kelimelerin bütün tarihçe-i hayâtı içindeki mânâlarını, kimi lugatlar ise kökleri, türemesi ve ıstılâhları ile birlikte tesbît ederek bizlere, ehl-i ilme ve ehl-i ihtisâsa takdîm ederler!

İlhâm:

Kâmûsu’t-TürkîŞemseddin Sâmi: 1. Hakk Teâla abdinin kalbine bir şey ilkâ (koymak, bırakmak) etme: kendisine bu hakikat ilhâm olundu; ancak ilhâm tarîkıyle hidâyete nâil oldu.  2. من طرف الله (Allah tarafından) Birinin kalbine ilkâ olunan şey: bu bir ilhâm-ı Rabbaniyedir. Sözleri ilhâmât kabîlindendir.

El-BeyânArapça-Türkçe Büyük Sözlük:  Masdar’ı: الْاِلْهَامُ  1. Allah’ın, insanın kalbine bir şey telkîn etmesi. 2. Kalbe veya akla telkîn olunan mânâ veya fikir. 3. Kalbe doğan şey, kalbe doğma, vahy-i İlâhî.    أَلْهَمَ: 1. Allah, kulun kalbine feyiz yolu ile bir şey telkîn etmek (etmesi). 2.Birine bir şey eriştirmek. 3. Haber vermek.

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ferit Devellioğlu:

(ç: ilhâmât) 1. Allah tarafından insanın gönlüne bir şey doğdurulma. 2. Peygamberlerin kalbine gelen İlâhî düşünceler. [bâ’zan vahî mânâsında da gelir.]  3. Gönüle doğan şey  4.İçe, gönüle doğma.

Sünûhât-ı kalbiye:

Kâmûsu’t-TürkîŞemseddin Sâmi: (Sünûhât) Akla ve hatıra gelme. Hutûr: Hatırıma böyle bir fikir sünûh etti; “bu tertîb sırf kendi sünûhâtındandır…”

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ferit Devellioğlu:

Sünûh: 1. Akla, hatıra gelme, içe doğma.  2. Çıkma, zuhûr etme, vâki olma. Sünûhât: Akla, hatıra gelen, içe doğan şeyler.

Tekrar edelim ki, bu kelimeler beşer içinde istimâl edilmiş, varlığı kabûl edilmiş ve vuku’ sâbit ki, lûgâtlarda yerlerini ve mânâlarını almış. Kabûl etmemek, reddetmek ise; lugatların tamamının yanlış ve mânâlarının vuku’larını inkâr ve müfessirlerin izâhlarını ret ve ilhâmâtlara mazhâr olan zâtları hezeyancı veya şaşırmışlık ile ithâm etmek hükmüne geçer ki,  yalnız kendilerinin doğruda olduğunu iddiâ eden bu bir grup tenkîd ehlinin, nasıl bir yanılgı içinde olduklarını ve azîm bir cehâlet içinde bulunduklarını gösterir.

Her insanın ilhâmlara az ya da çok mazhâriyeti olduğunu ve ilhâmın da mertebelerinin bulunduğunu ‘inkâr edenler için’ birlikte mütâlaa edelim.

Şâirlerin şiir yazmasında, müzisyenlerin bestelerinde ilhâm hisleri var mı? Masa başında geçen saatlere ve günlere bedel, bâzen bir anda kalemin ucundan mısrâların dökülmesi veya notaların içsel bir his ile coşarak akması, diğer bir mânâ ile içe doğuş (içime doğdu) gibi tâbirlerin istimâli, ilhâm hissinin varlığını te’yid ve te’kid etmiyor mu?

Sanatçıların fıtratlarında olan kâbiliyet ve yetenekleri ile birlikte, bilgi birikimleri, tecrübeleri ve gayretleri de olsa, yine de o sanatlarının icrâsında kendilerini yönlendiren bir iç hissiyatları olduğu kabûl edilmiyor mu?

Hem şâirler, müzisyenler ve sâir sanatçılar arasında mertebelerin bulunması ve sanatlarındaki başarılarında hepsinin bir seviyede olmaması, iç âlemlerindeki ve bu hissiyatlarındaki derinliklerinin de farklı farklı olduğunu göstermiyor mu?

O halde her insanın içsel derinliği ve bu hislerindeki yoğunluğu aynı değil. İleri de olanlar, geride kalanlar ve aralara serpişenler var…

Hem insanların içlerinde öyle bir his bulunur ki, bâzen hâdiselere karşı kendisini ikâz eder, sakındırır. Yâni içinden gelen bir sesi herkes vicdânında işitir ve bilir. Bu içsel telkînlerin, konuşmaların veya akla getirmelerin; yalnız etten ve kemikten olmadığımızı, iç âlemimizde ve fıtratımızda bulunan bâzı latîfelerin, hislerin bulunduğunu açıkça göstermiyor mu?

Bakınız alttaki hadis bu hakîkatten haber veriyor.

َدَّثَنَا هَنَّادٌ قَالَ: َدَّثَنَا أَبُو الأَْوَصِ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنْ مُرَّةَ الهَمْدَانِيِّ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: « إِنَّ لِلشَّيْطَانِ لَمَّةً بِابْنِ آدَمَ وَلِلْمَلَكِ لَمَّةً فَأَمَّا لَمَّةُ الشَّيْطَانِ فَإِيعَادٌ بِالشَّرِّ وَتَكْذِيبٌ بِالَقِّ، وَأَمَّا لَمَّةُ المَلَكِ فَإِيعَادٌ بِالخَيْرِ وَتَصْدِيقٌ بِالَقِّ، فَمَنْ وَجَدَ ذَلِكَ فَلْيَعْلَمْ أَنَّهُ مِنَ اللَّهِ فَلْيَْمَدِ اللَّهَ وَمَنْ وَجَدَ الأُخْرَى فَلْيَتَعَوَّذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğluna şeytanın vesvese vermesi, meleğin de ilhâm etmesi vardır. Şeytanın vesvesesi, kötülüklere götürmek ve gerçekleri yalanlatmaktır. Meleğin ilhâmı ise, hayırlara götürüp hakkı doğrulamaktır. Kim hayırlara yönelmeyi ve hakkı doğrulamayı vicdânında bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin.” (…)  (Sünen-i Tirmizî, Kitabü’t-Tefsîri’l-Kur’ân, 2988)

Hem bâzı anne-babaların evlâtları hakkında başına gelen hâdiseleri onları görmedikleri halde hissetmeleri ve yine bâzı hâdiseleri hiss-i kable’l-vuku’ sûretinde daha olmadan önce hisseden ve hissinde de isâbet edenlerin bulunması, bütün bu hâriçteki hâdiseler ile ruhumuz arasındaki bir münâsebete işâret değil mi?

Mâdem bu hissiyatlar her insanda farklı seviyelerde ve derinliklerde bulunur ve hâriçteki hâdiseleri hissettirir, o halde bu hislerin hariç ile bir münâsebeti, gözümüzle görmediğimiz bir ilişkisi, bir râbıtâsı vardır ki; hariçteki hâdiseden bizi haberdâr eder, yâni bize hissettirilir!

İçtimâ-i hayatta çok kez şâhid olduğumuz ve insanların da kabûl ettiği, tasdîk ettiği bir durumdur. ‘İçime doğdu’, ‘içimden bir ses dedi ki…’, ‘rü’yamda gördüm aynı çıktı’, ‘birden kalbime böyle bir his geldi’ hep bu mânâlardadır. Demek en sıradan insanlarda bile bu his veya râbıta belli bir seviyede, mertebede bulunur!

Hem meselâ İstihâre Namazı da buna bir misâldir. Mü’minlere tavsiye edilmiştir. Namaz âhirinde kalbe gelen bu his, dediklerimize bir delildir. Cenâb-ı Hakk Celle Celâluhuİstihâre Namazını kılana ve istihâreye yatan bâzı kullarına, o mes’ele hakkında namazında veya rü’yasında ona bir alâmet ihsân eder ki, o hâdise hakkında bize bir alâmet, bir işâret olur.

Peki ya rü’yalar; hâdisatların ma’lûm edildiği rü’yaları da inkâr edebilir misiniz?

Rü’yalar için yazılmış te’vil kitaplarının olması ve hadis kitaplarında rü’ya bâblarının bulunması (Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim, Muvatta’, Sünen-i Dârimi’de) bâzı rü’yaların alâmet ve işâret nev’inden olduğunu isbât ediyor. Hem Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’daki rü’ya âyetleri, rü’ya’nın hak olduğuna ve bâzı yaşanacak hâdiselerin vuku’ndan önce rü’yalarla haber verilebildiğini de Kur’ân gösteriyor.

O halde bu rü’yalar nereden yol bulup geliyor ve istikbâldeki bâzı hâdiselerden bize haber veriyor, işâret ediyor, belki ikâz ediyor? Kim bizim ile irtibât kuruyor!?

Hem bu rü’yaların yalnızca Peygamberlere aleyhimüsselâm hâs olmadığını yine Kur’ân, bize Yusûf Sûresi, 36. âyet ile öğretiyor;

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ اََدُهُمَا اِنّٖى اَرٰينٖى اَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ الْاٰخَرُ اِنّٖى اَرٰينٖى اَْمِلُ فَوْقَ رَاْسٖى خُبْزًا تَاْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَاْوٖيلِهٖ اِنَّا نَرٰیكَ مِنَ الْمُْسِنٖينَ

Yusûf Sûresi - 36. âyet

Meâlen: “Onunla beraber zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri, ‘Ben rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm’ dedi. Diğeri, ‘Ben de rüyamda başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz’ dedi.

Hem aynı Sûrenin 43. âyetinde,

وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّٖى اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَاْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا اَيُّهَا الْمَلَاُ اَفْتُونٖى فٖى رُءْيَایَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ

Yusûf Sûresi - 43. âyet

Meâlen: “Ve hükümdar dedi ki: ‘Ben rüyâmda yedi semîz sığır görüyorum ki, onları yedi zayıf (sığır) yiyor ve yedi yeşil başak ile yedi de kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim rüyâmı bana yorumlayınız.’”

demesi meşîet-i İlâhiye ile (Allah’ın dilemesiyle) istikbâldeki mes’elelerin rü’ya vâsıtasıyla bildirildiğine Kur’ân’dan açık birer delildir. Nitekim Hz. Yusûf aleyhisselâm bu iki âyetteki rü’yaların tabîrini bildirdi ve aynen tabîr ettiği gibi istikbâlde vuku’ buldu.

Hem rü’yalarında Peygamberimizi aleyhissalâtu vesselâm,  sâir Peygamberleri aleyhimüsselâm, evliyâları, velîleri, hiç tanımadığı halde bâzı makbûl kulları görenler, onlarla konuşanlar ve bâzen rü’ya sâhibinin âhiretini düşünmeye sevk edilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın celle celâluhu bâzı kullarına rü’ya vâsıtasıyla bir ihsânı, bir lütfûdur ki; kulunu ciddiyete ve hayra sevk eder.

İşte bu gibi rü’yalar  Cenâb-ı Hakk’ın celle celâluhu kuluyla bir nev’i irtibâtıdır, bir nev’i konuşmasıdır!

َدَّثَنَا الَسَنُ بْنُ مَُمَّدٍ الزَّعْفَرَانِيُّ قَالَ: َدَّثَنَا عَفَّانُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ: َدَّثَنَا عَبْدُ الْوَاِدِ بْنُ زِيَادٍ قَالَ: َدَّثَنَا المُخْتَارُ بْنُ فُلْفُلٍ قَالَ: َدَّثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ الرِّسَالَةَ وَالنُّبُوَّةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَلَا رَسُولَ بَعْدِي وَلَا نَبِيَّ»، قَالَ: فَشَقَّ ذَلِكَ عَلَى النَّاسِ فَقَالَ: «لَكِنِ المُبَشِّرَاتُ». قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا المُبَشِّرَاتُ؟ قَالَ: «رُؤْيَا المُسْلِمِ، وَهِيَ جُزْءٌ مِنْ أَجْزَاءِ النُّبُوَّةِ» وَفِي البَابِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَُذَيْفَةَ بْنِ أَسِيدٍ، وَابْنِ عَبَّاسٍ، وَأُمِّ كُرْزٍ «هَذَا َدِيثٌ صَِيٌ غَرِيبٌ مِنْ هَذَا الوَجْهِ مِنْ َدِيثِ المُخْتَارِ بْنِ فُلْفُلٍ»

Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Risâlet ve Nübüvvet sonra ermiştir. Benden sonra ne Rasûl ne de Nebî gelmeyecektir. Bu haber Müslümanlara zor gelince Rasûlullah (s.a.v.) Fakat sevindirici müjdeleyici şeyler vardırbuyurdu. Ashab: Ey Allah’ın Rasûlü bu sevindirici şeyler nelerdir? diye sorunca Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Müslümanın rüyasıdır ve rüya Peygamberliğin bir parçasıdır. (Sahîh-i Buhârî, Kitâbü’t-Ta’bîr;  Sünen-i Tirmizî, Kitâbü’r-Rü’yâ; Sünen-i İbn-i Mâce, Kitâbü Ta’bîri’r-Rü’yâ)

Demek bu nev’deki râbıtalar ve ilhâmlar yalnızca Peygamberlere aleyhimüsselâm has değil, eğer Cenâb-ı Hakk celle celâluhu dilerse ve isterse dilediği kuluna ihsân ediyor, bir nev’i irtibât kuruyor, husûsi lütûflarına o kulunu mazhâr ediyor.

Birde insanlar mertebesinde olmayan hayvanlara da dikkat edelim. Onların âleminde de bu mânâda bir hissiyat  onlara mahsûs bir sûrette daha ziyâde görülür ki, sevk edildiklerini gösterir.

اِنّٖى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّٖى وَرَبِّكُمْ مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ

Hûd Sûresi – 56.âyet

Meâlen: “Şüphe yok ki ben, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah Teâlâ'ya tevekkül ettim. Hiçbir hareket sahibi hayvan yoktur ki, Allah onun perçeminden (alnından) tutmuş olmasın. Muhakkak ki, Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir.

Ve,

وَاَوْٰى رَبُّكَ اِلَى النَّْلِ اَنِ اتَّخِذٖى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ

Nahl Sûresi - 68. âyet

Meâlen: “Rabbin, bal arısına şöyle ilhâm etti: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin.

Elbette hayvanların sevklerine, hallerine ve vâziyetlerine dikkat edilse,  pek acip işleri icrâ etmeleri gösteriyor ki, hayvanlar dahi başıboş değil, onları da sevk eden bir hikmet, bir kudret üzerlerinde görünür.

Elbette mahlûkat içinde ancak insandan sonra bir mevkî alabilen hayvanatta böylesi bir his ve sevk olsa, aynısının insanda da olması lâzım geldiği, hatta belki insana lâyık bir sûrette ve mertebede bulunması gerektiğini akıl kabûl ve tasdîk eder.

Buraya kadar yaptığımız bütün izâhlar ve gösterdiğimiz delîller, bir yönlendirmeden, telkînattan, bir haber vermeden, bir râbıtadan, bir nev’i konuşmanın varlığından ve husûsi bir ihsândan ve bunlara mazhâriyetimiz için fıtratımızda olan bir hisden haber veriyor ki; işte beşerde bunun zuhuru ‘ilhâm’ kanalıyladır. Zirâ, lugatlarda da nazara verilmişti! Kur’ân’dan da delîllerini ilerleyen satırlarda kaydedeceğiz.

Her insanda az-çok, farklı mertebelerde ve derinliklerde bulunan bu hisler ve ihsân edilen bu nev’deki ilhâmlar inkâr edilemediğine göre, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’a celle celâluhu yakîniyeti daha ziyâde olanda, daha ziyâde olması elbette tabiidir ve akla da zıd değildir.

Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat hâlıkı ünvanıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi, her bir ferdin, her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususî bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.”

(Asâ-yı Mûsâ, Hüccetullah-il Bâliğa Risâlesi, Birinci Hüccet-i Îmâniye)

Elbette Cenâb-ı Hakk celle celâluhu herkesin Rabbi ve Yaratıcısı olması hasebiyle, hikmeti iktizâ ettiği kullarıyla bir şekilde bir mukâlemesi, konuşması, râbıtası olur, işârâtlar ve alâmetler gösterir ve gösterebilir. Şimdi Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dan buna bakar bâzı âyetleri delîl sûretiyle kaydediyoruz.

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَْيًا اَوْ مِنْ وَرَائِ ِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوِىَ بِاِذْنِهٖ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ َكٖيمٌ

Şûrâ Sûresi – 51. âyet

Meâlen: “Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yoluyla konuşur, ya bir perde arkasından yahut bir elçi (melek) gönderip izniyle (ona) dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, çok yüce ve hikmet sâhibidir.

Gâyet açık değil mi?

Âyette ‘bir insanla’ denmesi, yalnızca Peygamberlerle aleyhimüsselâm demek olmadığı ve insanlarla konuşmasının ise ancak bu üç tarzdan biri ile olabileceğini açıkça ta’rif edip, bildiriyor.

Bu âyet hakkında Ehl-i Sünnet’in ilm-i kelâm imamlarından olan Fahruddîn Er-Râzî , Tefsîr-i Kebîr, Mefâtîhu’l-Gayb’da demiş ki:

Bu âyetin mânâsı şöyledir: Allah, insanlar ile ancak şu üç şekilde konuşur.

  1. Vahy yoluyla, ki bu vahyden maksad, kalbe atılan ilhâm yahut rüyadır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Hz. Musa (a.s)’ın annesine bu şekilde vahiyde bulunmuştur.
  2. Allah, kelâmını herhangi bir elçiyi vasıta kılmaksızın, Peygambere doğrudan doğruya duyurur ki, bu da vahiydir. Bunun delili, Hak Teâlâ Hz. Musa (a.s)’ya vasıtasız olarak duyurduğu kelamına ‘vahiy’ demiş olmasıdır.
  3. Allah, Peygambere, melek bir elçi gönderir ve bu melek Allah’ın vahyini, insan olan Peygambere tebliğ eder, ulaştırır.

Aynı mânâyı sâir tefsirlerde de bulabilirsiniz, İmâm KurtubîCelâleddîn es-SuyûtîElmalılı M. Hamdi Yazır vb…

Vahyin, ‘irsâl’, ‘ilhâm’, ‘ilkâ’ veya ‘işâret’ gibi mânâlara da geldiğine Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dan delîller ise:

وَاَوَْيْنَا اِلٰى اُمِّ مُوسٰى اَنْ اَرْضِعٖيهِ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْقٖيهِ فِى الْيَمِّ وَلَا تَخَافٖى وَلَا تَْزَنٖى اِنَّا رَادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلٖينَ

Kasas Sûresi – 7. âyet

Meâlen: “Mûsâ'nın annesine, ‘Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil'e) bırak, korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız’ diye ilhâm ettik.” [1]

اِذْ اَوَْيْنَا اِلٰى اُمِّكَ مَا يُوٰى

Taha Sûresi – 38. âyet

"Hani annene ilhâm edilmesi gereken şeyleri ilhâm etmiştik:"

Hz. Meryem radıyallahu anha hakkındaki âyetleri de yazalım,

فَاَجَاءَهَا الْمَخَاضُ اِلٰى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنٖى مِتُّ قَبْلَ هٰذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا * فَنَادٰیهَا مِنْ تَْتِهَا اَلَّا تَْزَنٖى قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَْتَكِ سَرِيًّا

Meryem Sûresi, 23-24. âyetler

Meâlen: “Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacına (dayanmıya) sevk etti. ‘Keşke, bundan evvel öleydim de, unutulup gideydim’ dedi. Bunun üzerine, hurma ağacının alt yanından (bir ses) ona şöyle seslendi: ‘Mahzûn olma!  Rabbin senin alt yanında bir su arkı halk etti..’

وَهُزّٖى اِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا * فَكُلٖى وَاشْرَبٖى وَقَرّٖى عَيْنًا فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اََدًا فَقُولٖى اِنّٖى نَذَرْتُ لِلرَّْمٰنِ صَوْمًا فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِيًّا

Meryem Sûresi, 25-26. âyetler

Meâlen: “Hurma ağacını (dalını) kendine doğru silkele, üzerine taze hurma dökülüversin.Artık ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, ‘Şüphesiz ben Rahmân'a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım’ de.

Meryem sûresinin ilgili âyetlerinde dikkat etmemiz gereken, Hz. Meryem’e radıyallahu anhanidâ edilmesidir.

وَاِذْ اَوَْيْتُ اِلَى الَْوَارِيّٖنَ اَنْ اٰمِنُوا بٖى وَبِرَسُولٖى قَالُوا اٰمَنَّا وَاشْهَدْ بِاَنَّنَا مُسْلِمُونَ

Maide Sûresi – 111. âyet

Meâlen : “Hani bir de, ‘Bana ve Peygamberime iman edin’ diye havarilere  ilham etmiştim.Onlar da ‘İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol’ demişlerdi.” (Bu kitapla veya kalbe gelen ilhâmladır).

Hz. Mûsâ’nın aleyhisselâm annesi bir Peygamber olmadığı halde, kendisine ‘vahyin bir nev’i’ olan ilhâmla tebliğ edildiği ve Hz. Meryem’de radıyallahu anha bir Peygamber olmadığı halde kendisine nidâ edilmesi, seslenilmesi ve Hz. İsâ’nın aleyhisselâm havârilerine de ilhâm edilmesi gösteriyor ki; Cenâb-ı Hakk celle celâluhu Peygamber mertebesinde olmayan dilediği bâzı  kullarıyla da bir şekilde irtibat kuruyor, konuşuyor veya kalbine (şüpheye düşmeyecek kat’iyyette) hissettiriyor.

Göklere de vahyedildiğini gösteren âyet:

فَقَضٰیهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ فٖى يَوْمَيْنِ وَاَوْٰى فٖى كُلِّ سَمَاءٍ اَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيَ وَِفْظًا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ
Fussilet Sûresi – 12. âyet

Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini vahyetti (ilhâm etti, bildirdi.) En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah'ın takdiridir.”

Yalnız Peygamberlere aleyhimüsselâm değil, beşere ve hatta bütün mevcûdata vahyedildiğini görüyoruz. Ve aynı ‘vahiy’ kelimesiyle Peygamberimize de aleyhissalâtu vesselâm hitâb ediliyor:

اِتَّبِعْ مَا اُوِىَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكٖينَ ~ ~ ~
 

Enam Sûresi – 106. âyet

Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir.

نَْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ اَْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا اَوَْيْنَا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَ وَاِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهٖ لَمِنَ الْغَافِلٖينَ ~ ~ ~
 

Yusuf Sûresi – 3. âyet

Sana bu Kur'an'ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki daha önce sen bunlardan habersiz idin.

Demek vahyin de nev’leri ve mertebeleri olduğu gâyet açıktır ve hakîkattir!

Vahiy:

Lisânü’l-Arabî, İbn-u Manzûr

وي : الوَْيُ : الإشارة والكتابة والرِّسالة والإلهام والكلام الخَفِيُّ وكلُّ ما أَلقيته إِلى غيرك.

İşâret etmek veya Kitap, Suhuf ile bildirmek veya elçi ile veya ilhâm etmek / sevk etmek veya gizlice söylemek, öğütlemek…

الوَْىُ : İlhâm, vahiy, vahyedilen (melek vasıtasıyla peygambere bildirilen Allah kelamı (söz)

اَوَْى ya da وََى : İşaret ile iletişim kurdu ya da emretti ya da bir talepte bulundu; (onunla) gizlice konuştu ya da (onunla) başkalarının duyamayacağı bir biçimde konuştu.

اَوْٰى -يُوٖى -ايَاءً : İşaret etmek. Sır vermek, gizlice öğütlemek, fısıldamak. İlhâm etmek, sevketmek, yol göstermek, söz geçirmek, emre âmâde kılmak. Vahyetmek (Resûller vasıtasıyla bildirmek, açıklamak manalarına da gelir.)

Mâdem bu nev’deki bir latîfe, bir his, bir mahall, bir kanal beşerde farklı mertebelerde ve derinlikte bulunuyor, bu da gösteriyor ki; Cenâb-ı Hakk celle celâluhu kemâl-i hikmet ve rahmetiyle bâzı kullarını farklı mertebelerde bu hislere ve ilhâmlara mazhâr ediyor. O halde akıldan uzak değildir ki, Rabbine yakınlığı ziyâde olanın bu ilhâma mazhariyeti de ziyâde olmasın. Hele hele belli bir vazîfe ile tavzif edilmiş zâtlarda, elbette Rabbi ile daha ziyâde bir yakınlığı ve bir nev’i temâsı bulunacak. Nasıl ki bir orduda vâzifedâr ve mühîm bir mevkii’de bulunan bir komutan, elbette gittiği yerde Pâdişâhı nâmına harekâtında, Pâdişâh’ından bütün bütün habersiz olmayacak, Pâdişâh da onu bütün bütün kendi hâline bırakmayacak.

Aynen öyle de kendisine “Ey felâket-helâket asrının adamı!” diye hitâb edilen bir zâtın, âhirzaman’da gelmesi takdîr edilsin de, âhirzamanın dehşetli hâdisatlarında ve dine ve İslâmiyete karşı en şedid tecâvüzler hengâmında bir başına bırakılsın, İslâmiyet ve hayat-ı diniye ve îmâniye için mücâdele etsin de, din-i İslâmiyetin hakîki sâhibi ve kendisinin  Hâlık’ı ve Mâliki olan Seyyidi ve Efendisi onu bir başına bıraksın, bütün münâcat ve niyâzlarına cevap vermesin sükût etsin, bakmasın, yardım etmesin (!?)

Hem Bedîüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda da, bütün tarihçe-i hayatı, Sünnet-i Seniyye’ye ittibâı, ahvâlleri ve kelâmları ile kat’iyyen istikâmetten ayrılmamış ve İslâmiyete ve îmâna hizmet çizgisinden  kaymamış ve bütün icraatlarıyla ve beyânlarıyla dâima birleştirici olmuş, ümmeti birbirine düşürmemiş, isyân edenleri bastırmış, dargınları barıştırmış, dâima hak adına yol gösterici olmuş ve bâtıl karşısında hak olanı söylemekten hiçbir yerde kaçınmamış, her şartta istikâmeti ta’rif etmiş, heryerde âhireti anlatmış, namaza teşvîk etmiş, Allah’ı celle celâluhu tanıtmış ve İslâmiyet adına hayatını fedâ etmiş böyle bir zâtın;  elbette bizlerin tam bilemeyeceği bir derinlikte, yukarıda kaydettiğimiz mezkûr misâller ve delîller ile bâzı husûsî ihsanlara mazhâr olduğunu hem canlı şâhitlerden, hem de eserlerinden anlıyoruz ve görüyoruz.

Risâle-i Nûr eserleri, bilhassa îmân hakîkatlerinin bu asra Kur’ân’dan gelen bir dersidir. Her mertebede, makâmda, meşrebde milyonları geçen talebelerinin bulunması ve bu eserlerden istifâde edenlerin bu derece ziyâde olması, eser ve içindeki hakîkatlerin mâhiyetini isbâta vâfi ve kâfidir... Bu eserlerden isitfâde etmemiz âhiretimiz adına pek elzemdir, lâkin Allah’ı celle celâluhu tanıtmada ve O’na celle celâluhu yakınlaştırmada bu derece yakîniyete ve’sile olan bir eser, İslâm Tarihi boyunca görülmemiştir. Ulemânın da tasdîkiyle ilm-i kelam’da bir teceddüd yapmıştır!

Bu cihetle sizler de Bedîüzzaman Said Nûrsi Hazretlerinin hayatına, hallerine, ahvâline, kelâmına, harekâtına, eserlerine bakınız, başkalarını değil bizzat onları dinleyiniz, zîrâ ne olduğunu anlamaya vâfi ve kâfidir.

Resâil-in Nûr dahi ne şarkın mâlûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir Nûr değildir. Belki, semavî olan Kur'ân'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.[2]

Şu üç hususu da arz edelim,

Evvelen, Bedîüzzaman Hazretlerinin yüz otuz parça Risâlelerinde ahkâm-ı şer’iye’ye, Sünnet-i Seniye’ye muhâlif hiçbir beyânı yoktur, dinde olmayan birşeyi ne demiş, ne de kaydetmiştir.

Bizlerde aklımızı çıkararak, sorgusuz-suâlsiz gözlerimizi kapamadık, vakti zamânı geldiğinde, şeâir-i İslâmiyeye, ahkâm-ı şer’iye’ye, ruh-u İslâmiyeye, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı veya gayr-ı  münâsib bir hâl veya kelâm bulunmadığını ve Ehl-i Sünnet’in beyânları ile bir zıddıyet olmadığını tasdîk ettik[3].

Sâniyen, Vahiy ancak Peygamberlere aleyhimüsselâm gelir. İlhâm ise, yukarıda zikrettiğimiz ve izâh ettiğimiz ölçülerde ve delîllerini gösterdiğimiz nev’de ve tarzdadır.

Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bu husûstaki bir izâhı:

Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hatâ şudur ki: Kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz'î mânaları ‘Kelâmullah’ tahayyül edip, âyet tâbir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet, bal arısının ve hayvanatın ilhâmâtından tut, tâ avâm-ı nâsın ve havâss-ı beşeriyyenin ilhâmâtına kadar ve avâm-ı melâikenin ilhâmâtından, tâ havass-ı kerrûbiyyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmât, bir nevi kelimât-ı Rabbâniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı Rabbânî; yetmiş bin perdede telemmu' eden ayrı ayrı cilve-i hitâb-ı Rabbânîdir.

Amma vahiy ve kelâmullahın ism-i hassı ve onun en bâhir misâl-i müşahhası olan Kur'ânın necimlerine ism-i has olan "âyet" nâmı öyle ilhâmata verilmesi, hatâ-yı mahzdır. Onikinci ve Yirmibeşinci ve Otuzbirinci Sözlerde beyan ve isbat edildiği gibi, elimizdeki boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli güneşin misâli, semâdaki Güneşe ne nisbeti varsa; öyle de: O müddeîlerin kalbindeki ilham dahi, doğrudan doğruya kelâm-ı İlâhî olan Kur'ân Güneşinin âyetlerine nisbeti, o derecededir. Evet, herbir âyinede görünen güneşin misâlleri, Güneşindir ve ‘onunla münasebetdardır’ denilse, haktır; fakat o Güneşçiklerin âyinesine Küre-i Arz takılmaz ve onun câzibesiyle bağlanmaz![4]

Bedîüzzaman Hazretlerinin mahkemede verdiği cevâbı da kaydedelim:

78. İlm-i gayb Allah'a mahsustur. Hiç bir veli tasarrufat yapamaz ve gaybı bilemez. Hattâ Peygamber de bilmez. Halbuki, bir Risâlede işârat-ı hadîsiye ile hilâfetin mebde' ve müntehasını göstermiş.

Cevâb: Evet, herkes bizzat gaybı bilmez. Fakat i'lâm ve ilham-ı İlâhi ile bilinebilir ki, bütün mu'cizat ve keramat ona dayanır. Hazret-i İmam-ı Ali'nin işarat-ı gaybiyesinin Risâle-i Nûr'a işaratına dair bir Risâlenin âhirinde اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً Hadîs-i Şerîfinin işaratında birkaç lem'a-yı i'caziyeyi tam vâkıa mutabık güzel bir tarzda ve görenlerin takdirine mazhar olmuş bir beyanı çürük görmek ve itiraz etmek bir cehalet, bir hatâ eseridir.[5]

Şunu nazara verelim ki; Bedîüzzaman Hazretlerinin o dönemlerde yaşanan elîm hâdiseler karşısında talebelerine birer müjde sûretinde ihbâr ettiklerinin hepsinin vuku’ bulması ve aynen çıkması gösteriyor ki, tesâdüfen denk gelmiş de tutmuş değil, zirâ tamamının isâbeti bu nev’de bir ihsânâ mazhar olduğunu açıkça gösteriyor. Demek ilhâm ile, Sünûhat-ı Kalbiye ile, istihrâc ile beyân edilenler Ehl-i Sünnet’e muvâfık olduğu gibi, ümmetin kabûlüne mazhârdır, hakîkatleri ehl-i ilimce kabûl edilmiştir ve ihbârları ise aynen istikbâlde vuku’ bulmuştur.

İşte büyük ülema-i İslâm ve meşayih-i kiram çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki: Bedîüzzaman ne söylerse hakikattır. Bedîüzzaman'ın eserleri, sünuhat-ı kalbiye olup, cumhur-u ülemanın tasdik ve takdirine mazhardır.” (Sözler, Konferans)

Sâlisen, Risâle-i Nûr, ilm-i hikmet sahâsında, mevcudâtın  hakikâtini ve mâhiyetini ta’rif ve izâhatte en ileriye gidip  gören ve gösteren bir eserdir amma bununla birlikte birde mânevî bir iksir ve te’siratı da vardır ki, kendi hakkında en büyük bir alâmet, hatta bir delildir. Bu te’sir, yalnızca Bedîüzzaman Said Nûrsi Hazretlerinin çileli ömründen, çektiği acılardan ve katlandığı işkencelerden ileri gelmiyor, bütün  tarihçe-i hayatı ve ömrü böyle bir hizmetin vusûlüne ve kabûlüne elbette vesiledir  ancak eserlerdeki te’siratını yalnızca tarihçe-i hayatındaki çilesinde görmek ve ona bağlamak eksiklik olur, hakikatsizlik olur. Çünkü o vakit bu nev’de çileli hayat çekmiş olan nice İslâm âlimlerinin eserlerinde de bu derece kuvvetli bir te’sirat ve câzibe bulunması lâzım gelirdi ki, Risâle-i Nûr ile mizâna gelemiyorlar. Demek Risâlelerin te’siri ve câzibesi, Bedîüzzaman Hazretlerinin de çok yerde zikrettiği gibi Kur’ân’dan geliyor, başka bir makâmdan geliyor. Yazılan hakikatler Kur’ân’dan süzüldüğü için te’sirini de oradan alıyor.

Bu ehemmiyetli üç hususu da izâh ettikten sonra ‘yeni olan veya bilmeyen kardeşlerimizin’ dikkatine arz edelim ki; şu zamanda ve zeminde herkes konuşuyor. Bilhassa sosyal medya üzerinde yazılanlar, çizilenler, videolar kesretle bulunuyor. Görüyoruz ki salâhiyetli olmayanlarda çok ve onlara bilmeden aldananları da görüyoruz. İşin hakîkatini ‘henüz konuşanın dahi kim olduğunu bilmediğimiz ve kendilerini tanımadıklarımızdan’ değil[6], Ehl-i Sünnet içinde makbûl ve mûteber zâtların eserlerinden ve ümmetin kabûlüne mazhâr olanların kelâmlarından anlamalı. Zira bu zamanda öyle cereyanlar var ki, kimin ne olduğu ekser belli değil. Ehl-i Sünnet’e karşı ciddî bir taarruz var, aman dikkat, vesselâm…

Selâmet ve hayır ile kalınız…


[1] Burada zikredilen ilhâm mânâsı, lugat mânâları kısmında kaydedilmiştir.

[2] Şuâlar, Birinci Şuâ, Birincisi, Beşinci Cümlesi

[3] Bu  tesbit ancak istikâmet üzere olan bir ilimle yapılabilir.

[4] Mektûbât, Yirmidokuzuncu Mektûb, Dokuzuncu Kısım

[5] Şuâlar, Ondördüncü Şuâ, Hatâ-Savab Cetveli

[6] Bu zamanda her hoca, hoca olmadığı gibi, her İlâhiyatçı da öyle değil. İsimlerinin önündeki akademik ünvanlar birer referans değil, Ehl-i Sünnet olmayanlar, bâtıl fikirlerde dolaşanlar, mezhepleri tanımayanlar, hadisleri kabûl etmeyenler ve daha ne acip acip cereyanlar var! 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası