İHLÂS KAVRAMININ KUR’AN’DAKİ ETİMOLOJİSİ

Eklenme Tarihi: 14 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 13 Ekim 2019

Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim ÜyesiProf. Dr. Hüseyin YAŞAR'ın Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

GİRİŞ

Kur’an, İslam dininin temel metni olmasından dolayı pek çok kavramın oluşmasında etkin bir konuma sahip olmuştur. Bu kavramlardan biri olan ihlâsa da kendi hedefleri doğrultusunda anlamlar yüklemiştir. “İhlâs “bu şekliyle Kur’an’da zikredilmemekle birlikte “hulȗs” kökünden türetilmiş isim ve kavramlar oldukça bol miktarda zikredilmiştir. Kulluğun samimiyetini, yaptığı işteki içtenliği, temizliği, arınmışlığı, yoğunlaşmanın, özleşmenin derecesini ifade eden ihlâs, sadece tefsir kavramı olmayıp, hadis, fıkıh, tasavvuf ve ahlâk alanlarında da temel bir samimiyet, içtenlik ve temizlenme derecesini bildiren bir ıstılahtır.

İslam tefekkür ve ameliyesinin temel kavramlarından biri olması münasebetiyle dinî ilimlerin tamamını ilgilendiren ihlâsın biz sadece sözlük anlamlarından hareketle Kur’an çerçevesinde ortaya konan manalarını ele alıp yorumlarına kısaca temas etmek istiyoruz. Kur’an’da kaç ayette hangi kalıp ile hangi dil formunda geçtiğini tespit ederek bu formların ifade ettiği yorumların tarih sürecinde nasıl anlaşıldığını ve bu gün nasıl anlaşılıp yorumlanması gerektiğini ortaya koymak amacımız olacaktır.

KAVRAMIN KÖKENİ

Kur’an kavramlarını anlayabilmek için Arap dilinin kurallaşma devrine bakmak kaçınılmazdır. Kur’an’ın şerî anlamalarına gitmeden önce, Arap dil geleneğinin bu kavramlara hangi manaları yüklediğini bilmemiz en uygun yöntemdir. Elbette ki Arap diline Allah’ın yüklediği anlamlar birinci tercihimizdir. Ancak Arap dilinin lüğavî anlamlarını, yani kelime haznesinin manaları, Kur’an’ın tesis ve teklif ettiği temel şerî anlamlara ters değilse, onları yorumlamak için mesnet kabul edilmesinde bir sakınca olmayabilir. Bundan dolayı İslâmî erken dönemde kaleme alınmış temel sözlükler, erken devirde yazılmış tefsirler konumuzu anlatmak için başvuracağımız ilk kaynaklardır. Sözün asıl anlamından hareketle, dinî kavramlarımızdaki anlam erozyonunu önlemek, somut söylemlerden istifade ederek kavramları canlandırmak, gerekirse yeni tanımlar ve açıklamalar getirmek günümüz ilâhiyâtının önemli ihtiyaçlarından olduğu şüphe götürmez bir gerçekliktir. Çünkü canlı bir varlık kabul edilen dil olgusunun yıpranması ve yaşlanması tabiatındandır. Ayrıca günün insanına günün diliyle hitap etmek iletişimin sağlanmasında temel bir kuraldır.

Söz varlığının koruma altına alındığı kaynaklar olması bakımından sözlükler tüm kültürlerde anlam çeşitliliğini yakalamak, tespit etmek için birinci derecede me’hazlardır. Bundan dolayı maksadımızı daha iyi açıklamak için lügat taraması gerekli bir zorunluluktur. İslâm kültürünün başlangıcındaki kelime ve kavramların manalarını günümüze taşıyan muteber kaynaklardan biri olması bakımından Halil b. Ahmed’in (ö.170/786) Kitâbü’l-‘Ayn’ı ilk başvuracağımız eser olacaktır.

Arapçanın üçlü dil kalıplarından birinci babına yerleştirilen “halasa” mazisinin mastarı günlük Türkçemizde de kullandığımız “Hulûs” kelimesidir. Aynı kalıptan yine Türkçemizde mevcut olan “Hâlis” ve “Hâlisa” fâil isimleri türemiş olup, bunların kişiye özel, kişiye has anlamları bulunmaktadır. Bunun tipik söylemi de filan kişi benim sâfî ve hâlis dostumdur, tabirinde, o kişinin kendisi için hiçbir takıntı ve amaç gütmeden özel bir dost olduğu anlamına işaret ettiği bilinmektedir. Bu çerçevede manayı somutlaştırmak gerekirse “El-Hılâs” sütün özü demek ki, buna bu gün tere yağ denebilir.

Üçlü kalıptan dörtlü kalıba aktarılan “Hulûs” mastarı yeni bir harf ziyadesiyle anlam fazlalığı da kazanarak asıl konumuzun başlığını teşkil eden “İhlâs” kavramını oluşturmaktadır. Bu kavramdan çıkan anlam, “dinimi Allah’a tahsis ettim, ona özel kıldım ve dinim Allah için temiz ve saf oldu ” manalarıdır. Kelimenin kavram anlamı ise doğrudan “İhlâs” olarak ele alındığında, “Allah için hâlis bir tevhid” anlamına gelmektedir. Bu anlamda “Muhlis” “muvahhid” manasına gelmektedir. Yusuf, 12/24 ayeti de dilbilimcimiz Halil b. Ahmed tarafından “muhlas” manasını “muhtar” olarak, yani seçilmiş olarak anlamlandırılmıştır. Bu soyut mananın somutlaştırılması için bedevî gelenekte önemli bir örnekleme yapıldığını belirterek, “muhlis deve” demek özü sağlam, güçlü ve makbul deve manasına gelir demiştir. (Halil b. Ahmed, Kitabü’l-‘Ayn, Tah.: M. Mahzûmî- İ. Es-Sâmirâî, Beyrut, 1988, 4/186-187) Bu manaya göre ihlâs, maddî güç ile birlikte manevî gücü de ihtar etmektedir.

Asırlar arasındaki bağlantıyı kurabilmek için üçüncü hicrî asra baktığımızda devrin büyük dil ustalarından olan Ebu Mansur el-Ezherî, (ö.370/980), Halil b. Ahmed’in önemli öğrencilerinden olan Ebu’l-Leys b. Muzaffer’den (ö.187/803) yaptığı rivayetleri vermektedir. “Halûs veya Hulûs” mastarının, kirlenen bir şeyin temizlenmesi, takılan bir şeyin kurtulması ve birinin birine ulaşması manalarına geldiğini bildirmektedir. Ayrıca iki kişinin karşılıklı muhabbet ve sevgilerine Hâlislik denildiğini bildirmektedir. Bir şeyin hâlis olması birine özel olması demektir. (Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed el-Ezherî , Tehzîbü’l-Lüga, Tah.: Abdüsselam Harûn, ?,?, 7/137) Araplar süt tenceresinin dibinde kalan ve kendisinden yağ elde edilen kısma “Hulâsa” dediklerini Ezherî nakletmektedir. Hâlis, beyaz renkli elbiseye, katışıksız duru suya denir. Yine semiz ve güçlü deveye “Muhlis” ismi verildiğini de belirtmektedir. (Ezherî, 139-140) İhlâs’a sözlük açısından bakan ve onu lügat bilimine göre değerlendiren Ezherî, Allah için saf tevhidin ihlâs olduğunu bildirmektedir. (Ezherî, 139)

Dördüncü hicri yüzyılın diğer meşhur bir filoloğu olan İsmail b. Hammad el-Cevherî (ö.393/1002) “hulȗs” mastarın Ezherî’nin verdiği anlamlardan farklı bir mana vermemiştir. İhlâs’ın kavram tanımını da yaparak, ihlâs taatta riyanın terkine denir, demiştir.(Es-Sıhâh, Tah.: Ahmed Abdulğafȗr Attâr, Kahire, 1982, 3/1037)

Râgıb İsfahânî’nin (ö.425/1108) Kur’an’ın lafızları konusundaki uzmanlığı herkes tarafından teslim edilmektedir. Bundan dolayı onun kavrama getirdiği yorum önemlidir. Ona göre sâf ile hâlis aynı anlama sahiptirler, çoğu kere hâlis karışan bir şeyin sonradan arınmasına denildiği halde, sâf tabiatını aynen koruyan ve hiçbir şeyle karışmamış olana denir. Bu sıfat ismin fiil anlamı ise temizledi, hâlis yaptı, karışmaktan uzak tuttu, samimi hale getirdi, arındırdı veya arıttı anlamlarına gelmektedir.(Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’an, Tah.: Saffvân Adnân Davûdî, Beyrut, 1992, 292.) Râgıb’ın analizlerinden anlıyoruz ki, beşinci hicrî asırda ihlâs temizlenme ve arınma anlamlarında özelleşmiş durumdadır. Artık bundan sonra erken dönemde Muhlis’e yüklenen muvahhit anlımı gerilerde kalmıştır.

Tefsir ilmini dil bilim açısından zirveye taşıyan bilginlerimizden Mahmud b. Ömer Zemahşerî’nin (ö.528/1133) görüşünü almamak bir eksiklik olacağını düşündüğümüzden İhlâs kavramına onun yüklediği anlamı görmek için meşhur eseri Esâsü’l-Belâğa’ya başvurduk. Öncelikle hulȗs mastarının mazi kalıbının birinci babdaki anlamı üzerinde duran müellif, kavramın lugavî delaleti üzerinde durmakta, tef’il babındaki anlamının ise tasfiye olduğunu belirttikten sonra, tefâ’ul kalıbından intihâb ve istifâ manalarının istihsal edildiğini belirtip, istif’âl babındaki anlamında ise seçme ve özelleştirme anlamını yüklemektedir. Bir isme nispet edilen bu sıfatın değerlenmiş ve seçilmiş, kıymetlenmiş anlamına geldiğini bildirmiş; örnekleme yaparak da “yakutun mütellahasun” demek seçilmiş ve temizlenmiş yakut demektir; “hulâsa” ise yağın özüdür, demiştir. Bundan sonra dörtlü kalıba yönelen müellif ihlâsın sözlük anlamından hareketle kültürel manada mecâzî delalete yönelen Zemahşerî, sevgisini, dinini Allah için özleştirmek ve saflaştırmak, anlamını yüklemiştir. Bu özellikleri taşıyan biri muhlis ve muhallis, yani ihlaslı, ibadetlerini Allah rızasının dışındaki tüm amaç ve kasıtlarından arındıran bir kuldur. Hulûs kalıbını mufâala babına nakleden müellif, ben sevgiyi saflaştırdım, Allah da dinini saflaştırdı, arındırdı anlamlarını vermiştir. Allah mümini ihlâslı kıldı, kâfiri de yarattı. İhlâs şehâdeti demek de kelime-i şehâdet anlamına gelmektedir. Bir elbise saf beyaz olduğunda, halis elbise denildiği gibi, bir insan bir açmazdan kurtulduğunda hulȗs mastarı kullanılmakta olup, avın tuzaktan kurtulmasına da tahallus kalıbı kullanılmakta, diğer farklı bir mana da bir kavimden, yani gruptan ayrılma veya onlara katılma veya bir insana hüzün ya da sürurun ulaşması da hulȗs mastarıyla karşılanmaktadır. (Zemahşerî, Esasü’l-Belağa, Beyrut, 1994, 172)

Müteahhirȗn bilginlerimizden sayılan, kuzey Afrika Arapçasını maharetli bir başarı ile derleyip toparlayan İbnu Manzur’un (ö.711/1311) ihlâs’ın etimolojisine katkısını göz ardı etmemiz mümkün değildir. Diğer bilginler gibi o da sülâsî kalıbı birinci sırasına yerleştirmiş, “hulûs, halâs” mastarlarından söz ettikten sonra, bir şeyin bir şeye, ya da bir yere takıldıktan sonra kurtulmasına, mesela boğaza takılan kemikten kurtulmaya “halâs” denildiğini, bildirmiştir. (Lisan,7/26) Herkesin yaşayabileceği bu somut durumun zihinsel algısı daha da etkili olmaktadır. Halk arasında söylenen “ Boğazdaki kılçık gibi takılma!” ifadesi olumsuz bir durumu, kişinin sıkışmış halini açıklaması açısından güzel bir örnektir.

Fiili ziyadeli, dörtlü bablara nakleden bilginimiz “if’âl ve tef’îl” kalıplarına da aktararak ihlâsın içinde katıksız, muhabbet ve meveddetin olduğunu belirtmektedir. Tüm dünyevî takıntılardan kurtulup, saf, temiz bir sevgiyle dinî inancı Allah’a has kılmak olduğunu belirttikten sonra, ihlâs kavramının içinde mutlak bir ihtiyarın da olduğuna da işaret etmektedir.(Lisan, 7/26)

İbnu Manzur, if’al babından meful isim olan “muhlas” kalıbına verdiği anlam da ilgi çekmektedir: Allah’ın seçip kirlerden halis kıldığı zata “Muhlas” denildiğini bildirmektedir. Ayrıca “Muhlis” kavramı ise halis olarak Allah’ı birleyenlere denildiğini gibi, ibadeti sadece Allah’a has kılana denildiğini beyan etmektedir. Kavram olarak “ihlâs”ı tanımlayan bilginimiz, kavramın tevhit kelimesinin açılımı olduğuna da işaret etmiştir. (Lisan, 7/26)

Ünlü dilcimiz Mütercim Asım “Halasa” mazi fiilinden türettiği “hulûs” mastarı ile “hâlisa” müennes fail isminden çıkardığı anlamaları şöyle sıralamaktadır: Bu isimler bir şeyin saf ve hâlis olması manasındadır. Katkılı ve bulanık olmaktan uzak olan sıvılara bu sıfat nispet edilir. Birinci babdan ismi fâil anlamında kullanılan “hâlis” ve “sâfî” eşit anlamlara sahiptirler. Ancak aralarındaki ince bir fark, sâfî, tabiatında temiz ve katışıksız olana denirken; hâlis, daha önce katışık ve bulanık olduğu halde sonradan asliyetine rücû eden sıvılara denir. Bunlara ilaveten bir anlamı daha da vardır ki, o da vâsıl manasıdır; hâsıl demek vâsıl demektir. (Asım Efendi (ö.1236/1820), Kâmus Tercemesi, İstanbul, 1304, 2/1168) Bununla anlatmak istediği amaca ulaşmayı kast etmiştir.

Kavramın temel anlamları: tahsis etmek, temizlemek, saflaştırmak, intihâb, yani ihtiyar etmek, salim olmak, kurtulmak, sevgiyle yönelmek, kirlenen bir şeyin temizlenmesi, içten karşılıklı muhabbet, iç doygunluk, semiz yani güçlü kuvvetli olmak, ulaşmak, lekesiz beyaz renk, duru su manalarına geldiğini öğrenmiş olduk.

KAVRAM OLARAK İHLÂS

Dil bilginlerimiz, kelimelerin kökleri üzerinde derinlemesine analiz ve sentez uygulamaları yaparken, önemli bir kavram olan ihlâs üzerinde de durmuşlar onu kavramlaştırmaya çalışmışlardır. Erken dönem dilcilerimizden Halil b. Ahmed, Allah için katışıksız ve saf bir tevhit inancının ihlâs olmasının sebebi, Kur’an’ın 12. Suresine ihlâs isminin verilmesi Allah’ı yaratılmışlara benzemekten arındırmasından dolayıdır, demiştir. (Kitâbü’l-‘Ayn, 4/186-187)

Cevherî, ihlâs taatta riyanın terkidir, (Es-Sıhâh, 3/1037) derken İbnu Manzûr, tüm dünyevî takıntılardan kurtulup, saf, temiz bir sevgiyle dinî inancı Allah’a has kılmak olduğunu belirtmiş, İhlâs kavramının içinde mutlak bir ihtiyarın da olduğuna işaret etmiştir. (Lisan,7/26)

Anadolu ulemasından Mütercim Asım’ın kavramsal tanımı ise, ihlâs, bir nesneyi hâlis, temiz kılmak manasındır. İbadetleri başka maksatlardan uzak tutup sadece Allah’a yönelmektir, ifadeleriyle tanımlamıştır. (Asım, Kâmus, 2/1169)

Dilcilerin yanında kavramlar üzerine fikir yürütenlerden biri olan Seyyid Şerif Cürcânî (ö.816/ 1413), kavramı hem sözlük olarak ele almış, hem de terim olarak ele almıştır: ihlâsın sözlük anlamı taatlarda riyanın terk edilmesidir. Terim anlamı ise, kalbin manevî kirlerden temizlenmesi ve arındırılmasıdır. Konunun daha iyi anlaşılması için müellif ayetteki sütün kan ve fışkı arasından hiçbir şeye karışmadan akıtılmasını örnek olarak vermiştir. (Nahl, 16/66) Sütün saflığı kan ve fışkının ona karışmamasıdır. Bilginimiz pratik hayattan da misaller vermekte ve şöyle demektedir: Fudayl b. Iyâz (ö.187/803), erken dönem etkili bir tasavvuf erbabıdır, dedi ki; insanlar için bir ameli terk etmek riyadır, o ameli insanlar için işlemek de şirktir. İhlâs bu ikisinden de uzak olmaktır. Gerçek ihlâs, amel için Allah’tan başka şahit istememektir. (Kitâbü’t-Ta’rifât, Tah.: M. Abdurrahman el-Mar’aşlî, Beyrut, 2007, 70) çağdaş bilginlerimiz de ihlası ibadet ve iyilikleri gösterişten ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah rızası için yapmak olarak tarif etmişlerdir. (Bekir Topaloğlu - İlyas Çelebi, Kelam Terimleri Sözlüğü, İstanbul 2010, 145)

KUR’AN’DA HULȖSUN OLUŞTURDUĞU ANLAM ÖRGÜSÜ

İnancımızın, kültürümüzün temel referansı olan Kur’an’da “hulȗs” mastarından farklı kalıplarda türemiş kelimelerin geçtiği ayetlerin toplam miktarı otuz civarındadır. Bu türevlerin çoğunluğu isim olmakla birlikte fiil olarak üçlü, yani sülâsî formda bir ayette (Yusuf, 12/80); dörtlü, yani rubâî kalıpta iki ayette, (Nisa, 4/146; Sad, 38/46); altılı, yani südâsî babda ise bir ayette (Yusuf,12/54) zikredilmiştir. Dikkat çekici bir durum bu ayetlerden sadece birinde fiilin faili Allah (cc), (Sad, 38/46), diğerlerinin faili ise beşerdir. Bu vurgudan anlıyoruz ki, ihlâslı olmak insanın kendi elinde ve sorumluluğunda olduğu soncunu çıkarabiliriz. Biz kendimiz, kendi istek ve irademizle niyetlerimizi, amellerimizi ve ibadetlerimizi temizlemek mecburiyetinde olduğumuzu anlayabiliriz. Her işimizde olduğu gibi elbette ki, Allah’a dayanacağız ve Ondan yardım isteyeceğiz ama niyet ve amel bizden izin ve yardım Allah’tan olacaktır. Çoğu kez bizler işi Allah’a havale ederek gizli bir mürcilik gibi, kendimiz atıl olarak beklemekteyiz. Ayetlerden çıkan sonuç bu Kur’anî bir davranış olmadığıdır.

Kavramın daha iyi anlaşılması ve detaylandırılması bakımından yeni bir tasnife gitmek uygun olabilir. Ayetlerin etimolojisini gözeterek, bulundukları siga/kalıp formlarını da nazara alarak etkin, edilgen ve toplumsal ihlâs kavramlarını belirleyip tanımlamaya, adlandırmaya çalışabiliriz. Buna göre ihlâs kavramını kelime yapısı olarak Kur’an’da fiil ve isim olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Fiil grubu içinde bablar olarak, sülâsî birinci babtan lazım, yani edilgen(lazım) anlamında mekkî bir surede tarihî bir vak’ayı, Yusuf (as) kardeşlerinin çaresizliğini anlatmaktadır. (Yusuf,12/80) Rubâî, yani dörtlü kalıpta ifâl babından iki formda zikredilmiştir. Bunlardan biri cemi müzekker gâib olarak medenî bir sure olan Nisa, 4/146 geçmektedir. Bu ayetin hem medenî olması hem de cemi gâib formunda verilmesinin yanında, münâfıkların ahiretteki çaresizliklerinin anlatılmasından sonra, tövbe edip amellerini düzeltip Allah’a sımsıkı sarılıp, dinlerini sadece Allah’a has kılanların müminler ile birlikte ahirette olacakları vurgulanmaktadır. Bu ayetin üzerinde çok geniş ve dikkatli olarak durmak gerekir. Çünkü konumuzun ifadesi bu ayette yatmaktadır. Müfessirlerin ayeti açıklamalarına baktığımızda Mukatil b. Süleyman (ö.150/767), ayetteki dini İslam, ihlâsı da Allah’a şirk koşmamak olarak yorumlamıştır. (Tefsir, Tah. : Ahmed Ferîd, Beyrut, 1003, 1/266) Taberî‘nin ayetin “ …dinlerini sadece Allah için yapanlar/yaşayanlar…” bölümünün yorumunu, taatlerini ve amellerini yalnız Allah için yaparlar, amellerindeki muratları sadece Allah’tır. Onlar insanların görmeleri, onların memnun olmaları için ibadet yapmazlar. (Tefsir, 7/622)

Diğeri de mütekellim sigasının çoğul formuyla “…biz onları temizledik/ihlâlı yaptık…” (Sad, 38/46) buyrulmaktadır. Ayette ihlâsı yapan fâil Allah olup İbrahim, İshak ve Yakup peygamberlerin (as), güç ve basiretlerini ve seçilmişliklerini hatırlatmakta, risâlet ve nübüvvet makamlarının donanımı tasvir edilmektedir.

ETKİN İHLÂS

Özellikle de ifâl babından gelen ve ihlâsın failinin bizzat insanın kendisi olması ve fâil ismin etken fiil gibi amel etmesi sebebiyle, fâil isim durumunda bulunan kalıba etkinlik anlamı verdik. İhlâs aktivitesi başka bir kaynak ya da kudretten değil, inanan insanın bizzat kendi yüreğinden ve niyetinden kaynaklanmasına böylece işaret etmek istedik. Günümüz Müslümanlarını motive edecek ve insanlık yarışında öne çıkaracak etkin ve aktif bir ihlâsın ilk modeli, şüphesiz Allah’ın Peygamberi Hz. Muhammed (as) olduğunu belirtmek gerekir. Ayetlerden de bunu açık olarak anlıyoruz. Bununla birlikte mü’min insanın imandan aldığı motivasyon ile kendi ihlâsını kendisinin oluşturması gerektiğini, bunu yaparken tarih sürecinde ve toplum hayatında örnek alacağı alimlerin, Müslüman kardeşlerinin olması ona hem zevk hem de şevk vereceğini bilmesi gerekir.

Sıfat isim olarak Kur’an-ı Kerim iki farklı kalıbı kullanmaktadır. Yine bunlardan birsi sülâsî kalıptan, diğeri de ziyadeli baptan sıfat isimdir. Öncelikle üçlü kalıbı ele almamızın sebebi, onun asıl olmasındandır.

Sülasî kalıpların birinci babından türetilen sıfat isim “Hâlis” kelimesi Kur’an’da müzekker olarak iki surede zikredilmiştir. Bunlardan biri Nahl, 16/66 ayet, diğeri de Zümer, 39/3 ayetidir. Kur’an’ın temel amaçlarından biri varlık âleminin amacını ve sebebini anlatmaktır. Bu konu Nahl Suresinde iki ayet öncesinde Kur’an-ı Kerimin temel işlevi olarak belirlenip, yağmurdaki ilâhî esrarı beyan ettikten sonra, biyolojik bir mucizenin oluşup gelişme sürecine işaret etmek maksadıyla, kan ve fışkı arasından süzülen “lebenen hâlisan: hâlis süt”ü görüşlerimize sunmaktadır. Ancak bu hâdise biyolojik bir olguyu ifade ettiğinden, genellik ifade eden formuyla gelmiştir.

Allah’ın son dininin temel özelliğini anlatan, Zümer Suresindeki “ed-Dînü’l-Hâlis: Hâlis Din”in Allah’a (cc) aidiyeti vurgulanması günümüz anlayışında dikkatle üzerinde durulması gereken mühim bir tanımlama olarak durmaktadır. Elbette ki gelişen hayatın kavramlara yüklediği tarihi anlamlar bulunmaktadır, bulunacaktır. Ancak çok rahatlıkla ve ısrarla dost ve düşmanın itirafıyla söyleyebiliriz ki, hâlis dinin temel kaynağı Kur’an, nüzul dönemindeki asliyetini ve dönüştürme gücünü tüm tazeliği ile koruduğu dost ve düşmanca teslim edilmiştir. Müfessirlerimiz bu hâlisliği kendi anlayışlarına göre yorumlamışlardır:

Mukatil, halis olmayı tevhit ile açıklayarak, diğer dinler halis değildir, çünkü onlar tevhit dini değildir, (Tesfsir, 3/126) derken; Taberî tevhidi açıklama hakkı, sadece Hâlis Dinin hakkıdır, demek suretiyle İslam’ın güçlü ve merkezi misyonuna işaret etmiştir.

Günümüzün din anlayışlarına çok etkili bir tanım getiren ayete büyük kelam imamı Mâturîdî’nin (ö.333/944) yorumu dikkate değerdir. İki yönden ayete yaklaşan ünlü imam tüm alanlarda vahdaniyet ve ulûhiyet şehadeti sadece Allah’a mahsustur demek suretiyle, şirke hiçbir yerde fırsat vermemiştir. Diğer yorumu da, Allah’ın dini olan “hâlis din” bürhan ve hüccetler üzerine ikame edilmektedir. Diğer dinler ise böyle değil, onlar kuruntular ve temenniler üzerine bina edilmektedirler.(Te’vîlâtü’l-Kur’an, Tah.: Mustafa Yavuz, İstanbul, 2008, 12/291) Bu açıklamalar İslam’ın bürhan ve hüccetlerle anlatılması gerektiği vurgusunu öne çıkarmaktadır ki, o da varlıkla Kur’an arasında sıkı bağlantıların kurulmasını gerektirmektedir.

Ancak sofî müfessir Kuşeyrî (ö.465/1072), hâlis dinin tamamı Allah’a aittir. Onda kul için bir pay yoktur. Eğer kul dine kendinden bir şey ilave ederse o din ihlâstan uzaktır.(Abdülkerim el-Kuşeyrî, Tefsir, Tah.: Said Kuteyfe, ?,?, 5/272) Müfessirin bu soyutlayıcı yorumundan anlıyoruz ki, İslam dini eklektik değil bütüncüldür, o anlaşılır ve yaşanır.

Sıfat isim olan fâil kalıbın müennesi, yani dişil formu “hâlisa” Kur’an’da beş surede yer almıştır. Bunlar sırasıyla Bakara, 2/94; Enam, 6/139; Araf, 7/32; Ahzab, 33/50 ve Sad, 38/46 ayetleridir. Mezkûr ayetlerde geçen “Hâlisaten” isminin anlamı sadece muhtas, yani özel olmak anlamına gelmektedir. Mesela: “Dediler ki, bu hayvanların karınlarında olan yavrular sadece erkeklerimize özeldir, kadınlarımıza haramdır” (Enâm, 6/139) ayetinde olduğu gibi. İhlâs kavramının merkezî manasının anlaşılmasında referans verilen ayetlerle daha net anlaşılmaktadırlar. Bu mesele konumuzun detayı olduğundan üzerinde durmak istemiyoruz.

MUHLİS

Tebliğimizin asıl konusunu teşkil eden ihlâs mastarının sıfat ismi Kur’an’da tekil olarak üç ayette bulunmaktadır. Bunların tamamı da Zümer Suresinde olup, 2, 11 ve 14 ayetlerdir. Ayetlerde ihlâsın aktif ibadet kavramı ile birlikte zikredilmesi, ibadet ile ihlasın birbirini tamamlayan ruh ve cesed mesabesinde olduğuna işaret etmesi yönüyle, büyük bir önem arz etmektedir. Muhlis ismi sekiz ayette de cemi olarak zikredilmektedir. Öncelikle müfret olanların yorumları üzerinde durduktan sonra çoğul olanları ele almak istiyoruz.

Yine Mukâtil, üç ayette geçen “muhlisan” sıfat ismini muvahhit olarak yorumlamıştır. (Tefsir, 3/126, 129)

Ünlü müfessir Taberî, Zümer suresinin ikinci ayetini bir bütün olarak ele alıp daha geniş açıklamıştır: “Ey Muhammed biz Kur’an’ı Hakkı ve adaleti emreden bir kitap olarak indirdik. Onun hakkı ve adaleti emretmesinden dolayı senin ibadetin sadece Allah’a ait olmalıdır. Çünkü din onundur. Zararı ve yararı olmayan putlara yapılan ibadet gibi ibadet etmemelisin. Ey Muhammed taatla Allah’tan kork, ulûhiyeti ona has kıl ve sadece ona ibadet et; puta tapıcılar gibi ibadetinde başka birini Ona ortak yapma! (Tefsir, 20/154-155)

Aynı Surenin (Zümer, 39/11) diğer bir ayetinde: “De ki, ben dini Allah’a özel kılmakla emrolundum” ayetinin yorumunda Taberî şöyle diyor: Ey Muhammed, kavminin müşriklerine şöyle söyle: Sizin taptığınız tanrıların ve benzerlerinin hepsinin dışında, ibadeti sadece Allah için yapmakla emrolundum. “Müslümanların ilki olmakla memurum.” (Zümer, 39/12) ayetinin tefsirinde yine Taberî, Hz. Peygamber’e tevhid’e boyun eğme, ibadeti sadece Allah için yapma, Allah’tan gayri bütün tanrılardan uzak durma konusunda Müslümanların ilk örneği olmakla emrolundu. (Tefsir, 20/180) Zümer, 39/14 ayetin yorumunda ise Taberî, ki bu ayetin manası “De ki, dinimi Allah’a has kılarak ibadet ediyorum.” Ey Muhammed şöyle söyle: ibadetimi ve taatimi sadece Allah için yapıyorum. Ona hiçbir kimseyi ibadetimde ortak yapmıyorum. Ulûhiyette tek olarak onu kabul ediyorum, ondan başka ilahlardan ve benzerlerinden uzaklaşıyorum. Ey kavim siz putlardan ve diğer taptıklarınızdan istediğinize tapınız. İbadetinizin sonucunu Rabbinize kavuştuğunuz zaman göreceksiniz. (Tefsir, 20/181) Tüm bu ayetlerde ve ayetlerin yorumlarında ihlâsı yaşayan, başka bir ifade ile icra eden model fâil Hz. Peygamberin (as) bizzat kendisidir.

Mâturîdî’nin bu ayet hakkında biraz önce de belirttiğimiz gibi iki yorumu bulunmaktadır. Biri ayetin asıl manasının itikada konu olmasıdır. Bu da bütün ibadet ve taatleri başka birini ortak etmeden sadece Allah için yapmaya inanmaktır. Diğer yorumu da muamelenin konusu olmasıdır. Tüm muamelat alanındaki taat ve ibadetlerde hiçbir kimseyi şerik yapmadan sadece Allah için yapılmış olmasıdır. Onun beyanına göre te’vîl ehlinin ortak yorumu vahdâniyet ve ulȗhiyetin tüm varlık âleminde, her şeyde ikame edilmesidir. (Te’vîlâtü’l-Kur’an, 12/290)

Mutasavvıf Kuşeyrî, hâlis ibadetin huşu gayesiyle Allah’ın emriyle tamamlanması gerektiğini belirttikten sonra, hâlis ibadetin nefis, kalp ve ruh ittifakıyla olacağını ifade etmektedir. Bunların her birinin de tanımını yapan müfessir şöyle demektedir: Nefisle olan ibadet kurallarına uyup noksanlıktan uzak olması; kalple olan başkalarının gözlerinden uzak olması, onu kimsenin görmemesi; ruh ile olan ibadetin ihlâsı ihtisas talebinden de temizlenmiş bir ibadet türü olmasıdır. (Kuşeyrî, Tefsir, 5/272) Kuşeyrî bu tanımla bütüncül bir ibadet kavramı sunmuş olmakta, ihlâsı ibadetin tüm boyutlarına yerleştirmektedir. Kanaatimce ihtisas talebinden uzak olmasıyla o, yaptığı ibadetin sadece kendisi tarafından yapıldığını ve başkasının böyle bir ibadet yapamayacağı anlayışından uzak olması şeklinde anlayabiliriz.

Muhlis kavramının çoğul olanı da kendi arasında iki gruba ayrılmakta, biri ihbârî olarak bulunmaktadır. Mü’minlerin ağzından (…bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Biz ihlâslı insanlarız…” (Bakara, 2/139) buyrularak Müslümanların diğerlerinden farklı bir konuma yerleştirildiklerine işaret edilmektedir. Ayetin medenî bir ayet olduğu da göz önüne alındığında Müslümanların hem kendilerini hem de amellerini bu ayetle deklare ettiklerini, onların hayat anlayışının ve eylem kalitesinin açıkça belirlendiğini görmekteyiz.

Yedi isimden altısı, dua kavramıyla birlikte zikredilirken, (Araf, 7/29; Yunus, 10/22; Ankebut, 29765; Lokman, 31/32; Gafir, 40/14, 65) bir ayet de (Beyyine, 98/5) ibadet kavramıyla birlikte geçmektedir. Ayrıca yedi isim hal durumundadır. Sekiz ayetten yedisinde ihlâs kavramının cümle içinde hal olarak gelmesinin ince bir nüktesi olabilir. O da ihlâsın terk edilmeyecek bir hayat tarzı olması gerektiğidir. İman, hayatının beslendiği, ubudiyet lezzetinin fark edildiği bir haldir. Filolojik bir kavram olan “hal”in temel özelliklerine baktığımızda genellik ifade eden müştak, yani türemiş bir sıfattır ve sahibinin eylem anındaki durumunu açıklamaktadır. Cümleden şeklen ayrı gibi görünse de mana yönüyle cümlenin tamamlayıcı bir unsurudur. Ancak halin tercihen türemiş bir isim olması, hatta fail isim olması, eylem ile beraber bulunması gerektiğinin en önemli bir gerekçesidir. Daha açık söylersek, dua ile ihlâs, ibadet ile ihlâs birbirinden hiçbir zaman ayrılamazlar; ayrıldıklarında istenilen sonuç istihsal edilemez.

Bakara, 2/139 ayetinin yorumunda Taberî biz ona ihlâsla ibadet ve taat eder, başkasını ona ortak yapmayız; ondan başkasına da ibadet etmeyiz, (Tefsir, 2/608) yorumuyla ihlâsın kavram anlamına katkı sağlamıştır. Bu içerik Müslüman amelinin temel özelliğidir.

Bir önceki ayette geleneğin tenkidini yapan Kur’an, Araf,7/29 ayetine emir formuyla başlayıp, adaletin ikamesini talep ettikten sonra, her namazda kıbleye dönülmesini, dua ederken tevhit inancına bağlı kalmayı, yani dini Allah’a has kılmayı emrettiği görülmektedir.

Başka bir ayette (Yunus, 10/22) insanların kuvvetli bir tehlikeyi fark ettiklerinde tüm samimiyetleriyle Allah’a yalvardıklarını beyan etmektedir. Ankebut, 29/65 ve Lokman, 31/32 ayetlerinde de aynı durum tekrarlanmaktadır. Bu ayetlerde korku psikolojisiyle, çaresizlikten gerçeğe yönelmek zorunda kalanların durumu beyan edilmektedir. Müslüman çıkmazın, çözümsüzlüğün olduğu yerde Allah’ın kapısına giden biri değil, onun kapısından başka bir kapıya hiçbir zaman ihtiyaç duymayandır. Muhlis mü’min de budur. Ancak Gâfir, 40/14 ayette gerçek bir mümin olma bilinciyle Allah’a inanların, kâfirlerin muhalefetlerine rağmen ihlâsla dua etmelerinin istenmesi konun büyük bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Aynı surenin diğer bir ayetinde (40/65) tevhit bilincinin zirvesine ulaşan mü’minin ihlasla Allah’a dua etmesi ve hamdin âlemlerin Rabbine mahsusu olduğunu bilmesi istenmektedir.

EDİLGEN İHLÂS

Edilgen ihlâstan kastımız, eylemin başka bir kudretten gelmesi, yani Allah’ın onları temizlemesi ve yönlendirmesi anlamında kullanıyoruz. Mefȗl isim olup müfret olarak sadece Meryem Suresi, 19/51 ayetinde Musa (as) işareten zikredilmektedir. Musa’nın(as) hem resul hem de nebi sıfatlarının zikriyle onun “muhlas”, yani seçilmiş ve temizlenmiş olduğu belirtilmektedir. Cemi formunda zikredilenler ise şu surelerde bulunmaktadır: Yusuf, 12/24; Hicr, 15/40; Saffât, 37/40, 74, 128, 160, 169; Sad, 38/83 ayetlerinde çoğul olarak bulunmaktadırlar.

Hz. Yusuf’u (as) haber veren ayetin anlamı: “…..o bizim muhlas kullarımızdandır…” (12/24) Taberî “muhlas” kavramını nübüvvet ve risalet görevi için temizlenmiş ve seçilmiş kullarımızdan bir kuldur, açıklamasını yaptıktan sonra kelimenin okunuşuna yer vererek şöyle demektedir: Basra’nın bazı karileri kelimeyi “muhlisan” yani lam harfinin kesresiyle, yani fail sıfat isim halinde okumuşlardır. Bu durumda anlam, Yusuf (as), tevhidimizi, ibadetimizi temizleyen, bize şirk koşmayan ve bizden başka hiçbir şeye ibadet etmeyen kullarımızdan bir kuldur. Taberî iki kıraatinde doğru olduğunu, ayetin iki şekilde okunabileceğini bildirmektedir. (Tefsir, 13/100-101)

Birinci okunuş üzerinde duracak olursak ki, bu gün Mushaflarda böyle yazılıdır, edilgen bir formdur. Yani Allah (cc), Yusuf’u (as) ve diğer peygamberleri özel olarak nübüvvet ve risâlet için hazırlamıştır. Dolaysıyla bu makam, vehbî bir makamdır, kesbî olmadığından buraya hiçbir kimse çıkamaz. Ama ikinci kıraatta ise, kul kendisini temizleyerek elbette ki, peygamber olamaz, ama Allah’a sadık ve halis bir kul, yani Allah’ın seçkin kullarından biri olabilir.

İblisin azdıramayacağı kullar “muhlas” yani Allah’ın seçtiği kullardır. (Hicr, 15/40) Bir önce beyan ettiğimiz gibi iki kıraat olduğundan burada şeytanın etkileyemeyeceği kullar, muhlis mü’minlerdir. (Taberî, Tefsir, 14/68-69)

Kur’an-ı kerimde muhlas kulların mükerreren zikredildiği sure Saffât Suresidir ki, beş kez tekrarlanmaktadır. Farklı anlamlar ifade eden bu tekrarlarda, (37/40) Allah mahlûkatı yaratığı günde, onları seçti ve onlara saadeti yazdı, onlara azap tattırmayacaktır. (Taberî, Tefsir, 19/529); diğer ayette (37/74) Allah onları temizledi, (Taberî, Tefsir, 19/558-559); başka bir ayette (37/128) ise Allah onları azaptan kurtardı. (Taberî, Tefsir, 19/618); bir ayette de (37/160) Allah onları rahmeti ve cenneti için yaratı. (Taberî, Tefsir, 19/558-559) Ayetlerin tamamında kullar Allah’a izafe edilmiş has kullar olarak gösterilmiştir. Taberî’nin kıraat yorumu bu ayetlere de uyguladığımızı zaman gerçek imanı elde etmiş, ihlâsla kendilerini bezemiş insanların Allah’ın rahmetinin koruması altına girmeleri her zaman imkân dâhilindedir.

Ancak son bir ayette farklı bir durum vardır. Müşriklerin ağzından aktarılarak ifadelendirilen ayet: “Eğer bizim yanımızda da geçmiş kavimlere ait kitaplardan olsaydı bizde Allah’ın seçilmiş halis kullarından olurduk.” (37/169) Bu ayetten anlıyoruz ki, müşrikler bile ilâhî kitapların toplumsal dönüşümün temel dinamiği olduğunu itiraf etmektedirler. Buradan hareketle imanımızın ikmali, ihlâsın itmamı için tek çaremizin Kur’an’a dayalı bilgi olduğunu açıklıkla belirtmemiz gerekmektedir.

TOPLUM İHLÂSI

İslam üzerine sosyal etütler yapan bilim adamları sübjektif ve objektif din olgusundan söz etmektedirler. Bireyin özel anlamda yaşadığı dindarlığı enfüsî bir boyut olarak ele alırken, diğer taraftan objektif, yani âfâkî anlamdaki dindarlığı da toplumla birlikte, cemaat halinde yaşandığın açıklamaktadırlar. Buradan hareketle İslam’ın hem ferdî hem de toplumu, düzenleyici, dönüştürücü ve yönlendirici özelliğine dikkat edilmesi gerekir. Din Allah’la kul arasından başlayarak toplum hayatının tüm aktivitelerini kapsayacak şekilde kural ve kaideler koyup zamanı yoğurduğunu, geleneği de yönlendirdiği bilinmektedir. İbadetler sübjektif din ile objektif din arsında köprüdürler. İbadetsiz din olmadığı gibi, ihlâsız ibadet de amel de ferdi de cemaati de Allah’ın istediği sonuca götürmez. Toplum ve ferdin tüm aktivitelerinin merkezine ihlâs gibi bir değer yerleştirildiğinde, maddî ve manevî verimliliğin hesabını yapmak artık mümkün olamayacaktır. Konumuzla bağlantılı olan ayetlerin bize cemaat ihlâsını mükerreren sunmaktadırlar.

Kavramının Kur’an’da verilen toplam ayetlerin üçte biri müfret, üçte ikisi de çoğul/cemi olarak bulunmaktadır. Bundan çıkarabileceğimiz mühim bir sonuç ise toplumun ihlâsın kazanılmasında, yaşanılmasında ve devam ettirilmesinde önemli bir yere sahip olduğudur. Asır suresinde hakkın ve sabrın yaygınlaştırılması için mü’minler karşılıklı dayanışma içerisinde olmaları gerektiği gibi, ihlasın yaşanması ve yaygınlaştırılmasında karşılıklı muavenette bulunmaları gerekmektedir.

Sülâsî ve ifâl babındaki formlarda fiiler hem mazi hem de çoğuldurlar. İsim formundaki kavrama gelince sekiz ayette çoğul, yani cemi kalıbında yer almıştır. Bunlar Bakara, 2/139; Araf, 7/29; Yunus, 10/22; Ankebut, 29/65; Lokman, 31/32; Gafir, 40/14, 65; Beyyine, 98/5 surelerinde bulunmaktadır. Diğer taraftan edilgen sıfat durumdaki isimlerin tamamı ki, bunlar da sekiz ayettir, “…Allah’ın muhlas kulları…” olarak zikredilmektedirler ve çoğuldurlar.

Bakara suresinde amel kavramıyla birlikte ihbârî bir durumda gelmesi, diğer ayetlerde dua, ibadet kavramlarıyla bağlantılı olarak verilmesinin ilâhî mesajlarla yüklü olduğunu hatırlatmakta yarar olduğunu düşünmek gerekir.

SONUÇ

Hayatın anlam kazanması, ya da varlığın anlamlı olmasının şartı olarak kutsala inanmanın gerekli olduğunu savunanların yanında, kutsal olmaksızın da anlamlı bir hayat olabileceğini savunanlar her zaman az da olsa olagelmiştir. Ancak son zamanlarda deneysel bilimlerin insana verdiği gururdan dolayı anlamın kaynağının insanın kendisi de olabileceği konusunda iddialar ileri sürülmüştür. Bunlardan hiç birisi insanın iç dünyasını doyuracak, metafizik beklentisini bütünüyle karşılayacak, dünyevî ve uhrevî niyet ve eylemlerini, ihlâs gibi, sübjektif ve objektif alanda temizleyip, arındırıp, özleştirerek insanla bütünleşen bir amaca ve hedefe yönlendirmesini sağlayamayacaktır. Bunu fark eden bir Batılı felsefeci “Bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” demişti. İslam dünyası için de, Müslümanları ancak gerçek anlamda bir ihlas kurtarabilir, demekten başka sözümüz yoktur.

 

popüler cevapdünya atlası