İHLASIN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Eklenme Tarihi: 02 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 13 Ekim 2019

Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK'in Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

GİRİŞ

Kelime anlamı olarak ihlâs (fidelity), “katıksız olmak, arıtmak, samimiyet göstermek, vefalı davranmak, gösterişi terk etmek” demektir.

Istılah (terim) anlamı ise, kulun Allah’a yönelmesinde itikat ve amel yönüyle doğru olmasıdır.[1]

Allah’ın yanında amellerin kabul olması için ihlas şartı getirilmiştir.[2] Hz. Peygamber de amellerin (iyi ve halis) niyetlere bağlı olduğunu ifade etmiştir.[3]

Bütün peygamberlerin temel özelliklerinin başında ihlaslı olmaları vardır. Ayrıca onlar, bütün yaptıklarının karşılıklarını Allah’tan beklemişlerdir.[4]

İhlaslı olanlar Allah yolunda olanca gücüyle severek çalışır ve bu yolda alaycıların alayından korkmaz.[5]

İhlaslı olmanın bir ölçüsü de Allah’ı ve Peygamberini sevmektir.

Bir keresinde birisi Hz. Peygambere gelerek “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye bir soru sorar. Hz. Peygamber onun sorusuna karşılık şöyle bir soru yöneltir:

-Sen kıyâmet için ne hazırladın?

O da şöyle cevap verir:

-Namaz, oruç ve sadakadan pek bir hazırlığım yok. Yalnız Allah ve Rasûlünü severim.

Böyle deyince Hz. Peygamber şöyle bir açıklama yapar:

-Sen sevdiklerinle berabersin.

Ne var ki hayat, kimin daha güzel bir davranışta bulunacağını ölçmek için bir imtihandır.[6] Onun için de ihlasın önünde bir takım engeller vardır.

Bunların neler olduğunu şu başlıklar altında ele alabiliriz:

1. Münafıklık (İki Yüzlülük)

Münafıklık, Arapça “nefag” kelimesinden türetilmiştir. Bunun anlamı, tavşan ve fare gibi hayvanların yerdeki inleri ve saklanacak yerleri için iki veya daha çok delik açmalarıdır. Şayet düşmanları bunlara birinden girip zarar verecek olursa, öbür delikten çıkıp kurtulacaklardır.

Istılah olarak anlamı ise, ikiyüzlülük yani insanın içinin dışına uymamasıdır.

İşin iman boyutu ise, dışı Müslüman, içi kâfir olan kişinin vasfıdır.

Amel boyutu ise, bazı kişilerin nifak alametlerini taşımasıdır. Bunlar hadiste şöyle zikredilmiştir:

a. Konuştuğunda yalan söyler.

b. Va’d ederse (sözünden) döner.

c. Kendisine (bir şey) emniyet olunursa, hıyânet eder.[7]

2. Riya

Riya Arapça “الرؤية“ kökünden türetilmiştir. “Görme, görünme, görüntü” anlamına gelmektedir.

Bu tabiî ki normal bir görüntü değil.

Ya nasıl bir görüntü?

Şüphesiz, başkaları görsün ve duysun diye sergilenen bir görüntü.

İslâmî anlamda riya, Allah’a beğendirilmesi gereken bir amelin başkalarına beğendirilmeye çalışılmasıdır.

Bu konuda Kur’an’da şöyle bir uyarı var:

“… Kim Allah’a kavuşmayı ümit ediyorsa, sâlih amel işlesin. Ve Rabbına ibadette de kimseyi O’na ortak etmesin!” [8]

Yine Allah Kur’an’da, cimrileri, cimriliği tavsiye edenleri ve Allah’ın kendilerine bağışladığı nimetleri saklayanları sevmediği gibi; inanmadığı halde, sırf gösteriş için harcama (yardım) yapanları da sevmediğini bildiriyor.[9]

Hâlbuki Allah, kulluğun sadece ve sadece kendisine yapılmasını, yardımın da yine kendisinden dilenmesini istemektedir.[10]

Hz. Peygamber, “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir” buyurur. Sonra bunun ne olduğunu sorarlar. O da “riya” diye cevap verir.[11]

Sosyal hayatta riyanın pek çok türleri vardır. Meselâ bazı kişiler bir fırsatını bulup kendi meziyetlerini, yüksek makamlarda akrabalarının olduğunu, soyunun önemli yerlere dayandığını ve çoluk çocuğunun özelliklerini duyurmak ister.[12]

Değişik yollara başvuranlar da var.

Öyleleri var ki, illa son haccını dile getirecek. Kimisi de bir şekilde gece namazları kıldığını ifade edecek!

Bir zamanlar, önemli mevkileri işgal etmiş iki kişi tanımıştım. Bunlar konuşmalarına genelde şöyle başlarlardı:

Dün vali bey ya da garnizon komutanıyla yemek yerken…

Tabiî ki bu tip davranışlar bir hastalıktır.

3. Tutarsız Söz ve Filler

Her devirde, insanların söz ve davranışlarının tutarlı olması, beğenilen ve değer verilen bir davranıştır. Aksini yapanlar ise hep kınanmışlardır.

Kur’an bu konuda şöyle bir eleştiri getirir:

-Ey İnananlar! Kendi yapmadıklarınızı niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şey Allah katında büyük bir tiksintiyle karşılanır.[13]

-İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur muşunuzu?[14]

Hz. Peygamber de, bu tutarsız davranışta bulunanların âkibetleriyle ilgili şu açıklamayı yapar:

Kıyâmet gününde bir adam getirilerek cehenneme atılacak ve karnının bağırsakları çıkacak. Onları eşeğin değirmen taşını döndürdüğü gibi döndürecek. Derken yanına cehennemlikler toplanacak ve: “Ey filan, sana ne oldu? Sen iyiliği emir, kötülüğü men etmez miydin?” Diyecekler. O da: “Evet! İyiliği emrederdim. Ama (kendim) yapmazdım. Kötülükten nehyederdim. Ama (kendim) yapmazdım” diyecekler.[15]

Sözün öze uyması, eğitim açısından da çok önemlidir.

Konuyla ilgili olarak İmam-ı Azam (699-767) hakkında şöyle bir hikâye anlatılır:

Bir keresinde, aşırı bal yemesi dolayısıyla rahatsız olan bir çocuk getirilir. Haliyle bir çare istenir.

Koca İmam, “Kırk gün sonra gelin” diyerek gönderir.

Denilen günde çocuğu getirirler. İmam sadece, “Bal yeme yavrucuğum, olmaz mı?” der.

Gerçekten, bal delisi olan çocuk yemeyi bırakır.

Sonra, bu işin sırrını sorarlar. İmam şöyle cevap verir:

“Bana ilk geldiklerinde, ben de bal yemeyi çok seviyordum. Bırakılıp bırakılamayacağını önce kendi nefsimde denedim. Baktım, bırakılabiliyor; o zaman rahat rahat söyledim.”

Nasreddin Hoca’nın şu nüktesi de çok anlamlıdır…

Hoca kadı (hâkim) iken, iki davalı gelir. Birisi, yanındaki kişinin kulağını ısırdığını söyler. Öteki de, ben ısırmadım; o kendi kulağını kendisi ısırdı, diye iddia eder.

Hoca bunları dinledikten sonra, hemen oturduğu yerden ayrılıp arka odaya geçer. Orada, insanın kendi kulağını ısırıp ısıramayacağını dener. Fakat bu işi yaparken, sırt üstü düşer.

Biraz sonra Hoca, başı sarılı halde davayı görmeye gelir. Ve hemen hükmünü açıklar…

-İnsan kendi kulağını ısıramaz. Şayet bunu yapmaya kalkarsa, sırt üstü düşüp başı yarılır.

4.Madde Hırsı

Deveyi yardan atan bir tutam ottur…

Az tamah çok ziyan getirir…

Madde hırsı, insanın mal istemede ileri gitmesidir Bu duygu insanı çok kazanmaya, haksız rekâbete ve hatta rakip gördüklerini yok etmeye sürükler. “Altında kalanın canı çıksın” anlayışı bundan kaynaklanmaktadır.

Yapılan araştırmalar, çok kazanma hırsının insanın hem maddî ve hem de manevî sağlığını bozduğunu ispatlamıştır.

Bir zamanlar, bir arkadaşımızın ev sahibi ölmüştü. Bir vesileyle ölüm sebebini anlattı. Adam uzun yıllar bir fabrikanın bölge satış bayiliğini yapmış. Her ne sebeptense, o yıl bu yetkisi iptal edilmiş. O da bundan dolayı aşırı strese girmiş ve intihar etmiş.

Sebep aşırı kazanma hırsı ve şöhret…

Yeri gelmişken, bir olay daha zikredeyim.

Bir gün yakından tanıdığım bir müteahhidin Tıp Fakültesi araştırma hastanesine kaldırıldığını duydum. Hem de psikiyatri bölümüne… Yani şu akıl hastalarının tedavi gördükleri yere…

Nasıl olur? Bu adam herkese akıl verirdi. Güçlüydü. Hem parası vardı, hem havası.

Yalnız yaptığı binalar? Tırnağını at, sıvaları baştan sona indir.

Her neyse…

Merakımdan hemen ziyaretine gittim. Bölüm başkanı dostumdu. Özel izin alıp görüşme yaptık.

Baktım, sanki o eski mağrur kişi gitmiş, yerine başka birisi gelmiş. Gözünün biri bir tarafa, öteki başka bir tarafa bakıyor. Biraz da çökmüş. Sürekli bir şeyler mırıldanıyor.

Neyse ki, epeyce bir çabadan sonra beni tanıdı. Ardından sordum kendisine. Neden bu hale geldiniz?

Daha doktora bile anlatmamış. Bu biraz da güven meselesi.

Sonra açıkladı…

O zaman konut kooperatifleri vardı. Aynı zamanda büyük bir yarış da söz konusu idi. Bu o kadar açılmış ki… Dairelerin dükkânların hesabı yok.

Haliyle her ay çok sayıda üyelerden aidat topluyordu.

Derken, bir gün kafasına gelmişler…

Ya bu üyeler bir araya gelip bundan sonra ödeme yapmayacaklarına dair bir karar alırlarsa? O zaman halim ne olur?

Benim de bir sürü mal aldığım yerler var. Onlar da yakama yapışırlarsa? Hem iflas ederim, hem de şerefim şanım beş paralık olur!

Aslında öyle bir şey yok. Tamamen vesvese… Bunları zihninde büyüte büyüte, aklını oynatmış…

Evet, bütün bunlara sebep aşırı mal hırsı![16]

Hiç mi mal edinilmesin?

Elbette ki değil.

Bakınız, Kur’an’da mal edinme değil, “malı çoğaltma tutkusu” eleştiriliyor.[17]

Neden böyle?

Çok açıktır ki insanda bir güç sahibi olma tutkusu var.[18] İşte mal çoğaltma, daha çok bunun için arzu ediliyor.

Peki, aşırı güçlü olununca ne olacak?

En başta, kendi kendine yeterli olacak ve hiç kimseye ihtiyaç duymayacak.

Bir kere bu kesinlikle mümkün değil. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.[19] Tek başına hayatın üstesinden gelemez. Bu özelliğe sahip tek varlık Allah’tır. Sadece O’nun hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Ayrıca, bütün ihtiyaçlar O’nda bitmektedir.[20]

Ama insanın da kendisini böyle görme arzusu hep vardır. İşte o zaman, önü alınamaz bir azgınlık başlamaktadır.[21]

Hz. Peygamber de mal konusunda şöyle bir uyarıda bulunur:

Hakiki zenginlik, mal çokluğundan ibaret değildir. Hakiki zenginlik, gönül zenginliği, yani dünyaya tama’ etmemektir.[22]

Yine Hz. Peygamber dualarında, cehennem, kabir, fakirlik, borçluluk, tembellik imtihanından (fitnesinden) Allah’a sığındığı gibi, zenginlik imtihanından da Allah’a sığınmıştır.[23]

Hz. Peygamber’in şu uyarısı da çok manidârdır.

Diyor ki…

“… Ve ben vallahi, sizin benden sonra şirk koşacağınızdan korkmuyorum. Lakin, sizin dünya hakkında yarış edeceğinizden korkuyorum!”[24]

Mevlanâ’nın mal hırsı konusunda şöyle bir izahı vardır:

Bir testi ne kadar derin sularda yüzerse yüzsün, hiçbir zararı yok. Yeter ki içine su girmesin. İnsan da ne kadar zengin olursa olsun… Bu problem değil. Yeter ki mal kalbinin içine girmesin.

Bu ifade, bir anlamda, İslâm’ın mal karşısındaki tavrını açıklar. Çünkü İslâm, ne maddeciler gibi malın hepsinin belli kişilerde toplanmasını ister, ne de devlette… Mistik düşünce sahipleri gibi maldan kaçmaz da…

Ya ne yapar?

Hep şu duygu içinde bulunur:

Mal Allah’ın bir nimeti ve imtihanıdır. Bir gün bana bunların hesabı sorulacak. Öyleyse bu konuda vazifem nedir?

Kur’an’ın bildirdiğine göre, toplumların refah içinde yüzen kesimi, gönderilen peygambere (uyarıcıya) karşı çıkıp getirdiği İlâhî mesajı tanımıyor. Bir de şöyle söylüyorlar:

“Biz servet ve evlat açısından sizden daha güçlüyüz. Bu durumda bizim cezaya çarptırılmamız söz konusu olmaz.”

Bu tiplere karşı Hz. Peygamber’in şöyle cevap vermesini ister Allah:

De ki: “Şüphe yok ki isteyene rızık kapılarını açmayı da sınırlandırmayı da dileyen benim rabbimdir. Fakat insanların çoğu bunun hikmetini dahi kavrayamaz.”

Yine Allah, insanları kendi katına yükseltecek olan şeyin servet ve soy olmadığını hatırlatır. Sadece iman edenler ve buna uygun salih amel işleyenler kat kat karşılığını göreceklerdir. Ayrıca bunlara, güven ortamında yaşayacakları cennet vaat edilmiştir.[25]

Aslında insan birazcık düşünebilse, malın mülkün, şöhretin, soyun sopun, güzellik ve yakışıklılığın geçici olduğunu görür. Bunların hiç birisi insanı yüceltmez.

Namık Kemal’in şu beyti konuyu güzel ifade eder:

Ne mal iledir, ne sâl iledir?

Beyim ululuk kemâl iledir…[26]

Yunus Emre de bu mal mülk hastalığına tutulanlara şöyle bir hatırlatmada bulunur:

Mal sahibi, mülk sahibi

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan mülk de yalan.

Gel biraz da sen oyalan!

Bu açıdan Said Nursi, kendi hizmet ehline şöyle bir hatırlatma yapar:

“Bu millet, vaktinizi maddi ihtiyaç peşinde koşarak harcamamanız için sizi sadaka ve hediyelerle destekliyor. Sırf hizmetten geri kalmayasınız diye.

Yardım ve menfaat istenilmez. Belki bu ihtiyaçlar bir şekilde karşılanır. Yani verilir. Onun için lisan-ı hal ile dahi istemeyeceksiniz.”[27]

Demek istiyor ki, Rızkın sahibi Allah’tır.

Ya hizmet ehli, hizmeti karşılığı, bir şey isterse ne olur?

Bu tutum ve hareket, nefs-i emmârenin etkisiyle insanın içinde bulunan egoist duyguyu (hodgamlığı) harekete geçirir. Sonra o menfaati başkasına kaptırmamak için gerçek kardeşine ve hizmet arkadaşına karşı bir rekâbet damarı uyanmış olur.

O zaman, yapmış olduğu hizmeti, bir nevi Allah rızası için yapmamış olur ve şu âyetin nehyettiği düşünce ve hareketin içine girer:

“ (Allah buyuruyor ki,) Âyetlerimi, basit çıkarlar karşılığında pazarlamayın.”[28]

Bilindiği gibi bu âyet Yahudiler hakkında inmiştir. Bir nevi onların mal karşısındaki hırsı eleştirilir.

Bakınız, ne yapıyorlardı?

Yahudi hahamları, yaptıkları dinî hizmetler ve verdikleri uydurma fetvalar karşılığında belki para alıyorlardı. Ayrıca bunlar, zenginleri ve ileri gelenleri cezaya çarpılmaktan kurtarmak için, dinlerinin hükümlerini tahrif etmekteydiler.[29]

Bütün mesele, Allah’ın hidâyetini satmamak.[30]

Dikkat çekilen bir nokta da şudur:

Maddi menfaatlerin rekabete sevk etmemesi gerektiği gibi, manevi menfaatlerin de sevk etmemesi gerekir. Nitekim bu ikinci noktada ehl-i tarik dahi aldanmıştır. Hizmet ehlinin (nur talebelerinin de) aldanması mümkündür.

Bunun önüne geçmek için yapılması gereken şudur:

Ehl-i dünya, çok kazanmak için mal ve hizmet ortaklığı yapıyor ve çok da kazanıyor. Sizler de hizmette işbölümüne gidiniz. Her biriniz vazifesini hakkıyla riyasız bir şekilde yaparsa, o işe iştirak edenlerin hepsinin yaptığı işi sahiplenebilir. Böylece başkasıyla rekabete girmesine gerek kalmaz. Ama şahsî sevap kazanma hırsı kardeşliği ve ihlâsı zedeler.

Bu noktada Said Nursi şöyle bir misâl verir:

Bir zamanlar dikiş iğnesi üreten on kişi ayrı ayrı üretim yapmaya çalışarak her biri günde üç kadar yapabilmiş. Sonra teşrikü’l-mesaî düsturuyla onu bir araya gelmiş. Her biri iğne yapma sanatının bir cüz’i ile meşgul olmuş. Böylece iştigal ettiği hizmet kolay hale gelmiş. Vakit de israf olmamış. Sonunda her biri ayrı ayrı işi yaparak daha seri bir üretime geçilmiş. Bu sefer, her biri günde üç yüz iğne yapar hale gelmiş.

Bunu anlattıktan sonra şöyle bir uyarı yapar:

Dünya işlerinde birlik ve beraberlikle bu kadar faydalı neticeler alınırken, manevi ve uhrevî meselelerde neden bunu dikkate almıyoruz? Bu büyük kar, rekabetle ve ihlâssızlıkla niçin kaçırılıyor?

Madde hırsıyla ilgili olarak Mevlanâ’nın verdiği şu örnek de çok düşündürücüdür…

Hikâyeye göre bir gün bir kedi, mutfakta bir eğe buluyor. Daha önce üstünde, et kesilen bir bıçak bilenmiş. Etten bıçağa, bıçaktan eğeye kan kokusu geçmiş… Haliyle kedi buna dayanamıyor. Ve hemen başlıyor eğeyi yalamaya. Yaladıkça daha çok yalama arzusu oluşuyor. Ama sonunda bir de bakıyor ki dili bitmiş.

İşte hırs böyle bir şey…

Bir zamanlar Fakülteye çok erken gitmiştim. Daha odama girer girmez bir öğrencim kapıyı çalıp içeri girdi. O kadar yorgun ve bitkindi ki… Yığılıp kaldı.

Biraz soluklanıp kendine geldikten sonra anlattı başından geçenleri.

Gerçekten dağlardan büyük derdi varmış.

O gece sabaha kadar uyumamış. Bazı güvendiği hocaların tavsiye etmişler. Sabaha kadar, şehirde ne kadar kurnası kıbleye bakan çeşme varsa ondan su içmesi gerekiyormuş.

Derdine gelince…

Bir zamanlar kafasını zengin olmaya takmış. Nasıl olacak bu iş? Dededen babadan kalın bir miras yok. Çalışayım dese, daha henüz yolun başında. Bir yerde hazine bulması da kolay değil.

Kendine göre kısa bir yol keşfediyor. Zengin bir kızla evlenmek.

Fakat nerede bulunacak? Bir de ilâhiyat öğrencisini zengin bir kız ya da ailesi ister mi? Yıllarca kafasını allak bullak eden bu sorularla yaşamış.

Günün birinde, zengin bir esnafın kızına talip olmuş. Onlar da “olur” demişler. Hemen arkasından nişan yapılıp yüzükler takılmış.

Artık muradına ermiştir. Hiç yıllarca dua eder de Allah geri çevirir mi?

Ara sıra nişanlısını görmeye gidiyor. Aileden de iltifatlar o biçim. Hele kızın ağabeyleri, yere göğe sığdıramıyorlar eniştelerini…

Fakat bir gün, öyle bir şey oluyor ki… Beyninden vurulmuşa dönüyor.

Meğer nişanlısının gözleri şaşı imiş. Tedavi ettirseler de istenilen netice hasıl olmamış.

İçinde birden öyle bir nefret oluşmuş ki… Bu sefer başlamış bu işten kurtulmanın yollarını aramaya. Cesaretini toplayıp önce kızın ailesine açmış meseleyi. Fakat öyle bir tepki görmüş ki… Nerdeyse aklı başından gitmiş

Derken aklına şeytanca bir fikir gelmiş. Kendine iftira atmaktan başka çıkar yol yok.

Nasıl olacak bu iş?

Hemen gidip, erkekliğinin birden gittiğini söylemiş.

Demiş, demesini de, bakalım inanacaklar mı? Doktora götürelim, demişler; bu bir yolunu bulup kaçmış.

Aradan aylar geçmiş. Ama kendisini bu işe o kadar inandırmış ki. Her an kendisinin evliliğe elverişli olmadığını tekrar eder hale gelmiş.

Yalnız bir gün öyle bir şey olmuş ki. Bu erkeklik hissinin hakikaten kaybolduğunu hissetmiş… Halk arasında bir söz var; tam da bunu ifade etmekte.

Ne diyorlar?

Sözüne uğramış.

Bu sefer başlamış doktora gitmeye… Ona değil, buna; yok olmadı, şuna… En sonunda psikiyatri kliniğinde bulmuş kendisini. “Histeri” teşhisini koymuşlar.

Bir gün bir yolunu bulup kaçmış. Güvendiği birkaç hocasını bulmuş. Bu hurâfe kafalı kişiler de, kendisine sabaha kadar su içme işini tavsiye etmişler…

Sonrasının ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz.

Kendisini daha sonra yine hastanede gördüm. Bir türlü iyileşememişti.

Kısaca mal hırsının başına aştığı belayı bir türlü atlatamadı. Demek ki yara çok derindi.

Aynı şekilde, zengin bir kızla evlenmek için döneminde popüler olan tarikatlara giren kişiler bilirim. Onlar da muratlarına nail oldular. Ama gözlüyorum da, başları bir türlü dertten kurtulmuyor.

Demek ki bu İlâhî bir kanun…

Mal hırsı hastalığına tutulanlar kolay kolay iflah olmuyor. Onun için olsa gerek, Allah bize Hz. Musa döneminde yaşayan Karun’u örnek veriyor.

Hani, hazinesinin anahtarları bir cemaate ağır gelen Karun!

Ne diyordu?

Bu zenginlik bana, bizzat kendi hüner ve bilgimden dolayı verildi.

Sonu ne oldu?

Battı gitti![31]

Bir de “İki bahçe sahibi kişiler” örneği var. Allah bunlardan birisine daha bol verir. O da diğer bahçe sahibine bundan dolayı hava atar. Ne kadar kendisine nasihat edilse hayrı olmaz.

Ama bir gün hepsi alt üst olur.[32]

5. Makam Sevgisi (Hubb-u câh)

Toplumsal hayatta, elbette ki herkes aynı işi yapmaz. Şu atasözü buna gayet güzel açıklar:

Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa!

Demek ki toplumda belirli makamlar da gerekli. Ama hizmet için.

Fakat buralara, sırf baş olmak için talip olanlar o kadar çok ki… Bu uğurda en yakın dostlarını bile harcayabiliyorlar.

Bir anlamda bu “baş olma tutkusu” bazıları için, bir hastalık haline gelebiliyor.

Eğer kişinin içinde, korkulan bir kişi olma, etrafa nam salma, kendisinden aşağıdakilere hava atma ve onları köleleştirme isteği varsa, bu makam sevdası çok tehlikeli olabiliyor.

Aslında bu durum, insanın en zayıf noktasını oluşturmaktadır. Çünkü bir takım güçler, kendisini makam sevdasına kaptıranları, bir şekilde kendi amaçları için rahatlıkla kullanabiliyor. Öyle ki, bazen kendilerinin bile bundan haberi olmayabiliyor…

Yıllardır bu makam ve mansıp sevgisinin kurbanı olmuş kişileri tanımaya çalışırım… Biliyor musunuz, en yakın dostlarını bile satma hususunda en küçük utanma hislerini bile yitirebiliyorlar.

Meselâ Saidi Nursi bu aşırı makam sevgisini, bir ruh hastalığı ve şeytan hilesi (desisesi) olarak görür. Çünkü bu sevgi insanı şöhrete ve toplumun beğenisine tapmaya götürür. Bu da enaniyeti okşar. Bu nefs-i emmâreye bir makam vermektir. Bu da şirk-i hafî olarak görülen riyakârlığa ve kendi kendini beğenmeye (hodfuruşluğa) yol açar. Dolayısıyla da ihlâs zedelenmiş olur.

Heva ve Heves

Kelime anlamı itibariyle heva, “meyil, bir şeyi ileri derecede arzulamak ve sevmek, yukarıdan aşağıya düşmek” demektir.

Istılah anlamı ise, insanın şehvetlere karşı meylini ve doğru yoldan sapmasını ifade eder.

Heva denilince daha çok, zemmedilen bir şeye karşı duyulan sevgi ve muhabbet anlaşılmaktadır.

Kur’an’da, hevaya uymak eleştirilmiştir. En tehlikeli boyutu da onun ilâh yapılmasıdır.[33] Kendisini hevasına kaptırmayanlara da cennet vaat edilmiştir.[34]

Hevadan kurtulmak için nefsin arzularına esir olmamak gerekir. Ve bu konuda sabırlı olmak şarttır.

 

SONUÇ

Görüldüğü gibi ihlas, güçlü bir iman, irade ve buna dayalı amel istiyor. Ayrıca bu uğurda, alaycının alayına da aldırmamak şart.

En önemli problem ise, dinî referanslar kullanılarak ihlassızlığın ihlasın yerine geçmesidir. Toplumlar için bu büyük bir fitnedir. Bu konuda sığınılacak tek yer Allah ve O’nun Hz. Peygamber’e indirdiği ve korumayı üzerine aldığı Kur’an’a ve örnekliğidir.

Akif bunu şöyle dile getirir:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.[35]

 

 


[1] Bak. Beyyine, 98/5; Nisa, 146.

[2] Bak. Enam, 6/162.

[3] Buhari, Bedu’l-Vahy, 1.

[4] Bak. Yunus, 10/72; Hud, 11/29, 51; Şuara, 26/ 109, 127, 145, 164, 180; Sebe, 47.

[5] Maide, 5/54.

[6] Mülk, 67/2.

[7] Bak. Müslim, İman, 107, 108.

Bu hadisin şerhleri yapanlar, Kur’an ve Hadislerdeki izahları da dikkate alarak, iki yüzlülerin (münafıkların) özelliklerini şu şekilde sıralamışlardır:

İçleri başka dışları başkadır. Mü’minleri hem zayıf düşürmeye çalışırlar, hem aldatırlar ve hem de alay ederler. Söz ve fiilleriyle yeryüzünde fesat çıkarırlar. Suçlarını örtmek için yalan yere yemin ederler. Müslümanların arkasından hür türlü işi çevirirler ve düşmanlarıyla işbirliği yaparlar.

[8] Kehf, 18/110.

[9] Nisa, 4/37-38.

[10] Fatiha, 1/3.

[11]Ahmed b. Hanbel, c, 5, s, 428. أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمُ الشِّرْكُ الأَصْغَرُ ، قَالُوا : وَمَا الشِّرْكُ

الأَصْغَرُ يَا رَسُولَ اللهِ ؟ قَالَ : الرِّيَاءُ.

[12] Bu tip duyurma işine “Sum’a” denilmektedir.

[13] Saf, 61/2,3.

Bu âyetin indiriliş (nüzul) sebebinin şu olduğu bildirilir:

a. Cephelerde cihat yapılmasına izin verilmeden, yani saldıranlara karşı savaş yapılması farz kılınmadan önce, bazı Müslümanlar ve mü’minler, “Keşke Allah’ın en sevdiği ameli bilseydik de onu yapsaydık” demişler. Fakat savaş durumu ortaya çıkınca da zorlanmışlardır.

b. Bir diğer açıklama şekli de şudur: Bazı mü’minler, savaşta yapmadıkları kahramanlıkları yapmış gibi anlatmışlardır. Bak. Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal ve Tefsir, ilgili âyetlerin açıklaması. (Taberî’den naklen)

[14] Bakara, 2/44.

[15] Müslim, Zühd, 51.

[16] Belki merak edilir. Bu kişi tedavi oldu mu? Hastaneden çıkacak kadar oldu… Fakat eski işini yapamıyor, araba kullanamıyordu.

Bu tip konularda araştırma yapmak isteyenler olursa şöyle bir yol takip edebilirler: Önce kurumların muhasebecileriyle görüşebilirler. Onlar, kimin mal canlısı olduğunu iyi bilir. Yalnız kendilerini bu işe kaptırmamışlarsa. Sonra ilgili müfettişlerle görüşmeleri gerekir. Daha sonra ilgili mahkemeler. Tabi ki bu arada onlarla komşuluk, arkadaşlık ve alış-veriş yapanlar ihmal edilmemeli.

[17] Tekasür, 102/1.

[18] Ahlâksızlıklar içeresinde, gücün ve güçlünün ahlâksızlığı en tehlikeli olanıdır. Nitekim güçsüzün ahlaksızlığının zararı daha çok kendinedir; ama güçlünün ahlaksızlığının zararı gücünün yettiği herkesedir.

[19] Nisa, 4/28.

[20] İhlas, 112/2.

[21] Alak, 96/6.

[22] Müslim, Zekat, 120.

[23] Müslim, Zikirk, 49.

[24] Müslim, Fedail, 30.

[25] Bak. Sebe, 34/34/39.

[26] Beytin anlamı şudur: İnsanın adam olması ne malıyla ne yaşıyla olur. Büyük olmak, iman, tevazu ve ihlas neticesinde olan kemâl ile mümkündür.

[27] Bak. Said Nursi, Lem’alar, tarihsiz, 21. Lem’a, s, 154.

[28] Kur’an, Bakara, 2/41.

[29] Bak. Seyyid Kutub, Fî Zılâl’l-Kur’an, Bakara, 2/41. Âyetin tefsiri.

[30] Bak. Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, Bakara, 2/41. Âyetin tefsiri.

[31] Bak. Kasas, 28/76-88.

[32] Kehf, 28/32-42.

[33] Furkan, 25/43.

[34] Naziat, 79/40-41

[35] Bak. M. Âkif Ersoy, Safahat, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İst. 1966, s, 418.

 

popüler cevapdünya atlası