İhlas Risalesi’nin Aile Yaşantısına Uygulanması

Eklenme Tarihi: 22 Mart 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Araştırmacı Yazar Mehmet PAKSU'nunDin Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

 

Hayat Gergefini İşleyen Anne-Babalarda İhlâs

Aile toplumun en küçük, ama en önemli, en canlı kurumudur. İnsan hayatı ailede başlar, ailede şekillenir, ailede devam eder, ailede yetişir ve gelişir. Aile mekân olarak bir ev olsa da, evi ev yapan öz ve unsur, beden-ruh beraberliği içinde yaşayan ve birbirlerine candan bağlı bireylerdir.

İmanımız, ahlakımız, tefekkürümüz, sevdiklerimiz, merak ve tutkularımız, duruşumuz, bakışımız, dünya ve ahret âlemimiz ailede oluşur. Ailede bu gergefi işleyen, bu dokuya şekil veren, canlı tutan anne babadır.

Anne baba ailenin işleyişinde, yürümesinde, yaşatılmasında, ayakta ve hayatta kalmasında, kendileri bu görevi veren Allah adına emanetçidirler. Bu emanetçilikte en önemli, en kutsal görev, ellerine verilen körpe dimağları, Allah’ın kullarını Allah adına yetiştirmek, hayata ve âhirete hazırlamaktır.

Aynı zamanda bir ibadet, bir iman hizmeti, İslâmî bir vazife olması özelinde, bu işler canla başla icra edilirken, büyük fedakârlıklarla, gece gündüz demeden ve aralıksız yapılırken karşılarına çok ciddi engeller, hiç beklenmedik zararlı maniler, bilip bilmeden müdahale edenler, göz koyanlar, göz dikenler, el atıp çelme takanlar olacaktır. Çünkü hayatın seyri içinde bunlar kaçınılmaz, ister istemez başa gelecek olaylardır.

Bu nurani “hizmeti” üstlenmiş, omuzlamış fertlerle ve ailede yer alan bireylerle; küçüğüyle büyüğüyle, yani bir taraftan anne-baba ile diğer taraftan çocuklarla ve gençlerle görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen şeytanlar, şer güçler uğraşırlar. Uğraşmakla da kalmazlar, idareyi ve yetkiyi üzerlerine almaya çalışırlar. Bu şerir unsurlar başta nefis olmak üzere, nefse bağlı bütün duyguları da tahrik ederek olmadık muzırlıkları yapmaktan geri durmazlar.

Toplu olarak hücuma geçmiş olan bu amansız tehlikelere aile nasıl karşı koyacak, bu felakete nasıl bir tedbir alacak, hangi güçle mücadele edecektir? Burada kullanılacak tek güç, tek kuvve, tek dayanak noktası ihlâstır. Sadece Allah’ın rızasını esas alarak hareket etmek, Allah’tan yardım isteyerek direnmek ve bilinçle yol almaktır.

İhlâs sağlam bir kale, güçlü bir siper, kuvvetli bir set olmakla birlikte yara alabilir, zayıflayabilir, güç kaybedebilir. Bunun için ihlâsı kıracak sebeplerden kaçınmak ve çekinmek gerektir. Üzerimize doğru gelen yılandan ve akrepten nasıl ürküyor ve kaçıyorsak, ihlâsı azaltacak sebeplerden de o nispette kaçmak, çekinmek ve uzaklaşmak lazımdır.

İhlâsı korumak için ilk tedbir olarak, öncelikle anne babalar, direksiyonun başında olan büyükler ve yaşına, başına göre diğer bireyler hiçbir şekilde nefislerine güvenmemeliler, nefsin hatırını saymamalılar, nefislerine yenik düşmemeliler; sürekli kendini haklı, diğerlerini haksız görme gibi hataya girmemeliler. Böylece ihlâs kalesinin taşlarını yerlerinden oynatmamalılar.

Bu mücadelede ihlâs düsturları rehberlik etmeli, duyguları yönlendirmeli, başa gelebilecek zararları önceden sezerek ihlâs prensiplerini hayata geçirmeliler.

 

İhlâs Anahtarı

İhlâs Risalesinin ilk cümleleri, hayati bir önem taşıyor. Aile kapısının kilidi ve anahtarı hükmünde bir özellik taşır.

Üstad’ın hitabı öncelikle bu hizmetin başında, önünde ve içinde bulunanlaradır. Konumuz gereği ebeveyne, büyüklere, velileredir.

“Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbaptan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm (mealen) ‘Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder. Ancak Rabbim rahmet ederse o başka’[1] demesiyle, nefs-i emmâreye itimat edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.”[2]

İhlâs ailede nasıl hayata geçmeli? Aile bireyleri kendi aralarında ihlâsı nasıl anlamalı, ne şekilde uygulamalıdır? İhlâslı hareket ederken nasıl bir yaklaşım öne çıkmalılar?

“Birinci düsturunuz: Amelinizde rıza-yı ilâhî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.”[3]

 

İhlâsın Işıldadığı Örnek Aile

Gerçek anlamda aile, Allah rızasını düşünerek, Allah rızasını esas alarak, Allah rızasını önceleyerek tesis edilmiş bir kurumdur. Anne babanın tek düşüncesi ve amacı bu olursa ilk sınavı başarıyla vermişler demektir.

Zaten inanan bir insan yuvasını, inancına, dini hayatına yardımcı olma düşüncesi ve anlayışıyla kurar. “Evlenirsem, Allah rızasını daha iyi elde ederim, nefsimin baskısından daha rahat kurtulurum” düşüncesiyle yola çıkar. Sevgili Peygamberimizin, “Evlenirseniz, dininizin yarısını tamamlamış olursunuz, diğer yarısı da size kalmıştır” hadisinde ifade ettiği esası hayatına geçirme gayretine girer.

Evlilik hazırlıkları olan bu amelde “Rıza-ı İlâhi” öne çıkmışsa, her adımda bu prensip göz önünde tutulmuşsa, devamı da o çizgide gidecektir, böylece “İhlâs fabrikası” sağlıklı biçimde işliyor demektir.

Yuva kurulup da ev, bir aile ortamına dönüşmüşse, dünyaya gelen çocuklar da anne babalarından aldıkları, gördükleri, öğrendikleri örneklikle ailedeki yerlerini alırlar, aile bütünlüğünün oluşmasında ve gelişmesinde fiili olarak görev üstlenirler, katkıda bulunurlar.

Bir de ailenin bu halis niyetini Allah kabul etmişse, Allah katında makbul olmuşsa, “bütün halk reddetse”, bütün insanlar karşı çıksa, en küçük bir tesiri ve etkisi olmaz ve olmamalıdır.

Bundan sonra “insanların memnun olmasını” beklemek, çevrenin onayına göre hareket etmek böyle bir anlayışa sığmayacaktır. Zaten “Allah isterse ve hikmeti iktiza ederse, siz istemek talebinde olmasanız dahi halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.[4]

O açıdan “bu hizmette”, yapılan bu işte, aile çarkını döndürmede çocukların yetişmesinde, hayata hazırlanmasında ve eğitiminde “doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” Sadece ve sadece Allah’ın rızasını düşünmek ve hedefe koymak lazımdır.

Mesela; evin beyi olarak baba, eşinin bir ihtiyacını mı görecek, istediği bir şeyi mi alacak, çocuklarıyla birebir mi ilgilenecek, ihtiyaçlarını mı karşılayacak, günlük harçlıklarını mı verecek, hemen aklına, “Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi babaya aittir”[5] âyetini düşünecek, “Allah emrettiği için bunları yapıyorum, maksadım da Allah’ın rızasını elde etmektir” diyecektir. Böylece normal ve basit bir şeymiş gibi görünen bu davranışlar ve hizmetler, aile içinde ihlâsın yaşanmasını ortaya koyacak, her şey bir ibadet sayılacaktır.

İslâm tarihinde aile hayatında ihlâsı ideal anlamda yaşamış bir aile vardır. Bu aile her dönemde, her Müslüman için şaşmaz ve mükemmel bir örnektir. Bu aile hanımıyla, kız ve erkek çocuklarıyla Hz. Ebu Bekir’in ailesidir.

Mekke’den Medine’ye hicret hazırlıkları yapılmaktadır. Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir Sevr mağarasında bulunmaktadırlar. Erzak ve ihtiyaçlarının giderilmesi, Mekke’de olan bitenlerden haber alınması gibi hayati bilgiler gerekmektedir. Bu zorlu işi, her türlü tehlikeyi göğüsleyerek Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Esma ile oğlu Hz. Abdullah üstleneceklerdir.

Mekke halkı topyekûn karşılarında, aleyhlerinde çalışıyorlar, Mekke Müşrikleri en küçük bir şüphe hissedecek olsalar, bedelini hayatlarıyla ödeyecekler. Fakat olan-bitenler bu iki genç insanın hiç umurunda değildir. Bir kere ihlâsla yola çıkmışlar. Bütün önlemleri almış, hazırlıkları yapmışlar, Allah Resulünün ve babalarının isteklerini eksiksiz olarak yerine getirmişler, hicretin tehlikesiz biçimde gerçekleşmesine yardım etmişlerdir.

Ebu Bekir-i Sıddık ailesinin bu ihlâslı hizmeti, daha sonraki Müslüman aileler için kalıcı, canlı bir örnek olmuştur.

 

Eleştiri Çemberini Kırmak

İhlâs düsturlarında yer alan ve aile hayatında çok önemli bir yeri olan başka bir düstur da “tenkit etmemek”, aileyi eleştiri çemberi içine almamaktır.

Üstad der ki:

“Bu hizmet-i Kur'âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmemek”tir.[6]

Buradaki “Kardeşler” kelimesinin içine aile de pekâlâ girebilir. İman hizmetinin yapıldığı mekânların en başta gelmesi gerekeni, mahrem anlamıyla aile hayatıdır ve aile bireylerdir.

Kur’ân, mü’minleri kardeş olarak ilan eder. Ardından da “Kardeşlerinizin arasını düzeltiniz”[7] hatırlatması yapılır.

Bir sorunla karşılaşıldığında en yapıcı düzeltme nasıl olmalı ve nelere dikkat edilmelidir? Bu düsturda belirtildiği gibi, öncelikle kardeşini “tenkit etmemeli” ve “gıpta damarını tahrik etmemelidir.”

“Tenkit etmeme”yi; karşıyı eleştirmemek, kusurlarını sayıp dökmemek, yanlışını yüzüne vurmamak, kalbini kırmamak, moralini bozup şevkini kaçırmamak şeklinde anlamak lazımdır.

Aile hayatını yıpratan, aile bireylerini birbirinden soğutan, sevgi ve saygılarını azaltan, ortak hareket etmelerini engelleyen en zararlı müdahalelerden biri de tenkittir.

Bunun için özellikle ailede, sadece bu “tenkit etmeme” düsturu yaşansa ve uygulansa birçok problemin üstesinden gelinir, kavgalar önlenir, küskünlükler, dargınlıklar kökten kesilir.

Mesela; Anne-babalar sadece bir gün tenkit etmese, eleştirmese, hata ve kusurlarını sayıp dökmeseler, elde edilen sonucu tahmin etmek hiç de kolay olmayacaktır.

Gerçekten tenkit etmemek mümkün müdür ve hayatında hiç kimseyi tenkit etmeyen birisi var mıdır? Evet mümkündür, o da Peygamberimiz Aleyhissalâtü vesselamdır.

Peygamberimiz, Uhud Savaşı için hazırlıklar yaparken kırk kadar okçuyu Uhud meydanında bulunan Ayneyn Tepesi’ne yerleştirir. Komutan olarak tayin ettiği Abdullah bin Cübeyr’e de savaş bitinceye kadar hiç kimsenin mevzilerini terk etmemelerini söyler. Ancak savaşın ilk safhalarında düşmanın dağıldığını gören okçular, yerlerinden ayrılır ayrılmaz, düşmanın toparlanarak saldırmasına ve yetmiş kadar sahabenin şehit edilmesine sebep olurlar. Bu kadar büyük bir olay karşısında Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam savaş bittikten sonra okçulardan sağ kalanlara “Neden böyle yaptınız, niçin emrime uymadınız?” gibi tek bir tenkitte ve suçlamada bulunmadı.

 

Söz Değil Davranış

“Onların üstünde faziletfuruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmeme” düsturu, günümüz şartları içinde bir an önce hayata geçirilmesi gereken bir düsturdur. Zorluğu ne kadar açıksa, zaruret yönü de o kadar önem arz ediyor.

Faziletfuruşluk, birlikte olduğumuz, ortak hareket ettiğimiz, paylaşımlarımız çok olan insanların üzerinde bir farklılık gösterme, bir üstünlük taslama, karışımızdaki insanları yetersiz, eksik görme hastalığıdır.

Bu düsturda kıskanma, haset etme, çekememe bir davranıştan farklı olarak özenme, imrenme, iyi bir niyet taşıyarak önün yerinde olma anlamına gelen gıpta vardır.

Oysa gıpta etmek, yanlış haslet olmadığı gibi, kötü görülen bir davranış biçimi değildir. Tam tersi, önemsenen, benimsenen, kabul gören ve teşvikedilen bir özelliktir.

Yalnız ihlâs devreye girince, ihlâslı hareket öne çıkınca, aynı dava mensuplarının imrenmeye bile yol açacak bir yaklaşım sergilememesi istenir.

Bu düsturun uygulama alanı bir hayli sınırlı ve zordur. Herkesin üstesinden gelmesi, hayatına geçirmesi hiç de kolay değildir.

Ama buna rağmen bu düsturun aile hayatında bir an için yaşandığını farz edelim, evimiz bir saadet yuvasına dönecektir.

Özellikle kadın-erkek, anne-baba arasında görülecek olsa, yani birbirlerinin kıskanma şöyle dursun, faziletlerine imrenmeyi bile düşünmese keramet gibi gelişmeler görülecektir.

Anne ile baba arasında bu fazileti, bu güzelliği gören çocuklar, birbirlerine gösterdikleri davranışlarında ne kadar mükemmel bir mesafe aldıklarını tahmin etmekte hiç de güçlük çekmeyiz

Çünkü ahlaki özelliklerin en incesinin ve en zarifinin fertler üzerinde görülmesi hepimizi sevindireceği gibi, zaman içinde topluma geçmesi de çok geç olmayacaktır.

Yoksa her fırsatta eleştirilen, suçlanan, kınanan ve aşağılanan çocuklar, iltifat ve takdir göremeyen çocuklar, geleceğe sağlıklı olarak bakamazlar, kendilerini geliştiremezler, sürekli ürkek, çekingen, başarıyı hayal edemeyen bireyler haline gelirler, böylece aile içten içe yıkımlar yaşar.

İkinci düsturun ilerleyen satırlarında tenkit konusu çok somut bir örnekle anlatılır, akla ve beyne iyice yerleşir.

“Çünkü, nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder [tamamlar], kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder [yardımcı olur]. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.”[8]

Hizmet hayatında, eğitim hayatında ve özelde de aile hayatında birlik ve beraberlik ruhunun, dirlik ve düzenin, anlaşmanın ve geçinmenin pekişmesini, kopmaz bir hâle gelmesinin temini açısından bu örnek şeytanın ve nefsin teslim olacağı, pes edeceği bir hakikat söylemidir.

Neredeyse her işimizi sağ elimizle yaparız, sol elimiz ihtiyaç halinde ancak yardımcı olur. Veya sağ elimiz iş göremeyecek hale gelse işimizi sol elle yapacak olsak, sağ el sol eli veya sol el sağ eli suçlarcasına “her işi bana bırakıyorsun, bütün ağırlığı ben çekiyorum, sen boş boş oturuyorsun” der mi?

Gözlerimiz de birbirini tenkit etmeye kalkışmaz, böyle bir şeyin olması da düşünülemez.

Dilimiz de kulağımızla bir mücadele ve kavga içine girmez, aksine dilimiz konuşurken, kulağımız dinler. Dil kulağa, “Sen hep dinliyorsun, sürekli beni konuşturuyorsun” diyebilir mi?

Kalbimiz de ruhumuzun ayıbını ve noksanlıklarını görmez. Olmaz ya, farz-ı muhal bu iki duygusu bir tartışmaya ve çatışmaya girseler halimiz nice olur?

Hizmette olduğu gibi, ailede de bireyler bir vücudun azaları gibi olmalı, birbirlerinin eksik ve noksanlıklarını, birbirlerinin hata ve yanlışlarını, birbirlerinin yaptıklarını veya yapamadıklarını öne sürmemeli, ortaya çıkarmamalı, söylenip durmamalılar.

Efendimizin örnek olan aile hayatında bu ihlâs düsturun çok mükemmel olarak yaşandığını, hayatta kaldıkları süresince aksamadan yürüdüğünü görürüz.

Peygamberimiz yeni bir iman hareketiyle yola çıktığında en yakını olan eşi Hz. Hatice yanında yer almış, hiçbir haline müdahale etmemiş, hiçbir sözüne karşı çıkmamış, hiçbir davranışını eleştirmemiş, varıyla, varlığıyla, canıyla, ruhuyla sürekli destek vermiş, yardımcı olmuştur.

Bir an için Peygamberimizin davasına destek vermediğini, yanında olmadığını ve bütün servetiyle onunla birlikte hareket etmediğini, kendi rahatını düşünerek engellemeye kalkıştığını düşünecek olsak İslâmiyet gönüller üzerinde bu kadar kalıcı bir tesir gösterebilir, bu kadar çabuk yayılabilir, dünyanın dört bir tarafına bu kadar hızlı ulaşabilir miydi?

Nur hizmetinin yapıldığı Barla yıllarında Sıddık Süleyman, Şamlı Hafız Tevfik ve Muhacir Hafız Ahmed eşiyle ve çocuklarıyla Üstad’ın yanında yer almasaydılar, onlar evlerinden gereken desteği görmeseydi, sekiz sene içinde iman hizmeti Türkiye’nin en ücra köşesine kadar ulaşabilir miydi?

En zor dönemlerde ve şartlarda Isparta’nın Sav kasabasında, gündüz vakti bağında, bostanında çalıştıktan sonra, gece yarılarına kadar Risale yazan eşine lamba tutarak, ihtiyaç halinde yazılan kitapları ciltleyerek veya bizzat kendisi de kaleme sarılıp yazarak, bir anda matbaa gibi “bin kalem” çalışmasaydı, bugün Risale-i Nurlar onlarca dile çevrilip dünyanın dört bir tarafına ulaşabilir, dünya üniversitelerinde doktora konusu olabilir miydi?

 

Dayanışmanın Ahengi

Günümüz dünyasında aile kavgalarının karı koca huzursuzluklarının, boşanmaya kadar taşınan süreçlerin kaynağını, temelini, aslını ve esasını incelediğimizde bu paylaşım ve fedakârlıkların yara aldığını göreceğiz.

Günümüzde çoğu ailelerde çocuklar başlarına buyruk davranıyor, gençler haber söz dinlemiyor, aile fertleri bildiğini okuyor ve herkes kendi hayatını yaşamaya çalışıyor, kimse kimseyi saymıyorsa, bu olumsuzluklarda “ihlâs” ekseninin kaymasından başka bir sebep aramak gerekir mi?

Bedenin ruha, arabanın akaryakıta ihtiyacı ne kadar lazım ve zaruri ise, Allah için çalışan hizmet erbabına, konumuz yönüyle de ailenin fertlerine de ihlâs o kadar gerekli ve elzemdir.

Mü’minler bir araya gelerek hizmet ederler, aile fertleri de bir arada bulunarak ömür sürerler. Her iki grubun da enerjilerinin kaynağı, dayanakları, özleri, kendilerini ayakta ve hayatta tutacak sır ihlâstır, haliyle Allah için hareket etmektir.

İhlâsını kaybetmiş bir hizmet mensubu ve aynı şekilde ihlâs ruhundan uzak kalmış bir aile, dümensiz bir gemiye benzer ki, göz göre göre kendilerini azgın fırtınaların ve dev dalgaların insafına terk etmişlerdir.

Bu açıdan iman hizmetinde çalışanlar ve aile çarkını çevirenler birer fabrikaya benzerler.

“Nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz…”

Her aile bireyi tıkır tıkır işleyen bir fabrikanın çarkları, randımanlı çalışan bir makinenin parçaları gibidirler. Hiçbir çark diğer çarkla rekabete girişmez, biri diğerinin rakibi olmazsa; aile fertleri de, yani anne, baba ve çocuklar da bir rekabet içinde bulunamazlar

Rekabette bir çekişme, bir didişme, itişip kakışma vardır, apaçık bir yarış söz konusudur, içten içe bir husumet ve kıskançlık bulunur ki, birisi kaybederken öteki kazanır.

Nasıl ki fabrikanın çarkları arasında bir rekabet düşünülemiyorsa, böyle bir şey olması akla gelmez ve mümkün değilse, aile fertleri arasında da en ufak bir rekabetin yaşanmaması, birbirlerini geriletmemeleri gerekir.

Bir fabrikanın çarkları, dişlileri daha neler yapmaz? “Birbirinin önüne takaddüm edip tahakküm etmez…”

Birbirlerinin önüne geçerek baskı uygulamaz “Önde ben yer alacağım, sen geride kalacaksın” gibi aralarında bir rekabet rüzgârı esmez. Biri diğerinin üzerinde baskı kurmaz, hâkimiyet kurmaya yeltenmez. Çünkü birinin öne geçmesi demek, diğerinin arkada kalması demektir. Oysa arkada kalan bir işe yaramaz, işleyişi durdurur, istenilen sonuç alınmaz.

Kurulu bir fabrika çarklarının bu şekilde hareket etmesi kimsenin aklına gelmez, duyulsa da inanılmaz. Çünkü böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır, dünyanın ters dönmesine sebeptir, her şeyin alt üst olması demektir.

Kendi halinde çalışan bir fabrikanın çarkları bir başka şeyi daha yapmazlar. O da, “Birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa'ye şevkini kırıp atalete uğratmaz.”

Bir fabrikanın irili ufaklı çarkları böyle bir şeye girişemez, böyle bir şey yapmaları düşünülemez, böyle bir vaziyete giremezlerse, aynı şekilde aile fertleri de birbirlerinin kusurunu görmemeli, birbirlerine kırıcı eleştiriler yapmamalı, birbirlerinin şevkini kırmamalı, atıl hale getirmemeliler.

Belli bir sistem içinde çalışan fabrikanın çarkları nasıl ki uyumlu bir sistemin parçaları ise, aile bireyleri de belli bir ahenk içinde yaşaması gereken, omuz omuza vererek yürümeleri gereken, yan yana çalışmaları gereken kutsal bir düzenin, hayatî bir beraberliğin canlı unsurlarıdır.

Öyleyse ne yapmaları, nasıl bir vaziyet içine girmeleri gerekir. Çare belli, yapılacak şey bellidir:

“Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler…”

Belli bir üretim için kurulmuş olan fabrikanın çarkları, bütün özellikleriyle, hangi işlevi görmek için oraya yerleştirilmişlerse o görevi eksiksiz yerine getirmeleri için, bulundukları yere takıldıkları gibi çalışırlar, iş görürler; birbirlerini yardımlaşarak hareket ederler.

Bu çarklardan beklenen de odur, yapmaları gerekenler de odur. Çünkü bir üretim için kurulmuşlardır, bir sonuç elde edilmesi için oraya yerleştirilmişler. Hiçbir çark diğer çarka, “Sen küçüksün, senin dişlilerin az veya çok, sen yavaş dönüyorsun, ben hızlı çalışıyorum” gibi bir suçlama içine girmezler.

Yaptıkları tek iş vardır. “Umumi maksat” ne ise, nasıl bir ürün elde edilecekse, nasıl bir sonuç çıkarılacaksa, o ürünü eksiksiz, noksansız, hatasız, kusursuz biçimde ortaya koymak durumundadırlar.

Çarkın “istidadı” işlerliğidir, yapılış amacına uygun hareketidir, bulunduğu konuma göre davranmasıdır, saat gibi çalışması, tıkır tıkır işlemesidir.

Aile de böyledir ve böyle olması istenir, böyle görülmesi ve böyle yaşaması beklenir.

Ailede yaşayan herkes tek bir noktaya kilitlenmiştir, tek bir maksada/amaca yönelmiştir, tek bir sonuca doğru gitmektedir: o da kurulan yuvayı ayakta tutmak için hangi görevi üstlenmişse, hangi konumu taşıyorlarsa o görevi en iyi biçimde yerine getirmektir.

Baba mıdır? Aileye sahiptir, koruyucudur, eşini ve çocuklarına sevgiyle, şefkatle ve merhametle bağrına basacaktır. Dışarıdan gelen muhtemel tehlikelere karşı uyanık olmalıdır, ailenin “umumi maksadı”/gerçek hedefi olan huzuru ve saadeti, düzeni ve işleyişi sağlamaktır.

Anne midir? Aile ona emanettir, ona teslimdir, aile ona yaslanmıştır, onun şefkat kucağında yaşayacaktır. Gözü, gönlü; işi, gücü; hayali ve hedefi bu yuvayı sıcak tutmaktır; kem gözlerden, hain bakışlardan, art niyetlerden korumaktır, kurda kuşa yem etmemek için üzerinde titremesidir, kol kanat gererek üzerlerine abanmasıdır.

Çocuk mudur? Ona çoktan görevinin belirlenmesi, öğretilmesi gerekirdi. Sadece her istediği yapılan, her arzusu yerine getirilen, bir dediği iki edilmeyen, evin prensi ve prensesi konumunda kalmayan canlı bir bireydir.

Anne ağacın kökü, bedeni ve dalları ise, çocuklar turfanda ve taze meyvesidir. Bu meyve kendisini çürütmeyecek, böceklerin ve kurtçukların özüne girmesine fırsat vermeyecek, göz yummayacak; kendini kapıp koyuvermeyecek; esen rüzgâra kendini kaptırmayacak, o bahçede bulunmanın farkına varacak, ne amaçla yetiştirilmişse ona göre hareketlerini düzenleyecektir.

İhlâsın önemli bir düsturunda yer aldığı gibi, “Hakikî bir tesanüt, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler.”

Ailede bulunan herkes gerçek ve ideal bir dayanışma içine girmeliler, tam bir ağız ve gönül birliği halinde yaratılış gayelerine doğru yürümeliler.

Ailede “tesanüt” kadar önemli bir sır yoktur. Buna tek beden, tek vücut, tek ses de diyebiliriz. Bedenler ayrı ayrı olsa da, tek ruhları birdir; bir elde bulunan parmaklar gibi küçüklü büyüklü olsalar da bir arada durup avuç içinde tek yumruk haline gelmeliler.

Aile içinde tesanüt kadar ittifak da önemlidir. Yani birlikte, ortak hareket etmektir. Her kafadan bir ses çıkmamalı, kimse kendi başına hareket etmemeli, kimse kendini öne çıkarıp üstün görmemeli, tam bir ittifak içinde olmalılar. İttifak da “vifak” vardır. “Vifak”, yani anlaşma, uyum, barış ve uygun hareket etme vardır. Ailede yaşayan herkes, bireysel, içten pazarlıklı, çıkarcı davranmamalı, kendini önemseyerek ailenin diğer bireylerini yok saymamalı; birbirlerinin rahatını, huzurunu ve mutluluğunu düşünmeliler.

 

Ailenin Yaratılış Amacı

Ailenin “gaye-i hilkati” nedir? Yani var oluş amacı…

1. Allah’a kullukta ortaklık

2. Sevgide, şefkatte ve merhamette yarış

3. İtaatte, itibarda ve saygıda söz birliği

4. Ebedi hayattaki ebedi saadeti kazanmada birliktelik

5. Evi Cennete çevirmek için gayret ve hizmet

Bunlar olmazsa ne olur? “Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.”[9]

İşte o zaman yurt yuva dağılacak, herkes perişan olacak, huzur kaçacak, mutluluk havaya uçacak, hayat çekilmez bir hale gelecektir.

Bunun için aile içindeki her “çark” çarklığını bilmeli, verilen görevi ihmal etmemelidir. İşte o zaman ihlâsa ererler; Allah’ın yardımını, desteğini ve yakınlığını her zaman görürler ve yaşarlar.

 


[1] Yusuf sûresi, 12:53.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, “Yirmi Birinci Lem’a,” Söz Basım Yayın, s. 268.

[3] a.g.e., ss. 268-269.

[4] a.g.e., s. 269.

[5] Bakara sûresi, 2:233.

[6] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, “Yirmi Birinci Lem’a,” Söz Basım Yayın, s. 269.

[7] Hucurât sûresi, 49:10.

[8] Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, “Yirmi Birinci Lem’a,” Söz Basım Yayın, s. 269.

[9] a.g.e., s. 269.

 

popüler cevapdünya atlası