İlahî Vaadlerin İhlâsla Bağlantısı

Eklenme Tarihi: 25 Mart 2015 | Güncelleme Tarihi: 13 Ekim 2019

Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Dilaver Selvi'nin Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

Giriş

Bu tebliğimizde, yüce Allah’ın müminlere vaat ettiği şeylerin ihlasla bağlantısı üzerinde durulacaktır. İhlas, bir işi ve ibadeti sırf Allah rızası için yapmaktır. İhlas, dinî hayatın temelidir. Yüce Allah’ın dünyada ve ahirette müminlere vaat ettiği bütün sevaplara, faziletlere, zaferlere ve güzelliklere ihlasla ve salih amelle ulaşılır. İhlas ibadetin ve salih amelin ruhudur, o olmazsa ibadet ve amel şekilde kalır, hükümsüz, geçersiz ve faydasız olur, aksine vebale döner, gazaba ve azaba kapı açar. Allah için yapılmayan ilim ve zikir, sahibini Allah’tan uzaklaştırır. Sadece para kazanma vasıtası yapılan Kur’an, okuyana lanet eder. Gösteriş için kılınan namaz kula veyl (azap) sebebi olur. Nifak için yapılan mescitler yıkılır. Diğer ibadetlerde de durum aynıdır. Öyleyse hak dini yaşamak ve yaymakla mükellef olan hepimiz amelde farz-ı ayın olan ihlası öğrenmeyi ve korumayı birinci gündem maddesi yapmalıyız.

İhlas amelin ruhudur. Ruhsuz amel hayat bulamaz onun manevi bir tadı olmadığı gibi sevabı da yoktur. İhlas kalbin amelidir ve dinin temelidir. Din, kalpteki tasdik ve samimiyetle başlar. Yüce Allah’ın en sevdiği şey, kulunun samimi olmasıdır. Resûlullah (s.a.v) bir kudsî hadiste Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

“Kulumun en sevdiğim ibadeti, bana karşı samimi olmasıdır.”[1]

Diğer bir hadiste şöyle buyrulur:

“İhlasla amel yap, az da olsa sana yeter.”[2]

Yüce Rabbimiz, kendisine kavuşmak isteyenlere yolu şöyle tarif ediyor:

“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın. (Kehf 18/110).

İhlas ve samimiyetin gereği, Yüce Sevgili’nin razı olduğu işleri yapmaktır. Bunlara “salih amel” denir.

Salih amel, Allah katında geçerli olan, kabul gören, sevilen ve kendisine mükâfat vaat edilen her türlü iyiliktir. Salih amele, taat, maruf, hayır, hasene ve iyilik de denir. Salih amellerin tamamı takvayı oluşturur. Muttaki, hayatını Allah’a adamış âşıktır. Onun, bu aşkı ayette şöyle dile getirilir:

“Benim namazım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiç bir ortağı yoktur. Bana verilen emir budur. Ve Ben ona ilk teslim olanlardanım.” (En’am 6/162-163)

Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî, "Salih amel, sünnet-i seniyyeye uygun olarak yapılan ameldir" der.

Bir amelin salih olması için üç temel şart vardır: İman, ilim ve ihlas. Yüce Allah’a, O’nun emirlerine ve ahiret gününe inanmayan kimselerin, yaptıkları zahiren iyi işler salih amel olmaz. Çünkü kulun yapacağı en birinci salih amel yüce Yaratıcısını tanıması, O’nun varlığına, birliğine, her şeyin, dünyanın ve ahiretin, cennetin ve cehennemin sahibi ve hâkimi olduğuna inanması; kendisinin O’nun yarattığı, yaşattığı ve mükellef tuttuğu bir kulu olduğunu bilmesidir.

İlme yani dine uymayan, Allah ve Resûlü’nün (s.a.v) öğrettiği ölçülere göre yapılmayan işler de salih amel olmaz. Hak din terk edilerek örfe, âdete, akla veya beşerî ölçülere göre yapılan işler insanlara fayda da verse salih amel olmaz.

Allah Resûlü (s.a.v), Ehl-i sünnet inancında olmayan bidat ehlinin de farz ve nafile hiçbir ibadetinin kabul edilmediğini haber vermiştir.[3] Efendimiz (s.a.v) Allah’ın kitabına ilavelerde bulunan, Allah’ın kaderini yalanlayan, ümmete zulmeden, haramı helal sayan ve sünneti terk eden kimselere de Allah’ın ve bütün peygamberlerin lanet ettiğini bildirmiştir.[4]

Allah Teâlâ’nın sevgisi için yapılmayan, karşılığında ilahî rıza, lika ve ahiret mükâfatı aranmayan, cennet veya cemal düşünülmeyen, tam tersi dünyalık bir hedef için yapılan güzel ve faydalı işlerle insanlar görsünler, iyi adam desinler, sevsinler, övsünler diye yerine getirilen ibadetler salih amel olmaz; münafıkların namaz kılması, sadaka vermesi, burs dağıtması, aşevi açması, cami veya çeşme yaptırması gibi. Nifak üzere ibadet yapanlar, dini dünyaya alet ettikleri, yüce Mevla için emredilen işleri dünyevî amaçları için kullandıkları, ibadete ihanet ettikleri, Müslümanları kandırdıkları, ikiyüzlü oldukları ve Allah’a ortak koştukları için vebale girer, azaba düşerler. Kâfirlerin ve müşriklerin dünyada çeşitli saiklerle yaptıkları iyiliklerin ahirette bir faydası olmadığı ayet ve hadislerle sabit. Şu örnekleri paylaşalım: Hz. Âişe (r.a) validemiz anlatıyor: Hz. Peygamber’e (s.a.v), cahiliye devrinde yaşayan ve iyilikleriyle meşhur olan Abdullah b. Cüdân’dan bahsettim; onun misafirlerine ikramda bulunduğunu, akrabalarının hukukunu görüp gözettiğini, köle azat ettiğini, fakirleri doyurduğunu, komşularına iyilikten geri durmadığını zikrettim. Bu yaptıklarının ahirette kendisine bir faydası olup olmadığını sordum, Hz. Peygamber (s.a.v),

“Hayır, bir faydası olmayacaktır; çünkü o, bir gün olsun, ‘Rabbim beni affet!’ demedi” buyurdu.[5]

Allah’a ve ahirete iman etmeyenlerin yaptıkları güzel işlere karşılık olarak ahirette bir sevap yoksa da, dünyada bir faydasını görürler. İnsanlar için yaptıkları faydalı işlere karşılık olarak vücutlarına afiyet, mallarına artış ve dünya rahatlığı verilir. Veya kendilerine iman ve İslam nimeti hediye edilir. Ashaptan Hakim b. Hizam (r.a), Allah Resûlüne (s.a.v), gelerek, “Ben Müslüman olmadan önce cahiliye devrinde yaptığım iyiliklerin bir faydasını görecek miyim?” diye sordu; Efendimiz (s.a.v): “O iyiliklerinin bir karşılığı olarak Müslüman oldun ya”[6] buyurdu.

Resûlullah (s.a.v), ümmeti için küfür ve şirkten daha çok, riyakârlıktan korkmuştur. Bunun için ashabına, "Küçük şirkten sakının" buyurmuş; Sahabe,

"Küçük şirk nedir?" diye sorunca da,

"Amelde gösteriştir"[7] cevabını vermiştir.

Riyakâr, din ile dünya kazanmaya çalışan, kullar görsünler ve övsünler diye hayır peşinde koşan, yüce Allah’ı unutup insanlardan gelecek menfaate bakan kimsedir.

Bir hadiste belirtildiği gibi, kıyamet günü ilk hesaba çekilecek olanlar malıyla cömertlik yapan, ilim peşinde koşan ve savaş meydanında canını verenlerdir. Hepsine niyetleri sorulur, onlar da Allah için mal harcadıklarını, ilim öğrendiklerini ve can verdiklerini söylerler. Fakat Allah Teâlâ onların (bir kısmına) asıl niyetlerinin bu olmadığını söyler. “Cömertlik yapana, ‘Sen insanlar sana cömert desinler’ diye mal harcadın” der. İlim peşinde koşana, “Sen insanlar sana büyük âlim desinler ve hürmet göstersinler diye ilimle uğraştın” der. Savaş meydanında can verene de, “Sen, seni kahraman olarak ansınlar diye savaştın; hiç biriniz bunları benim için yapmadınız” der ve hepsinin yüzüstü cehenneme atılmalarını emreder.[8] Bu halden yüce Allah’a sığınırız.

Sahabeden Ubade b. Samit'e (r.a) bir adam gelerek, "Bir adam var, Allah rızasını isteyerek namaz kılıyor, bununla birlikte yaptığının insanlar tarafından övülmesini de seviyor. Allah rızası için sadaka veriyor, aynı zamanda verdiği sadakadan dolayı insanlar tarafından övülmeyi de seviyor. Hacda da böyle yapıyor. Bunun durumu nedir?" diye sordu. Ubade (r.a) dedi ki:

"Onun için (Allah'tan alacağı) hiçbir şey yoktur. Allah Teâlâ kudsî bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Ben ortakların en hayırlısıyım (bir rivayette, en zenginiyim); kim bana, yaptığı ibadette bir kimseyi ortak koşarsa, bütün yaptığı ona aittir, (benim onun ameline ihtiyacım yok)."[9]

Ancak Allah için yapılan salih amelin daha sonra başkaları tarafından duyulup yapanı sevmeleri veya övmeleri, asıl niyeti Allah rızası olana bir zarar vermez, belki hayırlı işlerde örnek olup yol açtığı için sevap bile alır. Şu rivayette olduğu gibi: Cündüb b. Züheyr (r.a), Resûlullah'a (s.a.v) gelerek,

"Ben sırf Allah rızası için bir amel yapıyorum; ancak amelim insanlar tarafından bilinince, bu hoşuma gidiyor; bunun durumu nedir?" diye sordu; Resûlullah'a (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Senin için iki sevap vardır; biri amelini (Allah rızası için) gizli yapmanın sevabı, diğeri de onun açığa çıkıp hayırla anılmanın (ve örnek alınmanın) sevabı."[10]

Sahabe-i kiramın, hak mezhep imamlarının, kamil mürşitlerin, rabbani âlimlerin, salihlerin ve Allah için adaleti ayakta tutan sultanların ve mücahitlerin yüz yıllardır sevilmesi, hayırla anılması ve örnek alınması, onların ihlaslarının ayrı bir hediyesi ve meyvesidir. Onların bu ihlasları sayesinde vefatlarından sonra iman ve ıslah hizmetleri yani hayırları devam etmekte, onların eserleriyle hidayete gelen, istikamet ve takva yoluna giren herkesin yaptığı salih amellerin bir misli de onlara yazılmaktadır.

Dinî hizmet deyince, yüce Allah’ın mümin kullarından istediği bütün ibadetler, ilahî emirler ve gayretler içine girer. Bütün müminler hak dinin seçilmiş şerefli hadimleridir Her mümin, iman, ihlas, salih amel ve gücü nispetinde hizmetle görevlidir. İman, yüce Allah ile yapılan manevî bir akittir. İhlas, bu akde gönülden “evet” demektir. Salih amel, bu akdin gereğini yerine getirmektir. Hizmet, Hakk’a âşık müminin sırf ilahi rıza ve lika hedefiyle hakkı duyurmak, yaymak, yaşamak ve korumak için canı ve malıyla ölene kadar çalışmasıdır.

Her mümin gücü nispetinde dini hizmetlerde görevli olmakla birlikte, bu işte öncülük yapan ve hususiyle görevi bu olan kesimler vardır. Mesela âlimler, müçtehitler, mürşidler, mücahitler, günümüzde İlahiyat fakültelerinde, İmam Hatip liselerinde, Kur’an kurslarında eğitim ve öğretim görevi yapan hocalar, Diyanet teşkilatımız içinde görev yapan idareciler, müftüler, imamlar, müezzinler, vaizler, dini ihya adına çalışanlar, vakıf hizmetlerinde bulunanlar ümmetin en önemli işlerini yürüten kimseler ve kesimlerdir. Bunların hepsi ilahi emaneti taşımada ümmetin önünde örnek alınacak kimselerdir. Bu kesimlerin yanlışları kendilerinde kalmaz; ümmete yansır, verdikleri zarar imana, ahlaka ve dine ait olur.

Ümmete rehberlik edecek bu kesimler dini alet edip dünya kazanmaya, dindar kisvesiyle şahsî itibar ve menfaat elde etmeye, yüce Allah’ı bırakıp halka sevilmeye ve insanlardan bir şeyler beklemeye yöneldiklerinde kendilerine ve İslam dinine en büyük zararı vermiş olurlar.

İbadetinde ve dini hizmetlerinde insanlara gösteriş yapan ve onlardan bir şeyler uman kimse, önce yüce Rabbine karşı vefasızlık yapmış olur. Riyanın ilk zararı imanadır. Çünkü hadislerde riya, gizli şirk olarak tanıtılmıştır. Onda ayrıca nifak vardır. Münafık ikiyüzlüdür; Hak tarafında gözükür, dini kullanır, halkı kandırır. Aslında kendisini aldatır. Allah Resûlü’nün (s.a.v) uyarısına göre, Allah’a kulluk ve ibadetine başkasını ortak edenleri yüce Allah, kıyamet günü ortaklarıyla baş başa bırakır; onlara, “Ben (ortaktan ve) ortaklıktan münezzehim, gidin amelininiz karşılığını bana ortak koştuğunuz kimseden alın”[11] der; kul, tam bir hüsran içinde kalır. Bu halden yüce Allah’a sığınırız.

Her insan dünya ve ahiret saadetini ister. Saadetin kaynağı, âlemlerin Rabbidir. O’nu tanımak, sevmek ve O’na itaatle sevilmek en büyük hedef, şeref ve saadettir. İbn Ataullah-ı İskenderî’nin dediği gibi, “Yüce Allah’ı bulan neyi kaybetmiştir? O’nu kaybeden neyi bulmuştur?”

Öyleyse ebedi saadeti isteyen ve özleyen bütün gönüller O’na yönelmelidir; her işinde, ibadetinde, hal ve hareketinde O’nun rızasını aramalıdır.

İman ve İhlasın Meyveleri

Yüce Allah, dünyada ve ahirette mümin kullarına vaat ettiği her şeyi ihlasa ve salih amele bağlamıştır.

Rabbimiz, ihlasla yapılan her salih amele en az on sevap vaat etmiştir. (En’am 6/160). Hadislerde belirtildiği gibi bu sevap, kulun samimiyet ve edebine göre yedi yüz ve daha fazla artar.[12]

Ayrıca yüce Mevla, ihlas sahibi salih kullara dünyada ilahi huzur, güzel ve hoş bir hayat (Nahl 16/97), müminler tarafından sevilmeyi (Meryem 19/96) vaat etmiştir.

Allah Teâlâ ihlaslı salih kullarını destekleyip yeryüzüne varis, hâkim ve halife yapacağını bildirmiştir. (Enbiya 21/105)

Yüce Allah salih kullarına iman üzere sebat (İbrahim 14/27) kolay hesap, huzur, rahatlık, cennet (Vakıa 56/88-89) mağfiret, ebedi cennet ve cemalini müjdelemiştir. (Fussilet 41/30-32). Bundan daha büyük hangi saadet, şeref ve zafer vardır.

İlimde, irşatta, ıslahta ve her türlü hizmette muvaffak olmak ancak ilahi rahmet ve destekle mümkündür. Dünyada zahiri ve batıni düşmanlara karşı ilahi desteğe mazhar olmak ve muzafferiyet de ihlas ve salih amele bağlanmıştır. Efendimiz (s.a.v) ihlasın kerametine ve muhlis kulların görünmeyen hizmetine şöyle işaret buyurmuştur: “Allah bu ümmete ancak aralarındaki zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı, orucu ve ihlası sayesinde yardım eder.”[13]

Muvaffakiyet, kulun hak üzere olması ve ölmesidir. Hepimizden istenen asıl şey ayette şöyle özetlenmiştir:

"Halbuki onlara dini yalnız Allah için yaşamaları, tek ilaha inanarak sadece Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emredilmiştir. İşte sağlam din budur." (Beyyine 98/5).

Meşhur hadiste belirtildiği gibi, bütün amellerde temel ölçü şudur:

Bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür. Herkese niyet ettiği şey verilir.

Kim, hicretini (amel ve ibadetini) Allah ve Resûlü için yapmışsa; onun hicreti (amel ve ibadeti) Allah ve Resûlü için olmuştur.

Kim de, hicretini elde edeceği bir dünyalık veya nikâhına alacağı bir kadın için yapmışsa; onun hicreti de niyet ettiği şeylere olmuştur.[14]

Sâlim b. Abdullah, Ömer b. Abdülaziz’e yazdığı bir mektupta der ki: “Ey Ömer! Bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı onun niyeti ölçüsündedir. Kimin niyeti sağlam ve güzel olursa, Allah’ın ona yardımı da tamam ve güzel olur. Kimin niyeti sağlam ve tamam değilse, Allah’ın yardımı da o ölçüde eksik olur.”[15]

İhlassız İlim, İbadet ve Amel Makbul Değildir

Din hizmetleri deyince akla önce ilim ve âlim gelir. Âlim ilmi Allah için öğrenmez ve öğretmezse, akıbet felaket olur. Bu konudaki nebevî uyarı şöyledir:

“Kim, Allah Teâlâ’nın rızası için öğrenilecek bir ilmi, sırf dünya malı elde etmek için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz.”[16]

İhlassız ibadet de boşuna bir yorgunluktur. Onlar da şöyle uyarılmışlardır:

“Nice gece ibadeti yapanlar vardır ki, ellerinde kalan uykusuzluktur. Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan ellerinde kalan sadece açlık ve susuzluktur.”[17]

Derdi Allah rızası olmayanların yaptıkları mescit de olsa, onda hayır yoktur ve sonu ateştir. Yüce Allah münafıkların nifak ve fitne için yaptıkları mescidin yıkılmasını emretmiştir. İşte ibretlik tablo:

“(O münafıklar arasında müminlere) zarar vermek, kâfirlik yapmak, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve öteden beri Allah ve Resûlü'ne karşı savaşanlara bir üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Onlar, ‘İyilikten başka bir maksadımız yoktu!’ diye yemin edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdır.

O mescitte sakın namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescitte (Kuba Mescidinde) namaz kılman, elbette daha doğrudur. Orada temizlenmeyi çok seven adamlar vardır. Allah güzelce temizlenenleri sever.” (Tövbe 9/107-108)

İbn Acibe’nin belirttiği gibi, kim amellerini ve hâllerini takva ve Allah rızası üzere kurmak istiyorsa, onu ihlas, güzel niyet ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) sünneti üzere kursun; böyle yaparsa o hiçbir zaman yıkılmaz. Kim amel ve hâlini gösteriş ve yaptığını halka duyurmak için, kerametlere ulaşma niyeti ve maddî çıkar elde etme hedefiyle yaparsa o, yıkılmak üzere olan bir çukurun kenarına ev yapan kimseye benzer ki, bu şekilde yapılan ameller, süratle yıkılır, devam etmez.

Kısaca, Allah için olan her şey devam eder ve kulu Allah’a götürür. Allah rızasının dışında yapılan her şey de kesilir, dağılır, sahibine fayda vermez.[18]

Allah Resûlü’nün (s.a.v) uyardığı gibi, bu ümmetiin gözünde dünya ve para büyüdüğünde, onlardan İslam’ın heybeti çıkarılıp alınır. İyiliği emir ve kötülükten nehiy görevini terk ettiklerinde vahyin bereketinden mahrum kalırlar.[19] Fudayl b. İyaz, bu kimselerin Kur’an’ı anlamaktan mahrum kalacağını söyler.

Muhlislerin Kulluk Şekli

Allah dostlarından Süfyan-ı Sevri (k.s), kadın velilerden Rabiatü’l-Adeviyye’nin (k.s) yanına geldi. Ona,

Her kullun bir ibadet şekli vardır; senin yüce Allah’a kulluk şeklin nasıldır?" diye sordu, o da şu cevabı verdi:

“Ben Allah’ın ateşinden korkarak O’na ibadet etmem. Böyle olursa efendisinin korkusundan ona itaat eden hizmetçi gibi olurum.

“Ben Allah’a cennet nimetlerine ulaşayım diye de kulluk yapmam. Böyle olursa, efendisine ücretle iş yapan hizmetçi gibi olurum.

“Ben yüce Rabbime ancak O’nu sevdiğim ve O'na kavuşmak isteğim için ibadet ederim.”[20]

Yüce Allah’a ibadet edenler dört gruptur:

1. Din ile dünya kazanmak isteyenler. Bunların niyeti Allah rızası değildir. Onlar münafıklardır. Yaptıkları görünüşte ibadettir fakat aslında dine ihanettir. Bu ibadetten kendilerine bir sevap yazılmaz, hesap sorulur.

2. Cehennem ateşinden korkarak ibadet yapanlar.

3. Cennet nimetlerine ulaşmak için ibadet yapanlar. Bu iki grubun ibadeti geçerlidir, fakat kendileri en faziletli kimseler değildir. Şeytan onlara vesvese ile zarar verebilir.

4. Sırf Allah rızası için ibadet yapanlar. Bunlar gerçek müminler ve âşık kullardır. Onlar hakiki tevhid ehlidirler. Cennet ve cehennem olmasa da onlar aynı muhabbet ve samimiyetle yüce Allah’a kulluk ederler. Onlar ihlasa ulaşmış has dostlardır. Şeytan onlara bir zarar veremez.

Allah İçin Olmayan İş Söner

Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri şöyle anlatıyor:

“Şah-ı Hazne (Ahmed el-Haznevî) irşada başlayıp şöhreti etrafa yayılınca onun dergâhına çok sayıda insan akın etmeye başladı. O zamanlar Suriye’de çok şeyh vardı. Bunlardan kimisi gerçekten velî zatlardı. Elbisesi, sarığı, cübbesi, entarisi hep yeşil renkli olduğu için ‘Yeşil Şeyh’ diye bilinen biri vardı. Etrafına çok insan toplamıştı. Şah-ı Hazne irşada başlayınca onun yanında bulunan çok sayıda müridi kendisini terk edip Ahmed Haznevî hazretlerine bağlandı. Zaman ilerledikçe onun yanında hiç müridi kalmadı. Bu kez Yeşil Şeyh, civarda sözünün geçtiği ağaları topladı. Şah-ı Hazne’yi suçladı ve onu bir toplantı yapmak üzere davet etti. Şah-ı Hazne de onun davetini kabul etti. Müridleri ise,

-Efendimiz, izin verirseniz biz de gelelim’ dediler. Şah-ı Hazne,

-Neden gelmek istiyorsunuz, bu bir aşiret davası mı?’ diyerek gelmek isteyenlere engel oldu ve;

-Mademki bizi davet etmiş gidelim, bize söyleyeceği bir sözü varsa dinleriz, sadece bir iki arkadaşımızın bize katılması yeterlidir’ dedi.

Şah-ı Hazne, Yeşil Şeyh’in köyüne vardığında Yeşil Şeyh’in etrafında bütün köylüler toplanmış vaziyetteydi. Neredeyse kırk elli kişi vardı. Onlara selâm verdi ve odaya girdi. Ancak kimse onun selâmına karşılık vermedi. Şah-ı Hazne bu duruma hiç aldırış etmedi. Kendisine ayrılan yere oturdu. O oturur oturmaz da Yeşil Şeyh söze başladı:

-Bize yaptığın bu zulümler yetmez mi? Bütün müridlerimi elimden aldın. Etrafımızda hiç derviş bırakmadın. Babamdan, dedemden kalan sûfîleri bile yanına topladın.” Dedi.

“Yeşil Şeyh uzun bir süre içindeki bütün duygularını açıkça dışa vurdu. Ancak Şah-ı Hazne ona hiç cevap vermedi. O konuştukça sükût etti. Nihayet Yeşil Şeyh,

-Sen niye konuşmuyorsun? diye sordu.

Ahmed Haznevî hazretleri şöyle dedi:

-Benim bütün söyleyeceğim şu iki cümleden ibarettir: Birincisi; eğer benim niyetim ve yaptıklarım Allah rızası için ise hiç meraklanma, senin gibi 100 kişi bile olsa bunun önüne geçemez. İkincisi; şayet benim niyetim ve yaptıklarım Allah rızasına uygun değilse hiç şüphen olmasın altı aya kalmaz söner gider, tükenip biter.

Yeşil Şeyh, Şah-ı Hazne’nin bu sözleri üzerine şunları söyledi:

-Vallahi sen doğruyu söylüyorsun. Niyeti Allah için olan kişiye hiç kimse engel olamaz.

İmam Gazalî, İhya’da dünya ve heva ile aldanıp asıl hedeften gafil kalan grupları işlerken en çok dindar gözüken ve din hizmetlerinde bulunan kimselerin aldanış şekillerini dile getirmiştir. Hazrete göre asıl hedef marifet, muhabbet ve edeptir. Ona göre, mücahede olmadan müşahede gerçekleşmez. Müşahede gerçekleşmeden kişinin nefsi mutmainne olmaz. Allah ile huzuru elde edemeyen kalp, gafletten kurtulamaz, halka bakar, halktan korkar, halktan fayda bekler, halka sevilmek için yaşar. Bu halden tövbe edip ve tedavi olmazsa, sonuç hüsrandır.

Din hizmetlerinde en önde gelenler âlimlerdir. Peygamberlerin vârisi olan âlimlerin[21] onların tevhid, ihlas, huşu, takva, edep, istiğna, zühd, Allah için halka şefkat ve rahmet ahlakından yeterince payını alması durumunda insanlara takvada örnek olacakları aşikârdır. Âlimler ebedi olanı bırakıp fani olana yöneldiklerinde fayda değil, fitne sebebi olurlar. Allah Resûlü (s.a.v) bu konuda bizi şöyle uyarmıştır:

“Âlimler, dünyaya dalmadıkları müddetçe, peygamberlerin en emin varisleridir. Dünyaya daldıklarında ise, dininizi korumak için onlardan sakınınız.”[22]

Hangi ilim ve hizmet ehli şu Peygamberî uyarıyı göz ardı edebilir:

“Kim âlimlere karşı üstünlük taslamak, sefihlerle (düşük akıl ve ahlâk sahipleri ile) mücadele etmek ve insanların teveccühünü kazanmak için ilim tahsil ederse, Allah Teâlâ onu cehenneme atar.”[23]

Mesele yerde değil, gökte, melekût âleminde hayırla anılmaktır. Muhlis, Rabbi katında kabul gören muttakidir. Yüce Mevla bir kulunu severse, onu gökte ve yerde dostlarına tanıtır, sevdirir ve hayırla yâd ettirir. Hadiste belirtildiği gibi, bazı kulların, halk arasında yeri ve göğü dolduracak kadar övgü ve adı yayılır (o kadar meşhur olur) fakat Allah katında bir sineğin kanadı kadar kıymeti yoktur.[24] Bu da ayrı bir aldanıştır.

Halka vaaz, davet ve sohbet yapan kimselerin insanlara şirin gözükmek ve gönülleri çekmek için edebiyat yapması, yapmacık tavırlara girmesi ihlasla bağdaşmaz. Dinin hedefi hakkı duyurmak, hakkı sevdirmek ve hakkı yüceltmektir. Hakkı unutup halka bakan kimse nefsini sevdirmek için çırpınır ki, bu durum ilahi gazabı çeker. Hadiste, kendisini halka sevdirme adına lafı ağzında dolaştırarak edebiyat yapanların Allah Teâlâ’nın en buğzettiği kimseler olduğu bildirilmiştir.[25]

Yine bu ümmetin münafıklarının çoğunun Kur’an okuyucular içinden çıkacağını[26] haber veren hadiste, Kur’an gibi en hayırlı bir şeyin nasıl çirkin hedeflere alet edilebileceğine dikkat çekilmiştir.

Kur’an-ı Hakim hakikatin ilanıdır, ezan ise hakka davettir. Bu görevi yapanlar dünyanın en hayırlı işini üstlenmişlerdir. Kur’an ve ezan okurken sesi, edası ve sedasıyla Allah’a değil de kendisine çağırma gayreti içinde olanlar, bu emanete ve kendilerine zulmetmiş olurlar. Yüce Allah zalimleri sevmez. Huşu ve edep sahibi bir hafızın okuduğu Kur’an, salavat, ezan, zikir ve kaside kalplere huzur verir, şifa olur. Gösterişine, sanat olsun diye ve maddi menfaat için okunan Kur’an, ezan, mevlit, ilahi ve kaside ise, temiz kalplerin huzurunu kaçırır, safi gönüllere aksi tesir yapar, ayrıca sevap değil vebal getirir. Hadiste, en güzel kıraatin Allah korkusu ile yapılan kıraat olduğu[27] bildirilmiştir. Ayrıca güzel sesle Kur’an okumak teşvik edilmiştir.[28] Bunlar, ihlasla okumaya bağlıdır. Yoksa ses gösterisi ve sanat adına ağzı eğip bükerek Kur’an okumak yasaklanmıştır.

Âlimlerden biri der ki: “Bir kul Kur’ân okur, fakat farkında olmadan kendisine lanet eder. Mesela, ‘Dikkat edin, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir’ (Hud 11/18) ayetini okur, kendi de zalimlerdendir.‘Allah’ın lanetini yalancılara kılalım’ (Âl-i İmran 3/61) ayetini okur, kendisi de yalancıdır (böylece kendisine lanet okumuş olur).[29]

Sonuç

Her mümin bütün ibadetlerde ihlasın farz olduğunu bilmelidir. İhlas gibi ibadeti Kur’an ve sünnetin tarif ettiği şekilde yapmak da şarttır. Bunun için zahirî fıkıh gibi, kalple ilgili batınî fıkhı da öğrenmelidir.

İhlasın aslı marifettir. Kul Cenab-ı Hakk’ı tanıdığı ölçüde O’nu sever, zikreder, tercih eder, emrine tabi, hükmüne teslim olur. İmam Rabbanî’nin belirttiği gibi, müşahede ehli arifler, halktan gönlünü çekip Hakka bağlarlar, bu hal içinde gösteriş ve kibir nedir bilmezler. Arif, devamlı Hakk’a baktığı için yaptığı hiçbir ibadeti, zikri, fikri ve hayırlı ameli yeterli görmez, onunla övünmez, ona güvenmez. Hayır adına ne yapsa, peşinden istiğfar eder; Hz. Peygamber (s.a.v) gibi, “Allah’ım seni hakkı ile yüceltemedim, Sen kendini nasıl yüceltiyorsan öylece yücesin”[30] der, boynunu büker, edeple tevazuya bürünür. Hak âşığının bütün övüncü ve sevinci yüce Rabbidir.

İhlas sahipleri bu ümmete ilahi rahmeti çekmede ve başarıya ulaşmada en güzel sebeptirler. Hadiste belirtildiği gibi; “Allah bu ümmete ancak aralarındaki zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı, orucu ve ihlası sayesinde yardım eder.”[31]

Niyet, ihlas, huşu, haya, marifetullah, muhabbetullah, teslimiyet, tevekkül, zikir gibi kalp amelleri ihmal edilirse, ibadetler şekilde kalır, içi boşalır, merasime dönüşür. Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve O’nunla huzur bulmayan kalp, halka bakar, halkı hedef yapar, halktan sevgi, saygı ve fayda bekler. Ne yapsa zahirde kalır. Gösterişe dalar. İbadeti sanata çevirir. Allah’ın değil devletin memuru olmakla övünür. Ezan okusa, Allah’a değil kendisine çağırır. Mevlit okurken, dili “Allah adınzikredelim evvela” derken, gönlü alacağı parayı ve hediyeyi düşünür. Derdi dünya olanın ilmi arttıkça kibri çoğalır, nefsi kabarır, edebi azalır, Allah’tan uzaklaşır, ateşe yaklaşır. Adımız duyulsun diye vakıf kuranlar sevap yerine azap biriktirirler. Ve hakeza…

Dine ihlasla hizmet konusu bütün ilgili birimlerde, halkalarda ve camilerde temel ders olarak sürekli gündemde tutulmalıdır. Hemen herkesi saran gösteriş, benlik ve dünya hırsına bir çare aranmalı, bu konuda sahabe ve salihlerin güzel halleri araştırılıp örnek alınmalı, ayrıca kalbin tedavisi için günümüzdeki maneviyat ehli kâmil ariflerden istifade edilmelidir. Çünkü gönüllerimizi saran bu hastalıklar bir iki vaaz, nasihat ve sohbetle birkaç konferans ve sempozyumla tedavi olmayacak kadar derin gözüküyor. İlahi destekle müeyyed hazik bir kalp doktorunun elinde manevi tezkiye ve tedavi olmadan, bu hastalıklardan sadece kitapla ve okumakla da kurtulmaz çok zordur. Çünkü kitap hastalığı tarif eder, arif ise tedavi yapar. Kitap emir verir, arif ise uygular ve uygulatır. Kitap “Allah’a koşun” der; varis-i Nebi olan arif, insana manevi seyri öğretir, gösterir, ona nezaret eder ve onu kontrol eder. Kitap balın faydasını anlatır, arif ise tattırır. Kitap kusurlara tövbeyi emreder; arif ise Allah’ın izniyle kişiye uygun özel metotlar kullanarak kusurları temizler; manevi tezkiye ve terbiyeyi gerçekleştirir. Yunus Emre’nin belirttiği gibi, manevi tezkiye ve terbiye için bir mürşid-i kâmile varmadan olmaz.

Seyyid Ebü’l-Hasen Ali en-Nedvî, Allah dostlarının tarihte gerçekleştirdiği en önemli, en gerekli ve fakat günümüzde ihmal edilmiş bu manevi hizmeti şöyle özetler:

“Şüphesiz, bu ümmetin içinde Allah’ın nuruyla kalplerini arındırmış, nefislerini terbiye etmiş kâmil insanlar olmasaydı, Müslümanlar, iman ve ruh bakımından çoktan çöker, azgın materyalizm dalgası şu Ümmet-i Muhammed’in imanından kalan kalıntıyı da yutup kaybederdi. Kalplerin Allah’la hayatın ruhla cemiyetin ahlakla olan irtibat ve ilgisi zayıflardı. Samimiyet kaybolurdu. Batınî hastalıklar iyice yayılır, kalp ve nefisler onulmaz hastalıklara yakalanır, doktor da bulunamazdı. İnsanlar dünyaya dört elle sarılır, ilim erbabı makam, mansıp ve mal için yarış eder, tamah ve ihtiras gözlerini iyice bürürdü. Evet, onlar olmasaydı, Hz. Peygamber’in gönderiliş gayesi olan kalp temizliği ve nefis terbiyesi gerçekleşmezdi. Bu hedeften uzaklaşan İslam ülkelerine bakınız. Orada korkunç bir uçurumla burun buruna geleceksiniz. Bu uçurumu, ne ilimde derinleşme, ne zekâ üstünlüğü, ne edebiyat zenginliği, ne kitap ve sünnetin dili olan Arapça’yı iyi bilmek ve ne de bağımsızlık nimeti doldurup kapatabilir. Bu durum, devası olmayan ruhî ve ahlakî bir buhrandır. Çözümü hiç de kolay olmayan içtimaî bir meseledir.”[32]

Din âlimleri, maddelerin bozulmasını önleyen tuz hükmündedir, tuz bozulunca koruma ne ile olur? Bunun için ilim ve hizmet ehlinin salahı ve felahı ümmetin salahı demektir.

Yüce Rabbimizden bu büyük emaneti taşımada hepimiz için özel rahmet ve muvaffakiyet diliyorum.

Tebliğimizi, merhum Seyyid Osman Hulusî Efendinin, bütün hizmet ehline yaptığı şu güzel nasihatle bitiriyoruz:

 

HAK İÇİN HALKA HİZMET

Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma

Sen Hak için âlemin kölesi ol kulu ol

 

Nefsin hevâsı için mağrur olup aldanma

Yüzüne bassın kadem, her ayağın yolu ol

 

Garazsız hem ıvazsız[33] hizmet et her canlıya

Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol

 

Allah için herkese hürmet et de sev sevil

Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol

 

İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem

Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol

 

Nefsine yan çıkıp da Kâbe’yi yıksan dahi

İncitme gönül yıkma ger uslu ger deli ol

 

Güneş gibi şefkatli yer gibi tevazûlu

Su gibi sehâvetli[34] merhametle dolu ol

 

Güzel gerek dervişin huyu yoksula baya

Suçluların suçundan geçip hoş görülü ol

 

Varlığından boşal kim yokluğa erişesin

Sözünü söyle gerçek Hulûsi’nin dili ol.[35]

 

 


[1] Ahmed, Müsned, 5/254; Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr. 4495; Süyûtî, es-Sağîr, nr. 6039.

[2] Hakim, Müstedrek, 4/ 306; EbûNuaym, Hilyetü'l-Evliya, 1/244.

[3] İbn Mâce, nr. 49, 50; İbn Ebi Asım, es-Sünne, nr. 39; Münzirî, et-Terğıb, nr. 84-85.

[4] İbn Hıbban, Sahih, nr. 5719; Hâkim, Müstedrek, 1/36; 4/90; Heysemî, ez-Zevaid, 1/176.

[5] Müslim, İman, 365; Ebû Avâne, Müsned, nr. 291, 292.

[6] Buhârî, Büyu’, 110; Edeb, 16; Müslim, İman, 194-196.

[7] Ahmed, Müsned, 5/428; Sa'lebî, el-Keşf ve’l-Beyân fî Tefsiri’l-Kur’ân, Beyrut 2004, 4/163.

[8] Müslim, İmaret, 152; Nesaî, Cihat, 22; Ahmed, Müsned, 2/322.

[9] Taberî, Câmiü'l-Beyân, 15/441; Sa'lebî, el-Keşf ve'l-Beyân, 4/163. Son kısmı hadis olarak bk. Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 5/470.

[10] Tirmizî, Zühd, 49; İbn Mâce, Zühd, 25.

[11] Tirmizî, nr. 3154; İbn Mâce, nr. 4203; İbn Hıbban, Sahih, nr. 7301

[12] Buhârî, nr. 6491; Müslim, nr. 131.

[13] Nesai, Cihad, 43. Ayrıca bk. Buhari, Cihad, 76..

[14]Buhâri, İman, 41; Ebû Dâvud, Talak, 11; Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad, 16; Nesâi, Tahâret, 59; İbn Mâce, Zühd, 26.

[15] Sühreverdî, Avârifü’l-Meârif:Gerçek Tasavvuf (tr. Dilaver Selvi), s. 688-689. (Semerkand 2005).

[16] Ebû Davud, nr. 3664; İbn Mâce, nr. 252.

[17] İbn Mâce, Sıyâm, 31; Dârimî, Rikak, 12; Ahmed, Müsned, 1/365, 2/373.

[18] İbn Acibe, Bahrü’l-Medid (trc. Dilaver Selvi), 4/82-83 (Semerkand 2012).

[19] Ali el-Muttaki, Kenzü’l-Ummal, 3/183 ( nr. 7060). (Buradaki kayda göre hadisi Hâkim Tirmizî rivayet etmiştir.)

[20] Mekki, Kûtü’l-Kulûb fi Muameleti’l-Mahbub, (Tahk.: Saîd Nesîb Mekârim, Beyrut 2007), 2/112.

[21] Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 32; Beğavî, Şerhü’s-Sünne, 1/275-276; Hâkim, Müstedrek, 1/100-101.

[22] İbnAbdilber, Beyani’l-İlm, 1/185; Münavî, Feyzü’l-Kadîr, nr. 5701; Elbânî, Daife, nr. 2670

[23] İbn Mâce, Mukaddime, 23; Dârimî, Mukaddime, 34; Ahmed, Müsned, 1/290.

[24]Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 1/256 (h. nr. 673). Bu manada diğer bir hadis için bk.Buharî, Tefsiru Sure (18), 6; Müslim, Münafıkın, 18; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5/466-67.

[25] Tirmizî, Edeb, 72; Ebû Davud, Edeb, 86; Ahmed, Müsned, 2/165.

[26] Ahmed, Müsned, 4/151; Heysemî, ez-Zevâid, 6/229.

[27] İbn Mâce, İkâme, 176.

[28]Ebû Davud, Salat, 349; Nesaî, İftitah, 83; İbn Mâce, Ikame, 176.

[29] Mekkî, Kutu’l-Kulub:Kalplerin Azığı, 1/250 (Semerand Yayınları, 2003)

[30] Müslim, Salat, 222; Ebû Davud, Salat, 148; Tirmizî, Deavât, 75; Nesâî, Kıyamü'l-Leyl, 51; İbn Mâce, Duâ, 3; İkame, 117

[31] Nesaî, Cihad, 43. Ayrıca bk. Buhari, Cihad, 76..

[32]Nedvî sözlerine şöyle devam eder: Zira o buhranda halk, madde ve malın kurbanı, içtimaî hastalıkların mübtelasıdır. Gerek dinî, gerekse millî kültür almış olan aydınlar, makam-mansıp kurbanı, riya, benlik, yükselme aşkı, ikiyüzlülük, yağcılık, madde ve kuvvet karşısında eğilmek gibi iç hastalıklar ile hastadır. Politik ve içtimaî hareketler, ihtirasların çarpışması, nefis terbiyesinin yokluğu ve zayıf lider kadrosu yüzünden, bir kör dövüşü hâlindedir. Müesseseler, ihtilaf ve ayrılıkların hüküm sürmesi, sorumluluk duygusunun yok denecek kadar kıt oluşu, sırf madde ve maaş artışı düşünceleri yüzünden laçkadır. Âlimler ve din adamları gösterişe fazlaca düşkün olmaları, fakir düşme endişesi, üst tabakanın ve halkın gazabından çok korkmaları, rahat ve konforlu bir hayata ziyadesiyle alışkın olmaları sebebiyle irşat ve ıslahta cılız kalmakta, vazifelerini yapamamaktadır. Evet, ruhî ve ahlakî buhranın olduğu yerlerde durum budur. Bütün bunların ilacı ve devası ise, Kur’an’ın emrettiği ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) gerçekleştirmek üzere gönderildiği iç temizliği, nefis ıslahı, yani insan terbiyesidir. Bu terbiyeyi verecek olanlar da hiç şüphesiz kendileri terbiye olmuş kâmil insanlardır.” Bk. Nedvî, Ebü’l-Hasan Ali, Gerçek Tasavvuf, (trc. İsmet Ersöz), s. 21-23 (Konya 1992).

[33] Garazsız ve ıvazsız: Hiçbir maddî karşılık beklemeden.

[34] Sehâvetli: Cömertlik yapan, ikram eden, fayda veren.

[35] bk. Divan-ı Hulûsî Dârendevî, s. 194 (Ankara 1997).

 

popüler cevapdünya atlası